Bahar kitapları…

Son zamanlarda ilginç ve güzel kitaplar okudum. Söylemesi ayıp, kitaplar sözkonusu oldu mu kendimi adeta bir “yetenek avcısı” gibi hissediyorum: Güzel kitaplar konusunda burnum iyi koku alır, iyi scouting’ci olur benden! Elbette bir miktar yardım almıyor da değilim; sevgili arkadaşlarımdan gelen önerilen bir yana, aşağıdaki bloglar da sık sık ziyaret ettiğim ve yeni yazılarını görünce sevindirik olduğum kitap bloglarından:

http://raflarinarasindan.blogspot.com/

http://kitaplardananlamayanadam.blogspot.com.tr/

http://bibliyomanyaklar.com/

Blogger arkadaşlar yorum bırakma konusunda tembel olmam dolayısıyla kusura bakmasın, pek çok kitabı sayelerinde duyup öğrendim ve yargılarına güvenerek satın aldım. Ve genelde içlerinden kelek çıkmadı :) Buradan kendilerine teşekkürlerimi gönderiyorum.

Gelelim size aktarmak istediğim son dönem keşiflerime:

duygularin-rengi-degisim-bir-fisiltiyla-baslar20120105172048

Duyguların Rengi: “The Help” isimli roman (ve film) Türkçe’ye bu isimle çevrilmiş. Filmi iki sene öncesinin Oscar’larından hatırlarsınız; o zamanlar izlemeyi çok isteyip de izleyememiştim. Kitabı önce okumak daha iyi oldu, şimdi gönül rahatlığı ile izlerim artık. 

Hikâye, 1950’lerin sonu-60’ların başında Amerika’nın en tutucu güney eyaletlerinden Mississippi’de geçiyor. Bu eyalette zenciler halen daha ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyorlar: Evet, belki artık köle değiller, ama hastaneleri ayrı (beyaz doktorlar zencileri muayene etmiyor bile), okulları ayrı (beyazların çoğu karma okul fikrine bile tahammül edemiyor!), hatta tuvaletleri bile ayrı! Evet ya, kitap, evdeki zenci hizmetçiye ayrı bir klozet yaptırma fikrini ölüm kalım meselesiymiş gibi savunan orta sınıftan beyaz bir kadın ve onun arkadaş çevresinin öyküsü ile açılıyor. Kitap boyunca bu kadına ve onun yönlendirdiği zayıf karakterli diğer hatunlara sinir oluyorsunuz. Neyse ki bu arkadaşlar içinde aklı başında bir hanım kızımız var: Skeeter. Bu kızcağız diğerleriyle yaşıt, ancak fazla uzun ve biraz tipsiz olduğu için (filmde kendisini Emma Stone canlandırıyor, bu bakımdan romanla pek tutarlı olmamış :D) evde kalmış bir kız (evde kalmış dediğim de 23 yaşında, haha! :D O çağda hatunlar kendilerini çocukları ve kocaları üzerinden tanımladıkları için zavallı Skeeter’cık arada sırıtıyor böyle…) Skeeter kendisini büyüten çok sevdiği zenci dadısının izini kaybetmiş, bir yandan onun başına gelenleri araştırıyor; diğer yandansa elinden geldiğince zenci kadınların ezilmesini engellemeye çalışıyor. Ve bunu bildiği tek bir yöntemle yapıyor: Yazmak. Evet, kızımız bir gazeteci, ve siyahların hizmetçilik anılarını kitaplaştırarak güney eyaletlerindeki ayrımcılığa karşı kendi çapında engel olmaya çabalıyor, ve yaptığı işin nelere sebebiyet vereceğinin farkında bile değil…

Duyguların Rengi, bir kadın kitabı. Kitapta az sayıda erkek karakter var, ve onlara ayrılan sayfa sayısı çok sınırlı. Biz daha çok kadınların dünyasını izliyoruz. Ve uyarmak isterim, öyle pek de tozpembe bir dünya değil bu: Çünkü beyaz erkeklere atılan bir kazık sana dayak olarak geri dönecektir; oysa bir beyaz kadına yamuk yaparsan kendini bitmek bilmez sinsi bir öç alma süreci içerisinde bulabilirsin: Önce işten atılır, sonra başka hiçbir iş bulamaz, yetişkin kızın ve damadının evine sığınırsın. Ancak bir de bakarsın, kızın ve damadın da işten atılmış! Parasız, çaresiz, bütün ailen mahvolmuş biçimde ölmeye terk edilirsin… Zenci hizmetçilerin yanlarında çalıştıkları beyaz kadınlara üç kuruşa kölelik yapıyor olmaları nedensiz değildir kısacası… Kitapta zencilerin bakış açısını öyle şahane bir biçimde izliyorsunuz ve onların adına bu düzene öyle isyan edesiniz geliyor ki, insanın ayna nöronlarına fazla mesai yaptıran, bu açıdan çok başarılı bulduğum bir roman oldu. Hikâye su gibi akıp gitti, resmen 60’ların Amerika’sında, güneyde hissettim kendimi. Onların elli yılda mantalite olarak bu kadar yol almış olması çok enteresan geldi. Yani bir bu kitabı okuyun, bir de Hart of Dixie’yi izleyin, ne demek istediğimi anlayacaksınız :) Bir tek sonunda birkaç noktanın ucu açık bırakılmıştı, onlar da sonuca bağlansa daha çok sevebilirdim. Yine de çok başarılı bir romandı, filme alınması isabet olmuş. Okuyun derim.

6c465d1e-0692-4c48-8888-cea4867b6418

24 Saat Açık Kitapçının Sırrı: Çok satanlar listesinden acayip bir roman. Acayipliği, içerdiği uçuk hikâyeden ileri geliyor.

Bir kitapçı dükkanı düşünün, ama enlemesine: Yani dükkan ileriye doğru değil, yukarıya doğru uzanıyor; rafların ucunu bucağını göremiyorsunuz. Ve bu raflarda satılan kitaplar, sıradan bir okuyucuya hiçbir şey ifade etmeyen sembollerle bezeli. İşleri daha da tuhaflaştırmak adına bu dükkanın yalnızca belli sayıda müşterisi var, ve bir çeşit takas sistemine tâbiler: Yani bir kitabı ödünç alıyor, sonra onu okuyup (içindeki bulmacayı çözüp) geri getiriyor, bir sonrakini istiyorlar. Peki ama burada tam olarak neler dönüyor? Kahramanımız genç Clay eski bir websitesi tasarımcısı; ekonomik krizle birlikte işinden olunca bu kitapçıda tezgâhtarlığa başlıyor ve kendini buranın sırrını çözmeye adıyor. Sonra neler oluyor neler… Fantastik edebiyat seven, yazılım dünyasına yakın, yani kısacası günümüzde “geek” diye tabir ettiğimiz 20-30 yaş arası genç erkeklere fena halde hitap eden bir roman bu. Tam olarak hedef kitleye ait değilim ama (erkek beynine yakın bir beynim olduğu gerçeği, eh tabii geek kavramına da aşina oluşum yüzünden) şahsen çok severek okudum. Bir de Google’da çalışan iki tane iyi arkadaşım var; okurken onları düşündüm ve bir daha görüştüğümüzde onlardan birine bu kitabı hediye etmeliyim, heralde çok severler dedim kendi kendime. Çünkü kitabın karakterlerinden biri de Google! Bildiğimiz, şirket olan… Benim arama motorundan öte kullanmadığım Google’da meğer neler neler yapılıyormuş gençler, ne biçim yazılımlar ve uygulamalar varmış, valla özendim yani, Google’a iş başvurusu yapasım geldi (almazlar, o ayrı :P) Öyle yani, kitap çok ilginç ve sürükleyici. Dediğim gibi, özellikle yazılım dünyasına ve fantastik edebiyata yakınsanız daha ilginç gelecektir, ama değilseniz bile bu durum kitaptan keyif almanıza engel değil. Okuyun ve San Francisco-New York hattında geçen şahane bir öyküye siz de dalın ;)

