Dinlediğim Podcast’ler

Karantina günlerinde evde mekanik işler yaparken podcast dinlemek son derece keyifli olabiliyor. Ben de Spotify üzerinden dinlediğim podcast’leri sizlerle paylaşayım, belki ilgi alanınıza girer ve keyif alacağınız bir şeyler bulursunuz diye bu yazıyı hazırlamak istedim. Siz de yorumlarda kendi dinlediklerinizden bahsederseniz ne güzel olur; birbirimize de fikir vermiş oluruz, ne dersiniz?

ilksayfası

İlk Sayfası: Mirgün Cabas ve Can Kozanoğlu’nun adeta bir “sözlü yazı atölyesi” olan bu podcast serileri, birkaç ay önce dinlediğimde inanılmaz keyif aldığım bir yapım olmuştu. İki gazeteci her bölümde başka bir yazarla sohbet edip ondan yazma sürecine dair tüyolar alıyorlar. Her bölümünü severek dinledim, şiddetle tavsiye ederim. Aynı ikilinin “Nereden Başlasam” serisini ise zor günlerde dinlemek üzere bekletiyorum 🙂 Bir de Mirgün Cabas’ın tek başına yürüttüğü “Nasıl Gidiyor Karantina?” podcast’i var ki, o da ünlü isimlerle karantina günlerini nasıl geçirdiklerine dair kısa telefon sohbetlerinden oluşuyor. Başka zaman olsa dinlemezdim belki; ama kendim de karantinadayken iyi gidiyor 🙂

nasılolunur

Nasıl Olunur? Nilay Örnek’in her bölümde farklı bir sektörden başarılı bir ismi konuk ettiği bu podcast serisi, özellikle meslek seçiminin eşiğindeki veya halihazırda üniversite okuyan gençlerimiz için son derece ufuk açıcı olabilir. Konuklar arasında kimler yok ki? Aylin Aslım’dan Selçuk Şirin’e, Şokopop’tan Bekir Ağırdır’a kadar geniş bir yelpaze 🙂 Her bölümünden çok keyif aldım. Nilay Örnek’i seviyorum; tatlı bir kadın, ayrıca çok meraklı ve kendini yetiştirmiş bir insan.

fularsız

Fularsız Entellik: Ekşi sözlüğün ünlü isimlerinden “Immanuel Tolstoyevski” isimli yazar, bu seride kolay anlaşılan türden felsefe yapıyor. Mesela kötülük problemi (neden dünyada bu kadar kötülük var?), Evrensel Temel Gelir konusu, kitlelerin düştüğü yanılgılar… Ekonomi ve felsefe ile ilgileniyorsanız ve temel kavramların basitçe açıklandığı, bazen de olaya farklı bir perspektiften bakıldığı bir podcast arıyorsanız tam size göre.

Learn French: Bu benim Fransızca öğrenmek için takip ettiğim bir podcast serisi, ve ilk bölümleri teee 2000’lerin başına kadar gidiyor. Gündelik diyaloglarla Fransızca öğretiyor. Ancak bu seriden faydalanabilmek için başlangıçta belli bir Fransızca seviyesinde (intermediate) olmanız lazım… Benzer podcast’ler başka diller için de var; örneğin Duolingo’nun “Duolingo Spanish Podcast”ini görmüştüm, İngilizce zaten milyon tane var; eminim ufak bir aramayla başka pek çok dil için de benzerleri bulunacaktır. Cidden artık dil öğrenmek için o kadar çok kaynağımız var ki, bu devirde yabancı dil bilmemek de ayıp artık…

Evet, benim dinlediklerim bunlar. Bir de Açık Bilim, Evrim Ağacı gibi bilim podcast’leri dinlerdim karantinadan önce; ama bugünlerde pek sarmıyorlar nedense… Bir ara da youtube’da izlediğim (çoğunluğu komikli olan) video serilerinden bahsedeyim 😉

 

 

 

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bir kuple Kdrama

2015-2018 arası Kore dizilerinden epey uzak kalmıştım; kariyer aşkı, çocuk büyütme, biraz da blog aleminin eski şaşaalı günlerinden uzak olması, benim bu nadas dönemimin müsebbipleridir zannedersem… Sonra yakın bir kız arkadaş grubum Kore dizilerini keşfetti, ben de onlarla birlikte yeniden daldım bu âleme. Kore dizileri de sigara gibi; asla bırakılmıyor, ancak ara veriliyor 🙂 Eh tabii bilgileri güncellemek gerekti ve kaçırdığım yıllarda yayınlanan dizileri ardı ardına izlemeye başladım. Ve böylece ortaya aşağıdaki liste çıktı, izlediklerim arasından en sevdiklerim. Hepsi test edilmiş, onaylanmıştır. Korona günlerinde evde oturan Kdramaseverlerle bu listeyi paylaşmayı bir borç bilirim!

hwarang

Hwarang: Bilen bilir, Sungkyunkwan Scandal benim en sevdiğim Kore dizisidir ❤ ❤ İçindeki minnoş SJK ve diğer güzel oğlanlar dışında konusu itibariyle de bana son derece çekici gelmiştir; eh, serde akademisyenlik var :)) Hatta 2017 yazında neredeyse Kore’de misafir akademisyen oluyordum da çocuk küçük olunca olamadı… Neyse, Hwarang da yine konusu itibariyle SKS dizisini andırdı bana epeyce: Bu kez Kore’nin 15. yüzyılına gidiyoruz ve 4 adet krallıktan oluşan Kore yarımadasındaki en zayıf krallık olan Silla’nın hikayesine konuk oluyoruz. Silla’nın başında kral naibi olarak Ana Kraliçe var, bizdeki Hürrem ya da Kösem Sultanlar gibi devletlü bir teyze bu. Ve kendisi her kraliçenin rüyasını gerçekleştirip genç, güzel, yetenekli asil erkeklerin eğitilip müthiş savaşçılar yapılması için bir okul kuruyor. İşte Hwarang da bu okul oluyor efendim… Sonrası, delüganlılar arasındaki çekişmeler, bromance’ler, iç ve dış mihraklara karşı yürütülen mücadeleler ve elbette olmazsa olmaz bir aşk hikâyesi ile son derece keyifli bir seyirlik 😉

weightlifting-fairy-kim-book-joo-kore-dizisi

Weightlifting Fairy Kim Bok Joo: Bu kez başrolde sporcu gençlerimiz var. Seriye adını veren Kim Bok Joo (Lee Sung Kyung), çok güzel yüzlü ama biraz erkek fatma karakterli bir halterci kızımız. Yüzme takımından çocukluk arkadaşı olan Joon Hyung (Nam Joo Hyuk) ile aralarında flörte dönüşmesi an meselesi olan bir arkadaşlık başlar. Ancak kızımız Joon Hyung’un abisine aşık olur ve üstüne üstlük bu adam bir diyetisyen doktor olduğu için onu görmek için bir kilo verme programına yazılır. Ama halter takımındaki hocaları, kendisini 59 kilo yerine 63 kiloda yarıştırmak için kilo almasını istemektedir :/ Velhasıl işler karışır, ortaya eğlenceli bir hikâye çıkar. Her zamanki gibi Korelilerin 1.75 boy-60 kilodaki hatunlara obez muamelesi yapması sinirlerinizi zıplatmazsa veya bunu göz ardı edebilirseniz (beni delirtiyor!) keyifle izlersiniz 🙂

