Bir Anket

funny-pictures-pardon-me-do-you-have-a-few-minutes-to-answer-a-short-survey

Bildiğiniz gibi bu blogda akademisyen kimliğimle değil, fangirl kimliğimle bulunuyor, zaman zaman ergenliğin dibine vuruyorum. Ama Kore dizileri izleyen Türk izleyici profili üzerine yapılan bilimsel bir araştırma için bendenizden yardım istendiği zaman elbette yardım etmeden edemezdim. Sizler de nezaket gösterip bu çalışmaya yardımcı olmak isterseniz aşağıdaki bilgileri doldurup gulfer.tunali@gmail.com adresine gönderebilirsiniz. Herkese mutlu bayramlar ^^

ANKET (İzleyiciler için)

Yaşınız                              :

Cinsiyetiniz                       :

Eğitim Durumunuz           :

Mesleğiniz                         :

 

  1. Ne kadar zamandır internet üzerinden Kore dizilerini takip ediyorsunuz
  2. Kore dizilerini seyretmeyi neden tercih ediyorsunuz?
  3. Şimdiye kadar kaç dizi seyrettiniz (sayı verilmesi rica olunur)?
  4. Kore haricinde başka Uzakdoğu ülkelerinin dizilerini izliyor musunuz? Cevabınız “evet” ise hangilerini?
  5. Dizileri dublajlı mı, altyazılı mı izlemeyi tercih ediyorsunuz? Neden?
  6. İnternetteki altyazı çevirilerinden memnun musunuz?
  7. Çevirilerde hatalarla karşılaşıyor musunuz?
  8. Ne tür hatalarla karşılaşıyorsunuz?
  9. İzlediğiniz dizilerin çevirilerinde anlamadığınız yerler oluyor mu? Örnek verebilir misiniz?
  10. Çevirmenlerin gönüllü olması sizce çevirilerin kalitesini etkiliyor mu?
  11. Kore ve diğer Uzakdoğu ülkelerinin yazarlarını okuyor musunuz. En çok hangi yazarı seviyorsunuz?

 

 

 

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Waiting for Forever

14 temmuz 2011 – New York

Bugün olan her şey, bir Haruki Murakami romanından fırlamış gibiydi: Saçma sapan, kopuk kopuk… Ama bir yerlerdeki büyük bir resmin parçaları gibi… Yalnızca, ben o büyük resmi bilmiyorum.

Aslında her şey dün başladı: Tesadüfen, o haberi görmemle. Tam bir ay önce burda olduğunu öğrenmemle. Burada. New York’ta. Burnumun dibinde. Tam da benim onunla ilgili yazılar yazdığım, beni rüyasında görüp New York’a beni aramak üzere gelmesini düşleyip güldüğüm, ciddi ciddi onunla karşılaşma hayalleri kurduğum günlerde.

Büyük bir hayalkırıklığı. Evet. Hissettiğim buydu.

En büyük aşk acıları çektiğimde bile bu kadar elim kolum bağlı hissetmemiştim. Kötü bir kabusta gibiydim: Ellerimi uzatsam dokunacağım kadar yakınmış meğer… Bilememişim…

Medyumluk güçlerimin olmasını hiç bu kadar çok istememiştim!

Aslında istediğim fazla bir şey değildi: İsterseniz adına ego deyin, kendini beğenmişlik deyin. Benim onu tanıdığım gibi, onun da beni tanımasını istedim sadece. Ona senaryomdan bahsetmek istedim; ona kendisini izleyen Türk kızlarını anlatmak istedim. Onun da bana gören gözlerle bakmasını istedim. Haddimi aştım mı? Neden öyle olsun? Sonuçta onun Yiğit Özşener’den, Mert Fırat’tan bir üstünlüğü var mı ki? Bundan beş sene önce Alphabet District’te bir Mısır cafesinde Yiğit’i görünce burun kıvırmış, yanına bile gitmemiştik (o zamanlar bizim için yalnızca Özgür Çocuk’tu kendisi… Ne bileyim içinde muhteşem bir aktör gizlediğini?!) Geçen yıl Mert Fırat’la kanka muhabbeti çevirmiştik. Onun ne farkı olsun ki?

Ama kibir: Kibir yedi ölümcül günahtan biridir, öyle değil mi ivy? Onun seni tanımasını isterken aslında içten içe sana hayran olmasını istemedin mi? Bu kendini büyük görmek, hatta Tanrı’yla bir tutmak değil de nedir?! Kibir, bu yüzden Tanrı’nın gözünde en büyük günahtır; şehvetten de büyük!

Ve sonra aklıma takıldı. Aklıma takıldı ve hiç çıkmadı. Kendime kızdığım, kendime yakıştıramadığım halde aklımdan atamadım. Bu sabah doyumsuz Hudson manzarası eşliğinde kulağımda The Greatest Love müzikleri, ders çalışarak yolculuk ederken bile aklımın bir köşesinde bir kıymık gibi bu vardı. Bu hayalkırıklığı…

Sonra yüreğime ateş düştü: On üç şehit… Tam on üç şehit! Tanrım, gencecik çocuklar ölüyor, ve ben ne salak şeylerle uğraşıyordum!

Ve sonra, toplantı: Bir türlü ilerlemezmiş gibi görünen bir makale; bir yığın üstü kapalı laf-ı güzaf… I’m fed up with all of these stuff! Kendimi attım dışarı. I20’yi imzalatmak için ISSO’ya gittim ama orda oturmaya bile tahammülüm kalmamıştı. Dünyanın her yerinde olduğu gibi New York’ta da devlet memurları işlerini savsaklarken, ben küfrederek çıktım, temmuz güneşinin altında güzelim New York sokaklarında yürümeye başladım…

34’te indim metrodan. Hava çok güzel, tam yürümelik. Yollar insan kaynıyor; cıvıl cıvıl… Ama benim aklımın bir köşesinde, hep o kıymık…

Acaba Macy’s’te midir? Gelmişken alışveriş yapmak ister, öyle değil mi? Oraya girsem mi? Neyse, geçtik şimdi, bir daha dönemem… K-way’e gitmeli, kan çeker: Blood is thicker than water, after all… Ama yollardaki parklara, dışarı atılmış masalara şöyle iyice bir bakmalı…

Kendimi kandırıyordum elbet… Burası 10 milyonluk koca bir şehirdi ve biz dizi kahramanları değildik. Hem o fotoğraf bir aydan fazla olmuştu çekileli… Buraya gelmiş, bir hafta kalmış, sonra geri dönmüştür. Bu arada üç-beş tane de Amerikalı (ya da at least Korean-American) hatun götürmüştür…

Yine de kendimi alamadım: Yanımdan geçen tüm yüzlere tek tek baktım; dikkatle baktım. Gözlerimi aça aça baktım. Gözlerim çok güzeldi bugün; mor tişörtüm yüzünden menekşe rengine dönmüşlerdi. Ya da ben öyle zannediyordum. Aynaya baktığımda çok güzel bir kız görüyordum. Oysa kameralar öyle söylemiyordu, çektiğim fotoğraflarda hep yorgun görünüyordum. Yalancı kimdi, ayna mı, kamera mı? Ama bu kadar yalan nasıl mümkün olabilirdi?!