95112

Herkes Kadar: Behçet Çelik’in öykü kitabını ukitap.com’da yaptığım bir takas sırasında “yaa hadi bu oluversin…” diyerek seçerken bu kadar başarılı bir kitap beklemiyordum açıkçası. Ancak yazarın sade dilini, öykülerin bana geçirdiği sükûnet hissini çok sevdim. Biraz Barış Bıçakçı, biraz Mahir Ünsal Eriş tadı aldım ki benim lügatimde bu, o kitabın övgüye değer olması demektir :) Kitaptaki öykülerin hepsi insan yaşamının içinden, tanıdık, biraz da buruk öyküler. Hepsinin merkezinde azıcık özgüvensiz, insanları incitmekten korkan, hassas bir anlatıcı var. Arkadaşlıklara, aşka ve aileye dair yaşantıların resmi geçit yaptığı kitap bu yönüyle bir bütünlük arz ediyor (ahan da dergi tanıtım yazısı gibi oldu :P) ve bir çırpıda bitiveriyor. Sessiz, sakin bir yaz gününün öğleden sonrasında, bir ağaç gölgesinde, bir bardak soğuk bira (ayran da olur) eşliğinde okunması tavsiyemdir.

kitap içinde yayınlandı | Tagged , , | 17 Yorum

#Soma…

soma-maden-cinayeti

Öyle büyük bir acı ki bu

Başka hiçbir şeyin hükmü yok

                 karşısında…

Yüzlerce eve düşen ateş

Yüzlerce canı alan

                 bir korkunç düzen!

Birileri daha fazla kazansın diye

Ölümdür düşen

Kara bahtlı madencinin payına…

Ne desem boş kardeşim, ne desem…

Elbirliği ile öldürdük seni

Karanlık, havasız bir mezara

Diri diri gömdük

Göz göre göre öldürdük

Göz göre göre…

İsten kapkara olmuş yüzün

Ve çıplak ayaklarınla

Geç karşımıza

Al hakkını bizden!

Ne desem boş şimdi, ne söylesem…

Özürler yetmez

Dualar için çok geç

Ve senin acıklı ölümün

Yazık ki çok, çok erken…

soma-katliaminin-ozeti-1

Genel içinde yayınlandı

Japonya’dan bir çikolatacı ve yaşlı bir Cinderella

Yine Kore dizilerinin pabucunu Japonlar yüzünden dama atmış durumdayım. Bu defaki failler, Last Cinderella ve Shitsuren (Heartbroken) Chocolatier. İkisi de bir Love Shuffle değil, ama izlemesi keyifli, sürükleyici yapımlardı. Şimdi kısaca izlenimler:

lastcinderella2

resim sizi aldatmasın, hatunun dizi boyunca seksapelle uzaktan yakından ilgisi yok :/

(Dizi soundtrack’i işte burada. Benim en sevdiğim parçalar 3 no’lu Cinderella song ile 8 no’lu Days)

Last Cinderella: 39 yaşındaki kuaför hatunun 24’ündeki çıtır bisikletçi (bisiklet yarışçısı yani, bisiklet satıcısı gibi algılatıp çocuğun karizmasını çizdirmeyelim :D) ile imtihanı. Evet, yine bir “yaşlı kadın-genç erkek” ilişkisi (özellikle bana mı denk geliyor bunlar, yoksa bütün Uzakdoğulu kadınlar genç erkeklerden mi hoşlanır olmuş, nedir abicim?? Ayrıca bu tür hikayelerin artması durumunun Japonya’da Güney Kore’de host club’ların pıtrak gibi bitmesi ile ilgisi araştırılmalı, tiz sosyologları göreve çağırıyorum!) Bakın şahsen genç erkeklerdeki masumiyete bayılır, alemin (pratikte olmasa bile teoride) önde gelen çıtırcılarından olmakla iftihar ederim, ama on beş yaş fark beni bile aştı, höh yani dedim! Dizi sürükleyici ve eğlenceliydi sizden iyi olmasın, ama başroller arasındaki kimya sıfıra yakındı. Esas kız on bir bölüm boyunca geçkin ve embesil bir Pollyanna misali suratında salak bir sırıtmayla dolaşıp esas oğlanın her türlü haytalığını sineye çekerken çıtır veledin “Amanınbo, sen ne kadar iyi kalpli, nasıl temiz bir insanmışsın! Anam yaşında olman fark etmez, gel gündüzle gece olalım, seninle mutlu yarınlara koşalım” diyerek ona 

lastcinderellaaşık olmasını, kusura bakmayın ancak hiç mi hiç gerçekçi bulmadım. Bence esas kıza önce rakip, sonra kanka, nihayet aşık olan olgun kuaför eleman daha münasip bir kısmetti; kuaför ablanın kankaları arasında ben de olaydım derhal “bak şekerim, o kadar genç koca iyi bişi değil, elin bebesiyle mi uğraşıcan? Davul bile dengi dengine,” diye hatunun beynini yıkardım. Ama kanka ablaların birisi kocası, kaynanası ve çocuklarıyla, diğeri ise aşırı derecede hızlı aşk hayatıyla uğraşmaktan zavallı esas kıza tavsiye veremedikleri için bizim hanımabla da kendini bu bol benli çıtıra kaptırıverdi. (Hakkaten, bu nasıl bir benliliktir sayın Haruma Miura? Aslında yakışıklı çocuk, ama kendisini ekranda her gördüğümde aklıma istemsizce İzzet Altınmeşe geliyor, arka fonda ise: “Dane dane benleri var yüzündeee yüzündeee yüzündeee” türküsü çalıyor…) Kanka ablalardan bahsetmişken, evli-mutlu-çocuklu ablanın şahsında Japon toplumunun kadını nasıl ezdiğini bir defa daha teyit ettik, beceriksiz çapkın kocanın “tüüüü!” diye suratına tükürdük. Tükürük bilgisayar ekranında kalmış olabilir, olsun, biz görevimizi yaptık… Son olarak çıtır oğlanın üvey kardeşi olan genç kız ne kadar gereksiz ve uyuz bir karakterdi yarebbim yaa; dizinin bütün çatışmasının onun üzerine oturtulmuş olması çok salakçaydı diyor ve diğer dizimize geçiyorum.

