Yeni yıl projeleri

 

new-years-resolutions-funny

Siz de her yeni yıla girerken “bu sene yapılacaklar” diye listeler oluşturan o naif iyimserlerden misiniz? Ben her sene bu listeyi yapar, sene sonunda ise listedeki pek çok maddeyi gerçekleştiremediğimi esefle fark ederim😛 Yine de insan heves etmeden duramıyor. Zaten yeni yıla girmenin en güzel yanı da içimize serptiği heves kıpırtıları ve yepyeni, tertemiz bir sayfa açıp “bu defa her şey farklı olacak” umudu değil mi? E hadi o zaman bu iyimserlik havası ile bir liste daha yapayım, gerçekleşir gerçekleşmez o çok mühim değil😛 Hem arada belki size de kendi projeleriniz için ilham verici bir-iki şey çıkar😉

Şimdiiiii, üç aylık bir bebe ve ocak ayı ile birlikte dönülecek olan iş arasında ben bu yıl fazla iddialı projelerle gelemeyeceğim haliyle😛 Ama birkaç hoş fikrim var, 2016’nın sağına soluna renkli anılar serpiştirmek açısından faydalı olabilir😉

  1. Bu yıl hem kendinizi ses sanatçısı gibi hissetmeye hem de bir işe yaramaya ne dersiniz? Cevabınız evet’se, Boğaziçi GETEM’e bir kitap seslendirmek için gönüllü okuyucu olabilirsiniz. Şahsen bunu yapmayı çok istiyorum; hem güzel sesim (öhöm) bir işe yarasın diye, hem de evden yapması en kolay iyiliklerden biri olduğu için😉
  2. Siz de benim gibi “Kim Milyoner Olmak İster””En Zayıf Halka” gibi bilgi yarışmalarına başvurup çağrılma yolları gözleyerek helak olanlardan mısınız? O zaman size çağrılma garantili (öhöm, kadınsanız eğer :P) bir TV yarışması tüyosu vericem, pstt, yaklaşın yamacıma: Bloomberg TV’deki Süper Bulmaca isimli süper programa başvurup eğlenceli saatler yaşayabilir, çok tatlı sunucusu ile muhabbet etme şansı bulabilir, hatta başarılı bir çocuk olursanız para ödülüne bile kavuşabilirsiniz. Arkadaşım (son madde hariç) hepsini yaptı, ordan biliyorum:) Evet, doğru bildiniz, Aslı‘dan bahsediyorum. Ay kendisini TV’de görünce pek övündük ailecek😀😀 Darısı başıma😀
  3. Kasımda aşk başkadır diye biliriz ama kasımda roman yazmak da başkadır:) Kasım ayı “nanowrimo” yani “national novel writing month” olarak kutlanıyor. Kim kutluyor? Onu bilmiyorum (ivit :P), ama bildiğim şey kasım ayı içerisinde 50,000 kelimelik bir roman yazarak şöyle bir yarışmaya dahil olabiliyor ve romanınızı bastırma (ya da bu konuda destek alma) şansına sahip olabiliyorsunuz. Her sene içimde ukdedir, bir yıl mutlaka ben de deneyeceğim! Neden bu yıl olmasın? (İç ses: Hıı, minnak bebek ve verilecek dersler arasında bir ayda o romanı tamamlamak biraz sıkar Hikarucum, ama neyse, hevesini kırmış gibi olmiyim şimdi…)
  4. Tamam, belki bir önceki madde biraz fazla iddialıydı:) Ama kitap okuma konusunda iddiasız olamiyceğim. Okumak bizim işimiz:) Bu sene değişik bir reading challenge’a dahil olmak istiyorum. Mesela şu neden olmasın? Ya da şu? Aslında bir kitap kulübüne üye olasım var, ama buluşmalara düzenli olarak gidebileceğimi sanmıyorum. Neyse, o işi biraz erteleyip bu yıl da kendi başıma kitap okumakla yetineceğim.
  5. Yine senelerdir içimde ukde olan Avrasya maratonuna bu sene… de katılamam heralde😛😛 Neyse, buraya yazmış olayım, belki gaza gelir, halk koşusuna gideriz ailecek:)
  6. Fırsat buldukça sinema ve tiyatroya gidilecek, yurtiçi gezmelerimizde ise bu sene Bursa ve Eskişehir var sırada, ama bu konularda kendime bir hedef koymuyorum; sonuçta bebek kuzunun keyfine bağlıyız:)
  7. Son olarak bir kısa film çekmek istiyorum bu sene. Aslında birkaç senedir düzenli olarak istiyorum ve yapamıyorum😛 Çok amatör bir şey olabilir, sorun değil, yeter ki bir anı olarak kalsın bize😉 (Olmadı sene içinde çektiğim bebek kuzu + Daichi kedisi videolarını kırpar birleştirir öyle bir film yaparım, ne de olsa bebekler ve kediler her zaman iş yapar! :D)

İşte böyle… Sene sonunda hangilerini yapabilmişim gelir bakarım, sizle de paylaşırım. Ama hiçbiri olmasa bile inşallah sevdiklerimle geçireceğim, onlarla güzel anılar paylaşacağım bir sene olur; en önemlisi de bu zaten. Sizin 2016’nızın da aynı şekilde sevgi dolu, mutluluk dolu, ve olabildiğince verimli, rengârenk bir sene olarak geçmesini dilerim. Herkese kendi projelerinde başarılar😉

new-years-resolution-be-more-awesome

Genel, kişisel içinde yayınlandı | 6 Yorum

Bizdeki imkân ve şerait, ve çok namüsait mahiyetler…

Selam dostlar, Romalılar,

Görüşmeyeli n’aber? Bizden iyilik sağlık; iki aylık çiçeği burnunda bir anne olarak günleri bir adet minik kuzuyla uğraşarak geçiriyorum. Şimdilik işler fena gitmiyor: Arada bir ağlama krizleri tutup maaile canımızdan bezsek de o kadar olacak diyor, tahtalara vuruyoruz. Bir bebek kolay yetişmiyörr… Annelik neymiş ne değilmiş, çok değiştin mi Hikaru derseniz, açıkçası ben kendimi hiç de değişmiş gibi hissetmiyorum. Ben yine aynı Hikaru’yum. Hâlâ fırsat buldukça ayaklarımı uzatıp internette takılmak, dizi/film izleyip kitap okumak en büyük keyfim (eskisi kadar çok vakit bulamıyorum, o ayrı), hâlâ kedi yavrularını insan yavrularından daha sevimli buluyorum (kendi çocuğum hariç tabii!), ve hayır, hâlâ bir anne-bebek blogu açmayı düşünmüyorum😀😀 Yalnız annelikte gerçekten de telepatik durumlar varmış: Bizim minnak geceleri acıktığı anda daha ağlamaya başlamadan zınk diye benim gözler de açılıyor. Ve gecede 3-4 kere kalkmaktan hiç gocunmuyorum. Tey teeey, hey gidi bir zamanların “kesintisiz sekiz saatin altında uyursa aşırı derecede sinirli olan Hikaru”su: Artık kesintisiz uyku diye bir şey yok, ve toplamda altı saat uyursam öpüp başıma koyuyorum, ama bu da insan olana yetebiliyormuş (iç ses: işe başlayınca görcem ben seni).

