Kasımda tiyatro başkadır

Ekim ayını sinema zapt ettiyse kasımın da tiyatroları var😉 Uzun zamandan beri sahnede olan, ve ne kadar başarılı oldukları göz önüne alınırsa daha pek çok sezon oynanmaya devam edecek olan iki oyun izledim bu ay. İkisine de bayıldım! İzlemediyseniz sizi de heveslendireyim ki siz de gidip görün diye bir koşu anlatmaya geldim.

IKI KISILIK YAZ / DOT TIYATRO / MACKA GMALL SAHNESI / FOTOGRAF MUHSIN AKGUN

IKI KISILIK YAZ / DOT TIYATRO / MACKA GMALL SAHNESI / FOTOGRAF MUHSIN AKGUN

İlk oyun, Tiyatro Dot’un “İki Kişilik Yaz”ı. Tuğrul Tülek ve Gizem Erdem’den 70 dakikacık, ama dopdolu bir performans. İki oyuncu sahnede gitar çalıp şarkılar söylüyor, danslar ediyor, ve en komiğinden, en duygusalından bir hikaye anlatıyorlar. Ama nasıl tatlı bir hikâye bu! Tamamen farklı dünyaların insanları olan serseri Bob ve avukat Helena’nın tesadüfen yollarının kesişmeleriyle başlayan aşırı komik ve şeker öyküleri. Her ikisi de 35 yaşına gelmiş ve hayatını düzene koyamamış olmanın bunalımı içerisindeler. Helena’nın kendisi tek koca bulamamışken ablası 3. kez evleniyor; Bob’unsa eline bir mafya babasına teslim edilmesi gereken yüklü bir para geçiyor; ve iki çılgın “amaaaan, yemişim dünyayı!” deyip birlikte bir maceraya atılıyorlar. Sonra başlarına gelmedik kalmıyor tabi… Kendilerini koşma/kovalamaca, en acayip insanlarla birlikte en pahalı şarapları içmece, hatta Japon bağlama sanatı kinbaku’yla bağlanmaca gibi bir sürü çılgın ve komik olayın ortasında buluyorlar. Biz seyirciler de onların maceralarını gözümüzü bile kırpmadan, bol bol gülerek ve bazen de duygulanarak izliyoruz. Oyundan çıktığınızda böyle yumuş yumuş oluyorsunuz, hayat gözünüze pek bir güzel görünüyor. Kendinizi bir süreliğine çok iyi hissetmek için bu tatlı oyunu kaçırmayın diyorum. (Ay bir de oyunun müzikleri o kadar şahane ki bir soundtrack albümü olsa da alsam dedim, böyle bir albüm projeniz varsa haber verin sevgili İki Kişilik Yaz ekibi. Bakın şuraya iki örneğini bırakayım, ne şahane müzikler olduğunu siz de duyun:

https://www.youtube.com/watch?v=kNHzIHAxGy4

https://www.youtube.com/watch?v=OoCL2_zz46w

)