Heartbroken_Chocolatier_(Shitsuren_Chocolatier)-p1

 

(Buyrunuz bu soundtrack de aşağıda. 2 no’lu Kiss and Cry çok bayıldığım bir şarkı oldu; kafaya koydum piyanoda (orgda daha doğrusu :P) çalmayı öğrenicem.)

Shitsuren Chocolatier: Burada ise gerzeklikten ölecek bir çikolata imalatçısı oğlanın karmakarışık aşk hayatını irdeliyoruz. Esas oğlan, ki kendisi pek sevgili Matsumoto Jun olur, tee lise yıllarından beri aşık olduğu, ama onun tarafından hiç mi hiç iplenmediği esas kız Satomi Ishihara’ya (ki bu bol dudaklı kızımızı Rich Man Poor Woman’da pek bi’ sevmişken burada ona acayip derecede uyuz oluyoruz) olan aşkından gider Fransalarda okur, çikolata yapma zenaatini öğrenir. Yurda dönüp büyük umutlarla ve süper bir karizmayla ilk aşkının karşısına çıkar, ama kevaşe ruhlu aşkısı aniden evlenmeye karar vermiş, yine bizim oğlana dertler, bizim oğlana hasret düşmüştür… heartbrokenEsas oğlan “yetti beee, bütün dünyanın çilesini ben mi çekicem ulenn!” diye bad boy’luğa soyunur, gider kendine bi fuckbuddy yapar – ki bu arkadaş G-Dragon’un bir dargın bir barışık olduğu sevgilisi Kiko’dur- ve yavaş yavaş bu hatuna karşı bir şeyler hissetmeye başlamışken esas kızın “bi çikolatacı vardı, ne oldu ona?” diye kendisini hatırlaması ile tam anlamıyla arada kalır… Bu arada pastanenin çalışanlarından biraz geçkince bir abla da çikolatacımıza aşıktır, ama hiç şansı yoktur yazıktır; bir de çikolatacımızın en az kendisi kadar gerizekalı bir kızkardeşi vardır ki en yakın arkadaşının sevgilisiyle yatar falan, piiiii, bir sürü saçmalık… Hee, sen niye bu kadar izledin ne zorun vardı Hikaru derseniz, saçma-maçma ama merak uyandırıcıydı, sinir ola ola izledim arkadaşlar! :P Bir de arada güzel aforizmalar patlatıyorlardı; böyle bir “vay be…” diyor, aydınlanma yaşıyordum; mesela çikolatacımızın kankası Olivier’in şu lafı: “dünyada milyarlarca insan var, ama aslında şu hayatta karşımıza çıkan insanların sayısı öyle az ki… belki başka bir yerlerde çok seveceğin, tam sana uygun bir insan var; ama sen onunla tanışamadığın için kendi tanıdığın bir avuç insan arasından birine aşık oluyorsun…” Ya da kevaşe kızımızın geçkin hatuna erkekler konusunda tavsiye verme sahneleri (zavallı pastacı abla kıza hem acayip sinir oluyor, hem de “oha, nasıl da çözmüş olayı!” diye hayranlık duyuyordu… ben de öyle :D) heartbroken2Bir de dizideki karakterler her ne kadar ekran başında bize tırnaklarımız yedirseler de Allah içün gerçekçi karakterlerdi. Hepsinin zaafları ve iyi yanları vardı; hiçbirini delice sevemiyor ya da ölesiye gıcık olamıyordunuz. En sevdiğim karakter olan geçkin ablanın bile bir bencilliği vardı ki, çikolatacı oğlanın kendisiyle olamazsa mutsuz olmasını istediğini fark ettiği ve aşkın tanımının bu olmadığını anladığı an çok şahane sahnelerden biriydi mesela. Ya da kevaşe kızın (ay ne çok kevaşe dedim, biri beni durdursun!) kocası ile sahnelerinde ona acımayan, az da olsa hak vermeyen hiçbir kadın olamaz zannediyorum… Neyse, kısacası ilginç ve sürükleyici bir dizi; izlediğime pişman değilim. Ama ufak bir tavsiye: Dizide her türden çikolatayı o kadar güzel gösteriyor, çikolatalara bir mücevher titizliği ile yaklaşıp sizin de öyle bir canınızı çektiriyorlar ki (ben her bölüm koca birer çikolata götürdüm!) diyetteyseniz hiç bulaşmayın! Kilo sorunu olmayanlara keyifli izlemeler ^^

Jdrama içinde yayınlandı | Tagged , , , , | 8 Yorum

Bir finalin anımsattıkları…

?????????????????????

Seirei No Moribito – Omoi haruka

How I Met Your Mother’ın finalini izledim az önce. Aklıma New York’taki ilk günlerim geldi…

İnsan ne çok kişiyle tanış, arkadaş, dost oluyor şu hayatta. Ve ne çok kişiyle yollar ayrılıyor sonra. New York City’deki ilk günlerimi düşününce aklımdan sıra sıra yüzler geçiyor: Uma, Deniz, Denis, Pepa, Vijay, Freyzi, Alison, Serhat, Özge, diğer Özge, Emre, Sercan, Serkan, Nurşen, ve diğer Nurşen (bu arada hayatımın cast sorumlusunun epey tembel olduğu gözlerden kaçmıyor; eleman aynı isimleri döndürmüş durmuş :P ) Her birinin anılarımda yeri çok özel, çok değerli. İçlerinde hayatıma daha çok dokunanlar var; ve hayatına daha çok dokunduklarım. Ama bu gece aklıma Serkan ve Nurşen düştü. O halde onlar hakkında yazalım:

İlk senem… Sudan çıkmış balık; gurbete düşmüş ürkek yavru tavşanım. En basit şeyleri bile bilmiyorum; oranın SGK’sına gidip social security number almaktan metroya atlayıp şehrin görmediğim mahallelerine gitmeye kadar her şey büyüyor gözümde. Kredi kartım olmadığı için telefon bile alamıyorum! Serkan ve Nurşen böyle bir zamanda tutuyor elimden. İkisi de ODTÜ’lü, birer sunbae/senpai şefkatiyle yaklaşıyorlar bana. Serkan üşenmiyor, beni Queens’e götürüp kendi adına telefon alıyor, benim kullanmam için. Nurşen yemekler hazırlıyor; Tulumba.com’dan sipariş verecekleri zaman beni de dahil ediyorlar. Dostluklarını, güler yüzlerini esirgemiyorlar hiçbir zaman. Türkiye’ye gittiğimde muhabbet kuşuma bakıyorlar haftalarca. Hatta kuşu öyle seviyorlar ki kendileri de dayanamayıp evcil hayvan alıyorlar sonra – iki tane şeker mi şeker kedicik; Ciklet’le Tedi. Ben de sayelerinde kedi sevme özlemimi gideriyorum :)