Korean way’de değildi. Paris Baguette’e girdim, sonra geri çıktım. Oturacak yer yoktu – aslında vardı ama en köşede, kıytırık bir yerdeydi, oysa ben oturmak yerine kendimi sokaklara atmalıydım! 5. caddeden yukarı yürümeye başladım. Bryant park’a gitmeli: S’le orda buluşacağız. Zaten bu güzelim yaz öğleden sonrasında New York’taki bir turistin yapacağı en iyi şey, Bryant park’taki gölgelerin tadını çıkarmaktır. Public library’nin önünden geçip güzel günün keyfine vara vara yürüdüm yukarı… Hâlâ sezgilerime güveniyor, bazen yolu bilerek uzatıyorum. Ama bazen de saçma sapan fikirler düşüyor içime: Belki de tam şu anda, şu yolu seçtiğim için, o geride kaldı! Şu köşeyi dönseydim, şu ışıktan karşıya geçseydim, pinkberry’ye girip meyveli yoğurt alsaydım, onunla karşılaşabilecektim! Paranoyanın yorgunluğunu omuzlarımda ağırlaşan çantanın yükü gibi taşıyordum. Sevdiği biri kaybolan insanların dramını ilk defa yürekten hissediyordum: Samanlıkta iğne aramaktı bu! Hem de o iğnenin o samanlıkta olup olmadığını bile bilmeden. Çocuğu kaçırılan bir anne olsam, işi gücü bırakır, şehrin en işlek yerinde bütün gün oturup gelip geçenlerin yüzlerine bakardım. Başka da bir çare düşünemiyorum o kaybı bulmak için… Zaman az, dünya kocamansa, elden gelen sadece kadere sığınmaktır…

Yine de Bryant Park’ı baştan başa geçtim. Yoktu. Bir masaya oturdum, kindle’ı açtım. Haruki Murakami okunmalı bugün. Zemberekkuşu’nun güncesi. İkinci kez. Çünkü bu karmaşaya ancak o yakışır… Sonra S geldi. Yoga alanına geçtik. Yanımıza Norveçli bir kız damladı. Evet, turistler için Bryant park güzel seçimdi. Yoga başladı. Planking dog olduk, güneşi selamladık. Kollarım ağrıdı. Yine de mutluydum. Gökyüzüne baktığımda gökdelenleri görüyordum. Zamanının gelmediğini düşünüyordum: Bir söz vermiştim ve önce bu sözü tutmalıydım. Zamanı gelince, o beni bulacaktı…

Yogayı yarıda bırakıp pantolonumu ve çorabımı onca insanın içinde giymeye uğraşırken kıkırdıyordum. Çimenlik alandan birkaç metre ötedeki reading room’a geçtik. Ne güzeldi; New York’ta yaz ne güzeldi! Keşke bütün yaz bomboş vakitler uzansaydı önümde; keşke uzun yaz öğleden sonralarını tembellikle geçirme lüksüm olsaydı… Belki bu yıl bu şansım yoktu; ama bugünlük vardı: Bugün, Oscar ve André’nin günüydü; Bastille’i anımsarken onları da anmadan olur muydu? Vive la France yazdım kağıdımın köşesine, kibirli ve soğuk Fransızlara uyuz olduğum halde! Oscar ve André, en azından bu kadarını hak ediyorlardı…

Ve memoir yazmak… Evet, ben de isterdim; büyük annemin, büyük babamın memoir’larını okumak… Torunlarım da ister mi acaba? Kendini kandırma ivy, bunca zamandır günlükten tut romanlarına kadar, her birini bir gün kızının, kızının kızının okuması hayaliyle yazmadın mı sanki? “Bilinmek istiyorum!”

“Anekdotları dosyalara ayırın; mavi, kırmızı, pembe…” “Memoir yazmak, kendini affetmektir…” “Çok okuyun, hep okuyun, eleştirel gözle okuyun…” Ne çok şey uçuşuyor havada, ve ben bir anlığına onu unutuyorum. Hayalkırıklığı yavaş yavaş geçiyor… Son yirmi dakikada Miranda iki anekdot yazmamızı istiyor. İngilizce kelimeler ırmak gibi dökülüyor kalemimden… Hâlâ çok iyi değilim; ama istersem bunu da yapabilirim. İngilizce de yazabilirim; ve güzel de yazarım; biliyorum… Babamı anlatıyorum; ve ilk kez araba kullandığım o günü… Ama sonra, hemen anlıyorum ki memoir yazamam ben: Süslemeyi, kurgulamayı severim çünkü… Kendi hayatımı ancak günlüklerimde olduğu gibi yazabiliyordum; ve o günler çok geride kaldı…

Trene koşturuyorum. Macy’s’in önünden geçerken hâlâ insanların yüzüne bakıyorum… Tren çok pahalı, bir küfür sallıyorum! Salata almak isterdim, ama mozarella-domates sandviçine karşı koyamıyorum… Tren boş… 13 şehit yine canımı yakıyor; üstüne bir de demokratik özerklik ilan etmiş birileri; bu ne küstahlık! Dişlerimi sıkıyorum. Her şey öyle saçma, öyle iğrenç ki!… Kulaklık çalışmıyor; bir küfür daha. Mecburen, altyazı indirip filmi kısık ateşte -pardon, kısık sesle izliyorum. Waiting for forever…

Okay. Please listen to me now.

Because what I wanted to tell you before – this is it.

I am imagining a day where I get up and I know that I will not see you. Because you are far away. I will not see you. No chance. Will not.

And now- now I am imagining a day, when I get up, and I know that I might see you. Okay? Might. Could. Maybe.

Of those two days, that’s the day I want. That’s the day I choose.

Her şeyi anlar gibi oluyorum: Everything is illuminated.

Onu görme ihtimali güzeldi… Milyonda bir bile olsa, görme ihtimali…

Ve ben, aslında, istediğim şeyleri gerçekleştirme gücümün olduğunu biliyorum. Allah’ın şanslı kuluyum. Bana hep çok iyi davrandı. Her istediğimi verdi bana. Bunun için ona minnettarım.

Demek ki bunu yeterince istememişim…

Filmi durdurup ekrana bakıyorum: Saat 11.11.

Burukça gülümsüyorum: Beni düşünüyor… Biliyorum; o da bilmeden beni arıyor! Hatta New York’a o yüzden geldi: Rüyalarında gördüğü kızı arıyordu, ve burada olduğunu biliyordu. Hiçbir şey boşuna değildi: Tam bir gece önce o haberi görmem; blogumda bu hayalleri dillendirmem; bugün bu filmi izliyor olmam… Hiçbiri tesadüf değildi. Bu, gerçekti. Çünkü Will’in Emma’ya yazdığı mektupta dediği gibi: “truth is nothing… what you believe to be true is everything…”

Ama şimdilik bu hikâye burada bitmeli: Trenden iniyorum. Mavi bir araba beni almaya geliyor. Kapıyı açıyorum. Gülümsüyorum.

“Selam canım…” Sıkıca sarılıp öpüyorum. Canım…

Tuhaf bir gün bitiyor… Öylece…

Her şey geçiyor… Geriye yalnızca duygular kalıyor…

kişisel, sinema içinde yayınlandı

Hikaru Kore’de!