descendants_of_the_sun

Descendants of the Sun: Song Joong Ki ve oyunculuk fakiri Song Hye Kyo’nun evlenmesi ile sonuçlanan bu dizi uzun süre kara listemde yer aldı 🙂 Neyse ki boşandılar da diziyi keyifle izleyebildim, haha 😀 Aslında öyle süper eğlenceli bir dizi değil; bildiğin bizim asker dizileri tadında. Ben elbette SJK için izledim, yoksa başına bile oturmazdım. Ama seveni bol, müzikleri hoş, görüntüler güzel, asker üniforması içindeki SJK hepsinden güzel 😀 Yurtdışında bir yerlerde görev yapan vatansever, cesur bir asker ve işine bağlı iyi bir doktor arasındaki aşk öyküsünü izlemek isteyenler için güzeş bir alternatif olabilir.

chicago

Chicago Typewriter: Genç, yakışıklı ve yetenekli bir yazar (Yoo Ah In) ve genç bir veteriner (Lim Soo Jung)’un hayatı, yazara hediye gelen bir daktilonun içerisinde sıkışmış bir hayalet yüzünden tamamen değişir: Bu hayalet, iki gence 1920’lerin Kore’sinde yaşadıkları geçmiş hayatlarını hatırlatacak, onların geçmişin gizemlerini çözmelerini sağlayacaktır… Ve yarıda kalmış birçok şeyin reenkarne oldukları bu yeni hayatta yaşanmasını da… Romantik, yarı fantastik yarı tarihi, oldukça güzel bir diziydi.

touchyourheart

Touch Your Heart: Sevimlilik abidesi Yoo In Na ve mermer tenli oppamız Lee Dong Wook’un başrolleri paylaştığı ve birbirlerine inanılmaz yakıştığı bu dizide Yoo In Na, haksızlığa uğrayıp ününü kaybetmiş genç bir yıldızı, Lee Dong Wook ise çok ciddi, işinde çok başarılı bir avukatı canlandırıyor. Yoo In Na bir dizideki avukat karakterini daha iyi canlandırabilmek için Lee Dong Wook’un yanında işe başlıyor ve olaylar gelişiyor. Tiplemeler tam klişe olsa da ikilinin romantizmi çok şirin ve insanın içini ısıtan cinsten.

crashlanding

Crash Landing on You: Son olarak Hyun Bin ve Son Ye Jin’in başrolleri paylaştığı bu romantik komedi, bir paraşüt kazası sonucu Kuzey Kore’ye düşen ve bir Kuzey Koreli yüzbaşının zorunlu misafiri olan genç bir işkadınının trajikomik öyküsünü anlatıyor. Her bölümü birbirinden sürükleyici. Yüzbaşının emrindeki askerler de pek şirinler, Rooftop Prince’teki prensin avanesini anımsatıyorlar insana. Keyifle izleyiniz 😉

 

Kdrama içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | 5 Yorum

Proust Anketi

marcel-proust-profil-xg

Virüs korkusundan evlere kapandığımız bugünlerde bir blogum olduğunu hatırladım 🙂 Biraz kafa dağıtmak için birkaç yazı yazayım bari. Bugün, Proust anketini yapacağım. Severek takip ettiğim bir edebiyat blogunda, parsomenfanzin.com’da gördüm bu anketi. Yapan arkadaşlar şöyle açıklıyorlar:

Fransız yazar Marcel Proust, 13 yaşındayken bir hatıra defteri alıp içindeki İngilizce soruları cevaplayarak arkadaşı Antoinette Faure’a doğum günü armağanı olarak verir. Benzer bir anketi, 20 yaşındayken de cevaplar. Bu iki anket Proust öldükten birkaç yıl sonra yayımlanır, soruların çoğu zaten aynı olduğundan literatüre “Proust Anketi” olarak geçer.”

İşte sorular ve benim cevaplarım:

Sizi en çok üzecek olay: Klasik cevap, çok sevdiğim birini kaybetmek. Daha farklı bir boyuttaki cevabımsa “değerlendirilememiş potansiyel”. Yani mesela çok zeki olduğu halde okumasına izin verilmemiş, 5 çocuklu fakir bir kadıncağız olarak hayatını sürdüren bir insanla karşılaşınca içim bir “cızz” ediyor.

Nerede yaşamak isterdiniz: Yeşillikler içerisindeki bir kır evinde. Salonu boydan boya cam olsun, tepeden yemyeşil bir vadiye, aşağısında ise masmavi denize baksın. Konforlu bir yer olsun ama; ben şehir çocuğuyum, köy ortamına alışık değilim 🙂 İnternetimi de verin lütfen 🙂 Ayrıca şehir dışında olsun ama büyük bir şehre de en fazla 1 saat mesafede olsun ki, istediğim zaman bir gezip geleyim. Böyle bir yerde yaşadığım sürece ister İstanbul, ister New York, ister Floransa çevresinde olayım hiç fark etmez.

Yaşayabileceğiniz en mutlu an: İnsanlığa çok büyük bir faydam dokunmuş ve insanlar bunu fark edip takdir etmişler… Daha mutlu bir an tasavvur edemiyorum. Kimya ya da tıp Nobel ödülünü alanlar bu hissi yaşıyor olmalılar, ne güzel 🙂

Hangi hataları hoşgörü ile karşılayabilirsiniz? Gençlikten, tecrübesizlikten, iyi niyetten, saflıktan kaynaklı hataları.

En sevdiğiniz erkek karakter: Rose of Versailles – Andre.

En sevdiğiniz kadın karakter: Rose of Versailles – Oscar. Çiçekler Büyürken – İlay.

Tarihteki favori kahramanlarınız: Bilge Kağan ve Tonyukuk. Tuğrul ve Çağrı beyler. Taht kavgalarına girişmeden, kardeş kardeş de devlet yönetilebileceğini kanıtlamaları açısından kalbime taht kurmuşlardır 🙂

Gerçek hayatta favori kadın kahramanınız: Ada Lovelace. Türkan Saylan. Bir alandaki erkek hakimiyetine rağmen yetenek ve çalışkanlıkları ile yükselmiş, insanlığa hizmet etmiş bütün kadınlar.

En sevdiğiniz ressam: Fikret Mualla’nın rengârenk eserleri, Osman Hamdi bey’in müthiş detaylar içeren oryantal tabloları ve Monet’nin ruha huzur veren nilüfer bahçeleri arasında kararsız kaldım.

En sevdiğiniz müzisyen: Zor soru. Çok isim var. Yanni, Yann Tiersen, Brian Crain, Joe Hisaishi, Hans Zimmer…

Bir erkekte en beğendiğiniz özellik: Kültürlü ve alçakgönüllü olması

Bir kadında en beğendiğiniz özellik: Kültürlü ve alçakgönüllü olması

En sevdiğiniz erdem: Dürüst, iyi kalpli ve çalışkan olmak. Hepimiz böyle olabilsek dünya çağ atlardı 🙂

Yapmaktan en mutlu olduğunuz iş: Bir şeyler yazıp-çizmek. Öykü de olabilir, blog yazısı da, ya da bilimsel makale de. Yeter ki ortaya gurur duyacağım bir ürün çıksın.