Bazen insanlar sizin hiç hatırlamadıklarınızı hatırlarlar: Birlikte paylaştığınız bir an, onlara anlattığınız kısa bir anekdot, bir zamanlar yaptığınız bir şey ve sonra unutup gittiğiniz… O zaman derin bir okyanusun dibine gömülmüş, unutulmuş, yardımcı eller olmasa habersizce orada bırakıp gidivereceğiniz değerli bir mücevherinizi bulmuş gibi olursunuz. Bilmiyorum, yıllar sonra görüşsek onlar da bana kim bilir neler anlatırlar… Ama ben Serkan’ın ODTÜ bahar şenliklerinde bira kutularından bir dağın altına gömülü olduğu bir fotoğrafı olduğunu; Nurşen’in Amerikan korku filmlerinden New York’a taşınınca daha çok korkar hale geldiğini (“Türkiye’deyken o evler, o kare fayanslı banyolar falan çok yabancı gelirdi, ama burada filmdeki banyonun aynısıyla karşılaşınca küvetin içinde seni bekleyen bir sapık varmışçasına tırsıyorsun” diye açıklamıştı), okul bahçesinde düzenlenen ve pembe pamuk şekerler yediğimiz social get-together’ı, ve özellikle de Hintli arkadaşlarına tuzlu kahve ikram etme hikayelerini hiç unutmayacağım. (Bu son hikaye oldukça eğlenceli: Serkan yakın arkadaşı Hintliye Türk kahvesini anlata anlata bitiremiyormuş. Nihayet bir gün eve davet etmiş, Nurşen de ona kahve pişirmiş. Çocukcağız kahveden bir yudum alır almaz aşırı bir tepkiyle sehpaya geri bırakmış, “Wowww, too strong!” demiş. Serkan’sa her şeyden habersiz kahvenin içtikçe güzelleşeceğini söyleyip onu biraz daha içmesi için zorlamış :) Çocukcağız birkaç yudum daha katlanmış bu işkenceye, ehuehe :) Neyse ki o kalkıp gittikten sonra Serkan “bu çocuk niye sevmedi ki, allaalla…” diyerek yarım kalan kahveyi tatma akıllılığında bulunmuş da içine yanlışlıkla şeker zannettikleri tuzdan attıkları anlaşılmış! Sonradan çocuğa durumu açıklayıp kahvemizin onurunu kurtarmışlar, ama arkadaşı şekerli kahveyi denemeye tekrar ikna edebilmişler mi, o kadarını hatırlamıyorum :D)

Şimdi aradan sekiz sene geçti, How I Met Your Mother’daki gibi. Ben döndüm. Nurşen ve Serkan boşandı. Ciklet ve Tedi öldü. Güzel şeyler mazide kaldı. Hayır, yanlış olmasın, yaşanacak çok güzel şeyler var daha. Ama işte ne ben o yirmi ikilik kızım artık, ne onlar yirmi altı yaşında dünya tatlısı bir çift… How I Met Your Mother’da Robin tam da bunu söylüyordu sanki, şöyle derken:

“We will always be friends! It’s just.. it’s never gonna be how it was… it can’t be… and that doesn’t have to be a sad thing. There is so much wonderful stuff happening in all of our lives right now. It’s more than enough to be grateful for.

But the five of us, hanging out at McLaren’s, being young and stupid… is just not one of those things… That part is over.”

Hayat böyle…

Genel, kişisel içinde yayınlandı | Tagged , | 8 Yorum

Taze taze: You From Another Star ve I Need Romance 3

Son günlerin gaz ve toz bulutu ülkemizi yepyeni bir galaksiye sürüklemeden önce iki tane Kore dizisi bitirmiştim ben. Ülke gündeminin beni vaktinden önce yaşlandırması yüzünden şimdi o zamanlar üzerinden asırlar geçmiş gibi geliyor ama yalnızca 1 hafta oldu o_O İşte o mutlu ve normal günlerin mutlu ve normal dizilerini anlatıcam size. Siz de fabrika ayarlarınıza geri dönüp yeniden neşeli kaygısız genç kızlar olmak isterseniz You From Another Star ve I Need Romance 3’e bir şans verin, 30 marta kadar ruh sağlığınızı koruyun :P (nası reklam ama? :P)

youfromanotherstar

You From Another Star a.k.a. My Love From Another Star a.k.a. You Who Came from the Stars a.k.a. My Lover from the Stars (zibilyon tane ismi var dizinin), güzeller güzeli huysuz kızımız Jun Ji Hyun (Gianna Jun)’un başrolde olduğu bir yapım. Ve ben koca diziyi sırf onun için izledim valla, yalan yok. Kim Soo Hyun’u çok sevmem, dudaklarının yukarı doğru kıvrılması bende bir palyaço algısı yaratıyor, kendisini hiiiiç yakışıklı bulamıyorum, sori. Ama Kore halkı bu ikiliyi The Thieves’te birbirine pek bi’ yakıştırınca kızımızın dizideki partneri gerçek hayatta kendisinden 7 yaş küçük olan Soo Hyun olmuş işte, naabacan… Gerçi Gianna hatunu hâlâ 25lik çıtır görünümünü koruduğu için bu yaş farkı sırıtmıyor. Yine de esas oğlanın gençliğine dair epey bir ima var tabii… Çünkü dizi, bundan 400 yıl kadar önce dünyamıza düşmüş ve kaderin bir cilvesi sonucu kendi yıldızına (gezegenine aslında, ama dizinin ismi de dahil olmak üzere çocuğa milyon derecede kaynayan yıldızlarda erimeden yaşıyo muamelesi yapıldığı içün ben de öyle şe’ettim) dönememiş olan uzaylı Do Min Joon (Kim Soo Hyun)’u konu alıyor. Ne hikmetse tam bir Hallyu yıldızı görünümünde olan bu uzaylı oğlan gene ne hikmetse kendi gezegeninde zamanın akışı bizimkinden farklı olduğu için aradan geçen 400 yılda hiç yaşlanmıyor, Twilight’ın Edward’ı gibi edeleli ve diri bir vücutta yüzyılların bilgisini biriktirmeyi sürdürüyor. Sonra da “uzaylı da olsa, erkek erkektir” mantığı ile gencecik bir kıza aşık oluyor! Gel de şimdi buna sübyancı deme :/ Üstelik bu kız kendisinin tam tersi: Şımarık, boş kafalı bir sinema yıldızı. Ama ikiliyi birbirine bağlayan geçmişlerine dair birtakım şeyler daha var, âşıklarımız bu ilginç bağları da zamanla keşfedecekler. Ancak tabii ki onları bekleyen büyük sorunlar da var. En büyüğü şu ki, uzaylı hemşerimiz bu aşk için daha kötü bir zamanlama yapamazdı: Garibim, tam da geri dönmesi için bir yol bulduğu ve 3 ay içerisinde gezegeninde olacağı bir dönemde yakalanıyor aşk illetine. Sonrası bolca eğlenceli, biraz hüzünlü, tabii ki ikinci kız/ikinci oğlanlı, ve bolca tehlikelerle dolu karmaşık bir hikâye.