İşte böyle… Anne olmak çok güzel şey, ama bir mucize, ilk görüşte aşk falan beklemeyin (ya da ben yeterince romantik değilim). Minik kuzuyu ilk gördüğümde benim düşüncelerim şuydu:

1. Abovvv, bu ne kadar saç böyle?! Dizilerde beş aylık çocuğu yeni doğmuş diye oynatırlardı da dalga geçerdim; ama bizim kız da maşallah hastaneden çıkıp soluğu kuaförde alacak gibi! Aldığım bütün vitaminler saçına mı gitti yavru?!

2. Çocuğumuz sarışın olsun diye sarışın adamla evlendik, bu kız nasıl oldu da Japon sumo güreşçilerine benzedi ayol?! Kore dizisi izleme işini çok mu abarttım yoksa? (Not: Doğum şişlikleriymiş onlar, yavrucum bir ayda kendine geldi, şimdi Koreliden çok Türk’e benziyor şükür…)

Durumlar budur. Bizim kız iki ayı devirip “yiyor, (afedersiniz) sıçıyor, ağlıyor, uyuyor” döngüsünden azıcık çıktı ve agucuklar da başladı, eh daha ne olsun? Ben de yavaş yavaş hayata dönüyorum. Eheh, yok yaw, zaten nerdeyse hayattan hiç kopmadım, annem ve kayınvalidem sağolsunlar üzerimdeki yükün önemli bir kısmını aldılar. Süt sağıp sinemaya bile gittim, n’aber?😛 Ama tabii zamanımın büyük kısmını evde geçirdim, onun kaçarı yok. Kış bebesi yapmanın sakıncaları işte, yavrucak hasta olacak diye dışarı çıkaramıyoruz, yoksa iki aylık bebeyi arabasına atıp Bağdat Caddesi’nde fıldır fıldır gezen, brunch’lara giden arkadaşlara çok özenmiş, ben de öyle yapacağım demiştim; ama ufak bir detayı, o zamanlar aylardan haziran olduğunu gözden kaçırmışım😛 Neyse sağlık olsun, biz de ev keyfi yaparız. Sahi, evde olmanın da kendince avantajları var: Bebecik ilk haftaların sıkıntısını, siz de doğum sonrası iyileşme sürecini atlattıktan sonra evde olmak güzel bir keyfe dönüşebiliyor. Neden, çünkü normal şartlar altında (ağrısı sancısı yoksa) bu bebek denen yaratık günde 16-17 saat uyuyan bir canlı. Eh, uyanık olduğu zamanlar hariç geri kalan vakit de size kalıyor. Ben mesela güncel dizilerimi (The Good Wife, Downton Abbey, Modern Family vs.) komple bitirdim, üstüne bir dolu da kitap okudum. Hatta bazen hızımı alamayıp emzirme esnasında bile okumaya devam ettim; yalnız şöyle bir okuma tablası pek güzel olurmuş, onun eksikliğini çektim biraz… Pek de güzel kitaplar okudum söylemesi ayıp. Size de anlatayım, eksik kalmayın:

eve-donmenin-yollari

Eve Dönmenin Yolları: Şilili genç yazar Alejandro Zambra’nın bu pek nahif romanı, çocukluğu darbe ile bölünmüş bir gencin ağzından çocukluk aşkını, yıllar sonra onunla yeniden karşılaşmasını ve anne-babasının jenerasyonunun hüzünlü hikayesini anlatıyor. Ayrıca roman içinde roman var, bir yazarın sancılı yaratım sürecini de satırlarında okuyabilirsiniz. Şili’nin demokrasi tarihi bizimkine çok benzer, bittabi deprem kuşağı olması gibi bir ortaklığımız da var. Yine Latin Amerikalıların biz Akdeniz milletlerine benzerliği malum… O sebepten hikaye bana hiç yabancı gelmedi, pekala yazarı bir Türk de olabilirdi. Ayrıca yazarın dili öyle yalın ve temiz ki, bana derhal pek sevdiğim bir Türk yazarı, Barış Bıçakçı’yı anımsattı. Kitapta çok da güzel saptamalar var, bunlar çok tatlı bir üslupla birleşince roman akıp gidiyor. Şiddetle tavsiye ediyorum. Aynı yazarın bir de “Ağaçların Özel Hayatı” diye bir romanı var, idefix’in listesinde 2015’in en iyi 50 romanından biri, 6. sırada. Onu da aldım, hevesle okumayı bekliyorum. Size “Eve Dönmenin Yolları”ndan birkaç satır:

İngilizce öğretmeni tipini, bir İngilizce öğretmeninin tipinin nasıl olması gerektiğini düşündüm. Annemi, babamı aklımdan geçirdim. Şöyle düşündüm: bizimkilerde ne tipi var? Aslında anne babamızın bir tipi olmaz. Çünkü onlara doğru düzgün bakmayı asla öğrenmeyiz.

Biz çocuklar birdenbire o kadar da önemli olmadığımızı anlıyorduk. (…) Büyükler öldürürken ya da ölürken biz bir köşede resim yapıyorduk. Ülke paramparça olurken biz konuşmayı, yürümeyi, peçeteleri katlayarak kayık ve uçak yapmayı öğreniyorduk. Roman örülürken biz yok olmak için saklambaç oynuyorduk.

benimolaganustu

Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım: Elena Ferrante’nin Napoli romanları dörtlemesinin ilki olan bu kitabı D&R’da gezinirken tesadüfen keşfettim. Bir sürü dile çevrilmiş, ödüller almış. Merak edip okumaya başlayınca da elimden bırakamadım. Kitap, 1950’ler İtalya’sında, Cenova’nın bir kenar mahallesinde yaşayan iki küçük kızı, Lila ve Lenu’yu anlatıyor. Tüm kitabı Lenu’nun ağzından okuyoruz. Ve mahallenin küçük dâhisi, son derece yetenekli ve akıllı ancak biraz da kötücül bir kız olan Lila’nın bu “olağanüstü akıllı arkadaş” olduğunu hemen fark ediyoruz. Ancak ilginçtir, kitapta bu sözler Lila’nın ağzından çıkıyor, Lenu’ya “sen benim olağanüstü akıllı arkadaşımsın” diyor. Sebebi ve olay örgüsünü anlatmayayım, sürpriz olsun. Yalnızca, kitabın dönem İtalya’sını, kenar mahalle insanlarını ve aşk-nefret ilişkisine benzer bir arkadaşlık ilişkileri olan iki genç kızın büyüme sancılarını çok iyi anlattığını söyleyeyim yeter. Kitap idefix listesinde 3. sırada, devam romanı olan “Yeni Soyadının Hikayesi” ise 33. sırada (o da alındı, okunma sırası bekliyor :D)