Kimin yerinde olmak isterdiniz? Kendim olmaktan dolayı gayet mutluyum. Ama illa birini seçmem gerekecekse mesela İnan-Suna Kıraç çiftinin kızı İpek’in yerinde olmak isteyebilirdim 🙂 Hem para hem vizyon; Allaaah, ne efsane hayat yaşardım be! 😀 😀

Arkadaşlarınızda hangi özellikler olmasını isterdiniz? Zekâ, kültür, iyi kalplilik, dürüstlük ve samimiyet. Arkadaşım olarak gördüğüm her insanda bu özellikler zaten var 😉

Kendinizde gördüğünüz en temel eksiklik: Ağzım hiç laf yapmaz :/ Hatta konuşmak beni yorar. Yaptığım işleri ballandıra ballandıra anlatabilen bir insan olmadığım gibi normal arkadaş muhabbetinde de çok eğlenceli bir insan değilim ne yazık ki… O yüzden genelde yakın arkadaşlarım çok konuşan insanlardır, onlar anlatır ben dinlerim 🙂

En sevdiğiniz renk: Mavi-yeşil. Turkuaz.

En sevdiğiniz çiçek: Nergis. Yasemin ve hanımeli de müthiş kokuları hasebiyle favorilerimdendir 😉

En sevdiğiniz kuş: Kırlangıç olabilir. Baharda ve yazın havada daireler çizerek dans etmelerini çok severim ❤ Saksağanları da severim; siyah-beyaz kuyrukları ile çok minnoşturlar. Pika pika 🙂

En sevdiğiniz yazar: Çok… Ama mutlaka birilerini seçmem gerekecekse şimdiye kadar okuduğum hiçbir kitabında beni yanıltmamış olan Magda Szabo, Alice Munro ve John Fowles demek istiyorum.

En sevdiğiniz şair: Didem Madak’in, Nazım Hikmet’in ve Cemal Süreya’nın bazı şiirlerini çok sevsem de, nicel bir analiz yapmam gerekirse (çünkü mühendislique :D) “şairin sevdiğim şiirleri”/”şairin okuduğum tüm şiirleri” oranının en yüksek olduğu isim Orhan Veli’dir sanıyorum.

Tarihte en sevmediğiniz karakter: Stalin.

En çok isteyeceğiniz özellik: Görünmez olmak ve istediğim yere sızmak 🙂

Nasıl ölmek istersiniz: İlerlemiş bir yaşta 3 gün yatak, 4. gün toprak.

Hayattaki sloganınız: Elinden geleni yap ve gerisini Allah’a havale et 🙂

Şu anki ruh haliniz: Hem ülke durumundan ötürü endişeli, hem de tuhaf bir biçimde çalışkan.

Anket bu kadar. Lütfen siz de cevaplamaktan çekinmeyin 😉

 

 

 

 

Genel içinde yayınlandı | 4 Yorum

Benim ağaçlarım

Çok sevdiğim ama yalnızca okumakla yetindiğim (üşengeçlik veya utangaçlık, ya da ikisi birden yorum bırakmamı engelliyor…) bloglar var. İlginç bir tesadüf ki, genellikle kadın öğretmenlerin blogları bunlar 🙂 Kendini yetiştirmiş bir öğretmen gibisi yok gerçekten… İşte o bloglardan birinde, sevgili Leylak Dalı’nın blogunda şöyle bir yazı gördüm ve bir heves ben de yazmaya koyuldum. İşte benim ağaçlarım…

Aslında benim ağaç-çiçek sevgim 30’umdan sonra başladı. Daha doğrusu önceden de bitki, börtü-böcek severdim ama dikkat etmezdim. Zavallı babam bana defalarca çam-köknar-ladin arasındaki farkı anlatmıştır ama hâlâ karıştırırım 🙂 (Mavi gibi olanlar köknardı, koyu yeşiller ladindi galiba. Yoksa tersi mi? :P) Ağaçların türüne, çiçeklerin ismine dikkat etmem yeni gelişen bir şey, sanki içimde bir buton yaşla birlikte aktive oldu 🙂 Artık az-çok bitki türlerini ayırabiliyorum. Ayıramadığım zamanlarda ise telefonumdaki “seek” uygulaması yardımcı oluyor, Latincesini ve İngilizcesini iletiyor sağolsun…

iğde

Çocukluğuma döndüğümde ilk hatırladığım ağaçlar Elazığ’daki lojmanlarımızın önündeki tarladaki ağaçlar olmalı… Bol bol fıstık çamı vardı tarlamızda. Bir de bir iğde ağacı: Aşağı yola inen kestirmenin dibindeki o iğdenin kokusu hâlâ hatırımda. Sonra, kütüphanenin arka taraflarında karadut ağaçları vardı ki, bir yandan kulağakaçan böceklerinden ölesiye korkarken bir yandan da kendimize engel olamayıp şemsiye gibi dallarının altına girerek doyasıya karadut yerdik. İlkokulumun bahçesinde ise akasya ağaçları vardı. Akasyanın yapraklarının şekli, beyaz çiçekleri, onlar sayesinde hafızama kazınmıştır. Öyle ki, armut ağacını ayvadan ayıramayan bendenizin akasya ağacını şıp diye tanıması bir vakit anneciğimi çok şaşırtmıştı 🙂

9 yaşında iken İskenderun’a yaptığımız bir gezide palmiye ağacı ile tanıştım ve pek sevimli buldum 🙂 Sonra Antalya’da da buluşmalarımız oldu bu sevimli ağaç ile. Hâlâ palmiyeler bana tatili ve sıcak güney memleketlerini çağrıştırır…

Bir de Ayaş’ta anneannemin bahçesindeki dut ağacı vardır, çocukluk hafızamda en çok kalan… Onun dallarına tırmanıp beyaz dut yemek, sonra da daldan sallanıp aşağı atlamak en keyifli çocukluk aktivitelerimizdendi. Aşağı sokakta ise Halide yengelerin (bana o zaman kocaman görünen) bahçesi yer alırdı. Bu bahçedeki ceviz ağaçlarının devasa görünümü hâlâ hatırımdadır… Ayaş’a uğrayıp bir bakmalı, o bahçe acaba hâlâ duruyor mu diye…

Isparta’da kütüphanenin yer aldığı caddeyi çok severim. İki yanında uzun çınar ağaçları vardır ve bana Beşiktaş’tan Ortaköy’e giden yolu anımsatır.

huşağacı

Ve ODTÜ… Faika Demiray yurdundan bölümlere geçen kestirme yol üzerinde muhteşem bir huş ağacı vardı, pek severdim… Asıl yurtlar bölgesinde ise kestane ağaçları pek çoktu. Hatta dikenli kabukları olan bu at kestaneleri yaz aylarında çatlayıp pat diye yola düştüğü için pek çok kez kafa yarılması tehlikesi atlatmışımdır 🙂 Bir de bahar gecelerinde beni sarhoş eden güzellikteki kokuları ile kampüsün ıhlamur ağaçlarını tek geçerim!