Dizinin ilk bölümleri çok keyifli olsa da uzayan cinayet hikayesi ile biraz baydığımı itiraf etmeliyim. Ayrıca ilk yarıdaki eğlenceli Gianna sahneleri, kızımız şımarık ve boş kafalı bir sinema yıldızından umutsuz âşık sıradan bir genç kıza dönüşünce yok oldu gitti ne yazık ki… Gianna’nın çirkin ve abazan ilkokul arkadaşı kızceğiz ile önceleri soğuk ergen triplerinde olan, ama sonra uzaylı olduğunu anladığı Do Min Joon’a fena halde hayranlık besleyen liseli kayınço olmasa komedi namına bir şey kalmayacaktı. Ama özellikle bu liseli velet beni çok güldürdü, pek de şeker bişeydi maşallah. Liselilere hallendiğimi, sübyancılık konusunda Do Min Joon’dan aşağı kalır yanım olmadığını düşünmeye başlamışken kendisinin 87li olduğunu öğrendim de rahat bir nefes aldım neyse ki :P

youfromanotherstar2

E.T. muamelesi yapılan zavallı Do Min Joon :)

Kısacası You From Another Star, eğlencelik, çerezlik bir dizi olmuş. Favori Kore dizilerim arasına girmemekle birlikte “nerden de izledim, vakit kaybı!” dediğim bir dizi değildi. İzlenir yani. Ama son bir uyarı: Finali saçmaydı azizim. Moral bozucu şekilde bitmedi, ama ı-ıh, tatmin etmedi. Uzaylımızın neden öpüşemediği, bu ikilinin cinsel hallerinin ne olacağı, çocuğun nasıl yolculuk ettiği, kendi gezegeninde yaşamın nasıl olduğu vs. gibi önemli (!) konularda doyurucu bir açıklama yapmadan çekip gittiler. Lost musunuz nesiniz arkadaşım?! Cık cık cık…

I-Need-Romance-3

I Need Romance 3 ise YFAS’dan sonra aşırı derecede gerçekçi kaldığı için insanı bir an bocalatabiliyor. Ama ben I Need Romance serisini seviyorum. Biraz Amerikan dizisi hissiyatı veriyor. Tamam Kore dizilerini saflıkları için seviyoruz falan da, 30 yaşına gelmiş insanların ilk öpücüklerini bile yaşamamış olmaları biraz gerçekçilikten uzak yani, onu da söylemek lazım. I Need Romance’lerde bu yok, elemanlar çatır çatır sevişiyorlar valla :P Bir de saçma sapan entrikacı kaynanalar, chaebol çocukları muhabbeti, eski kız arkadaşların oyunları falan da yok, ooh, mis gibi. Yani günümüz dünyasının (biraz maddiyatçı da olsa) modern ilişkilerini güzel yansıtıyorlar, olduğu gibi anlatıyorlar, o açıdan bu seriyi gerçekçi buluyorum. Hımmm, gerçi biraz fazla mükemmel esas (ya da ikinci) erkek karakterler var dizide, bak o konuda hâlâ gerçekçilikten uzaklar, hehe :D Neyse, bu dizimiz de Savcı Prenses dizisinden tanıdığım esas kız (ismine bakmaya çok üşeniyorum) ve Lie To Me’de ikinci oğlan olarak bildiğimiz, gençliği dışında çekici hiçbir yönü olmadığını düşündüğüm esas oğlan arasında geçen bir aşk hikâyesi. Bir noona-dongsaeng hikâyesi daha; çünkü esas oğlan o sırada 6 yaşında olan kızımızın eline doğmuş, çocuk 9 yaşına gelene kadar da birlikte büyümüşler. Yani esas kız, esas oğlanın çocukluk aşkı olan büyük abla. Çocuk Amerika’ya taşınıp orada büyüyor ve ünlü bir DJ olup (öeeh.. gören de Amerika Kore’nin arka bahçesi, oraya giden her Koreli Amerika’da böyük adam oluyo zannedecek…) ilk aşkını, ona aşkı, sevgiyi, bütün güzel duyguları öğreten kızı bulmak üzere Kore’ye geri dönüyor. Ancak bir de görüyor ki, bir zamanlar kendisine ne güzel şeyler öğreten, onu müzikle tanıştıran ilk insan olan ablası/aşkı, kapitalist dünyanın acımasız çarkları arasında (bu cümleyi de kurdum ya BirGün’de yazabilirim bence) gençliğinde bildiği her şeyi unutmuş, bencil ve sevgisiz bir insan olup çıkmış… Altın kalpli esas oğlanımız bu duruma çok üzülüyor ve esas kızı aşkının gücüyle iyileştirme macerası böylece başlamış oluyor…

ineedromance3Şimdi dizi iyi hoş da, esas kızla oğlanın hikayesi çok da sürprizli, değişik filan değildi ne yazık ki. Hatta üçüncü eleman hiç olmasa da olurmuş, öyle gereksiz gereksiz salındı gitti. I Need Romance serilerinde genellikle başrol kızın iki kız arkadaşı daha vardır ve bunların hikayeleri ana hikayeden daha çekici gelir bana. Burda da öyle oldu. (Yalnız buraya parantez açıyorum ve esas kızın kişiliğinden dolayı bu iki kadınla olan ilişkisi tam anlamıyla bir arkadaşlık ilişkisi sayılamazdı, bu yönüyle dizi önceki sezonlardan biraz eksik kalmıştı, bu bilgiyi de not ediyorum.) Hele tıfıl yeni mezun kızla iş arkadaşı olan, ilk gördüğümde “aaa Yoochun’a ne kadar benziyor” diye düşünüp Yoochun’un özbeöz kardeşi olduğunu öğrenerek şok olduğum ufaklık arasındaki ilişkiye bayıldım; keşke onların ekranda yer aldıkları süre daha uzun olsaydı diyorum. Kız gerçek hayatta 83’lü, çocuksa 91’liymiş, ay ben bir şok daha. Ben onları yaşıt, hatta kızı çocuktan küçük zannetmiştim. Bunca yıl sonra bile Korelilerin yaşını tahmin edemiyorum, yazık emeklerime :(

İşte böyle. Yine de keyifli diziydi. Zaten TVN dizisi, yani bölümleri 45’er dakikacıktı, su gibi bitti. İzleyin, keyifli bir hikaye. Bu konuda eyyorlamam bu kadar.

Kdrama içinde yayınlandı | Tagged , , | 7 Yorum

Hikaru Ergeninin Kısa Aşk Tarihi – 2

animegirl2

(Lisedeki maceraları anlatmaya devam ;) Serinin ilk yazısı işte buradaydı.)