superiyigunler

Süper İyi Günler: Otistik bir çocuğun dünyasını merak ettiniz mi hiç? Süper İyi Günler (Ya Da Christopher Boone’un Sıradışı Hayatı) böyle özel bir çocuğun ağzından yazılmış bir hikâye. Christopher süper bir matematik kafası olan, asal sayılara özellikle ilgi duyan (ve yazdığı romandaki bölüm numaraları da bu yüzden asal sayılar sırası ile giden), sarı ve kahverengiden nefret eden özel bir çocuk. Bir gün komşusunun köpeğini öldürülmüş olarak buluyor ve dedektifliğe soyunup kendini bu olayı çözmeye adıyor. Bu arada ailesiyle ilgili bazı sırları da keşfediyor. Hem eğlenceli, hem de biraz hüzünlü bir kitap bu. Otistik bir insanın (ve tabii ailesinin) ne kadar zorlu ve stresli bir hayat yaşadığına tanık oluyorsunuz ve bu biraz insanı üzüyor… Christopher’ın yalın, son derece düz mantıklı, ve ilginç bakış açısı ise bir harika. “Bence asal sayılar hayata benziyor: Çok mantıklılar ama asla onları çözemiyorsun; bütün vaktini onları düşünerek geçirsen bile…” diyor mesela. Süper İyi Günler, ölmeden önce okunması gereken 1001 kitap listesinde. Dünyayı farklı bir pencereden görmek için okumak lâzım😉

kitap, kişisel içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | 8 Yorum

Bebeğe son ki üç dört!

Selam. Sanırım uzun bir zaman daha buralarda olmayacağım. “Zaten uzun zamandır yoksun ki Hikaru” dediğinizi duyar gibiyim (ya da gaipten sesler duyuyorum, yılda üç-beş yazı ancak yazabilirken artık blogumu okuyan kaldı mı acaba?) ama bu sefer iş ciddi: Bebek geliyor, bebek! Hatta hemen yarın geliyor, düşünün yani! Ve ben, yumurta kapıya bu kadar dayanmışken, hem mutluluk hem korku içerisinde, yalnızca bekleyip göreceğiz diyebiliyorum. İçine girip yaşamadan anlaşılmayacak olaylar vardır ya, işte onlardan biri de çocuk sahibi olmak. Bakalım nasıl olacak? Bakalım çocuklu bir hatun olmaya alışabilecek miyim? (Sıkıyorsa alışma, n’apacaksın, atsan atılmaz satsan satılmaz…) Bakalım minik canavarla başa çıkabilecek miyim? Yoksa sekiz yaşıma geri dönüp “anneeeee, geeeelll, böhüüüüü!” falan mı yapacağım?! Hepsini tek tek yaşayıp görüciğiz…

Bu arada elbette hayatımız çok değişecek. Değişmemesi imkânsız. Artık hayat yumurcağın çevresinde dönecek, ondan kaçış yok. Ve bu iyi bir şey, dünyada en çok sevdiğiniz varlığı “iyi bir insan” olarak büyütmek için emek harcarken elbette hayatınızı ona göre şekillendirmeniz lazım. Ama bir yandan da bu süreç boyunca kendime verdiğim sözler var. Bunları elimden geldiğince tutmaya çalışacağım, lütfen siz de bu sözleri ihlal ettiğimi düşündüğünüz zaman beni uyarın, hatta fırçalayın. Bu sözler neler mi? Şöyle sıralayabilirim:

  • Öncelikle, her anne gibi, dünyanın en şahane şeyini doğurduğumu düşüneceğim; bak orada anlaşalım. Ama bu düşüncemi kendime saklayacağım (haha :D) Eğer size gelip yedi/yirmidört bebeğimin ne kadar güzel, ne kadar zeki, aman da ne sevimli olduğunu filan anlatır, salak sesler çıkarırken çekilmiş komikli videolarını gözünüze gözünüze sokmaya çalışırsam Yaradan’a sığınıp elinizin tersiyle suratıma bir tokat aşk edebilirsiniz! batmanHatta yapın bunu rica edeceğim, valla bak. Ulan her bebek birbirinin aynı işte, yiyor içiyor zıçıyorlar. Tamam şirin yaratıklar falan da, sevimlilikte kedilerin eline su dökemezler, pofur pofur tüyleri yok bir kere. Ayrıca hiçbirini atom fiziği tartışırken duymadım, bir müziğe tempo tutarak sallanmanın ya da bir kutuya oyuncakları atmanın neresi yüksek zekâ afedersiniz? Neyse işte, demem o ki, bebek bebektir, ve herkesin bebeği kendinedir. Herkesin hayatına kimse karışamaz, kurban olduğum Allah’tan gelen bebekler lakin ki öyle değildir. Eyyorlamam bu kadar!
  • Çocuğuma saygı duyacak, kendi düşüncelerimi ve isteklerimi dayatmayacağım. Yaşı ne kadar ufak olursa olsun, o başka bir birey, benim uzantım değil. Bu dünyaya benim gerçekleşmeyen hayallerimi gerçekleştirmek üzre gelmedi (kendime not: çocuğu cast ajanslarına yazdırma, piyano dersleri almak üzere zorlama!). Tabii biraz etkim olacak üzerinde, ondan kaçış yok. Küçükten beynini yıkayıp Song Joong Ki-sever, ya da kedi manyağı yapabilirim, o kadarcık olur😛 Ama çocukla ikimiz Siyam ikiziymişiz de hâlâ tek bir bedende yaşıyormuşuz gibi davranırsam, mesela “bugün sabah azıcık süt içtik, sonra biraz elma püresi yedik ablası” falan diye konuşursam ağzıma tuvalet terliğiyle vurun.
  • İnsanları mutlu etmek için önce sizin mutlu olmanız lâzım. Mutlu çocuk yetiştirmek için de mutlu bir anne olmak gerekiyor. O yüzden ben çocuğuma saçımı süpürge etmeyeceğim, kimse kusura bakmasın. Kendi isteklerim, kariyerim, kendi mutluluğum da önemli. Evet, çocuğa bol bol sevgi vermek, güven vermek, gerektiği zaman destek olmak hayati değer taşıyor. Ama bunu yaparken kendinden de vazgeçmemek gerek. Herkes kendi hayatını yaşar dostum, bunu unutmayalım. Kendisinin bir birey olduğunu unutmuş, dünyada yalnızca “Eymencan’ın annesi” olarak var olmayı seçmiş olan kadınlar, dünyaya armağan ettikleri narsist veletleri ile kendi hayatlarını mahvettikleri gibi aslında hepimizin de geleceğini mahvediyorlar. Üniversite çağına gelen şımarık ve benmerkezci Eymencan’larla ve kocaman gencin notlarını görmek isteyen veli(!)leriyle ben uğraşıcam sonra… O Eymencan hayata atılınca siz de uğraşacaksınız. Uuu beybi, kabus resmen…
  • Bir önceki madde ile benzer biçimde, narsist ve bencil bir velet yetiştirdiğimi fark ederseniz beni Kore’ye sürgüne gönderebilirsiniz (ödül gibi oldu bu diyenleri Kore yazıma davet edeyim :P). Şımarık çocuklara tahammül edemiyorum. Çocuklarını özgüvenli olma adı altında şımarık yetiştiren insanları küreğin sapıyla dövmek istiyorum. Çocuk dediğin sınırlarını bilecek, büyüklerine karşı saygılı olacak. Dünya onun etrafında dönmüyor sonuçta, bunu öğrenecek, öğrenirken gerekirse poposuna şaplağı yiyecek (ben gideyim de biraz “güdümlü anne terliği fırlatmaca” çalışayım.)
  • Son olarak, anne oldum diye bebek ürünleri tasarlamaya başlayan sosyetik ünlülerin orta tabaka versiyonu olan “blogger anne”lerden olmayacağım, lütfen ısrar etmeyin. Bu blog; film, kitap, dizi gibi eğlenceliklerden bahsetmek üzere açıldı, o halde aynı konseptte devam. Ayrıca zibilyon tane anne-çocuk blogu var, bakıyorum da ben onlardan farklı ne anlatabilirim diye, sanırım hiçbir şey. En fazla, başımızdan geçen komikli olaylardan filan bahsedebilirim ara sıra, ama o da ayda yılda bir olur. Yani baktınız her yazı bebekten falan bahsetmeye başladı, hatta bir de uzmanmışım gibi bebek bakımı ile ilgili öğütler veriyorum, hemen yorum yazıp kulağımı çekin de kendime geleyim!😀 Ben burada Koreli çıtırların dedikodusunu yapmaya, güzel bulduğum dünya müziklerini paylaşmaya, ukalalık yapacaksam da kitaplar üzerine yapmaya devam etmek istiyorum. Karakter değiştirirsem bilin ki ben ben olmaktan çıkmışım, Hikaruivy blogu diye bir şey kalmamış, ruhuna el fatiha. O yüzden bu blog eskisi gibi devam edecek, Hikaru’nun bebesi oldu diye hiçbir şey değişmeyecek, tamam mı millet?😉