Evet, gittim! Valla da billa da Kore’ye gittim. Kore virüsünü bulaştırdığım kardeşimle birbirimizi karşılıklı gaza getirdik ve kendimizi Seul’de bulduk. Böyleyken böyle…

“Nerden başlasam, nasıl anlatsam…” acaba? Gönül isterdi ki rüya gibi bir hafta geçirdim diyebileyim ama biraz hayalkırıklığına uğradım sanırım. Ne umuyordun ki Hikaru derseniz bkz (cevab veremedi). Ama biraz… hımmm, nasıl desem… Avrupa’dan ya da Amerika’dan aman aman farklı bir yer değildi gördüğüm. Belki biraz daha egzotik yerler görmeyi bekliyordum, belki çok ilginç olaylar yaşamayı, çok enteresan tiplerle karşılaşmayı bekliyordum, belki (değil, kesinlikle) daha fazla yakışıklı görmeyi bekliyordum :D :D Hiçbiri olmadı, öyle gezdik geldik işte. Buradan genç kızlarımıza sesleniyorum: Kore dizileri yalan söylüyor, ortalık yakışıklı falan kaynamıyor, boşuna gitmeyin (haha! :D) Hayır ben zaten hep diyorum, ortalama bir Koreli ortalama bir Türk’e göre kesinlikle daha tipsiz. Elli milyonda elli tane yakışıklı ancak çıkıvermiş, onlar da zaten idol oluvermiş, haberiniz olsun ;) Ha, kızlar daha iyiydi bak. Çok güzel kızlar gördüm, inkar edemem. Ve fena bakımlılardı, off hem de nasıl… Biz yanlarında resmen Nişantaşı’nda gezerken Mahmutpaşa’dan giyinen tipler gibi kaldık. Neyse, konuyu dağıtmadan en baştan başlayayım. Ve öncelikle şunu bir not düşeyim: Aşağıda okuyacaklarınız tamamen kişisel izlenimlerim, bir haftalık bir geziye dayanan gözlemlerimdir. Yanlış anlamış, fazlaca genellemiş, görülmesi gereken bazı detayları atlamış olabilirim. Ve elbette objektif falan değilim, gayet de subjektifim, kendi bakış açımı anlatıyorum. Bunları söyleyeyim de sonra “ama sen bizim cağnım Korelilerimiz hakkında nasıl böyle konuşursuuuuun?!?!?” falan olmasın. Tamam mı ergen gardaşlarım? Siz gene gidin yağuşuklunuzu kapıp getirin, ona diyecek lafım yok :D

Seul’e Asiana Airlines ile, aktarmasız, kemiksiz bir 10 saat yolculuk yaparak gittik. Sabah indiğimizde saat farkı yüzünden jet lag olmuş, bir güzel afallamıştık. Güçbela hostelimize ulaştık, ama check-in saatleri epey geç olduğu için giriş yapamadık (aklınızda olsun: Avrupa’da genelde 12 olan check-in saati Kore’de 3, hatta 4’e kadar sarkabiliyor). Biz de para bozduralım diye hostele yakın, Myeongdong isimli bir bölgeye geçtik ki ilk şoku orada yaşadık: Aboooov, bu nasıl bir ortam böyle?! Seyyar satıcı dolu Eminönü keşmekeşini Times Square’in ışıltılı tabelalarıyla birleştirmiş bir tuhaf melez… Abartmıyorum, Myeongdong’daki iki dükkandan biri kozmetik dükkanıydı! Missha’lar, cicili bicili pembiş Etude House’lar, yine gençler için Suzy’nin sunumuyla The Face Shop’lar, Lee Jong Suk’un gül yüzüyle bizi karşıladığı Skin Food’lar, biraz daha olgunlara hitap eden Innisfree’ler, Laneige’ler, ve elbette EXO’nun devasa üç boyutlu posterlerinin kapılarda beklediği Nature Republic’lerle Super Junior’lı Tony Moly’ler… Hangi birine dalacağımı şaşırdığım, her birinin kapısında sizi başka bir ünlü yüzün (ve ürünleri tanıtmakla görevli, bazen kolunuza yapışacak kadar görev aşkıyla yanıp tutuşan (!) kızcağızların) karşıladığı bir sürü dükkan… Anlayacağınız gibi her kozmetik markanın bir de reklam yüzü var (hatta yalnızca kozmetiklerin değil, giyim markalarının, kahve zincirlerinin vs. de bir ünlü yüzü var, ona geleceğim birazdan) ve Myeongdong’da hepsinin canlı gibi bakan posterleriyle müşerref oluyorsunuz maşallah. Hatta bir ara Luhan’ı, Sehun’u falan kapıp eve götüreyim demedim değil :) Üç boyutlu kocaman şeylerdi, odamın bi köşesine koyar, sevap kazanmak istedikçe yüzüne bakardım ne güzel :)

Myeongdong'dan eski bir görüntü. Ben o şaşkınlıkta resim almayı unutmuşum, sori!

Myeongdong’dan eski bir görüntü. Ben o şaşkınlıkta resim almayı unutmuşum, sori!

Evet, Myeongdong böyleydi. Ama aslında o kalabalığın yüzde doksanı turistmiş, herkes çekik olunca biz anlamamışız. Meğer orası Çinlilerin, Japonların, Taylandlıların falan alışveriş yaptığı yermiş; Koreliler oralara pek uğramazmış. Sonradan, Çinlilerin valizlerle gelip kozmetikleri doldurup gittiğini anlattı Kimbap bize. Gerçekten de insanın içindeki alışveriş canavarını uyandırabilecek bir yerdi; o kadar hoş kozmetikler var ki, makyaj yapmayan bir insan olarak epeyce bir parayı BB kremlerle eyeliner’lara ben de gömdüm :) Ama mazeretim var, çoğunu sipariş olarak arkadaşlarıma dağıtıcam. Yine de bissürü satın almak çok keyifliydi yaw :D Zaten Seul alışveriş cenneti. Kapitalist düzene fena ayak uydurmuşlar, tüm şehir dev bir pazar yeri sanki. Ve dediğim gibi her türden zincirin (kıyafet, kahve, kozmetik vs.) mutlaka bir reklam yüzü var. Mesela Kim Soo Hyun son dizisinden (My Love from Another Star) sonra patlama yapıp yaklaşık 179282 tane markanın yüzü olduğu içün bu palyaço dudaklı veleti her yerde görmekten kusacaktım artık! Öte yandan şehirde nerdeyse sıfır dilenci ve evsiz görmüş olmamız da ayrı bir konu; sosyal sistemleri mi iyi, yoksa aile bağları mı, ya da insanlar böyle yaşamayacak kadar onurlu mu, onu bir araştırmak lâzım.

Dongdaemun Pazar yerinden bir görünüş...

Dongdaemun Pazar yerinden bir görünüş…

Bir aktar...

Bir aktar…

Buradan Koreli hatunların bakımlılığına gelirsek, harbiden bakımlılar, nokta. Saçlar, makyajlar süper, estetikli çok insan da var. Ama bunun da ötesinde, iyi giyiniyorlar. Bazı tarz yapmak isteyen tipleri tenzih ediyorum (ben geyikli tayt giyen kadınları bile kabullenemezken aynı şeyi yapan erkekler gördüm!), ama gençlerin geneli iyi giyiniyor. Mağazalarını, outlet’lerini dolaştık (enteresan outlet’ler de gördük, böyle mağaza duvarları olmayan, neyse tarif edemiycem burda), elbiselerini, bluzlarını falan çok beğendik. Çok pahalı olanlar da vardır, ama mesela şehrin göbeğinde Dongdaemun’daki AVM’lerde falan fiyatlar genelde normal. Beğendiğim elbiselerin bazılarını denedim; ama popo kısmı özellikle havaya kalksın diye değişik bir kesim yapmışlar; Türk kadını basenini gururla (!) bedeninde taşıyan bendenizde çok ama çok kötü durdu. N’apalım, o sıskalar gibi tahta değiliz biz ulen! Evet, gördüğünüz gibi biraz da komplekse girip geldim (gerçi bunu biliyordum; benle aynı boydaki Koreli aktrislerin benden 15 kilo zayıf olduğu düşünülürse oraya gidip kendimi obez olarak hissetmeden dönemeyecek olmam kaçınılmazdı). Burada medium, hatta small beden giyerken orada ancak large’lara girebilmek çok acıklıydı :) Ama bütün Koreli kızlar sıfır beden değil, bayaa yağlı olanları da var; yani kimse beni parmağıyla işaret edip “hiiii, obeeeezz!” falan demedi, rahat olun :)