en-kisa-gecenin-ruyasi-1

İzlediğim diğer oyunsa Moda Sahnesi’nin En Kısa Gecenin Rüyası. Shakespeare’in Bir Yaz Gecesi Rüyası’ndan uyarlama bu oyun yıldızlar geçidi gibi: Kadroda Mert Fırat, Onur Ünsal, Timur Acar, Didem Balçın, Melis Birkan, Beyza Şekerci ve daha kimler kimler var… Hikâye klasik Shakespeare komedilerinin peri sosuna bulanmış hali; kavuşamayan aşıklar, yanlış anlamalar, yaramaz perinin oyunları ve eğlenceli, neşeli bir oyun. Shakespeare metinlerinin Türkçeleştirilmiş halleri genelde kulağıma yapay gelir; Shakespeare klasikleri sanırım İngilizce olarak izlenmesi gereken oyunlar… Ancak bu oyun o yapaylığı aşmış, metin son derece akıcı ve keyifli. Bu komik senaryo yetenekli oyuncuların oyunlarıyla birleşince ortaya şahane bir şey çıkmış. Mert Fırat, Timur Acar ve Onur Ünsal oyunun yıldızlarıydı her zamanki gibi. Ancak Melis Birkan’ın da komediye epeyce yakıştığını söylemem gerek. (Birkan’ın hâlâ diyaframdan ses kullanımı ile ilgili sorunları olmakla beraber) onun çatlak Helena’sı da bizi az güldürmedi. Volkan Yosunlu (ki bence çok yetenekli bir adam, niye TV’de görmüyoruz merak ediyorum) deli peri Puck’ta çok iyiydi. Bir tek köylü tiyatro kumpanyasının hikâyesini biraz gereksiz buldum; özellikle düke sahneledikleri oyun ve soylular tarafından alay edildikleri yerler gereksiz ve anlamsızdı bence; o bölümün hâlâ neye hizmet ettiğini (eğlenceli desen değil? mesaj verme kaygısı desen, alay edenler alay ettikleriyle kaldılar, sonradan kendileri bozuntuya uğramadılar, o da değil…) anlayamıyorum. Bilmiyorum orijinal metinde var mı, ama bence o kısım gayet de çıkarılabilir ya da başka türlü yorumlanabilirmiş… Neyse, o kadar nazar boncuğu da olur. Tiyatro içinde tiyatro’nun ardından gelen Bergama yerel dansı (Sirtaki?) iyiydi ama bak… Oyundaki danslar genelde iyiyidi zaten; Melis Birkan-Mert Fırat-Onur Ünsal-Beyza şekerci dörtlüsünün oyunu özet geçtiği bir dans sekansı vardı ki, efsane güzeldi (ve Mert Fırat-Onur Ünsal ikilisinin Mavi istiridye dansı bölümü yüzünden efsane komikti ehuehe :D) İşte böyle… Hadi bakalım, ben izledim, şimdi sıra sizde😉

en_kisa_1

tiyatro içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , | 5 Yorum

Cesur ve Güzel – ilk bakış

cvg2

Kıvanç Tatlıtuğ ile Tuba Büyüküstün’ü bir araya getiren Cesur ve Güzel dizisi başladı. Entrikalı diziler benim kalemim değil; o yüzden izleyeceğimi sanmıyorum. Ama ilk bölüm içerdiği klişeler yüzünden beni o kadar eğlendirdi ki, dayanamadım, bir yandan izledim, bir yandan da recap’ini yazdım. Gerçi bir Heirs performansı beklemeyin, o dizi o kadar absürttü ki, ev yapımı tarhanadan boğulan bir gencin dramı bile vardı; bizim dizi ise (karakterlerin iki lafından biri “Korludağ” olup insanın kusacak hale gelmesine rağmen) bir miktar daha gerçekçi kalıyor🙂 Hazırsanız recap’e başlıyoruz:

İlk sahne: Ülkemizin medar-ı iftiharı, yerli Thor’umuz Kıvanç, adeta Wisconsin ormanlarında ilerleyen bir kovboy edasıyla cipiyle salınırken (manzaralar bayaa hoştu burda) önünü deli atıyla gezintiye çıkmış olan güzeller güzeli, kısa saçın da uzunu kadar yakıştığı nadir kadınlardan olan Tuba bacımız keser. Kıvanç bir an şaşırsa da bir terslik olduğunu anlar, hemen at ve binicisini takibe başlar. At çıldırmış gibi tabi ki de uçuruma doğru gitmektedir. Kahraman Kıvanç önce ciple atın yönünü çevirir (atı rahat bıraksanız o zaten döneceğidi??), sonra bakar başka çaresi yok, her kahramanın yaptığını yapar: cipten ata atlar ve kızla birlikte yere yuvarlanır. Yere düştüklerinde ay bir kıvılcımlar, ay bir hormonlar falan fışkırır, birbirlerinden hemencecik etkilenmişlerdir. Bu arada onları bir ağaç ardından elinde dürbünle izleyen pörtlek gözlü hain yenge “tüh bee!” diye dizini dövmektedir (sen hangi ara atın uçuruma doğru koşacağını anladın da en iyi gözlem yerine konuşlandın be abla??)