İşte kararlarım böyle… Hadi bakalım, Allah bana şimdiden güç kuvvet versin:) Bir daha görüşene kadar kendinize iyi bakın canlar😉

kişisel içinde yayınlandı | 13 Yorum

Yaz Önerileri 2: En sevdiğim yol filmleri

Yaz dediğin biraz da yolculuk demek… Tatil yolu, hele de arabayla/otobüsle gidiliyorsa görülen o güzelim manzaralar, manzaralara eşlik eden güzel müzikler, bunlar da tatile dahil değil midir? Yazın fazla gezemeyenler için ise yol filmleri izlemek bir nebze teselli olur belki. En güzel yol filmleri hangileri peki? Valla bu konuda bin tane liste var, bakınız iyilerden bir tanesi de burada: http://www.filmloverss.com/2000lerin-en-iyi-15-yol-filmi/. Ama bence “en güzel film (eşit değildir) en sevilen film”. O yüzden benim listem en güzelleri değil, en sevdiklerimi kapsıyor. Bu listeye ilham veren film, birkaç gün önce izlediğim Ali Atay imzalı Limonata oldu. Ancak işin komiği, kendisi listeye giremedi!😀 limonataEvet Ertan Saban ve maviş gözleri her zamanki gibi şahane, Serkan Keskin oyunculukta on numara, rahmetli Ciguli’yi ve Elveda Rumeli’nin efsane kadrosundan Makedonyalı sanatçıları görmekse paha biçilemezdi. Film ise komedi ve melankolinin güzel bir birleşimiydi. Ama… işte bir ama var, tam da anlatamıyorum. Serkan Keskin’in karakterinin ağzının bozukluğu mu… Yol filmi olması gerekirken yol manzaralarının yeterince işlenememesi mi… Filme hiç mi hiç oturmayan Funda Eryiğit’in varlığı mı… Bir şeyler olmamış, limonatanın kıvamı tutmamış. Sağlık olsun diyor, Limonata sayesinde yol filmlerini nasıl da sevdiğimi hatırlıyorum. Buyurun dostlar buyurun, işte benim yolculuk temalı film listem. Romantik ve azıcık sevgi kelebeği bir insansanız her birini ayrı seveceğinizi garanti ediyorum:

imjuli

Im Juli.: 2000’lerde 20’lerini sürüp de Im Juli ve Le fabuleux destin d’Amélie Poulain filmlerine âşık olmayan bizden değildir! Bu kadar da iddialı konuşuyorum. Zaten şu an 30’larınızdaysanız muhtemelen bu şukela Fatih Akın filmini çoktaaan izlemişsinizdir. Henüz izlememiş olan küçük kardeşler için özet geçeyim: Sıkıcı mı sıkıcı bir fen bilgisi öğretmeni olan Daniel’in hayatı, Juli isimli sokak satıcısı bir kızdan aldığı bir güneş kolyesinin ardından değişir. Aynı akşam güneş desenli bir tişört giyen bir Türk kızına âşık olur; ve ertesi gün onu bulmak üzere Türkiye’ye doğru bir yolculuğa çıkar. Hem de tesadüfen bu yolculukta ona eşlik edecek olan kişi, aslında uzun zamandır uzaktan uzağa kendisini sevmekte olan Juli’den başkası değildir! Evet, filmde biraz tesadüflerin boku çıkıyor olabilir. Olsun. Biz onu böyle sevdik:) Yol boyunca Daniel’in başına gelmedik kalmaz, ama bir o kadar da eğlenir, eğlendirir, ve kendini keşfeder bu sıkıcı genç adam. Yolun sonunda kesinlikle başladığı insan değildir. Peki ya aşk? Onu bulabilir mi dersiniz? Cevabı filme bırakalım. Ve filmin soundtrack’inden en bir şahane şarkıyı buraya alalım:

interstate

Interstate 60: Başroldeki oğlanın bizim mankenden bozma kasıntı erkek oyuncularımızı aratmaması bir yana bırakılırsa bir şukela fantastik yol filmi de budur, hem de “Back to the Future”ın senaristinden. Afişine bakıp “sex and drugs and rock’n roll” tadında bir hikâye zannetmeyin; aksine bilimkurgunun komedi ile harmanlandığı tatlı mı tatlı, fantastik bir film bu. Interstate, ABD’de eyaletleri birbirine bağlayan otoyollara verilen isim. Bu yollar numaraları ile anılır. İşte bizim Amerikan kolej bebesi esas oğlan da O. W. Grant  isminde, tek bir dileğinizi gerçeğe dönüştüren (ama bunu çoğu kez ürkütücü biçimde yapan, özellikle kötü kalpli bir insansanız!) bir ecinni ile karşılaşır; ve “hayatının anlamını bulma” dileğini gerçekleştirmek üzere gerçekte var olmayan Interstate 60’de yola koyulur. Ve tabii bir yol filmi klasiği olarak başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmeyecektir! Ama dürüst bir insan ve uslu bir çocuk olup verdiğiniz sözleri tutarsanız şirinleri bile görebilir, hayatınızın aşkını da çok acayip insanların yaşadığı kasabalarda bulabilirsiniz. Masal tadında hikayeleri sevenlere duyurulur.

Wristcutters: A love story: İntihar eden insanlar nereye gider? Cehenneme, dersiniz, değil mi? Peki ya bu cehennem, yalnızca bizim dünyamızın biraz daha eski püskü, eski teknolojiye sahip, bitpazarından alınmış versiyonuysa? İsrailli yazar Etgar Keret’in bir öyküsünden (daha da güzelleştirilerek) filme uyarlanan bu tatlı hikâyenin geniş anlatımını şu yazıda bulabilirsiniz.