Seul’de pek çok saray var, biz en büyüğü olan Gyeongbokgung’u ziyaret ettik. Kocaman, ahşaptan bir sürü evden oluşan bir saraydı burası. Yok kralın ziyaretçi kabul etme yeri, yok kralın kendi dairesi, yok efendim kraliçenin dairesi, kralın çalışma yeri, yazlık saray, ıttırı zıttırı derken bin tane evden oluşan, git git bitmeyen bir kompleks. Bu sarayı gezdik ve bize yetti zaten :) Evlerin çatılarındaki boyamalar, ejderha resimleri, kötü ruhları kovmak için çatıya konmuş taş heykeller falan ilginçti. Ama sarayların içi bomboştu! Nerde bizim Topkapı’daki, Dolmabahçe’deki ihtişam; nerde bu… Bir-iki tütsülük, vazo felan gördük; onun dışında eşya namına doğru dürüst bir şey göremedik. Bir de tapınak gezdik, Jongmyo Shrine. Yine büyük bir komplekste yer alan tapınak ve türevi binalarla ilgili en ilginç şey, binaların kapısına kadar döşenmiş olan taş yolun ruhlar tarafından kullanıldığına inanılmasıydı. Geçmiş kralların ruhlarını rahatsız etmemek adına biz yaşayanların taş yolu kullanmaması, topraktan yürümesi rica ediliyordu!

Gyeongbok Sarayı önü

Gyeongbok Sarayı önü

tavan-ana bina içi-ana bina dışı

tavan-ana bina içi-ana bina dışı

içerideki diğer binalar - çatılardaki heykeller - yazlık köşk

içerideki diğer binalar – çatılardaki heykeller – yazlık köşk

saray yemeklerinin depolandığı kocaman küpler

saray yemeklerinin depolandığı kocaman küpler

Jongmyo Tapınağı'na giden taş yol

Jongmyo Tapınağı’na giden taş yol

Jongmyo'da anma törenlerinin nasıl yapıldığını anlatan rehberimiz

Jongmyo’da anma törenlerinin nasıl yapıldığını anlatan rehberimiz

Busan’da maalesef fazla zaman harcayamadık; görmek istediğimiz tapınaklara gidemedik, hatta kapanış saatinden sonra varabildiğimiz için BM mezarlığını bile ziyaret edemedik :( Ancak Gwangalli köprüsünü gördük ki, tam karşısındaki Haeundae Plajından gayet güzel bir görüntüsü vardı. Busan’ın benim için özel bir yeri daha vardı; yazdığım hikâyelerin bazı önemli sahnelerinin geçtiği yerdi ve kendi çapımda bir nostalji yaşamış oldum :) Öte yandan hayal ettiklerimle gerçeğin pek de uyuşmadığını gördüm: Mesela Güneş ve Ay’da Haeundae’yi öyle bir betimlemiştim ki bir tarafta capoeira yapanlar, diğer tarafta su kayağı yapanlar, açık hava sineması falan (bu kız neden bahsediyo diyenler – işte şundan: http://gunesveay.wordpress.com/category/gunes-ve-ay/) ashjjaksdak evet abartmışım, bildiğin düz plajmış aslında. Yine de güzeldi ;) Ama yine geç kalışlarımızın kurbanı olduk, hava karardıktan sonra varabildiğimiz için sularının sıcaklığını, yüzme keyfini vs. test etme imkânı olmadı…

Gwangalli plajı ve köprüsü

Gwangalli plajı ve köprüsü

Seul’de de Busan’da da metro ağı çok şahane. Hiç otobüs ya da taksiye gerek kalmadan her yere trenlerle ulaşabiliyorsunuz (Busan’daki bazı tapınaklar hariç). Metroları ise biraz köhne. Ama zaten eski olan bütün metrolar köhnedir; New York metrosu, Berlin metrosu, Roma metrosu vs. Ben bir tek Atina metrosunu bizimki gibi gıcır gıcır bulmuştum, muhtemelen o da 90’larda filan inşa edilmiştir bizimki (Ankaray) gibi… Neyse konuyu dağıtmayayım; metrolarda yürüyen merdivenler de kısıtlı, ve o yaşlı insanlar nasıl patır patır çıkıyorlar “insan gerçekten hayret ediyor”. Zaten onları gördükten sonra eve döndüğümüzde ellilerinin sonundaki annemizi bi güzel haşladık: “Bak orda altmışlık yetmişlik teyzeler zıp zıp zıplıyor, sen dizlerin yüzünden merdiven bile çıkamıyorsun! Hemmen spora başlıyorsun, hadi bakiym!” İşe yaramadı :/ Hazır laf yaşlılardan açılmışken, yaşlı insanlar Kore’de kral. Tamam biz de yaşlılarımızı sever sayarız, otobüste filan yer veririz, ama ben böyle saygıyı hiçbir yerde görmedim. Metrolarda özel yerleri var; onlar (ve hamile bayanlar dışında) kessen kimse gidip o koltuklara oturmuyor!! Hayır, ortamda yaşlı olmasa, o koltuklar boş olsa bile oturmuyorlar, ne iş anlamadım. Git otur, sonra yaşlı biri gelince kalk yer ver, di mi? Niye akıl edemiyorlar bunu, cık cık cık. Ayrıca o koltuklara oturmak için yaş sınırının kaç olması gerektiğini de çözemedim. Gözümüzün önünde, altmışlarının sonunda ya da daha yaşlı bir teyze, elli-elli beş yaşlarındaki bir başka teyzeyi nerdeyse tartaklayarak yerinden kaldırdı ve kendisi oturdu. Öbür teyzecik de hiçbir şey diyemedi. Biz de ağzımız açık izledik öyle :) Yani yaşlıları biraz kaba. Hatta fazla kaba. Ama gençleri kibar. Hatta servis sektöründe olanları fazla kibar (uçaktaki hosteslerin miyavlamalarından bay gelmişti) Bir de Allah içün yardımsever insanlar. Busan metrosunda nasıl bilet alacağımızı çözemediğimizi gören bir amca hemen geldi, tak diye aldı biletimizi. Seul metrosunda yol sorduğumuz görevli nerdeyse gideceğimiz yere kadar bizle gelecekti. Havaalanına gidecek otobüsü beklerken oradaki bir başka otobüsün şoförü havaalanı otobüsünü bizim için durdurmakla kalmadı, bir de valizlerimizi taşıdı oraya kadar. Yani bir İngiliz kibarlığında olmasalar da yardımseverler :)

Akıllı telefondan gözlerini alamayan Koreli metro yolcuları...