ABD’deki ağaçları pek tanıyamadım. Daha doğrusu cinslerini bilemem. Ama Türkiye’deki ağaçlara göre çok, çoook daha uzun olduklarını söyleyebilirim 🙂 Bu uzunlukta ağaçları Türkiye’de pek nadir gördüm; Isparta Aşağı Gökdere Arboretumu’ndaki kızılçamlar yakın zamanda gördüğüm en uzun Türk ağaçlar…

Nihayet İstanbul’da ise yine pek tatlı ağaçlarla hemhâl oldum 🙂 Kocaman beyaz çiçekleri olan manolya ağaçları ve müthiş bir eflatunla donanan erguvan ağaçları favorilerim. Ama diğerleri de alınmasın: Baharın müjdecisi bademler, çeşit çeşit meyve ağaçları, Ayvalık dolaylarında yanlarına sokuldukça beni mutlu eden zeytinler: hepinizi çok seviyorum canlarım. Hep var olun, hiçbir yere gitmeyin. Öperim dallarınızdan, budaklarınızdan.

erguvan

Genel, kişisel içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 4 Yorum

Yaz için kitap listesi ;)

Hellö arkadaşlar. Şimdi bildiğiniz gibi artık kitap paylaşımlarımı hikarusbooks isimli instagram hesabımdan yapıyorum. Ama ne yalan söyleyeyim, instagram paylaşımları blogda yazmanın keyfini vermiyor… Bir kere ben eski kuşağım arkadaş; bırak Z’yi, Y kuşağını bile güç bela ucundan yakalamışım. Cep telefonunun minicik klavyesinden bin türlü autocorrect’le cebelleşerek yazı yazmak hiiiç hoşuma gitmiyor… Açarım bilgisayarımı, aslanlar gibi on parmak yazı yazarım, heyt bee! 😀 Ayrıca instagramda böyle geyik yapamıyorum. Geniş bir aile efradı, sülale, kardeşimin doktor çevreleri gibi ciddi (!) müesseseler beni takip ediyor. Eh, haliyle daha ciddi bir ton takınıyorum. O yüzden biraz geyik yapmak adına ve topluca bir arada dursunlar diye bu yaz okuduğum ve sevdiğim birkaç kitabı burada da anlatmak istedim. Ha siz yine instagram hesabımı da takip edin; ciddi middi ama bilgi verici paylaşımlar yapıyorum orada, güzel kitaplar tavsiye ediyorum, benden söylemesi 😉

9941163409458

Hayata Dön: İtiraf edeyim bu kitabı “İstanbullu Gelin’in senaryosu buna dayanıyor” dedikleri için aldım 🙂 Özcan Deniz’e karşı biraz önyargılıyımdır; diziyi de başladığı günlerde Asmalı Konak Vol 2 zannedip kâle bile almamıştım; ancak son sezonunda takip etmeye başladım ve gördüm ki aslında gayet iyi bir diziymiş. Hele psikolog sahneleri son derece ufuk açıcıydı, acayip hoşuma gitti. Böylece gittim kitabını da aldım. Ama kitapla dizi çok farklıydı. Kitapta Esma bayaa bildiğin kötücül, oğullarının ve gelinlerinin ağzına sıçan, pislik bir karakter. Dizide ise (en azından son sezon için konuşuyorum) Esma’nın biraz dominant bir kadın olmak dışında bir falsosu yok. Oğullar, gelinler falan da normal insanlar, herkes kadar zaafları var. Oysa kitaptaki aile resmen Palu ailesi! 😀 Ama şunu da ekleyeyim, aslında kitap yalnızca Esma ve ailesini anlatmıyor. Hatta bu hikâye kitapta az bir yer kaplıyor da denebilir; aslında “Hayata Dön” bir psikiyatrist tarafından yazılmış bir anı-roman gibi. Bu türe diğer güzel örnekler Irvin Yalom’un Aşkın Celladı kitabı ve Bir Psikiyatristin Gizli Defteri olarak sıralanabilir. İlk defa bu türde Türkçe bir kitap okuyorum ve doğrusu çok sevdim. Gülseren Budayıcıoğlu’nun yer yer “ay ben çok süper bir kadınım ve süper bir doktorum” şeklinde övünmeleri bile bana çok batmadı (doktor egosuna karşı bağışıklık mı kazandım ne? haha :D), çünkü kitap güzel akıyor, hikâyeler de güzel ve insana dokunan, empati yaptıran cinsten… Kısacası bu türe ilgiliyseniz severek okuyabileceğiniz bir kitap olmuş. Budayıcıoğlu’nun diğer kitaplarını da alıp okuyacağım 😉

0001781954001-1

Ufak Yangınlar: Celeste Ng’nin tam 50 hafta boyunca New York Times bestseller’ı olarak kalan bu kitabı nasıl tanımlayabileceğimi bilemiyorum… Biraz Genç Yetişkin kitabı havası var… Ama tam da değil… Roman, 1997 yılında geçiyor ve Amerika’nın Ohio eyaletinde Shaker heights isimli (muhtemelen kurgusal) bir kasabada yaşananları ele alıyor. Richardson ailesinin 4 çocuğundan en küçüğü ve asisi olan Izzy, ailenin büyük ve gösterişli evinde bir yangın çıkardıktan sonra kayıplara karışıyor. Ve biz de olayların nasıl buraya geldiğini, Izzy ve ailesi ile kiracıları Mia ve Pearl’ün arasında geçenleri, birtakım aile sırlarının yavaş yavaş ortaya dökülüşünü falan okuyoruz. Roman son derece akıcı ve sürükleyici. Ancak bence bir şeyler eksik. Yani tamam, gizem falan hoş, karakterler genellikle sevilesi ve derinlikli. Ama hikâye büyük bir roman olacak kadar çarpıcı değil bence. Bir de bazı şeyler havada kalıyor gibi; Pearl’ün Moody ve Trip’le yüzleşmesini, Mia’nın ailesi ve Richardson’larla yüzleşmesini okumuyoruz mesela. Ya da bazı önemli olaylar yeterince dramatik sonuçlar yaratamıyor diyeyim; o açıdan bu kitabı geleceğin klasiklerinden biri olacak bir roman diye adlandırmak zor. Ama keyifli vakit geçirtecek bir okuma olarak tanımlanabilir. Ergenler ve ilişkileri, aile sırları, 90’lar gibi temalar hoşunuza gidiyorsa bir şans verebilirsiniz 😉