Poster Art

Poster Art

One Week: Çok sakin, biraz melankolik, su gibi akıp giden bir yol filmi bu. Başrolünde Dawson’s Creek’in sevgili Pacey’si Joshua Jackson var. Önceki filmlerin aksine biraz depresif bir film bu; çünkü Torontolu Pacey (ya da filmdeki adıyla Ben Tyler) gencecik yaşında kanser, hem de dördüncü evrede olduğunu öğreniyor. Ve birden bir sorgulamaya giriyor: “Ben bir öğretmenim, hem de nişanlıyım, beni seven bir ailem var. Peki ama hayattan gerçekten istediklerim bunlar mıydı?” Ve kalbindeki gerçek arzunun, Kanada’nın batı kıyılarına doğru motosikletiyle bir haftalık bir yolculuk yapmak olduğunu fark ediyor. Film, işte bu yolculuğu anlatıyor bizlere. Kanada’nın hafif soğuk ama çarpıcı doğası ve sakin, dingin, çok güzel müzikler eşliğinde.

Şu güzel replikler de filmin bonusu:

“Gerçekten aşık olduğunu nasıl anlarsın?”

“Eğer bunu soruyorsan zaten aşık değilsindir…”

Ve Edison’dan şu alıntı: “Hayattaki başarsızlıklardan çoğu, başarıya ne kadar yaklaştığının farkına varamayan ve vazgeçen insanlardan ileri gelir…”

Keyifli seyirler😉

sinema içinde yayınlandı | Tagged , , , | Yorum bırakın

Yaz Önerileri 1 – Kitaplar

Selam millet. Baktım iyice avare blogger oldum, bari yaz aylarında yaz önerileri yazarak (tekerleme gibi oldu) blogu şenlendireyim dedim. Önce kitaplarla başlayalım. Bu aralar kumsalda hem eğlenceli, hem ilgi çekici, hem de fazla ağır olmayan neler okumalıyım diye bir soru aklınızı kurcalıyorsa tam yerine geldiniz, Sahaf Hikaru hemen yardımcı olsun:

mahalleden_arkadaslar

Mahalleden Arkadaşlar: Selçuk Aydemir’in kendi anılarından yola çıkarak yazdığı bu eğlenceli roman, 9 yaşındaki bir çocuğun mahalle arkadaşları ile maceralarını anlatıyor. Hafiften bir “Alper Kamu” tadı var gibi; Mahalleden Arkadaşlar’ın Selçuk’u henüz 9 yaşında bir velet olmasına rağmen boyundan büyük konuşmaları ve cinlikleriyle Cehennem Çiçeği’nin kahramanı 5 yaşındaki acar dedektif Alper Kamu’yu aratmıyor. Ayrıca Alper Canıgüz ve Selçuk Aydemir’in aynı kuşak insanları olduğunu da unutmamak lâzım (ki bu kuşak benim de kuşağım oluyor, 80lerin sonu – 90ların başında çocuk olan nesildeniz hepimiz). Selçuk Aydemir anılarını tatlı tatlı anlatırken olaylara biraz şimdiki aklıyla bakmış aslında; yani gerçekten dokuz yaşındayken kitapta anlattığı kadar zeki ve çakal bir velet olduğunu zannetmiyorum😀 Ama mahalle çeteleri, niyet çektirme işi, mahallenin Kuran kursu, atari salonları, arkadaş evlerinde toplanıp atari oynamak, bütün bunlar Türkiye’nin neresinde yaşamış olursa olsun 80’li yıllarda doğan çocuklar için o kadar tanıdık ki… O açıdan sık sık nostalji hissi ile gülümsediğim, yer yer de kahkaha attığım bir kitap oldu, siz de bizim kuşaktansanız eğlenerek okuyunuz efenim:)

gunubirlik-hayatlar

Günübirlik Hayatlar: Irvin Yalom’u çok severim. Lise çağlarımda okuduğum Nietzsche Ağladığında en sevdiğim romanlar arasında ilk on’dadır. Okuduğum bu ilk kitabından beri Yalom amcayı hevesle takip etmiş, kimi zaman Nietzsche Ağladığında kadar iyi diğer kitaplarını keşfetmiş (mesela Aşkın Celladı, Divan), kimi zamansa “eh, o kadar da güzel değil” diyebileceğim ya da bende fazla iz bırakmayan kitaplarına rastlamışımdır. Günibirlik Hayatlar iki kategori arasında bir yerde duruyor. Kısa psikoterapi öykülerinden oluşan bir kitap bu; ama türdeşi olan Aşkın Celladı kadar etkileyici değil bence (ya da Aşkın Celladı’nı da lisede okumuş olduğum ve rüyaların analizi ile ilk defa karşılaşıp “oha felan” olduğum için bana öyle gelmiş olabilir). Yine de güzel olan yanı, sizin-benim gibi insanların öykülerinden oluşması. Büyük bir psikolojik rahatsızlığı (şizofreni, kişilik bozukluğu, vs.) olmayan, ancak hayatta bazen baş edemediği birtakım olaylarla karşılaşıp, ya da basitçe ölüm korkusu/gelecek kaygısına kapılıp ruh hali bozulmuş, birkaç seans da olsa terapiye ve hayatlarını yeniden anlamlandırmaya ihtiyaç duyan insanlar bunlar. Onların yaşadıklarını ve Yalom’un yönlendirmesiyle sorunlarına çözüm yolları bulmalarını okumak insana kendini iyi hissettiriyor. Bazense Yalom’un ya da kitapta alıntı yapılan bazı filozofların, kendi yaşamınızı daha bir anlamlandırmanızı sağlayan, ya da (psikoterapist olmadığınız halde) sizden destek bekleyen insanlara karşı davranışlarınızda kullanabileceğiniz bilgelik dolu sözleri ile karşılaştığınız zaman da değerli bir mücevhere rastlamışsınız gibi mutlu oluyorsunuz (en azından ben öyle oldum, evet.) Mesela altını çizdiğim birkaç satır:

“Hastama sunabileceğim en değerli şey, varlığım. Sadece yanında ol, diye düşündüm. Akıllıca bir şey söyleme çabasını bir kenara bırak. Fark yaratacak bomba gibi bir yorum aramaktan vazgeç. Senin yegâne görevin, tüm varlığınla burada olmak. Seanstan ihtiyacı olan ne varsa alacaktır zaten.” (Size derdini açan bir dostunuzu dinlemek, ama gerçekten dinlemek, ona verebileceğiniz en büyük destek olacaktır.)

“Her insan kendisini diğer insanlardan daha çok sevdiği halde neden kendi fikrine diğer insanlarınkinden daha az önem verir?”

“Eğer biri beni sevmiyorsa, bu onun sorunudur. Benim tek amacım, kınanmamı gerektirecek bir şey söylememek ya da yapmamaktır.