Akıllı telefondan gözlerini alamayan Koreli metro yolcuları…

Pek fazla müze gezmedik; Çağdaş Kore Tarihi müzesini ziyaret ettik (çoğu yerde İngilizce açıklama bile yok, yine de Kore’nin 1900’lerden itibaren tarihini öğrenmek açısından bilgilendiriciydi),  bir de göz yanıltmaya yönelik üç boyutlu tabloların olduğu Trickeye müzesine girdik ki, burası çok eğlenceliydi. Ama aşırı kalabalıktı! Her tablonun başında dakikalarca sıra bekleyebiliyorsunuz, hiç gerek yok…

"Krala çay servisi" + "havada durdum şahitlerim var"

“Krala çay servisi” + “havada durdum şahitlerim var”

Gelelim yemeklere: Valla zaten Kore yemeği sevmem; yerinde yiyince de bir şey değişmedi. Resmen aç kaldık. İlk gittiğimiz gün Koreli arkadaşlarla buluşup bibimbap, Bulgogi, bir de ismini hatırlayamadığım deniz ürünleriyle yapılan omlet gibi bir şeyler yemiştik, ama zoraki yedik aslında… Bibimbap’ta sebzeler+pirince çiğ yumurtayı karıştırıp yeme olayını sevmedim; bulgoginin eti de yavan geldi. Deniz ürünü zaten sevmem (tipik kebapçı Türk insanı…) oysa Koreliler deniz ürünü sevmemeyi hayal bile edilemez buluyorlar.

hemen önümdeki bulgogi, arkadaki deniz ürünleri omleti, beyaz sıvı pirinç şarabı

hemen önümdeki bulgogi, arkada solda deniz ürünleri omleti ve sağda bibimbap, beyaz sıvı ise pirinç şarabı

Kahvaltı diye yedikleri şeyleri biz zaten yiyemiyoruz, turistlere ise kahveyle ekmek veriyorlar kahvaltı diye. Paris Baguette’lere, A Twosome Place gibi kahve zincirlerine filan dadandık (bu dediklerimin ilkinin reklam yüzü Jun Ji Hyun, ikincisinin ise Lee Min Ho’ydu; ve her dükkanda bunların kocaman resimleri karşılıyordu bizi. Tam “Min Ho’yla kahve qeyfi ;))” diye selfie çekmelik yerler yani :P) ama bin tane şekerli çörek arasından tuzlu poğaça, sandviç gibi şeyler bulmak (bi de bunları domuz etsiz bulabilmek) oldukça zordu… Tavukçularda yediğimiz akşam yemekleri doyurdu bizi (chi-mek dedikleri tavuk-bira olayı çok yaygındı), bir de sağolsun Kimbapsushi’nin bizi götürdüğü kalbi’cide ızgara etleri löp löp götürünce kendimize geldik. Üstelik fiyatı da gayet uygundu; sınırsız yiyip kişi başı 11 dolar gibi bir şeyler ödedik. Yine Kimbap sayesinde karaoke zevkini de tattık; tabii Korece şarkılarla aram iyi olsaydı daha eğlenceli olabilirdi, ama İngilizce repertuvar da hiç fena değildi. Kimbap ve Elif’se Korece döktürdüler maşallah :)

Seoul Tower'da aşıkların aşklarını ölümsüzleştirdiği ünlü kilitler...

Seoul Tower’da aşıkların aşklarını ölümsüzleştirdiği ünlü kilitler…

Han Nehri kenarı... Çadırda piknik yapan aileye dikkat!

Han Nehri kenarı… Çadırda piknik yapan aileye dikkat!

Daha anlatacak çok şey var ama yeterince uzun bir post olduğu için burada kesiyorum. Kısacası, Kore, daha doğrusu Seul, yaşaması rahat bir yer. Kendi halinde insanları, gepgeniş yolları, rahat bir ulaşımı var (ancak ne yazık ki iğrenç bir sıcağı ve nemi de var, ben böyle bir kombinasyonu Antalya’da bile görmedim, eridik resmen). İnsanlar sizi rahatsız etmiyor; iki kız gece yarıları rahat rahat gezdik mesela, ve sarhoş olup kaldırımda uyuyan tipler dışında (onlar da kendi halinde takılıyorlardı) rahatsız edici bir olay yaşamadık. Şehrin birbirinden farklı tatta mekânları da var; üniversite çevreleri (mesela Sinchon dolayları) cıvıl cıvıl; saraylar ve tapınaklar sizi başka bir atmosfere götürüyor; Han nehri kıyısında çimlere yayılabiliyorsunuz, hatta şehrin ortasında ince bir dere daha var, Cheonggyecheon Stream (öehh ismini yazana kadar canım çıkıyor…) diye, orada da dolaşıp hatta ayaklarınızı suya sokup rahatlayabiliyorsunuz. Sonra Insa-dong var (ki şahane işlemeli kitap ayraçları ve diğer hediyelik eşyaları almak için birebir), Itaewon var (Amerikalılar tarafından kurulan bir semt ve şehrin yabancı nüfusu genelde burada takılıyormuş, güzel bar-cafe’ler var). Ancak Seul, tüm güzelliklerine karşın, bence bir İstanbul değil. Hatta bir İzmir, bir Bursa, bir Antalya da değil. Seul’de yaşamak ancak orada bir çevreniz varsa keyifli olabilir; onun dışında -bence- rahat ama sıkıcı olacaktır. Seul’de geçirdiğimiz en keyifli zamanlar Kimbap‘la, Elif’le, bir de Özlem‘le buluştuğumuz zamanlardı. Muhabbet baldan tatlıydı; ayrıca engin deneyimleri ile bize rehberlik ettiler ve çok güzel mekânlara götürdüler sağolsunlar. Huzurunuzda hepsine tekrar teşekkür ediyorum ve ben de onları İstanbul’a bekliyorum ;) Ve Seul’ü görmek isteyen herkes, umarım dilekleriniz bir gün gerçek olur. Yine de siz beklentiyi azıcık düşük tutun ;) ;)

Genel, kişisel içinde yayınlandı | 20 Yorum

Bahar kitapları…

Son zamanlarda ilginç ve güzel kitaplar okudum. Söylemesi ayıp, kitaplar sözkonusu oldu mu kendimi adeta bir “yetenek avcısı” gibi hissediyorum: Güzel kitaplar konusunda burnum iyi koku alır, iyi scouting’ci olur benden! Elbette bir miktar yardım almıyor da değilim; sevgili arkadaşlarımdan gelen önerilen bir yana, aşağıdaki bloglar da sık sık ziyaret ettiğim ve yeni yazılarını görünce sevindirik olduğum kitap bloglarından:

http://raflarinarasindan.blogspot.com/

http://kitaplardananlamayanadam.blogspot.com.tr/

http://bibliyomanyaklar.com/

Blogger arkadaşlar yorum bırakma konusunda tembel olmam dolayısıyla kusura bakmasın, pek çok kitabı sayelerinde duyup öğrendim ve yargılarına güvenerek satın aldım. Ve genelde içlerinden kelek çıkmadı :) Buradan kendilerine teşekkürlerimi gönderiyorum.

Gelelim size aktarmak istediğim son dönem keşiflerime:

duygularin-rengi-degisim-bir-fisiltiyla-baslar20120105172048

Duyguların Rengi: “The Help” isimli roman (ve film) Türkçe’ye bu isimle çevrilmiş. Filmi iki sene öncesinin Oscar’larından hatırlarsınız; o zamanlar izlemeyi çok isteyip de izleyememiştim. Kitabı önce okumak daha iyi oldu, şimdi gönül rahatlığı ile izlerim artık. 