bony

Bir Ömür Nasıl Yaşanır: İlber Ortaylı’nın bu nehir söyleşisi gerçekten ufuk açıcı, gaza getirici, çok ama çok okunası bir kitap. Şahsen çok istifade ettim; izleyeceğim filmler, gezeceğim şehirler, dinleyeceğim klasik müzik parçaları arasına yeni isimler yazdım 🙂 Bir tek kitaplar konusunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim, hocanın tavsiyelerinin çoğunu okumuşum zaten (aferin bana :D) Kitapta yer alan listeleri internette de bulabilirsiniz; mesela buyrun size müzikler. Ancak yalnızca tavsiyeler için okumamak lâzım bu kitabı; İlber hocanın bilgeliği gerçekten kitabın satırlarından taşıyor. Özellikle eğitim konusunda söylediği (bazıları gayet provokatif olan) şeylerde çok ama çok haklı bence: Çocuklarımıza ne yazık ki yeterli ve kaliteli eğitimi veremiyoruz; en güzel çağlarını heba ediyoruz, oysa bir çocuk ileride yapacağı işe göre 15 yaşına kadar temel becerileri edinmek zorunda! Marangoz mu olacak; lise bitene kadar beklememeli. Müzisyen, balerin, dil bilimci, küçücük yaşından başlamalı alanında uzmanlaşmaya. Kaliteli öğretmen o kadar önemli ki bu konuda. Ne yazık ki biz öğretmen kalitesinde fena halde sınıfta kalıyoruz… Hoca “kaliteli bir üniversitede okumayacaksanız hiç okumayın!” diyecek kadar ileri gidiyor, ama bence bu konuda bile haklı. Eğer verilen eğitim gerekli beceriler ile donatmazsa sizi, o diploma bir kağıt parçası olmaktan ileri gidemiyor… Neyse, fazla da derine dalıp yazıyı kasvete boğmayayım 🙂 Sonuç olarak güzel yaşamak, güzel gezmek ve kendini geliştirmek için çok sağlam tavsiyeler var kitapta; herkese hararetle öneriyorum 😉

sariyaz-karayarisi-696x385

Sarıyaz & Kara Yarısı: Çağdaşımız genç öykücülerden Mahir Ünsal Eriş iki öykü kitabı birden çıkardı bu sene; Sarıyaz ve Kara Yarısı. Bir arkadaşım (Yasemincim ^^) Eriş’i Yaşar Kemal’e benzetti; ona katılıyorum. Yaşar Kemal üstat gibi MÜE de yöre ağzıyla yazıyor bazen, ve bu çeşit bir dil kullanımı öykülerine çok samimi bir hava katıyor. Ben şahsen Sarıyaz’ı daha çok sevdim; daha nahif, çocuksu ve daha az üzücü öyküler vardı burada. Bir de Erdek vardı, MÜE’nin neredeyse her kitabında olduğu gibi 🙂 Kara Yarısı biraz daha sarsıcı, toplumun marjinallerini anlatan öykülerden oluşuyordu. O da güzeldi, ama yer yer çok üzdü :/ Yine de iki kitabı da okuyun, zaten hemen bitiveriyor, tadı damağınızda kalıyor…

kitap içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Romance is a Bonus Book: Kitaplar arasında bir romans

riasbb2

Uzun zamandır Kore dizisi yazmamışım… Romance is a Bonus Book (RIABB) gelene dek uzun süre Kore dizisi izlememiştim de. (Öte yandan, bundan önce izlediğim son dizinin While You Were Sleeping  olması… Ondan önce W Two Worlds, daha da önce Pinocchio… Yani Kdrama hayatımın Lee Jong Suk estetiklisinin dizilerinden ibaret kalmasına ne demeli? Ama bende suç yok, eleman acayip iyi dizi seçimi yapıyor. Leonardo Di Caprio’nun film seçimi eşittir Lee Jong Suk’un dizi seçimi… Bi’ de başka aktör kalmamış gibi paso bu ince burunluyu oynatıyorlar. Neyse ki şimdi askere gitti de 2 sene rahatız. Lan Jong Suk veledi, açsana gençlerin önünü!)

Öhöm, neyse sakinim. Bu kadar tatlı bir romantik komediyi anlatan yazının ilk paragrafının isyeaannn dolu olmasını istemezdim, ayem sori. RIABB’a romantik komedi dedim ama aslında o kadar da komedi başlamıyor. İlk bölümü izleyip duygulanmayan 30 yaş üstü (hele de evli, hele de çocuklu) kadın bizden değildir. Çünkü iş hayatında erkeklerin o hiç muhatap olmak zorunda kalmadıkları “çocuk mu? kariyer mi?” sorusu mutlaka biz kadınların başına patlıyor… Kang Dani (Lee Na Young) de işte bu soruya çocuk diye cevap verip başarılı bir reklamcı iken işten ayrılmak zorunda kalmış bir kadın. Şimdi 37 yaşına gelmiş, 10 senedir çalışmıyor. Sonra bu kadıncağız kocadan kazığı yiyor mu sana, oturuyor mu kıç üstü! Ne elde var ne avuçta, çocuğunu akran zorbalığından dolayı yurtdışında bir okula okumaya yollamış, koca çekmiş gitmiş, deliler gibi iş aramaya başlıyor ama kariyerine bu kadar uzun bir ara verdiği için kapılar bir bir yüzüne kapanıyor… Nihayet Dani çareyi kendini lise mezunu gibi gösterip vasıfsız işçi olarak Gyo Roo isimli yayınevinde işe başlamakta buluyor… Bu yayınevi ise onun çocukluktan beri tanıdığı, küçük kardeşi gibi gördüğü Cha Eun Ho’nun (Lee Jong Suk) baş editör olarak çalıştığı yer. Üstelik Dani evinden atılıp evsiz kalınca Eun Ho’nun evinde de yaşamaya başlıyor ama ikili birbirlerini tanıdıklarını iş arkadaşlarına çaktırmamak zorundalar. Üstüne bir de Eun Ho çocukluktan beri âşık olduğu bu kadının boşandığını öğrenip eski duyguları depreşince, Dani ise “daha önce okuduğu bir kitabı artık bambaşka bir gözle okumaya” başlayınca ortaya tatlı mı tatlı bir romantik komedi dizisi çıkıyor.

Dizinin sakin sakin ilerleyişini, Eun Ho – Dani ilişkisinin yanı sıra yayınevindeki diğer renkli karakterlerin hayatlarını da başarıyla aktarmasını sevdim. Kore dizileri bu konuda oldukça başarılı zaten, yan karakterler karton tiplemeler olarak kalmıyor, onları da kanlı canlı gerçek insanlar gibi izleyebiliyoruz. Ayrıca dizinin kitaplarla ilgili olmasını, bir kitabın büyük emekler verilen basım sürecini anlatmasını çoooook sevdim. Satılmayan kitapların geri dönüşümle kağıda dönüştürüldüğü sahnelerde resmen içim acıdı. Eun Ho ve Dani çiftine de ayrıca bayılıyorum. Genç erkek – büyük kadın aşkı favorimdir bilirsiniz (eheh), ama ayrıca boşanmış, çocuklu bir kadının da hayatının bitmiş sayılmayacağını anlatması yönüyle kamu spotu gibi dizi olmuş 😀 😀 (Yalnız Allahsız Lee Na Young’un güzelliği, hem de 40 yaşında olduğu halde 25’ten bir gün bile büyük görünmemesi vallahi çok ayıp 😀 Güzel olmayan kadınlar da boşandıktan sonra âşık olabilsinler lütfen 😀 :P)