Psikoloji üzerine çalışıyor olsam bu gibi kitapları hatmederdim sanırım. Psikologlara, insan ruhbilimi ile ilgilenenlere ve psikoloji okuyan öğrencilere özellikle tavsiyemdir😉

haberler

Haberler: Alain De Botton’un felsefe kitabı gibi olmayan felsefe kitaplarını seviyorum:) Bu abi çıtır çıtır okunan, yine de ilginç bakış açıları geliştirip olaylara ve kavramlara farklı bir yönden bakmanızı sağlayan kitaplar yazıyor. Aşk, seyahat ve çalışmak üzerine kitaplarını okumuştum; bir tek çalışmak konulu olanı sev(e)memiştim çünkü insandaki çalışma güdüsünün kökenine dair ilginç şeyler söylemek yerine karşıma farklı farklı meslekleri anlatan bir üniversite tercih rehberine benzer bir şey çıkmıştı. Bu defa De Botton abi “Haberler”i ele alıyor: Farkında mısınız, aslında haberler modern dünyamızda ne kadar da büyük bir öneme sahip? Tek bir gün bile gazetelerle, facebook, twitter ya da ekşi sözlükle iletişimimiz kesilse dünyada çok önemli şeyler oluyor ve biz bu olan biteni kaçırıyoruz gibi gelmiyor mu size de? İşte her birimizin böyle hissettiği, bilgiye erişmenin bu denli kolay olduğu bir çağda, gazetelere/TV’lere haber olmaya değer şeylerin aslında nasıl belirlendiğini hiç düşündünüz mü? Mesela neden başbakanın gayrımeşru çocuğu, yapışık ikizler ya da bütçe açığı haber olmaya değer konulardır? Peki yıllar yıllar boyunca okuduğumuz bu türden haberler sonuçta bize ne katar? Ya da neden ünlülerle ilgili haberleri ilginç bulurken Nijerya’da yüzlerce kişinin öldüğü bir iç savaşı üstünkörü okuyup geçeriz? Peki haberlerin, haber kuruluşlarının iddia ettiği gibi “tarafsız ve nesnel” olması gerçekten çok mu elzemdir, yoksa…? 

Kısacası, haberler ve medya üzerine güzel analizler okumak isterseniz bu kitaba bir göz atın derim. Bu arada yılın daha erken zamanlarında izlediğim ve oldukça başarılı bulduğum Kore dizisi “Pinocchio”yu da bu vesileyle anmış olayım: Medyadaki yozlaşmışlığı ele alan, medya kuruluşlarını “Haberler”den farklı bir yorumla eleştiren güzel bir diziydi (ve tabi Park Shin Hye – Lee Jong Suk ikilisini sevenlerdenseniz bu genjlerin gül yüzleri de dizinin bonusuydu). (Tanrım, şu anda iletişim fakültesi öğretim üyesi olmadığım için çok üzgünüm; öğrencilerime tavsiye edeceğim güzel bir kitap ve dizi önerisinden mahrum kaldım… Yazıq oldu :P)

Bir sonraki yaz önerileri yazımızda buluşmak dileğiyle😉

kitap içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | 2 Yorum

Bir İngiliz dizisi: Indian Summers

Merabalar. Uzun zamandır yoktum değil mi… Üstelik tam da bu sene daha çok yazmaya karar vermişken!:) Hayat böyle işte, beklenmedik durumlar ortaya çıkıyor, planlar değişiyor… Olsun, herkes sağ salim, mutlu, huzurlu olsun da hayat koşuşturmacası, bir türlü görüşülemeyen arkadaşlar, ihmal edilen bloglar, bunlar olur, bunlar düzelir, olağan şeyler bunlar. Üzmeyelim kendimizi, biz göğe bakalım:)

indian summers2

Yine bir “cee” yapıp kaçacağım; oysa Elin Oğlu’ndan tut okunan zibilyon tane kitaba, iki hafta önce tadı damağımızda kalan Gaziantep gezisinden izlediğim Oscar adayı filmlere dek anlatacak ne çok şeyim vardı benim, ah ah… Olsun, kısmet başka yazıya. Bugün bir İngiliz dizisi anlatacağım size. Bir mini dizi. İsmi Indian Summers. Kısacık, 10 bölümcük. indian summers 71932 yılında Hindistan’ın Simla şehrinde geçiyor. 1932, yani İngilizlerin Hindistan’da sömürgeciliği sürdürdükleri, Hintlilerin kendi ülkelerinde ezik ezik yaşadıkları yıllar. Gandhi’nin siyaset sahnesinde yeni belirdiği zamanlar bunlar, pasif direnişi ile tüm dünyanın hayranlığını kazanmasına bir süre daha var… Ve böyle bir ortamda, tipik İngiliz burnubüyüklüğü içerisinde eyaleti yöneten İngiliz valisinin yerini almasına kesin gözüyle bakılan genç ve zeki özel sekreter Ralph Whelan ile Ralph’in küçük yaşta İngiltere’ye gönderilmiş, ancak bir gün kucağında bebeğiyle kocasını arkasında bırakarak geliveren genç ve güzel kız kardeşi Alice dizimizin merkezini oluşturuyor. Kaderin bir cilvesi sonucu ikilinin hayatına Hintli, basit bir kâtip olan Aafrin de dahil oluyor. Aafrin’in muhalif kız kardeşi Sooni, yaşlı ve çalışamaz babası, oğlunu kendi ailelerine uygun bir kızla evlendirmeyi aklına koymuş bir anası, laz burunlu bir küçük kız kardeşi, bir de başka yer kalmamış gibi mezarlık köşelerinde buluşup seviştiği sevgilisi Sita, diğer renkli karakterler. Indian SummersRalph Whelan’in akıl hocası ise şehirdeki İngilizlere özel lüks kulübü işleten yaşlı bir teyze, Cynthia. (Seni hiç sevmedim yaşlı teyze, nerde Downton Abbey’deki bilge büyükanne nerde sinsi bir cadı olan sen…) Ayrıca Ralph’in uzatmalı bir Amerikalı sevgilisi, bir de bu kızıl saçlı hatunun sakat ağabeyi var. Sonra bir de misyonerlik okulu var ki, okulu işleten misyoner sakallı amca, onun gıcık mı gıcık karısı, ve yardımcısı melez bir kız da hikâyedeki diğer önemli karakterler. Bitti mi?indian summers3 Hayır, ne münasebet? Bu kadar insan yetmezmiş gibi zengin amcasını bulmaya gelen İskoç saf bir oğlan Ian, ve bu zengin ama sürekli sarhoş amcanın komşusu olan bir de Hintli adam var ki yine hikâyemiz onları da içine alacak şekilde genişliyor… (Bütün bu tiplerin ayrıntılı anlatımını şuradan bulabilirsiniz.) Ve 10 bölüm boyunca dallanıp budaklanarak herkesin hayatını kökünden değiştirecek olan olaylar, ilk Indian Summersbölümde, Alice’i ve misyoner okulundaki tayfayı taşıyan trenin, tren yoluna atılmış 7-8 yaşlarında melez bir çocuk yüzünden durması ile başlıyor; çocuğun kimliği ile ilgili gizem perdesi zamanla aralansa da son bölüme dek heyecan katlanarak devam ediyor…