Hikâye, 1950’lerin sonu-60’ların başında Amerika’nın en tutucu güney eyaletlerinden Mississippi’de geçiyor. Bu eyalette zenciler halen daha ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyorlar: Evet, belki artık köle değiller, ama hastaneleri ayrı (beyaz doktorlar zencileri muayene etmiyor bile), okulları ayrı (beyazların çoğu karma okul fikrine bile tahammül edemiyor!), hatta tuvaletleri bile ayrı! Evet ya, kitap, evdeki zenci hizmetçiye ayrı bir klozet yaptırma fikrini ölüm kalım meselesiymiş gibi savunan orta sınıftan beyaz bir kadın ve onun arkadaş çevresinin öyküsü ile açılıyor. Kitap boyunca bu kadına ve onun yönlendirdiği zayıf karakterli diğer hatunlara sinir oluyorsunuz. Neyse ki bu arkadaşlar içinde aklı başında bir hanım kızımız var: Skeeter. Bu kızcağız diğerleriyle yaşıt, ancak fazla uzun ve biraz tipsiz olduğu için (filmde kendisini Emma Stone canlandırıyor, bu bakımdan romanla pek tutarlı olmamış :D) evde kalmış bir kız (evde kalmış dediğim de 23 yaşında, haha! :D O çağda hatunlar kendilerini çocukları ve kocaları üzerinden tanımladıkları için zavallı Skeeter’cık arada sırıtıyor böyle…) Skeeter kendisini büyüten çok sevdiği zenci dadısının izini kaybetmiş, bir yandan onun başına gelenleri araştırıyor; diğer yandansa elinden geldiğince zenci kadınların ezilmesini engellemeye çalışıyor. Ve bunu bildiği tek bir yöntemle yapıyor: Yazmak. Evet, kızımız bir gazeteci, ve siyahların hizmetçilik anılarını kitaplaştırarak güney eyaletlerindeki ayrımcılığa karşı kendi çapında engel olmaya çabalıyor, ve yaptığı işin nelere sebebiyet vereceğinin farkında bile değil…

Duyguların Rengi, bir kadın kitabı. Kitapta az sayıda erkek karakter var, ve onlara ayrılan sayfa sayısı çok sınırlı. Biz daha çok kadınların dünyasını izliyoruz. Ve uyarmak isterim, öyle pek de tozpembe bir dünya değil bu: Çünkü beyaz erkeklere atılan bir kazık sana dayak olarak geri dönecektir; oysa bir beyaz kadına yamuk yaparsan kendini bitmek bilmez sinsi bir öç alma süreci içerisinde bulabilirsin: Önce işten atılır, sonra başka hiçbir iş bulamaz, yetişkin kızın ve damadının evine sığınırsın. Ancak bir de bakarsın, kızın ve damadın da işten atılmış! Parasız, çaresiz, bütün ailen mahvolmuş biçimde ölmeye terk edilirsin… Zenci hizmetçilerin yanlarında çalıştıkları beyaz kadınlara üç kuruşa kölelik yapıyor olmaları nedensiz değildir kısacası… Kitapta zencilerin bakış açısını öyle şahane bir biçimde izliyorsunuz ve onların adına bu düzene öyle isyan edesiniz geliyor ki, insanın ayna nöronlarına fazla mesai yaptıran, bu açıdan çok başarılı bulduğum bir roman oldu. Hikâye su gibi akıp gitti, resmen 60’ların Amerika’sında, güneyde hissettim kendimi. Onların elli yılda mantalite olarak bu kadar yol almış olması çok enteresan geldi. Yani bir bu kitabı okuyun, bir de Hart of Dixie’yi izleyin, ne demek istediğimi anlayacaksınız :) Bir tek sonunda birkaç noktanın ucu açık bırakılmıştı, onlar da sonuca bağlansa daha çok sevebilirdim. Yine de çok başarılı bir romandı, filme alınması isabet olmuş. Okuyun derim.

6c465d1e-0692-4c48-8888-cea4867b6418

24 Saat Açık Kitapçının Sırrı: Çok satanlar listesinden acayip bir roman. Acayipliği, içerdiği uçuk hikâyeden ileri geliyor.

Bir kitapçı dükkanı düşünün, ama enlemesine: Yani dükkan ileriye doğru değil, yukarıya doğru uzanıyor; rafların ucunu bucağını göremiyorsunuz. Ve bu raflarda satılan kitaplar, sıradan bir okuyucuya hiçbir şey ifade etmeyen sembollerle bezeli. İşleri daha da tuhaflaştırmak adına bu dükkanın yalnızca belli sayıda müşterisi var, ve bir çeşit takas sistemine tâbiler: Yani bir kitabı ödünç alıyor, sonra onu okuyup (içindeki bulmacayı çözüp) geri getiriyor, bir sonrakini istiyorlar. Peki ama burada tam olarak neler dönüyor? Kahramanımız genç Clay eski bir websitesi tasarımcısı; ekonomik krizle birlikte işinden olunca bu kitapçıda tezgâhtarlığa başlıyor ve kendini buranın sırrını çözmeye adıyor. Sonra neler oluyor neler… Fantastik edebiyat seven, yazılım dünyasına yakın, yani kısacası günümüzde “geek” diye tabir ettiğimiz 20-30 yaş arası genç erkeklere fena halde hitap eden bir roman bu. Tam olarak hedef kitleye ait değilim ama (erkek beynine yakın bir beynim olduğu gerçeği, eh tabii geek kavramına da aşina oluşum yüzünden) şahsen çok severek okudum. Bir de Google’da çalışan iki tane iyi arkadaşım var; okurken onları düşündüm ve bir daha görüştüğümüzde onlardan birine bu kitabı hediye etmeliyim, heralde çok severler dedim kendi kendime. Çünkü kitabın karakterlerinden biri de Google! Bildiğimiz, şirket olan… Benim arama motorundan öte kullanmadığım Google’da meğer neler neler yapılıyormuş gençler, ne biçim yazılımlar ve uygulamalar varmış, valla özendim yani, Google’a iş başvurusu yapasım geldi (almazlar, o ayrı :P) Öyle yani, kitap çok ilginç ve sürükleyici. Dediğim gibi, özellikle yazılım dünyasına ve fantastik edebiyata yakınsanız daha ilginç gelecektir, ama değilseniz bile bu durum kitaptan keyif almanıza engel değil. Okuyun ve San Francisco-New York hattında geçen şahane bir öyküye siz de dalın ;)

95112

Herkes Kadar: Behçet Çelik’in öykü kitabını ukitap.com’da yaptığım bir takas sırasında “yaa hadi bu oluversin…” diyerek seçerken bu kadar başarılı bir kitap beklemiyordum açıkçası. Ancak yazarın sade dilini, öykülerin bana geçirdiği sükûnet hissini çok sevdim. Biraz Barış Bıçakçı, biraz Mahir Ünsal Eriş tadı aldım ki benim lügatimde bu, o kitabın övgüye değer olması demektir :) Kitaptaki öykülerin hepsi insan yaşamının içinden, tanıdık, biraz da buruk öyküler. Hepsinin merkezinde azıcık özgüvensiz, insanları incitmekten korkan, hassas bir anlatıcı var. Arkadaşlıklara, aşka ve aileye dair yaşantıların resmi geçit yaptığı kitap bu yönüyle bir bütünlük arz ediyor (ahan da dergi tanıtım yazısı gibi oldu :P) ve bir çırpıda bitiveriyor. Sessiz, sakin bir yaz gününün öğleden sonrasında, bir ağaç gölgesinde, bir bardak soğuk bira (ayran da olur) eşliğinde okunması tavsiyemdir.

kitap içinde yayınlandı | Tagged , , | 17 Yorum

#Soma…

soma-maden-cinayeti

Öyle büyük bir acı ki bu

Başka hiçbir şeyin hükmü yok

                 karşısında…

Yüzlerce eve düşen ateş

Yüzlerce canı alan

                 bir korkunç düzen!