Dizi bugün itibariyle 16 bölümü tamamlayıp bitti, ama ben Netflix’ten takip ettiğim için 10 gün kadar sonra bitirebileceğim sanırım :/ Neyse, spoiler yenecek dizi değil nasıl olsa 🙂 Baharın bu ilk günlerinde sıcak bir fincan çay gibi içinizi ısıtacak minnoş, tatlı bir dizi izlemek isterseniz RIABB’ı severek izleyebilirsiniz.

risabb

Kdrama içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 10 Yorum

2018’e şööle bir bakış

2018

Adettendir, yeni yıl gelirken eski yılın muhasebesi yapılmazsa olmaz… O halde benden de gelsin: 2018’te en sevdiğim filmler, en sevdiğim diziler, en sevdiğim müzikler ve en sevdiğim kitaplar hangileri olmuş acaba? Buyrunuz top 5 listeme:

Filmler:

Bu sene pek fazla film seyredemedim; toplasan 20’yi bulmaz… O yüzden ilk 5’im çok da içime sinmedi ama yine de şöyle:

  1. Coco: Meksika’nın ünlü ölüler günü temalı bu minnoş animasyon ailenin önemi ve hayallerinin peşinden gitmek temalarını başarıyla birleştirip kalbimize dokunuyor 🙂
  2. Searching: Tempoyu hiç düşürmeyen bir dedektiflik hikâyesi. Şu yazıda detaylıca anlatmıştım.
  3. The Lobster: Yunan yönetmen Yorgo Lanthimos’un kafası bir değişik çalışıyor… Aslında bu senenin filmi The Favourite’ti, ama onu hâlâ izleyemedim maalesef :/ Eski filmlerinden olan The Lobster ise sevgilisi/eşi olmayan insanların bir hayvana dönüştürüldüğü acayip bir dünyayı anlatıyor. Çok ilginç ve izlemesi keyifli bir filmdi. Biraz Wes Anderson filmlerini andırıyordu, ama daha karanlık olanıydı sanki 😉
  4. Perfetti Sconosciuti: Bir grup arkadaş bir akşam otururlarken bir oyun oynamaya karar verirler: Telefonlarına gelen bütün mesajları, aramaları o ortamdaki herkese gösterecek/duyuracaklardır. Tabii hepsinin bir sürü kirli çamaşırı saçılır ortalığa ve ev birbirine girer 🙂 Modern dünyada her birimizin ne çok sırrı olduğuna dair bu film o kadar beğenilmiş ki her ülkede bir remake’i çevrilmiş, bizdekinin ismi Cebimdeki Yabancı. Onu izlemedim ama orijinal film bayaa iyiydi 😉
  5. To All the Boys I’ve Loved Before: Netflix chick flick’lerinden en sevdiğim bu oldu. Noah Centineo sevimlisi ve Koreli başrol kızımızın da etkisi olabilir 😀

Diziler:

Filmlerin aksine bereketli bir dizi sezonu geçirdim 🙂 Hatta o kadar ki, top 5’imi seçerken epey zorlandım. Buyrunuz:

  1. Dark: Alman yapımı bu zaman yolculuğu konulu dizi beyin yakıyor ama nasıl güzel yakıyor 🙂 Ba-yıl-dım! İkinci sezonu iple çekiyorum.
  2. Anne with an E: Bu minnoş dizimizi şurada anlatmıştım.
  3. Mindhunter: Seri katillik müessesesinin ilk kez tanımlandığı günleri anlatan bu dizi kimi izleyicilerce durağan bulunmuş. Ben çok sevdim. Psikoloji ve polisiye sevenlere hitap edecektir.
  4. Miss Fisher’s Murder Mysteries: Bu diziye bir yazı yazmak boynumun borcu olsun! 1920’ler Avustralya’sında geçen dizide Miss Fisher deli dolu, çok zeki ve çok tatlı bir kadın dedektif. Onun ve olgun, kibar komiser Jack Robinson’la sık sık yolunun kesişmesine sebep olan cinayet hikâyelerini izlemek büyük keyifti. Beni bu diziyle tanıştıran sevgili dünürcüm Senem’ime öpücüklerimi yolluyorum 😉
  5. The Haunting of Hill House/Şahsiyet: Ay valla hangisini seçsem bilemedim, ikisini de çok sevdim 🙂 Korku/dram türlerini başarıyla birleştiren Haunting ve Onur Saylak’ın yönetip Haluk Bilginer’in döktürdüğü alzheimer’lı seri katil hikayesi Şahsiyet, yine gönlümü fethedenlerden…

Müzikler:

Aşağıdaki listedeki bütün şarkılar 2018 yılına ait değil. Ama ben bu yıl keşfettiğim için benim 2018 top 5’imdeler 🙂

  1. City Lights Cry (Armistace): Çok minnoş ve insanın içine yaşama sevinci veren bir müzik değil mi? Sözler pek değil ama olsun 😉 Tıktık
  2. Lullaby Love (Roo Panes): Yine soft, tatlı bir musiki 😀 Roo’nun kürek çekerken şarkı söyleyebilmesi ise takdire şayan 😀 😀
  3. Lost on You (LP): UTC sağolsun bu şarkıyı herkes biliyor 🙂 Popüler şeylere alerjimiz olsa da güzel bence 😉
  4. Mariners Apartment Complex (Lana del Rey): Lana’yı çok sevdiğimi söyleyemem ama bu şarkısına doyamadım.
  5. Derya (İncesaz): Bu şarkıda ise eski mahalle havası, böyle bir Süper Baba tadı yok mu Allahaşkına söyleyin 🙂

Kitaplar:

60-65 kitap okudum bu yıl. Her birini de @hikarusbooks instagram hesabımda itinayla kritik ettim 🙂 Detaylar için lütfen oraya bakınız efenim 😉 Ama top 5’im şöyle:

  1. According to Garp – John Irving
  2. Dürtme – Richard Thaler
  3. İza’nın Şarkısı – Margo Szabo
  4. Monogram Cinayetleri – Sophie Hannah
  5. İskoçya Sokağı 44 Numara – Alexander McCall Smith

Herkese keyifli seneler ^^

happy-new-year-2019-background-vector-illustration.jpg

kitap, Müzik, sinema, Yabancı Dizi içinde yayınlandı | 2 Yorum

Sadeleşmek üzerine…

benefits-of-minimalism

Ne kadar huzur verici görünüyor değil mi… Ama siz bir de bu resmin tam tersi olan bizim evi görün! 😀

Oldum olası sadeliği severim… Hayatımın hiçbir döneminde aşırı makyaj yapmadım, abartılı giysiler giymedim. Çok fazla aksesuarım, ayakkabım ya da çantam olmadı. Yine de gardrobum nedenini anlamadığım bir biçimde hep doludur 🙂 Sık sık Sevgi Evi‘ne ya da sokaktaki geri dönüşüm konteynerlerine giysi bağışlasam da o doluluğu bir türlü gideremiyorum…

Ama gardroptan giysi ayırıp ihtiyacı olan başkalarına göndermek insanı fena rahatlatıyor. Cidden. Aynı şey kitaplar için de geçerli. Evdeki kitaplığın rafları dolup ikinci sıraları oluşturmaya başlayınca bir daha okumayacağım/kızıma ileride okutmayacağım kitapları göndermek iyi bir fikir gibi görünmeye başladı. İnternette ikinci el kitap satıp kedi-köpeklere mamalar alan hesaplar var, ben genellikle kitaplarımı oraya yolluyorum. Arada bir sahafa gidip değiş-tokuş yapmak da aklımdan geçmiyor değil, ama bir şekilde bunu hiç başaramadım. Bu planın başarılı olması için Kadıköy’e inip değiştireceğim kitapları çantaya atmayı unutmamam lâzım 🙂

Kozmetik konusunda daha başarılıyım sanırım; makyaj yapmadığım için fondötenmiş, kapatıcıymış, hiç doğru dürüst malzemem yoktur… Rujlarımı bile bitirme sorunu yaşıyorum, çekmecede on yıllık rujlar falan var 🙂 Güneş kremim ve el-vücut kremlerim boldur yalnız; dermatolog sister sağolsun beni kremsiz bırakmaz. Bir de işte temizleyici bir şeyler, tonik-monik, BB krem, yetip de artıyor.