Indian Summers, çokça Downton Abbey çağrışımları olan bir dizi (ki zaten Downton Abbey’nin yayın saatine konmuş, özellikle onunla özdeşleştirilip ilgi çekmesine yönelik bir reklam kampanyası yürütülmüş anladığım kadarıyla. Channel 4’ün en pahalı yapımı olduğunu da not düşelim; o kostümler, o mekânlar, o geniş kadro ağaçta yetişmüyür azizim). Bir dönem dizisi olmasının yanısıra İngiliz aristokrasisi (değilse de üst düzey yöneticileri diyelim) ile ilgili olması ve işlerin İngilizvâri yürütülmesi de Downton Abbey’i çağrıştırmasının en büyük sebebi. O diyaloglar, kullanılan güzel İngilizce, nezaketli laf sokmalar, manipülatif tavırlar, her şey tipik İngiliz. Yani şimdi itiraf etmek gerekirse İngiliz milletinin sinsiliği ve burnubüyüklüğünden ne kadar nefret ediyorsam bu aristokrat kibar tavırlarının da o kadar hastasıyım; sanırım kendi kişiliğime yakın bulduğum için (evet ben de mesafeli ve kibarımdır, en azından sizinle canciğer kuzu sarması olana kadar, kıps😉 ). Öte yandan tee dünyanın öbür ucunda İngiliz sömürgeciliğini ve halkın onlara karşı tepkilerini göstermesi açısından (şahane manzaralar da cabası) bir “The Painted Veil” tadı yakalamak da mümkün (güzel filmdi o da be…). Evet, dizide bir de yerlilerimiz, yani esmer derili Hint halkı var. Onların sahneleri bende karışık duygular uyandırıyor.  Hintliler içerisinde İngilizleri halen seven (diyemesek de) sayan, onların suyuna giden bir grup var. İngilizlerin kısa bir süre içerisinde Hindistan’ı kendilerine bırakacaklarını düşünüyor, o zaman gelene kadar ayıya dayı demeye karar vermiş kişiler bunlar; ayrıca çok sayıda etnik ve dini gruba ayrılmış ülkenin kendi kendini yönetebilme becerisine sahip olduğuna bir türlü güvenemiyorlar gibi. Ruh halleri biraz bizim Kurtuluş Savaşı zamanlarındaki mandacıları andırıyor. Diğer yandan, bağımsızlık taraftarı olan, hatta gerekirse bu bağımsızlığı söke söke alacak olan, terörist eylemlere girmekten gocunmayacak bir grup da var. Eğer Kurtuluş Savaşı’nı kazanmamış olsaydık 1932’de ülkemizin içinde bulunacağı durum tam da böyle olurdu arkadaşlar. Bunu da düşünüp diziyi ibretle izliyorum. Ulan adamlar zavallı esmer halkın kendi memleketinde onları ikinci sınıf insan yerine koyuyorlar, kulüp kapısına “Hintliler ve köpekler giremez” diye tabela asmışlar falan, gel de kibirli İngiliz milletine toptan gıcık olma! Pis emperyalistler! Evet işte diziyi böyle sövüp sayarak izliyorum; ama yalan yok, çok da sürükleyici yapmış pis herifler, bölümleri birbiri ardında devirip duruyorum. Ayrıca o manzaralar, o kostümler, oy oy oy… Adamlar yapıyor abi… Bize de izleyip ahkâm kesmek düşüyor:) İzleyin, tadı damağınızda kalacak😉

indian summers1

Yabancı Dizi içinde yayınlandı | Tagged | 8 Yorum

The Water Diviner / Son Umut: A Turkish Movie from An Australian Director

thewaterdiviner

**FOR ENGLISH, PLEASE PRESS 9. JUST KIDDING, PLEASE SCROLL DOWN**

Yeni yılın ilk yazısı Russell Crowe’un The Water Diviner’ı olsun. Yeni yıl şerefine blogumda bir ilke imza atıp İngilizce olarak da düşüncelerimi paylaşacağım.

The Water Diviner, yani su bulucusu, öhm yok bizdeki vizyon ismiyle Son Umut, Avustralyalı bir babanın Çanakkale Savaşı’ndan dört sene sonra savaşta ölen oğullarının mezarını bulmak için tee dünyanın öbür ucundan kalkıp buraya gelmesinin hikâyesini anlatıyor. İlerlemiş yaşına rağmen mihrabı yerinde olan Anzak babamız Joshua Connor (bizim Russell) İstanbul senin Çanakkale benim gezerken, sadece oğullarının mezarı ile değil başka sürprizlerle -ve elbette aşk ile- de karşılaşıyor…

Öncelikle, filmi beğendim. Çok beğendim hem de. Ama bu konuda objektif olamıyorum. Çünkü bir Atatürk milliyetçisi olarak aynı filmi ben çeksem tam da böyle çekerdim!😀 Filmdeki Türk subaylarının, Türk kadınlarının nerdeyse tek bir falsosu bile yok. Bir İngiliz kumandan karakter var, hıyarın önde gideni; Yunanlılar zaten pislik çeteciler olarak gösterilmiş; ulan Avustralyalılar bile Türkler kadar yüce gönüllü değil, Rasılcım sen ne Türksever bi arkadaşmışsın öyle, ver elini öpeyim:) Ayrıca Olga’nın başını çektiği Türk kadınları da ne güzeldi öyle, ay biz böyle miyiz, ihihih! (Not: Değiliz :P) Gerçi Yılmaz Erdoğan’ın “Bizim buralarda mavi göz ender bulunur” demesinin ardından filmdeki bütün Türk kadınlarının renkli gözlü olması da ayrı bir enteresanlık olmuş:)

Onun dışında film çok akıcı, kendini çok güzel izletiyor. Dönemin ruhunu güzel veriyor; birkaç ufak hataya karşın beni işgal yıllarının İstanbul’unda olduğuma inandırdı. Ve Çanakkale sahneleri gerçekten çok dokunaklıydı; hem savaş, hem de savaş sonrası. İzlerken gözlerim doldu. Allah hiçkimseye savaşı yaşatmasın, çok çok acı bir şey…

Şimdi biraz da filmin zayıf yönlerinden bahsedeceğim, aman dikkat çok spoiler var bundan sonraki paragrafta. İzlemeyenler okumasın!

Filmin son yirmi dakikası çok çabuk bağlanmış, kurguda bariz bir aksama var; filmdeki en büyük sorun buydu. Arthur’un bulunmasıyla İstanbul’a dönülmesi bir oldu; yaw arkadaş bu oğlan neler yaşadı da kendini Afyonlarda bir yandan Mevlevilerle semâh eder diğer yandan kilise boyarken buldu, (ayrıca neden sakalları uzayınca cillop gibi sarışın oğlan gitmiş, yerine Kahpe Bizans’tan Theodora’nın oğlu Simitis gelmişti), Allahaşkına anlatsana onun başından geçenleri!