Birileri daha fazla kazansın diye

Ölümdür düşen

Kara bahtlı madencinin payına…

Ne desem boş kardeşim, ne desem…

Elbirliği ile öldürdük seni

Karanlık, havasız bir mezara

Diri diri gömdük

Göz göre göre öldürdük

Göz göre göre…

İsten kapkara olmuş yüzün

Ve çıplak ayaklarınla

Geç karşımıza

Al hakkını bizden!

Ne desem boş şimdi, ne söylesem…

Özürler yetmez

Dualar için çok geç

Ve senin acıklı ölümün

Yazık ki çok, çok erken…

soma-katliaminin-ozeti-1

Genel içinde yayınlandı

Japonya’dan bir çikolatacı ve yaşlı bir Cinderella

Yine Kore dizilerinin pabucunu Japonlar yüzünden dama atmış durumdayım. Bu defaki failler, Last Cinderella ve Shitsuren (Heartbroken) Chocolatier. İkisi de bir Love Shuffle değil, ama izlemesi keyifli, sürükleyici yapımlardı. Şimdi kısaca izlenimler:

lastcinderella2

resim sizi aldatmasın, hatunun dizi boyunca seksapelle uzaktan yakından ilgisi yok :/

(Dizi soundtrack’i işte burada. Benim en sevdiğim parçalar 3 no’lu Cinderella song ile 8 no’lu Days)

Last Cinderella: 39 yaşındaki kuaför hatunun 24’ündeki çıtır bisikletçi (bisiklet yarışçısı yani, bisiklet satıcısı gibi algılatıp çocuğun karizmasını çizdirmeyelim :D) ile imtihanı. Evet, yine bir “yaşlı kadın-genç erkek” ilişkisi (özellikle bana mı denk geliyor bunlar, yoksa bütün Uzakdoğulu kadınlar genç erkeklerden mi hoşlanır olmuş, nedir abicim?? Ayrıca bu tür hikayelerin artması durumunun Japonya’da Güney Kore’de host club’ların pıtrak gibi bitmesi ile ilgisi araştırılmalı, tiz sosyologları göreve çağırıyorum!) Bakın şahsen genç erkeklerdeki masumiyete bayılır, alemin (pratikte olmasa bile teoride) önde gelen çıtırcılarından olmakla iftihar ederim, ama on beş yaş fark beni bile aştı, höh yani dedim! Dizi sürükleyici ve eğlenceliydi sizden iyi olmasın, ama başroller arasındaki kimya sıfıra yakındı. Esas kız on bir bölüm boyunca geçkin ve embesil bir Pollyanna misali suratında salak bir sırıtmayla dolaşıp esas oğlanın her türlü haytalığını sineye çekerken çıtır veledin “Amanınbo, sen ne kadar iyi kalpli, nasıl temiz bir insanmışsın! Anam yaşında olman fark etmez, gel gündüzle gece olalım, seninle mutlu yarınlara koşalım” diyerek ona 

lastcinderellaaşık olmasını, kusura bakmayın ancak hiç mi hiç gerçekçi bulmadım. Bence esas kıza önce rakip, sonra kanka, nihayet aşık olan olgun kuaför eleman daha münasip bir kısmetti; kuaför ablanın kankaları arasında ben de olaydım derhal “bak şekerim, o kadar genç koca iyi bişi değil, elin bebesiyle mi uğraşıcan? Davul bile dengi dengine,” diye hatunun beynini yıkardım. Ama kanka ablaların birisi kocası, kaynanası ve çocuklarıyla, diğeri ise aşırı derecede hızlı aşk hayatıyla uğraşmaktan zavallı esas kıza tavsiye veremedikleri için bizim hanımabla da kendini bu bol benli çıtıra kaptırıverdi. (Hakkaten, bu nasıl bir benliliktir sayın Haruma Miura? Aslında yakışıklı çocuk, ama kendisini ekranda her gördüğümde aklıma istemsizce İzzet Altınmeşe geliyor, arka fonda ise: “Dane dane benleri var yüzündeee yüzündeee yüzündeee” türküsü çalıyor…) Kanka ablalardan bahsetmişken, evli-mutlu-çocuklu ablanın şahsında Japon toplumunun kadını nasıl ezdiğini bir defa daha teyit ettik, beceriksiz çapkın kocanın “tüüüü!” diye suratına tükürdük. Tükürük bilgisayar ekranında kalmış olabilir, olsun, biz görevimizi yaptık… Son olarak çıtır oğlanın üvey kardeşi olan genç kız ne kadar gereksiz ve uyuz bir karakterdi yarebbim yaa; dizinin bütün çatışmasının onun üzerine oturtulmuş olması çok salakçaydı diyor ve diğer dizimize geçiyorum.

Heartbroken_Chocolatier_(Shitsuren_Chocolatier)-p1

 

(Buyrunuz bu soundtrack de aşağıda. 2 no’lu Kiss and Cry çok bayıldığım bir şarkı oldu; kafaya koydum piyanoda (orgda daha doğrusu :P) çalmayı öğrenicem.)

Shitsuren Chocolatier: Burada ise gerzeklikten ölecek bir çikolata imalatçısı oğlanın karmakarışık aşk hayatını irdeliyoruz. Esas oğlan, ki kendisi pek sevgili Matsumoto Jun olur, tee lise yıllarından beri aşık olduğu, ama onun tarafından hiç mi hiç iplenmediği esas kız Satomi Ishihara’ya (ki bu bol dudaklı kızımızı Rich Man Poor Woman’da pek bi’ sevmişken burada ona acayip derecede uyuz oluyoruz) olan aşkından gider Fransalarda okur, çikolata yapma zenaatini öğrenir. Yurda dönüp büyük umutlarla ve süper bir karizmayla ilk aşkının karşısına çıkar, ama kevaşe ruhlu aşkısı aniden evlenmeye karar vermiş, yine bizim oğlana dertler, bizim oğlana hasret düşmüştür… heartbrokenEsas oğlan “yetti beee, bütün dünyanın çilesini ben mi çekicem ulenn!” diye bad boy’luğa soyunur, gider kendine bi fuckbuddy yapar – ki bu arkadaş G-Dragon’un bir dargın bir barışık olduğu sevgilisi Kiko’dur- ve yavaş yavaş bu hatuna karşı bir şeyler hissetmeye başlamışken esas kızın “bi çikolatacı vardı, ne oldu ona?” diye kendisini hatırlaması ile tam anlamıyla arada kalır… Bu arada pastanenin çalışanlarından biraz geçkince bir abla da çikolatacımıza aşıktır, ama hiç şansı yoktur yazıktır; bir de çikolatacımızın en az kendisi kadar gerizekalı bir kızkardeşi vardır ki en yakın arkadaşının sevgilisiyle yatar falan, piiiii, bir sürü saçmalık… Hee, sen niye bu kadar izledin ne zorun vardı Hikaru derseniz, saçma-maçma ama merak uyandırıcıydı, sinir ola ola izledim arkadaşlar! :P Bir de arada güzel aforizmalar patlatıyorlardı; böyle bir “vay be…” diyor, aydınlanma yaşıyordum; mesela çikolatacımızın kankası Olivier’in şu lafı: “dünyada milyarlarca insan var, ama aslında şu hayatta karşımıza çıkan insanların sayısı öyle az ki… belki başka bir yerlerde çok seveceğin, tam sana uygun bir insan var; ama sen onunla tanışamadığın için kendi tanıdığın bir avuç insan arasından birine aşık oluyorsun…” Ya da kevaşe kızımızın geçkin hatuna erkekler konusunda tavsiye verme sahneleri (zavallı pastacı abla kıza hem acayip sinir oluyor, hem de “oha, nasıl da çözmüş olayı!” diye hayranlık duyuyordu… ben de öyle :D) heartbroken2Bir de dizideki karakterler her ne kadar ekran başında bize tırnaklarımız yedirseler de Allah içün gerçekçi karakterlerdi. Hepsinin zaafları ve iyi yanları vardı; hiçbirini delice sevemiyor ya da ölesiye gıcık olamıyordunuz. En sevdiğim karakter olan geçkin ablanın bile bir bencilliği vardı ki, çikolatacı oğlanın kendisiyle olamazsa mutsuz olmasını istediğini fark ettiği ve aşkın tanımının bu olmadığını anladığı an çok şahane sahnelerden biriydi mesela. Ya da kevaşe kızın (ay ne çok kevaşe dedim, biri beni durdursun!) kocası ile sahnelerinde ona acımayan, az da olsa hak vermeyen hiçbir kadın olamaz zannediyorum… Neyse, kısacası ilginç ve sürükleyici bir dizi; izlediğime pişman değilim. Ama ufak bir tavsiye: Dizide her türden çikolatayı o kadar güzel gösteriyor, çikolatalara bir mücevher titizliği ile yaklaşıp sizin de öyle bir canınızı çektiriyorlar ki (ben her bölüm koca birer çikolata götürdüm!) diyetteyseniz hiç bulaşmayın! Kilo sorunu olmayanlara keyifli izlemeler ^^