Kıvanç'ın "meme mi o?" bakışı

Kıvanç’ın “meme mi o?” bakışı

Piremses Tuba hemen kendini toparlamıştır, kırık yok galiba dediği halde arkadan yetişen adamlarının arabasına kendini Kıvanç’ın kucağında (öhöm) taşıtmayı ihmal etmez. Adamlarına “beni bu bey kurtardı” deyince Kıvanç’ın “cesur” demesi üzerine “evet beni bu cesur bey kurtardı” diye düzeltir, ashdaskjjdkaksdlak aferin Tubacım çok iyi düşünmüşsün, çünkü Kıvanç o lafı: “yalnız çok rica edeceğim ne kadar cesur olduğumu belirtmeden geçmeyin” anlamında söylüyodu. IQ’n 70 civarında geziyorsa Kıvanç “Cesur benim adım oluyo yalnız, ashfajsjsakj” diye düzeltince bozulmayacaksın o zaman. Ama tripli bir zengin kızı olduğu için tabii ki bozulur bizim kız, Kıvanç’a tepeden tepeden konuşmaya başlar “birazdan arabanı aldırır, bütün masrafı karşılarım” filan der. Anadolu çocuğu, gurur abidesi Kıvanç böyle triplere gelir mi hiç? Burnundan kıl aldırmaz; hatta atın adını (Nazlı) öğrenince kızla dalga filan geçer. Tuba da alınarak “atımla bizim aramızda çok özel bir bağ var tımam mı” der (hö?) Neyse bu arada kız çiftliğe gel de önüne bir tas çorba koysunlar, Korludağ çiftliği şuracıkta deyince Kıvanç birden duraklar: “Sen de Korludağ mısın yoksa?” Hee, ben Korludağgillerden Erciyes, pardon Süphan mıydı neydi, memnun oldum der bizim Tuba, Tahsin Korludağ’ın kızıyım. Bunu duyan Kıvanç tabi ki de arkasını dönüp gider, binsininbıbındınnifritidiyırım der lisan-ı hal ile. Bizim Tuba da çiftliğine geri döner. Ulan atı orda unuttun ya? Hani aranızda özel bir bağ vardı, nankör kadın. Neyse ki atlara fısıldayan adamımız Kıvanç Nazlı’yı bulur, hatta eyerinin altından bir de dikenli tel çıkarır. Dırınınınnnn, dakka bir gol bir, birileri (tabi ki hain yenge) Tuba’yı öldürmek istemektedir.

Çiftlikte ise pörtlek gözlü hain yenge çoktan geri dönmüş, konum almıştır; görümcesini hiçbişeyden haberi yokmuş gibi ah-vahlarla karşılar. Aynı anda Korludağ marka (!) uçaktan inen Tahsin Korludağ’ı görürüz. Çatık kaşları dışında bir numarası olmayan bu amcayı kel ve salak oğlu karşılar. Çatık kaşlı amcanın tabi ki de tek derdi bir torun sahibi olmaktır (yaşlı zenginlerin tek derdi bu değil midir zaten…), keloğlanı kendisine bir torun bile veremediği için azarlar.

Bu arada Tuba tabi ki de Kıvanç’ı aklından çıkaramamaktadır; ayağını buzlu kovaya daldırmış bornozla otururken Kıvanç’la niçin öbüşemediğine hayıflanır. Hizmetçinin kızı onu daha da fiştekler, kılkuyruk nişanlın nireeee, bu ateş parçası nire diye kızın iyice aklını karıştırır. Bu arada kılkuyruk nişanlı da kızın babasıyla fabrikada buluşmuş, kabak çekirdeği yağı üretmek gibi kıytırık bir muhabbet tutturup adamın tepesini attırmıştır. Kel salak abi babanın gözüne girmek için tepedeki çöplük gibi araziyi sattığını bir heves babaya yetiştirir, ama manyak baba birden 180 derece dönmüştür, ben oraya otel yapacaktım iyi halt ettin diye zaten salak olan oğlanı iyice mala çevirir… Ay ben üzülürüm buna. Salak oğlan Kılkuyruk’la birlikte gider Kıvanç’ı bulur, araziyi geri almaya çalışırlar ama Kıvanç tabi ki de bu ikiliye kıçıyla güler. Kıvanç: “ooo, bugün de iyi Korludağ yaptı be…” diye çok eğlenmiştir. Bitakım intikam planları varmış meğer, zamanında Tahsin Korluçatıkkaş bu Kıvanç’ın babasına bişeyler yapmış, oğlan da intikamını almak için dönmüştür. Hoşgeldin 2016 model çakma Asi.

Çiftliğe geldiklerinde Nazlı’nın delirdiğini öğrenen Tahsin amca “benim topraklarımda bana ihanet eden it de olsa at da olsa adam da olsa cezasını keserimmm!” diye esip gürlerken Tuba hatrım için elleşme atıma filan deyip atın hayatını kurtarır (iyi bari). Hain yenge ise B planına geçer, salak oğlana hamileyim galiba, ayhh her şeyin varisi biz olucaz, babanın bir numarası olucaz, kıymetlimisss olucaz diye gazı verdikçe verir (yazıq).