Benim lisedeyken normal bir aşk hayatım olmadı. “Normal” ile kast edilen illa ki biriyle çıkmak değil tabii (sizi bilmem ama biz 90’lı yılların son-milenyumun ilk Anadolu/fen liseli ergen kuşağı “aman yavrum, önce şu üniversite sınavını bir atlat, aşk-meşk işleri ondan sonra” denilerek beyni yıkanmış bir nesiliz :P Ha kötü mü oldu, bence olmadı. Gerçi lisede bir sweetheart’ım olmuş olsa tatlı olurdu, ama o gerzeklikle oğlana fazla bağlanıp evlenmek falan isterdim Allah korusun, en azından böyle potansiyel tehlikelerden kurtulmuş olduk…) Neyse ne diyordum? “Normal”, yani çocuk gelir, teklif eder, kız kabul eder ya da reddeder. Reddederse aralarında iki günlük bir soğukluk olur, sonra gene eski geyik hallerine dönerler. En azından bence normal bir çıkma teklifinin seyri böyle olmalı, ergen dediğin azcık balık hafızalı olacak, aaa :D Ama bana hiç böyleleri denk gelmedi anacım. Bütün âşıklarım psikopat, bütün âşıklarım “This is Sparta! O kızı alıcam, başka yolu yok!” kafasında. Reddedilirlerse bile hiç aldırmıyor, bir sonraki fetih kuşatmasına hazırlanıyorlar, bense bütün günlerimi diken üstünde, kaledeki topları kalaylamak, yeni surlar ördürmek, düşman askerleri içine casus göndermekle geçiriyorum! :P O günlerde “Yaa bütün manyaklar da beni buluyor, nedir bu adamların sorunu, anlamadım gitti…” diye hayretlerden hayret beğenmekle meşguldüm. Sonradan anladım ki, sorun “sende değil bende”: Yani ben dışarıya fazla ciddi bir imaj veriyormuşum, millet “bu kızla çıkılmaz, direk evlenilir!” filan diye düşünüyordu heralde ki, koskoca lise hayatımda topu topu dört çıkma teklifi aldım, onlar da bana cidden çok pis âşık olmuş çocuklardan geldiler. Kimse gelip “aa hoş kızmış, bi’ şansımı denesem mi?” demedi yani, bu insanlar “okulun en çalışkan, ciddi kızı” imajına çarpınca tabanları yağlayıp toz olmayı seçtiler. Bu bana âşık elemanlara gelince, bir çoğu okul birinciliğine oynayan tiplerdi (neden şaşırmadım acaba? bakınız önceki yazı) ve bence onların aşk zannettiği şey “her şeyde en iyi olmak” hırsının bir yansıması olan “notları en iyi olan ve başka kimseye pas vermeyen (not: yakışıklı bi eleman gelse pas vericez de gelmiyo ki?!?!) kızı kapmak” olayından başka bir şey değildi… Ama bunu anlamaları bayaa bi uzun sürdü maalesef; diyorum ya, üniversitedeyken bile her buluşmamızda “hâlâ mı olmaz?” diyen birinci umutsuz vaka; içip içip bana “seni sevmek güzel şey, seni sevmek ümitli şey / dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey / fakat ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum” diye Nazım Hikmet şiirlerinden bozma mesajlar atan ikinci umutsuz vaka; hatta hobisi şiirle uğraşmak olup websitesine yüklediği şiirler arasında (isim vermeden kızın tekine bayaa bi atarlandığı bir şiirin) mısralarının ilk harflerinin ismimi oluşturduğu bir şiiri bulunan (bunu da Mona Rosa’dan çarpmış çakaaal…) üçüncü umutsuz vaka gibi enteresan psikolocik case’lerle karşılaştım. Ah ahh, ulan ne çektim ben ergen ineklerin aşk böcüklüğü yüzünden! :P

Ama bu vakaların en eğlenceli olanları sanırım Tübitak Olimpiyatları için davet edildiğimiz yaz kampında yaşananlardı. Tübitak’ın hakkını vermek gerek; kaldığımız otel beş yıldızlı, açık büfe yemekli, çok şahane havuzu falan olan, hakikaten dört dörtlük bir oteldi. Ve biz o otelde on beş gün boyunca günde sekiz saat ODTÜ hocalarından kimya dersi dinledik (böyk! şimdi böyle anlatınca çekilmez gibi duruyor, ama valla çok zevkliydi :D) Hayır, tabii ki de zevkli olan şey kimya dersleri değildi (hiçbir zaman derslerle o kadar kafayı kırmış olamadım), ders biter bitmez bi’ koşu odalarımıza gidip mayoları üstümüze geçirip havuza atlama kısmıydı. Bu arada olimpiyatçı tayfası ikiye ayrılıyordu: 1) aşırı derecede inek, oraya gerçekten de kimya/fizik/biyoloji/matematik öğrenmeye gelmiş tipler (zaten sonra madalyaları da hep bunlar aldı), 2) bizim gibi, artık yaşı geçmiş (biz düz fen liseliler lise 2’yi bitirip gelmiştik, oysa Yamanlar’dan, Samanyolu’ndan olan diğer elemanlar genelde ortaokullu falandı), zaten üniversite sınavı yaklaşırken Tübitak olayını sadece yan bir uğraş, ileride torunlara anlatılacak bir macera olarak gören tipler. Havuz keyfini, açık büfe kahvaltı-yemek keyfini, akşamları püfür püfür esen terasta saatlerce oturup muhabbet etme keyfini de yalnız biz ikinci grup insanlar yaşıyorduk… Bu arada ben de ömrümde ilk defa Türkiye’nin her yerinden yaşıtım olan bir sürü çalışkan öğrenciyle tanışmanın mutluluğunu yaşıyordum. Şansıma çok da iyi bir gruba düşmüştüm, üç tane çok kafa kızla tanıştım, hâlâ da muhabbetimiz devam eder… Kimyacılar içinde biz dört kız (ayrıca ilk gruptaki iki kız daha) hariç geri kalan bütün tayfa erkekti. E haliyle grubun gözbebeği de bizlerdik, ehuehe :D Şimdiiii, bu durum benim için oldukça ilginçti, çünkü ilk defa bu kadar çok erkek olan bir ortamda azınlık olmanın tadını çıkarıyordum. Hayır, motor meslek lisesinde okumak istediğimden değil, ama fen liselerinde normalde az sayıda kız olur ya, bizim çevrenin kızları feci çalışkandı anasını satiym! İzmir fen liseliler “bizim sınıflarda 3’er kız var, üçü de bıyıklı, böhüüüü!” diye ağlarken, Kayseri fen liseliler “o da bişey mi, bizim iki sınıf ful erkek, diğer iki sınıfta da toplam 6 kız var…” diye iddiayı iyice yükseltirken, adını vermek istemediğim okulumuzda 24 kişilik sınıflarda 10’ar kız vardı ulen! Ne biçim fen lisesiymişiz be, peeeh… Yanisi, hiçbir zaman o el üstünde tutulan çok değerli nadir mücevherlerden biri olma şansını tadamamıştım – yaz kampına dek… Oysa şimdi, içimde birikmiş bütün ergen kız triplerini atma zamanıydı, nihahahoha *kötü kadın gülüşü*