Jdrama içinde yayınlandı | Tagged , , , , | 8 Yorum

Bir finalin anımsattıkları…

?????????????????????

Seirei No Moribito – Omoi haruka

How I Met Your Mother’ın finalini izledim az önce. Aklıma New York’taki ilk günlerim geldi…

İnsan ne çok kişiyle tanış, arkadaş, dost oluyor şu hayatta. Ve ne çok kişiyle yollar ayrılıyor sonra. New York City’deki ilk günlerimi düşününce aklımdan sıra sıra yüzler geçiyor: Uma, Deniz, Denis, Pepa, Vijay, Freyzi, Alison, Serhat, Özge, diğer Özge, Emre, Sercan, Serkan, Nurşen, ve diğer Nurşen (bu arada hayatımın cast sorumlusunun epey tembel olduğu gözlerden kaçmıyor; eleman aynı isimleri döndürmüş durmuş :P ) Her birinin anılarımda yeri çok özel, çok değerli. İçlerinde hayatıma daha çok dokunanlar var; ve hayatına daha çok dokunduklarım. Ama bu gece aklıma Serkan ve Nurşen düştü. O halde onlar hakkında yazalım:

İlk senem… Sudan çıkmış balık; gurbete düşmüş ürkek yavru tavşanım. En basit şeyleri bile bilmiyorum; oranın SGK’sına gidip social security number almaktan metroya atlayıp şehrin görmediğim mahallelerine gitmeye kadar her şey büyüyor gözümde. Kredi kartım olmadığı için telefon bile alamıyorum! Serkan ve Nurşen böyle bir zamanda tutuyor elimden. İkisi de ODTÜ’lü, birer sunbae/senpai şefkatiyle yaklaşıyorlar bana. Serkan üşenmiyor, beni Queens’e götürüp kendi adına telefon alıyor, benim kullanmam için. Nurşen yemekler hazırlıyor; Tulumba.com’dan sipariş verecekleri zaman beni de dahil ediyorlar. Dostluklarını, güler yüzlerini esirgemiyorlar hiçbir zaman. Türkiye’ye gittiğimde muhabbet kuşuma bakıyorlar haftalarca. Hatta kuşu öyle seviyorlar ki kendileri de dayanamayıp evcil hayvan alıyorlar sonra – iki tane şeker mi şeker kedicik; Ciklet’le Tedi. Ben de sayelerinde kedi sevme özlemimi gideriyorum :)

Bazen insanlar sizin hiç hatırlamadıklarınızı hatırlarlar: Birlikte paylaştığınız bir an, onlara anlattığınız kısa bir anekdot, bir zamanlar yaptığınız bir şey ve sonra unutup gittiğiniz… O zaman derin bir okyanusun dibine gömülmüş, unutulmuş, yardımcı eller olmasa habersizce orada bırakıp gidivereceğiniz değerli bir mücevherinizi bulmuş gibi olursunuz. Bilmiyorum, yıllar sonra görüşsek onlar da bana kim bilir neler anlatırlar… Ama ben Serkan’ın ODTÜ bahar şenliklerinde bira kutularından bir dağın altına gömülü olduğu bir fotoğrafı olduğunu; Nurşen’in Amerikan korku filmlerinden New York’a taşınınca daha çok korkar hale geldiğini (“Türkiye’deyken o evler, o kare fayanslı banyolar falan çok yabancı gelirdi, ama burada filmdeki banyonun aynısıyla karşılaşınca küvetin içinde seni bekleyen bir sapık varmışçasına tırsıyorsun” diye açıklamıştı), okul bahçesinde düzenlenen ve pembe pamuk şekerler yediğimiz social get-together’ı, ve özellikle de Hintli arkadaşlarına tuzlu kahve ikram etme hikayelerini hiç unutmayacağım. (Bu son hikaye oldukça eğlenceli: Serkan yakın arkadaşı Hintliye Türk kahvesini anlata anlata bitiremiyormuş. Nihayet bir gün eve davet etmiş, Nurşen de ona kahve pişirmiş. Çocukcağız kahveden bir yudum alır almaz aşırı bir tepkiyle sehpaya geri bırakmış, “Wowww, too strong!” demiş. Serkan’sa her şeyden habersiz kahvenin içtikçe güzelleşeceğini söyleyip onu biraz daha içmesi için zorlamış :) Çocukcağız birkaç yudum daha katlanmış bu işkenceye, ehuehe :) Neyse ki o kalkıp gittikten sonra Serkan “bu çocuk niye sevmedi ki, allaalla…” diyerek yarım kalan kahveyi tatma akıllılığında bulunmuş da içine yanlışlıkla şeker zannettikleri tuzdan attıkları anlaşılmış! Sonradan çocuğa durumu açıklayıp kahvemizin onurunu kurtarmışlar, ama arkadaşı şekerli kahveyi denemeye tekrar ikna edebilmişler mi, o kadarını hatırlamıyorum :D)

Şimdi aradan sekiz sene geçti, How I Met Your Mother’daki gibi. Ben döndüm. Nurşen ve Serkan boşandı. Ciklet ve Tedi öldü. Güzel şeyler mazide kaldı. Hayır, yanlış olmasın, yaşanacak çok güzel şeyler var daha. Ama işte ne ben o yirmi ikilik kızım artık, ne onlar yirmi altı yaşında dünya tatlısı bir çift… How I Met Your Mother’da Robin tam da bunu söylüyordu sanki, şöyle derken:

“We will always be friends! It’s just.. it’s never gonna be how it was… it can’t be… and that doesn’t have to be a sad thing. There is so much wonderful stuff happening in all of our lives right now. It’s more than enough to be grateful for.

But the five of us, hanging out at McLaren’s, being young and stupid… is just not one of those things… That part is over.”

Hayat böyle…

Genel, kişisel içinde yayınlandı | Tagged , | 8 Yorum