(Bu arayı biraz kaçırdım, galiba Kıvanç yapı market alışverişini, çarşı-pazar alışverişini, tuvaletini filan yaptı, yerli dizi yersiz uzun ashdasd) Tuba gece gece arabasına atlar, Kıvanç’ı görmeye gider. Kıvanç’tan önce atı Nazlı’yı bulur, ah yavrucum yaralanmışsın falan der (jeton köşeli, düşmüyo). Sonra elinde bir fener (nerden buldun la bunu?) adamın evine girer. İki valiz, bir yer yatağı görünce duygusallaşır falan, dışarıdan araba sesi duyunca da dışarı çıkıp “kimse yok muu?” diye rol kesmeye başlar. Kıvanç “ben var, yen mi?” deyince de hemen atım yaralanmış naptın ona falan diye hesap sormaya kalkar (salak yemin ederim gerizekalı bu çocuk…) Kıvanç da kafa bulur bunla, hee ben yaraladım atını diye. Bizim kız gene trip atıp arkasını dönüp giderken de “niye bu kadar agresifsin, Tahsin Karlısıradağlar’ın kanını taşıdığın için mi, yoksa ilk görüşte bana aşık mı oldun qüsel qıss” der. Tabii ki de Tuba hemen tokatı çakmak üzere elini kaldırır, ama Kıvançdıtatlıtuğ’a vurmak öyle kolay mı? Bizimki kızın elini yakalayıp birbirimize iyi davranalım, komşuyuz yüz yüze bakıyoz, komşulara karşı çok ayıboldu der.

Kıvanç Tuba'ya "savaşma seviş" tavsiyesi verirken

Kıvanç Tuba’ya “savaşma seviş” tavsiyesi verirken

Sonra aralarında öyle salak bir diyalog geçer ki hiç anlam veremedim: Kız “Hayatımda senin gibi bir adamla hiç karşılaşmadım.” Oğlan: “Sen gerçek erkek görmemişsin” Höö?? Töbe bismillah, hangimiz o gün tanıştığı bir insanla böyle muhabbetler açıyor, bu dizi insanları da biracayib… Ayrıca Kıvanççım gerçek erkek muhabbeti babaya abiye filan biraz ayıp oldu, hadi Yunan tanrısı görmemişsin desen neyse… Neyse, kız “küstahhhhh!” deyip dönüp gitmeye davranırken bir de merdivene takılıp düşeyazar iyi mi (sakar qıss), Kıvançtatlışey hemen yakalar onu, atın gibi seni de yola getireceğim der (mizojiniye gel, hıyar herif), Tuba da “asıl sen yola geleceksin, sen daha benim babamı tanımıyosun (benim babam senin babanı döverr)” diye lafı yapıştırır. 70 IQ’yla iyi cevap verdin valla, aferin kıs.

Çiftlikte ise Tahsin Çatıkkaşkarlıdağlar Nazlı’dan sorumlu seyisi (İzzet Altınmeşe’nin bensiz versiyonu) bi güzel kovar. Hizmetçi kız “böhüüü biz evleniceğdikk” diye ağlayarak kendi gibi hizmetçi olan babasına “nolur bişi yap” dese de adam “Ağanın pohu üstüne poh olmaz,” diyerek karışmayı reddeder. Bu arada Tuba yatağına yatmış 70’lerin beyaz dizi romanlarından fırlamış gibi Kıvanç’ı düşünmekte, Kıvanç ise araştırmalarına kamp ateşi başında fesybuk resimlerine (ahah google yani, pardon) bakarak devam etmektedir. Ertesi sabah bizim kovulan seyis soluğu Kıvanç’ın yanında alır, Kıvanç da onu “Tuba’yı sen mi öldürmek istedin lan?” diye hesaba çektikten sonra işe alır. Çok mantıklı.

Kılkuyruk nişanlı oğlan anasıyla kahvaltı yapmakta, anası dırdırdır Tahsin Korludağ’a saydırmaktadır. Meğer oğlanın annesini bu Tahsin nikah masasında terk etmemiş mi kııızz? Ay bombelere gel. Bu arada Tuba fabrikada salınmakta, ay aman Tanrım herkescikler tarafından çok sevilmekte, her işi (70 IQ’suna rağmen) müsmükemmel becermektedir. Ayol bu Korludağ’ların da her işte eli kolu var anacım, kabak çekirdeği, otelcilik, yapı market derken bir de cam atölyesi çıktı başımıza.