edibudu

Hakikaten de on beş günde üç senenin acısını çıkardım desem yalan olmaz. Yooo, pek öyle bir efor sarf etmeme gerek kalmadı, elemanlar gelip kendileri konuşuyorlardı benle, ben de güzel güzel dinliyordum. İşte bu sohbetler sırasında ergen ve nerd gençliği incelemek için çok değerli fırsatlarım oldu. Zamanında anılarımı kitaplaştırıp ergenusları bir biyolog titizliği ile şubelere, sınıflara ve ailelere ayırsam eyiymiş, hatta Freaks and Geeks tarzı bir dizi senaryosu bile çıkarabilirmişim; ama aradan uzun vakit geçti, o yüzden şu anda yalnızca enteresan vakaları hatırlıyorum. Bunlardan biri (biyoloji Tübitakçısıydı bu) beni tavlamak için metafiziksel-über fiziksel olaylara sarmıştı, boyuna “taaa Hint okyanusunda kanat çırpan bir kelebeğin rüzgarının burda bir fırtınaya sebep olacağı”ndan, “karadeliklerin aşırı büyük kütleleri yüzünden çekim kuvvetlerinin sonsuza gittiğinden” falan bahsediyordu; ben de ilk defa duyuyormuş gibi “aaa öyle mii? ay ne ilginç…” filan diye dinliyordum. Yalnız bu kibarlık olayını biraz abartmış olacağım ki, eleman kendini birdenbire bulunmaz Hint kumaşı zannetmeye başladı. Aaa bi baktım, bir süre sonra çıkıyormuşuz gibi bana tripler atar olmuş, öğle yemeğini onunla değil kendi kimya grubu arkadaşlarımla yediğim için bana atar filan yapıyor… Eneee, “noluyoz lan?” oldum haliyle. Arkadaşım, ne sıfatla bana trip atıyosun, sevgilim misin kocam mı? Ben de haliyle omuz silkip “de get, hiç seni çekemem” dedim. Ve arkadaşla muhabbetimi toptan kestim. Ama bu sefer de bizimki “ben ettim sen etme!” moduna girdi, artık her gördüğü yerde “hikaru! hikaru!” diyerek peşimden koşturur, beni fena halde sıkboğaz eder oldu. Zavallıcık, belki de ömründe ilk defa ilgi gördüğü bir kızı kaybetme korkusuyla paranoyak olmuştu, ama bilmediği bir şey vardı ki, o da “sakınılan göze çöp batacağı” idi, bu kadar ilgiden bunalan Hikaru artık kendisiyle köşe kapmaca oynar olmuştu! Bizim kimya grubunu da olaya dahil etmiştim, hepsi benim gönüllü radarım görevini üstlenmişti. Eleman bir köşeden görününce birisi hemen “kırmızı alarm!” diye işaret veriyor, ben de müsait bir yerlere saklanıyordum :D :D Çocukcağız iki haftalık kampın ikinci yarısında beni hiç göremedi, muhtemelen kamptan erken ayrıldığımı filan zannetti, hehehe :D

avrat

Bir diğer enteresan vaka ise, aslında son derece sıradan başlamıştı. Fizikçi olan bu arkadaşla gayet seviyeli bir arkadaşlığımız vardı :D :D Şaka bir yana, hakikaten “yalnızca arkadaştık”. Hiçbir romantik girişim olmadan muhabbet ediyorduk, hepsi bu. İşin tuhaf kısmı kamptan eve döndüğümüz zaman başladı: Bir gün bu bizim eve telefon etti. Annemle babam garipseseler de (okul arkadaşım değil bir şey değil, bu oğlan bizim kızı niye arıyor? :S) hiç seslerini çıkarmadılar, telefonu bana uzattılar, güzel güzel konuştuk çocukla. İlk anda bana da bir tuhaf gelmişti, ama baktım çocukcağız her zamanki gibi muhabbet ediyor, ben de: “Ay yazık, yatılı okulda sıkılmış, benim muhabbetimi özlemiş heralde” diyerekten her zamanki gibi sıcak bir biçimde kendisiyle hasbihal ettim. Ve hayatımın hatasını yaptım: Eleman gazı aldı mı… Artık haftada birkaç kez arıyor, bense annemle babamın artık iyice kıllanan bakışları altında ezilip büzülerek telefona gidiyordum (o zamanlar cep telefonunun yaygın olmadığını, whatsapp’ın hiiiiiç olmadığını söylememe bilmem gerek var mı?) Mübarek bir de yarım saatten aşağı konuşmuyordu ha… Vay arkadaş, ne bulursun bu kadar anlatacak?! Bu arada ben de safım, iyi niyetliyim o zamanlar. Şimdi olsa: “Kusura bakma kardeşim ama işim gücüm var” der en baştan kestirip atarım, ama o zamanlar arkadaşımı kırmamak önde geliyor, kuzu kuzu dinliyorum oğlanı… Neyse, bu eleman artık iyice gaza geldi, bir de mektuplaşmak istedi (evet, e-mail de şimdiki kadar yaygın değildi. Yalnız 2000’den filan bahsediyoruz, yuh! Mektup yazmak o zaman için bile biraz fazla nostaljikmiş, çocuğun romantikliği sanırsam…). Ben de (gene saflığıma doymayayım) kuzu kuzu verdim adresi. Bir hafta sonra mektup geldi. Mektup değil ama içinden çıkan şey bombaydı: facepalmEleman (muhtemelen çok güzel çıktığına inandığı) bir boy ve bir portre fotoğrafını mektuba koymuş, kendince bana bir iyilik yapmıştı: Onu çok özlediğimde bu fotoğraflara sarılıp yatmamı filan bekliyordu heralde kjaskjdalksdklaskdlkadlkaslkd :D :D Ay şu anda düşününce inanılmaz komik bir durumdu, ama o sırada olayın komikliğinde değil şokundaydım: Vay canına, hiç bilmeden Mr. Turkey 2001 güzellik yarışması jürisine mi dahil olmuştum?! Bu denli devasa bir ego gerçek olabilir miydi?! Nitekim artık içimdeki iyi kız bile duruma isyan etti. Bir sonraki telefon seansımızda açtım ağzımı yumdum gözümü: “Buseneüniversitesınavınagiricezçokçalışmamızlazım hemannemlebabambukadarçokkonuşmamızakızıyorlar derslerineodaklandiyorlar lütfenartıkbeniarama!!” diye bir çırpıda saydım! Zavallı çocuk şoka girdi. Oysa o ne umutlarla açmıştı telefonu, hediye(!)sini alan Hikaru “ay cağnııııım!” diye kuşlar gibi cıvıldayarak konuşacaktı kendisiyle… Velhasılkelam zavallı yüksek egolu arkadaşım çok ama çok kırıldı. “Özür dilerim” dedi ve beni bir daha aramadı. Üzüldüm mü? Ne yazık ki hayır. Aksine, feci halde rahatladım. Ve bir ergen ilişkim daha böylece başlamadan bitti. Ben böyle iyiydim ya… Valla iyiydim ;) Nitekim, normal bir ilişkim olması için üniversite çağıma kadar beklemek, bu tuhaf ergenlerle muhatap olduktan sonra bünyeme hiç ama hiiiç koymadı… ;)

beyazatli

kişisel, Komik içinde yayınlandı | 7 Yorum

Ocak ayı raporu

Merhabalar. Biraz geç oldu, ama yeni yıl kararlarımın ilk dönem uygulama raporu ile karşınızdayım :) İşte Hikaru’nun bu ayki keşifleri:

Önce fotoğraflar:

ocak1

ocak2

(öhömm, arada birkaç günü kaçırmışım tabii :P :D)

Eh, pek muhtemeldir ki bu fotoğrafların çoğu size hiçbir anlam ifade etmiyor. Oysa ben az önce onları derlerken her günümü tek tek anımsadım, güzel anılarımı beynimdeki harddisk’e attım, sıkıntılı geçen günleri ardımda bıraktığım için mutlu oldum. Tamam her günün her anını hatırlayamam elbette, ama o günü farklı kılan tek bir sebep bile bilsem yeter de artar bence ;) Bu fotoğraf olayına devam edeceğim ve size de hararetle tavsiye ediyorum.