Bu arada çok eşyanın cidden ruhumu yorduğunu fark ettim. Sadelik, minimalizm, az eşya sahibi olmak, bunlar güzel şeyler 🙂 Bu süreçte minimalist günlük‘le tanıştım, çok tatlı bir blog. İçindeki önerilerin çoğunu gerçekleştiremesem de (mesela kapsül gardrop sahibi olduğumu hayal bile edemiyorum!) sırf okumak bile huzur veriyor. Ancak şu da var ki, küçük çocuğunuz varsa minimalizm hayal gibi bir şey. Onun odası o kadar çok incik boncuk, ufak tefek oyuncaklar, tokalar, giysiler vs. ile dolu oluyor ki bu kadar eşya evin geri kalanına da taşıyor! Biz aylardır salonun ortasında bir sepet dolusu oyuncakla, bir Barbie eviyle ve Minişlerimizle birlikte yaşıyoruz! 😀 Çocuğa oyuncak almamak mümkün değil; maalesef kapitalizm bu konuda hücrelerimize kadar işlemiş. Zaten biz almasak da hediye geliyor; anneanneler babaanneler sağolsun, her gelişlerinde elleri kolları giysi ve oyuncaklarla dolu geliyorlar… Eski oyuncakları ve giysileri sık sık bağışlasak da bazılarına kıyamıyor insan 🙂 Yani kızımdan çok ben kıyamıyorum mesela, “aa” diyorum “bunu dayım Japonya’dan getimişti; a bunu rahmetli anneanne hediye etmişti, aaa bebek kuzu bu oyuncağını bir yaşındayken çok severdi…” Evet sanırım anafikri anladınız 😀

home

Televizyon ünitesinin alt rafı… Minimalizm falan hak getire 😀 Designed by @bebekkuzu 😀

Neyse… Ruhum sadeliği özlese de sanırım bir süre daha minimalizm yalnızca uzaktan bakıp iç geçirdiğim bir felsefe olarak kalacak 😀 Yine de geçtiğimiz yıl giysi ve kitap alışverişimi biraz sınırlamayı başardım sanırım. Eh, bu da bir şeydir 😉 Darısı diğer alışveriş kalemlerinin başına 😉

Genel içinde yayınlandı | 10 Yorum

Anne With An E: Netflix’in en tatlış dizisi

annewithane

Netflix üyeliği aldığımızdan beri Netflix’te ne var ne yok izliyorum. Bazen gayet iyi yapımlar çıkabiliyor; Bodyguard, The Haunting of the Hill House, aşırı tatlış romcom’lar The Kissing Booth ve To All the Boys I’ve Loved Before gibi… Ama çok vasat içerikler de var… Hele son bir aydır Netflix çoğu berbat olan Noel filmlerinden geçilmiyor 😛 O nedenle bu vasat içerik içerisinde gözden kaçmaya pek müsait olan en nadide mücevherlerden “Anne with An E” dizisini size tanıtmayı bir borç bilirim 🙂

Dizi, “Anne of the Green Gables” kitabından uyarlama. Bu kitap aslında bir çocuk kitabı. Diziyi izledikten sonra İngilizce pdf’ini bulup okumaya başlamıştım ama bilgisayarıma format attım, yarıda kaldı… Oldukça eski bir roman; çok eski film uyarlamaları var (biri 1934, diğeri 1985 tarihli). Hatta bir ara animesi falan da vardı, bizim Türk TV’lerinde yayınlanmıştı…

beforegreengablesanime

anime’den bir kare

Hikâyede biraz Daddy Long Legs veya Candy Candy tadı var, yine yetim bir kızımız başrolde. Ancak diğer hikâyelerden farklı olarak dizi küçük kızın gerçekten de küçüklüğüne (13-14 yaşlarına) odaklanıyor; o yüzden de aşk-meşk mevzuları söz konusu değil. Belki ileriki sezonlarda aşk olacaksa bile çok masumane biçimde yaşanacaktır…

Dizi, Matthew ve Marilla Cuthbert isimli iki yaşlıca kardeşin bir çocuk evlat edinmeye karar vermeleri ile başlıyor… Kendilerine çiftlik işlerinde yardım edecek bir erkek çocuk evlat edinmeyi düşünüyorlar; ama piyangodan kızıl saçlı, kepçe kulaklı, dişlek bir kız çocuğu çıkıyor! Bu küçük kız, Anne, büyümüş de küçülmüş gibi. Bir konuşuyor, bir laflar ediyor ki, ağzınız açık dinliyorsunuz. Müthiş bir zekâ, müthiş bir hayalgücü var bu ufaklığın. Yufka yürekli Matthew kıza hemen bağlanıyor, ama daha katı bir insan olan Marilla’nın bir erkek yerine bir kız çocuğu evlat edinmeye hiç niyeti yok. Ancak olaylar gelişiyor ve küçük kız Green Gables olarak bilinen çiftlikte yaşamaya başlıyor. Sonrası, her bölümü birbirinden tatlı bir macera… Anne ile birlikte siz de seviniyor, üzülüyor ve yepyeni bir dünyaya alışmaya çalışıyorsunuz. anne and marillaOnun Cuthbert’lerle bir aile olması, okul maceraları, kendisini ötekileştiren bir grup çocuk arasında ayakta kalma mücadelesi, çok güzel dostluklar kurması, ve sınıfın onunla yarışan en zeki ve çalışkan çocuklarından Gilbert’la birbirlerine duydukları masum çocukluk aşkı kalp ısıtan öyküler…

anne and diana

Dizi 1900’lerin başında Kanada’da geçiyor. Ancak ele aldığı konular zamansız, hiç eskimeyen cinsten. Dizideki tüm hikâye ve yan hikâyeleri, farklı bir insanın kendisini istemeyen bir topluluk içerisinde yer edinme mücadelesi diye özetleyebiliriz aslında. Yalnızca Anne için konuşmuyorum; dizide eşcinsel karakterler de var, onların yaşadıkları zorluklar da anlatılıyor mesela. Sonra kasabaya yeni gelen, öğretim metotu “göstererek öğretmek” olan, ama klasik öğretmenlere çok alışan kasabalılara bir türlü yaranamayan çok orijinal bir öğretmen karakterin öyküsü de böyle. Oyunculuklar desen birbirinden muhteşem. Başroldeki Amybeth McNulty küçücük yaşına rağmen (2001 doğumlu) her sahnede döktürüyor. Ondan daha iyi bir Anne hayal edemiyorum 🙂 Kepçe kulakları ve çarpık dişlerine rağmen çok da şirin bir kız. Yirmili yaşlarında eminim hem güzel hem sevimli bir afet olacak 🙂 Gilbert’ı canlandıran Lucas Zade Zumann da 2000’li, ama bu genç yaşına rağmen Anne’e duyduğu ilgiyi bakışları ve mimikleri ile öyle bir aktarıyor ki hey maşallah yani 🙂 İki minnağın oyunculukları da böyle iyi olunca zaten öyküsü çok sağlam olan dizi tadından yenmiyor 🙂

gilbert-blythe

Gilbert’cım the cute boy 🙂 baban da mı böyle bakardı Gilbert yeavrum?