Kıvanççım herkülcüm arazisine gelen suyu kesen kütükleri on kaplan gücüyle kaldırırken Korludağ amcanın adamı gelir, seni görmek istiyor der, ama Kıvanç onu bir güzel geri çevirir. Olaya şahit olan Kılkuyruk’un anası ellerini ovuşturur: aranan müttefik bulunmuştur.

Korludağ amca ilçe emniyet müdürünü savcıyı mavcıyı Allah ne verdiyse makamında toplamış, Kıvanç’ı oradan atma planları yapmaktadır. Tuba ise yengesiyle hastanede karşılaşır (hastane, süpermarket hatta belediye bile tabii ki gene Korludağ), sonunda eczanede onu yakalar, eczacı kızdan da tüyoyu alır, yengesi hamiledir. Tabi bunların hepsi yengenin hain planlarından başka bir şey değildir. Bu arada Kıvanç da aynı yere gelir (dünya çok küçük), sırf uyuzluğuna gidip tam Tuba’nın arabasının arkasına park eder. Tuba gelip kornaya abanınca da kırmızı gül ve parfümle gelip özür diler, ama kız güle hamle edince “bunlar senin için değil” diye onu iyice bozar. Ahah, tam trol yahu🙂

Bu arada yengenin olayı da ortaya çıkıyor, başka bir kadının çocuğunu kendilerininmiş gibi yutturacakmış. Aferin çünkü DNA testi daha icat edilmedi, çok iyi düşünmüşsün. Kelsalakoğlanla bu durumu Ortaköy’de bir partide birbirlerine sarılarak kutlarlarken Kıvanç’la sevgilisi/avukatıyla çarpışırlar. Ayol bu dizi evrenleri de çok küçük oluyo gerçekten; İstanbul’un nüfusu 200 filan galiba. Sonraki sahnede maaile şampanya içerek bebek haberini kutlamakta, Tahsin Korludağ “aslan oğlum benim!” diye salakoğlanı övmektedir. Evet çünkü dünyada üreyebilen ilk adam senin oğlundu, ne büyük başarı. Salakoğlan Ortaköy’deki partide Kıvanç’la sevgilisini gördüğünü söylediğinde ise artık feysbuktan adam stalklama sırası Tuba’ya gelmiştir.

Baba Korludağ sonunda satışta usulsüzlük var diyerek çiftliği mühürletmeyi başarmış, haberi alan Kıvanç pis pis gülmüştür. Mühür Kıvanç’a işler mi bee, adam süper kahraman, siz onu hiç tanımamışsınız. Tahsin beyin doğumgünü partisi son hızıyla sürer, Kılkuyruk’un anasıyla birbirlerine laf sokuştururlarken Kıvanç partiyi basar. Bu arazi benim o’lum, bak vermezseniz otel yapmak için zeytinlikleri yağmaladığınızı herkeslere söylerim diyerekten çatıkkaş amcanın planını boşa çıkartır. Tieyyt, karizmaya gel!😛 Bu arada Kılkuyruk nişanlı başka zaman bulamamış gibi Tuba’yı tam da pasta kesilirken bi köşeye çekmiş, evlilik teklifi etmektedir. Aynı anda da pastadan dansöz çıkar, puhashahsdhhjasd. Kız “salak herif, hay senin zamanlamana…” diyerekten onu reddeder. Kılkuyruk reddedilmeye dayanamaz, çok pis sinirlenip kızın koluna yapışır.

Kıvanç Kılkuyruk'u madara ederkene...