Arthur-temsili (Türk olmadan önce/Türk olduktan sonra)

Arthur-temsili (Türk olmadan önce/Türk olduktan sonra)

Koskoca Anadolu’da Art’ı şıp diye eliyle koymuş gibi bulan Rasıl babaya da bir alkış istiyorum; adamda ne biçim sezgi, ne pis altıncı his, ne açık kalp gözü varmış yahu! Arthur’un yaşadığı köydeki mizansen de gerçekçi olmaktan uzaktı; birkaç dakika önce oturmuş çay içen Mevlevi takımı biraz sonra Yunan çetecilerden baskın yiyince silah kuşanıp savaşmaya başladılar; sonra Arthur ve babası yukarıdaki kilise(kale?)ye doğru kaçarlarken yerde yatan onbeş-yirmi tane ölü kadın/çocuk gördük; hangi ara öldüler onlar, yok daha önce öldülerse neden Mevleviler bi zahmet edip gömmediler masumları, oralar biraz acayipti. Biraz kafayı kırmış gibi görünen Arthur’un önce “gelmiyom ben” dedikten sonra iki dakikada fikir değiştirmesi de ayrı ilginçti. Bir de Ayşe’nin hikâyesi var: Bu kız sapık kayınbiraderinden nasıl kurtuldu ayol? Rasıl’la birbirlerini sevdiler tamam ama şimdi bu gâvur coni’yle evlenirse İstanbul’da kalamaz kızcağız, yaşatmazlar, n’olacak bunların hali?? Aklımda deli sorular… Ayrıca Ayşe’nin bunak babasını da bırakamazlar geride, onu da götürecekler mecburen. Bak şimdi, basur muhabbetinden komedi yapacaksın diye bunak amcayı filme eklemişsin Rasıl, ama başına dert oldu, iyi mi? Aynı şekilde Cem Yılmaz da biraz gereksiz bir karakterdi. Sanırım Russell Crowe’un aklında Avustralyalı çiftçiye yardım eden tek bir Türk komutan vardı, ama adama bir de yaver yazıp sonra bu yaver karakterini ünlü bir oyuncuya oynatmak durumunda kalınca onun sahnelerini de artırmak zorunda kaldı. O olsa-da-olur-olmasa-da şarkılı-türkülü sahnelerin (ve ayrıca Cem Yılmaz öldükten sonra Yılmaz Erdoğan’ın “çok bile yaşadı” demesinin😀😀 :)) bana verdiği izlenim bu. Ha bir de Mert Fırat olacaktı bu filmde di mi, Rasıl abi onu da gereksiz bulup kesmiş galiba.

Kısacası kurgusal anlamda biraz sorunlu bir film The Water Diviner. Ama yaşattığı hisler çok gerçek. Ayrıca bir dram filmi olmasına rağmen ajitasyona hiç kaçılmamış ve çok tatlı komik enstantaneler de eklenmiş; Cem Yılmaz’ın karakteri ile Yılmaz Erdoğan ve Russell Crowe’unkilerin atışmaları gibi (Avustralyalıların tam ticaret yapılacak millet olduğuna dair diyalog beni epey güldürdü :)). O yüzden ben filmi çok sevdim, izlemeyen herkese tavsiye ederim.

Evet yolun bundan sonrasına katırlarla devam ediyoruz:

NOW, IN ENGLISH:

Hello! Welcome to my blog for a brief review of the movie “The Water Diviner”.

First, the reason for the title above: I called the movie “a Turkish movie from an Australian director”, because it tells the story entirely from the Turkish perspective! Am I complaining? Hell no; to a Turkish woman like me, this movie is like a fresh breath among many others (including The Midnight Express) where the Turks are just a bunch of barbarians. It is a nice change once in a while to hear the words “why did you come to our land? you were the intruders, and you cannot blame us for killing your sons, because we were just defending ourselves” (Well, this is not the mot à mot dialogue in the film, because I cannot remember the lines, but you got the idea) in a movie directed by a non-Turkish director. And I truly believe in these words, which quite applies to many conflicts in today’s world, too (yes, I am referring to Iraq in particular…).

The movie tells the story of an Australian father who travels to Turkey (Ottoman Empire in those years, to be exact) to find the graves of their sons (who fought in Gallipoli) and bring them back home. But of course things take an interesting turn, and some surprises, as well as a new love, are waiting for the Australian middle-aged (but still hot) father in the exotic lands of Turkey…

The movie has a lot of upsides: The 1920s atmosphere in Istanbul is very nicely pictured (despite the not-so-wide shooting angles). The pace of the story is very good to keep the audience attached. The war scenes are good enough, quite touching in fact, they made me cry for both the Turkish and the Australian men who died there. And the Turkish women are very beautiful – well, thank you very much Russell, we are flattered:) Of course the acting deserves an applause, too. I expect nothing less than an Oscar-winning actor like Russell Crowe, but Yilmaz Erdogan, Cem Yilmaz, Olga Kurylenko and even the child actor were brilliant.

SPOILERS FROM NOW ON: But then, the story starts to crumble a bit in the last 20 minutes. We never get to learn the entire story of Arthur. What happened, how did he end up in a small town in the middle of Anatolia after he is taken prisoner? How did he cope with the sorrow of losing two brothers? And the Mevlevi dervishes, what is their story? What is Arthur doing with them – and at the same time painting the frescos in an old church (I must admit, I found the combination bit funny :)) Also, the whole story of Joshua finding his son, trying to convince him to go back with him, getting a “no”, but then with the Greek raid the answer turning to “yes!”, well, all of it was kind of too fast. I could not quite believe Ayşe’s story either: The brother-in-law is first portrayed as a very resourceful man, difficult to run away from; but when Joshua comes back from Anatolia, we see Ayşe in the hotel, free as a bird, as if nothing had happened. And what was the point of adding an old father with Alzheimer’s? Was that character a comedic spice, or added as a means to further show the hassles of Ayşe’s life? The same question applies to Cemal, too: He was sort of an unnecessary character, and I believe what Crowe had in mind originally was a character that would accompany Major Hasan and polish Hasan’s own actions and words; but then the part went to Cem Yilmaz, a very famous comedian in Turkey, and Crowe had to write a few extra scenes and add him to the story further. Anyways, no problem for me, since we got to hear the nice Turkish folk song “Hey Onbesli” from Hasan thanks to these extra scenes.

NO MORE SPOILERS FROM NOW ON

Overall, I really liked The Water Diviner, which had a beautiful and touching story and this story is told smoothly and almost amusingly without exaggerating the pain and the sorrow. I can forgive all the flaws in the editing because of some very nice elements added, like the small but to-the-point jokes (e.g. the joke about Australians being the perfect nation to do trade with :)) and the emphasis on the idea that Canakkale was a truly legitimate war of the Turks, since they were defending their own land. The Turkish coffee and reading one’s fortune in it was a nice detail, too (though, of course, in reality nobody justs acts on a fortune read from the coffee, it is just a fun way of passing time :P) So was the Arabian Fairy Tales, the back-and-forth referral to the magic carpet, etc. Still, perhaps an IMDB rating of 8.4 is too high for this movie; I think a fair rating should be around 7, which is still a good rating for the first movie of a director. Thanks a lot Russell for this very touching story, and hope to see you working with the Turks again😉

sinema içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | 6 Yorum