Dizinin ilk sezonu 7, ikinci sezonu ise 10 bölümcük yayınlandı. Şu an 3. sezonun başlamasını iple çekiyorum ^^ Ve size dizinin ruhuna çok yakışan aşırı güzel açılış müziğini bırakıyorum:

You are ahead by a century

 

Genel içinde yayınlandı | 2 Yorum

Searching: Sosyal medya çağında bir dedektiflik hikâyesi

Sosyal medyada ne kadar aktifsiniz? Sanırım aramızdan en az aktif olanlar bile facebook, twitter ya da instagram’da birer hesaba sahiptir. Facebook ana-babalarımızın, 50-60 yaşındaki akrabaların cirit attığı bir yer haline gelmişken bizim kuşak (25-40 yaş arası) instagramda ve twitter’da daha aktif. Gençlerin trendlerini ise açıkçası çok bilmiyorum; takıldıkları yerler arasında youtube kanalları, snapchat, vine, tmblr, tictoc, ucast falan filan var galiba (gerçi bunlardan bazıları galiba rahmetli oldu, hiçbir fikrim yok  :P)

searching

İşte Searching böyle bir dünyada 16 yaşındaki kızı kaybolan bir babanın hikâyesini anlatıyor. Kaygılı baba onu bulabilmek için kızının sosyal medya hesaplarına giriyor ve bam: aslında kızı hakkında ne kadar az şey bildiğini fark ediyor. Çok çarpıcı bir film. Üstelik tüm filmin bilgisayar ekranında geçmesi (evet aynen öyle!) onu daha da ilginç kılıyor. Çok sevdiğim Modern Family’nin de aynen böyle bir bölümü vardı; bütün bölüm boyunca Claire’in bilgisayarının ekranını izliyorduk 🙂 Kağıt üstünde sıkıcı görünen bu fikir uygulamada çok başarılı olmuştu, bu film de şa-ha-ne olmuş. Tüm filmi skype, güvenlik kameraları, youtube videoları hatta televizyon yayınları gibi videolardan izlemek bile heyecanı ve tansiyonu hiç düşürmüyor.

Biraz daha detay veriyorum: David Kim (ki kendisi Silicon Valley’de yaşayan Kore kökenli bir Amerikalı) iki yıl kadar önce eşini kaybetmiş bir adam. 16 yaşındaki kızı Margot bir akşam “babacım ben Merve’lerde ders çalışmaya gidiyorum” diye evden çıkıyor ve bir daha geri dönmüyor. David kızının yokluğunu ancak ertesi gün onun telefonuna bir türlü ulaşamayınca fark ediyor. Hemen okulu arıyor, o gün okula da gitmediğini öğreniyor. Kardeşini arıyor, onun da yeğeninden haberi yok. İşin kötüsü David iyi bir baba olmasına rağmen kızının arkadaşlarından bihaber. Hiçbirini tanımıyor. Arkadaşlar ve onların aileleriyle sosyal ilişkiler kurma işi eşinin uğraştığı bir işmiş, o ölünce genç kız tam da en tehlikeli ergenlik döneminde bir başına kalmış… Nihayet okuldan birilerine ulaşabildiğinde kızının aslında okulda doğru dürüst arkadaşı bile olmadığını öğreniyor (ühühü). Derken bambaşka sırlar açığa çıkıyor, Margot’nun piyano derslerine aylardır gitmediği, onların parasını biriktirip bir yerlere gönderdiği, birtakım tuhaf insanlar tanıdığı falan anlaşılıyor. David öğrendiği her yeni bilgi ile şoklardan şok beğenip “benim kızım öyle biri değildir?” modunda olanları hazmetmeye çalışırken başarılı bir dedektif olan Vic ona bu soruşturmada yardımcı oluyor. Sonrası bol sürprizli bir film.

searching2Filmde çok güzel detaylar vardı; David’in kızının gizli sosyal medya hesaplarına girebilmek için yaptığı başarılı manevralar oldukça hoştu mesela. 40 küsür yaşında bir insanın bu kadar başarılı stalk yapabilmesini takdir ettim; genelde bu işi 25 yaş altı daha iyi yapıyor 😉 (Hahah, burada sevgili Firdevs’imiz Özge’ye ve Akira Güneş’ime selamlar çakıyorum 😉 :D) Ayrıca senaryoda boşluk zannettiğim şeyler sonradan bambaşka biçimde bağlandı; onu da çok takdir ettim. Şahsen filmde mantık hatası bulamadım, kurgusu çok iyiydi. Ve bu ilginç vaka, hem izlerken hem de bitirdikten sonra beni uzun uzun düşünmeye sevk etti: Aslında her birimiz internet üzerinde ne çok iz bırakıyoruz öyle değil mi? Gizlemek istediğimiz sırlar, geçmişimiz, utanç verici ya da gurur kaynağı anılarımız, her şey artık birkaç tık’la ulaşılabilir vaziyette. Öte yandan bu belki de biraz iyi bir şey: Eskiden mesela kaybolan insanlar hiçbir iz bırakmadan ortadan yok olurken şimdi sosyal medya hesaplarında bırkatıkları kanıtlar sayesinde başlarına neler geldiğini şıp diye anlıyoruz. Artık hepimiz biraz Müge Anlı’yız yani 🙂 Ve Reddit: Game of Thrones’un bile senaryosunun sızdığı bu acayip platform belki de en büyük bilgi kaynağı. David kendisi polis soruşturmasından uzak tutulmaya çalışılınca polis dosyasındaki bütün kanıtlara Reddit üzerindeki forum başlıklarından ulaştı mesela, ashdajksdalsd 🙂 Yani internet cidden müthiş bir dedektiflik hazinesi. Doğru kullanmayı bilene 😉

Kısacası Searching hem temposu ve içerdiği polisiye öykü ile, hem de felsefesi ile çok ama çok iyi bir film. Beni derin derin düşünmeye sevk etti ve bir anne olarak kararımı kesinleştirdi: Sevgili bebek kuzum büyüyüp sosyal medyayı kullanmaya başlayınca bütün şifrelerini benle paylaşmak zorunda! En azından 18 yaşına kadar 😉 😀

sinema içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 3 Yorum