Kıvanç Kılkuyruk’u madara ederkene…

Ama süper kahramanımız Kıvanç tabi ki de hemen yetişip kızı kurtarır, Kılkuyruk’u çok pis madara eder, yerlerde filan sürüklenir zavallım, herkesciklere rezil olur (ay ben Serkan Altunorak’ı severdim ya, bir daha ona nasıl aynı gözle bakıcam bilmiyorum, bu rol karizmasını çok fena çizdi :D) Gecenin sonunda kız Kıvanç’a telefon eder, “lütfen git burdan” filan der, ama Kıvanç alakaya maydonoz “niye erkek arkadaşının evlenme teklifini kabul etmedin?” diye yanıtlar. Kızın IQ’su bi on puan daha yüksek olsa “sanane yaprağım” diyebilecekken maalesef “Hı? Ne?” diye apışıp kalmakla yetinir. Bu sırada çatıkkaşkorludağ Kıvanç’ın evine gelir, karşılıklı şömüne karşısına otururlar. Mafyaamca Kıvanç’a “akıllı ol, sana burayı yar etmem” diye konuşur, Kıvanç gevrek gevrek gülerek dinlerken gururu incinen Kılkuyruk evin etrafına gelmiş, aaa o da ne, bir köşede yanan bir meşale ve yanıcı maddeler (tiner miner) bulmuştur. Bak şu Allah’ın işine sen. Kılkuyruk evi dört bir yanından tutuşturur. Bizim muhabbet halindeki ikili durumu fark ettiklerinde ev çoktan alevler arasında kalmıştır (yuh, insan hiç mi yanık kokusu almaz…) Tuba ve diğerleri hemen yangın var diye koşup yetişirler, bir de bakarlar ki Kıvançdısuperhero babayı battaniyeye sardığı gibi alevlerin içinden çekip çıkarmıştır. cvg7Baba güvenli bir yere alınır ama Kıvanç mal mal yanan evin çatısının altında durmaya devam ettiği için kafaya “çötenk!” diye alevli bir kereste parçasını yer! Ama galiba bu bile süperkahramanımızın planının parçasıdır, çünkü sonraki sahnede onu omzunda bir sargıyla yatakta, çevresini dört bir yandan Karlıdağlar sarmış olaraktan görürüz. (Kaldım dumaniçi dağlarda…) Tahsin baba “sana borçlandık, evin yeniden yapılana kadar bizim misafirimizsin!” diyerek onu evine alır! Bu hatayı en son yapan Adnan bey’di, adamın başına neler geldiğini hepimiz biliyoruz, heheheh😀 İlk bölüm burada biter.

Dediğim gibi gülmek eğlenmek için bayaa izlenesi bir dizi olabilir aslında, vaktim olsa izlerdim. Ama ben Song JoongKi’nin Nice Guy’ına bile tahammül edememişken sırf Kıvanç ya da Tuba için dizi izleyemem (hele de her hafta böyle 2.5 saatlik bir şeyi, Allah korusun). O yüzden ilk ve tek recap’im olarak burada bırakıyorum. Sevenlerine iyi seyirler, sevgiler saygılar efem.

Türk dizisi içinde yayınlandı | Tagged , , | 6 Yorum

Ekimde sinema bir başkadır…

Filmekimi’ni uğurladığımız şu günlerde bir festivali daha ucundan kıyısından da olsa yakalamış olmanın gururunu yaşıyorum. Evet, belki çok film görmedim (yalnızca “iki” tane), ve evet, izleyeceğim filmleri çok araştırmadım da. Hatta araştırma sürecim şöyle gelişti: “Aaa Gong Yoo varmış – hadi ben bu filme gideyim.” “Cuma günü ders çıkışı bir film daha izleyebilirim, bakalım o seanslarda hangi filmler varmış? Aa Almodovar filmi, hadi buna da gideyim.” İşte bu kadar🙂 Yine de iki film de güzel çıktı (ballı mıyım? galiba…) ve sizin de bir başka zaman DVD’den izleme (ya da unutulmazfilmler.co’dan izleme – çünkü şimdi baktım da Julieta oraya gelmiş bile!) gibi bir şansınız olursa diye her birinden kısaca bahsedeyim.