Yeni bir şey dene: Hayatımda ilk kez bir spor salonuna yazıldım! Hatta bu yazılma olayı çok komik oldu, spor salonu bize gezdirilirken ben kibarlık olsun diye “gerçekten çok güzel, çok modern bir tesis yaratmışsınız” filan gibi laflar ediyordum; bizim Kuzu bey de bunları ciddiye alıp çok sevdim, hemen başlamak istiyorum zannetmiş. Fiyat konuşmaya girdiğimizde hevesle: “Evet, şimdi en son kaça indirirsiniz, bakın buradan üye olup çıkalım” diye olaya girdi ve ben bir şey diyemedim. Böylece “bi bakıp çıkalım” dediğimiz yerden bi ton para ödemiş ve bir yıllık üye olmuş biçimde çıktık :P Neyse, şimdi para verdiğimiz için haftada 2-3 kez tıpış tıpış gidip sporumu yapmayı hedefliyorum :D

Kitap oku: Bu ay çok çalışkandım, okuduklarımın listesi şöyle:

ocak_kitaplar

Bu kitaplar içinden iki tanesi özellikle anlatmaya değer. Nar Ağacı ve Karısını Şapka Sanan Adam. Nar Ağacı, edebiyat profesörü Nazan Bekiroğlu’nun kendi anneanne-dedesini anlattığı, yarı kurgu-yarı tarihi bir roman. Eski Türkçe’ye, tarihe, ve coğrafyaya doyacağınız bir roman. 500 küsür sayfa olmasına rağmen tadı damağımda kaldı diyebilirim. Ama bir aşk romanı değil. Daha doğrusu, esas kızımızla esas erkeğimiz birbirine âşık değil! Geçmiş aşklarının gönül acısını eski usûl bir görücü evliliğinde birbirlerinde dindirmeyi seçen bir çift bu ikili. Yani romanı Trabzon ırmağı ile Tebriz ırmağının birbirine kavuşup denize dökülmesini bekleyerek okumayın, yoksa hayal kırıklığına uğrarsınız ;) Karısını Şapka Sanan Adam ise bir nörolojik öyküler romanı. Vakaları oldukça zayıf kalan Bir Psikiyatristin Güncesi kitabından sonra ilaç gibi geldi. Çok ilgi çekici öyküler var, mesela kitaba ismini veren agnoziden muzdarip karısını şapka zanneden, insanların yüzlerini tanıyamayan müzisyen, durup dururken beyninin içinde çocukluğunda dinlediği müzikleri duymaya başlayan yaşlı bir kadın, vücudunda hiçbir fizyolojik bozukluk olmadığı halde kendi vücudunu yabancılayan, o yüzden gözleriyle takip etmeden bir bardağı bile hareket ettiremeyen genç bir kadın… İnsan beyninin mucizeleri tek kelimeyle muhteşem!

Yeni bir müzisyen keşfet: Anneke Van Giersbergen bu ay pek severek dinlediğim bir müzisyen oldu. Kendisi Hollandalı, Drive albümü yeni çıktı. Ve müptelası oldum. Şu playlist‘i dinleyip duruyorum. My Mother Said ve Mental Jungle favorilerim. Ayrıca Mental Jungle’da sizi hoş bir sürpriz bekliyor ;)

Çok gez: Bu ay bazı sebeplerden ötürü İstanbul dışına pek çıkamadım. Ama olsun, şehir içinde (soğuk hava, mesai ve diğer durumlar elverdiği ölçüde) epey gezdim. asiachaiartHer ay iki yeni mekân keşfet maddesini de Asia Chai Art ve Cha’ya ile dolduruyorum. İkisi de çayları ile meşhur mekânlar :D :D Asia Chai Art Kazasker’de Minibüs caddesi üzerinde, Cha’ya ise İstiklal caddesi’ne beş dakikacık yürüme mesafesinde bulunuyor. Asia Chai Art’ta beyaz çay deneyip çok sevdim. Cha’ya’da masala diye sütlü bir Hint çayı, bir de kavunlu bir Japon çayı denedik. Kavunlu çay süperdi :) İki kafenin de ortamı çok hoş. Dünya çaylarını denemek isteyenlere duyrulur.chaya

mitty

Sinema & Tiyatro: Bu ay sinemada “Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı”nı izledim. Ruhu çocuksu kalmış bir adamı anlatan, muhteşem İzlanda ve Grönland manzaraları içeren çok şeker bir filmdi, Ben Stiller’a pek bayılmamakla birlikte bu filmdeki rolünü çok sevdim. butuncilginlarseverbeniTiyatro oyunu olarak Şehir Tiyatro’larının Shakespeare isimli oyununu ve (bir kez daha, yine elimde olmayan sebeplerle :P) Moda sahnesi’nde Bütün Çılgınlar Sever Beni’yi izledim. İlki biraz daha sürreal, bir deliler hastanesinde geçmesi ve uzaylı olduğunu iddia eden bir deli/uzaylı karakter içermesi ile K-Pax filmini andırıyor. shakespeareKadrosunda Sezai Aydın ve Selma Kutluğ gibi ağır toplar var. Mert Fırat-Aslı Tandoğan ve Volkan Yosunlu’nun oynadığı ikinci oyun ise biraz daha durum komedisi tadında. Ama ikisi de eğlenceli oyunlardı, ben hararetle tavsiye ediyorum.

Son olarak, bu ayın konusunu Bitcoin seçtim kendime. Aşağıdaki linkleri okuyarak neymiş bu nerd icadı, sınır tanımayan para birimi diye öğrenmeye çalıştım. İlgisini çekenler okusun ;) İsteyene yüz yüze 10 dakika kadar anlatabilirim de, ama yazmakla uğraşamiyciim, çok üşeniyorum :P

En temeli şurda: https://bitcoin.org/bitcoin.pdf

http://www.newsweek.com/end-dumb-money-226168

http://www.quora.com/Bitcoin/Is-the-cryptocurrency-Bitcoin-a-good-idea/answer/Adam-Cohen-2

http://www.wired.com/magazine/2011/11/mf_bitcoin/all/1

http://thefinanser.co.uk/fsclub/2011/10/is-bitcoin-the-future-of-money-or-are-we-smoking-dope.html

Genel, sinema içinde yayınlandı | 9 Yorum