karanlikgorev

Karanlık Görev (a.k.a. Gong Yoo’lu film) Japon işgali yıllarındaki Kore’de geçiyor. Japon işgaline karşı koyan bir grup Koreli Kuvayi Milliyecimiz var; yürekli, emme biraz beceriksiz elemanlar bunlar (anlaşılan zavallıcıklar 1910’dan 1945’lere kadar boşuna Japon işgalinde kalmamış.. gerçi Japonların psikopatlığı da ayrı bir inceleme konusu biliyorsunuz; manyak Japonları ülkeden temizlemek bizim ehl-i keyif Yunanları denize dökmemiz kadar kolay olmamıştır…) Gong Yoo ve Han Ji Min de bu Kuvvacılar arasında. Hatta Lee Byung Hun direnişçilerin lideri olup yürüyen bir karizma. Tabii bir de onları yakalamaya çalışan Japonlar var. Daha da acısı, kendi halkına ihanet etme pahasına Japonlarla işbirliği yapan Koreli polisler var ki, usta oyuncu, Memories of a Murder’ın manyak dedektifi Song Kang Ho da bu gruba dahil. Ve aslında biz bu Koreli başkomiserin hikâyesini izliyoruz. Onun direnişçilere katılmak-katılmamak arasında gidip gelen hikayesini, çelişkilerini. Song Kang Ho bu bazen komik, bazen acımasız, bazen merhametli anti-kahramana çok güzel can veriyor, beynine sağlık. Ayrıca filmin hikaye örgüsü Hollywood klişelerinden gayet uzakta ilerliyor, neler olacağını pek tahmin edemiyorsunuz. Gerçi birkaç noktada seyircinin gazını aldığı sahneler var, o kadar da olur, pek şe’etmeyelim. Birkaç yerde de hikâye biraz çuvallıyor, objektif olmak adına onu da şöylemek lazım. Spoiler: Ormanda Gong Yoo ve Song Kang Ho’nun buluştuğu ve Gong’un berikinden dinamitleri saklamasını istediği bir sahne var ki mesela, neresinden tutsak elimizde kaldı, adam o kadar dinamiti hangi ara neresine (öhöm) soktu bir türlü karar veremedik… spoiler bitti. Filmde bir de çok güzel çekimler var. Özellikle açılış sekansındaki çatılarda koşturan Japon askerlerinin yarattığı ambiyans pek güzeldi, hoşuma gitti. Tren sahnesi hakeza; heyecan, adrenalin had safhadaydı. Hikaye arada bir teklese de prodüksiyona iyi para harcamış herifler. Genel olarak filmi beğendim ben. Aferin.

julieta

Diğer film olan Julieta ise bir dram, akıp giden bir film. Ellilerinde, çok güzel bir kadın olan Julieta’nın gençlik yıllarına dönerek hayat hikayesini ve büyük sırrını izliyoruz. Ve ben daha filmin onuncu dakikasında, Julieta’nın gençliğine dönülüp trendeki adamla olan macerasını gördüğüm andan itibaren kafayı yiyecektim, “e ama ben bu hikayeyi biliyorum?? iyi de, nereden biliyorum? hangi kitaptan yahu??” diye! Sinemada düşün düşün, bir türlü içinden çıkamadım. Nihayet filmden çıkıp imdb sayfasında filmin trivia’sını okuyunca üç adet Alice Munro hikayesinden uyarlandığını öğrenip derin bir oh çektim. Evde Firar kitabını karıştırınca da üç hikayeyi birden karşımda buluverdim. Güzel hikayelerdi, ama film onları daha bir tatlı yapmış sanki. Ayrıca tam da şu günlerde Adem Güneş’in Çocukluk Sırrı kitabını okuyorum, Anadolu pedagojisi-Batı pedagojisi ayrımı üzerine bir kitap; Anadolu pedagojisinin etken ama bireysel olmayan, duyarlı çocuklar yetiştirmek üzere bir ekol olduğundan bahsediyor. Filmdeki bireysel çocukları ve ebeveynleri ile olan kopuk ilişkilerini izlerken aklıma sık sık kitaptan okuduğum pasajlar geldi, aile bağları kuvvetli olan çocuk yetiştirmenin önemi düştü aklıma. Bu açıdan da güzel bir aile filmiydi. Finalde mesajı çakmış üstelik: “Ananızı üzmeyin, yoksa üzülürsünüz!” Bebek kuzu büyüyünce seyrettirilecek filmler listesine bir tane daha eklendi :)

İşte böyle… Festivaller güzel şeyler be…😉

sinema içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | 2 Yorum

Yabancı diziler aşkına! Narcos & How to get away with murder

Herkese selam!

Bu kez arayı çok açtım, değil mi? Aslında nice yarım yazı var taslakta bekleyen, bir türlü elim gidip de tamamlayamamışım… Bahanelere hiç girmeyelim, hemen yepyeni dizi tavsiyelerine girişelim:

p11993086_b_h10_ab

Netflix’in Narcos dizisini duymayan kaldı mı arkadaşlar? Zannetmem ama okurlarım arasında birkaç sağır sultan varsa diye yazıyorum, harika bir suç dramasıyla karşı karşıyayız. Dizi, Kolombiya’nın ünlü uyuşturucu kaçakçısı Pablo Escobar’ın hayatını anlatıyor. İlk sezonu bir oturuşta (bebekli bir anne için “bir oturuş” bir hafta kadar bir süreye tekabül ediyor, ehuehe) bitirdim, şimdi uygun bir zamanda ikinci sezonu izlemek için fırsat arıyorum. Türk seyircilere umut aşılayan bir dizi bu. O nasıl oluyor diyorsanız şöyle ki, adamın yediği naneleri görünce “yaa fetö-metö, terör-merör var ama gene de bizim ülke aslında o kadar da fena diilmiş be…” diyorsunuz, hayat birden güzel görünmeye başlıyor🙂 Escobar’ın icraatları yenilir yutulur cinsten değilmiş çünkü: Adam uyuşturucu işini öyle bir ilerletiyor ki, kazancı ülkenin gayrisafi milli hasılasını geçiyor, kara parayı aklayacak yasal iş bulamayıp ormana falan gömmeye başlıyorlar, öylesi bir imparatorluk! Bu arada siyasete de atılıyor, nerdeyse ülkeyi ele geçirip diktatörlüğünü ilan edecek! Ancak neyse ki vatansever birkaç siyasetçi tarafından önüne set çekiliyor, ülkece ucuz atlatıyorlar. Ama Escobar bu, durur mu? Adam kaçırmalara, terörist eylemlere girişiyor; gözünü bile kırpmadan adam öldürüyor! Psikopatın önde gideni yani. Ama aynı zamanda sevgi dolu bir aile babası! Çok çelişkili görünüyor değil mi? İşte dizi bu yüzden çok iyi, bu acayip mafya babasının tüm yaşamını ve psikolojisini çok güzel yansıtıyor. Escobar rolünde Brezilyalı genç aktör Wagner Moura bir harika. Gerçek Escobar’a fiziksel olarak pek benzemese de rolü çok iyi kıvırmış, bu rol için bir dünya kilo almış ve dil öğrenmiş (Brezilyalı olduğu için anadili Portekizce, biliyorsunuz… Adam sırf bu dizi için sıfırdan İspanyolca öğrenmiş, çatır çatır da konuşuyor valla…) Ona yakışıklı FBI ajanı Boyd Holbrook ve yerel polis ortağı, Game of Thrones’un Oberyn Martell’i Pedro Pascal da eşlik edince karşımıza temposu hiç düşmeyen bir dizi çıkmış. Hem de gerçek olaylara dayanan bir dizi. Adamlar STV/Kanal7 dizisi izler gibi ibret alaraktan izleyelim, sonra gidip iki rekat şükür namazı kılalım diye dizi yapmışlar. Düşünün ki Kolombiyalıların teröristi kendi hapishanesini bile kendi yapıyor lan, şato gibi bir hapishane inşaa ediyor, oradan da uyuşturucu işini yönetmeye devam ediyor! Diyorum ya biz yine iyiymişiz, milletin başında ne belalar var, cık cık cık…

htgawm1

How to Get Away Murder ise zaman zaman adını duyduğum ama izlemeyi hiç aklımdan geçirmediğim bir diziydi, ta ki samimi dostlarımdan biri “başrolde Viola Davis var hikaru, hem de dominant bir kadın rolünde, mutlaka izle” diyene kadar. Kadın başroller, hele de başarılı kadın figürler yumuşak karnımdır, bilirsiniz (bkz. Rose of Versailles). Üstelik bu dizi avukatlık hikâyeleri ile polisiyeyi birleştirmesi ile meşhur. Eh, kıymetlilerim The Good Wife ve Rizzoli & Isles da Hakk’ın rahmetine kavuşmuşken (ühühü, sizi çok özlüyorum bebeklerim :(( ) bu boşluğu HTGAWM ile doldurmaya karar verdim. Çok da iyi etmişim. İlk sezon fırtına gibi başladı ve ben daha ne olduğunu anlamadan bitiverdi. Daha ilk bölümden itibaren flashback’ler eşliğinde izlediğimiz büyük sır sezon sonunda çözüldü, ancak bu arada nurtopu gibi yepyeni bir cinayetimiz daha oldu, anlaşılan ikinci sezon boyunca “peki bu sefer katil kim?” diye kafa patlatacağız. (Daha doğrusu ben öyle yapacağım; dizinin müdavimleri çoktan ikinci sezonu bitirdi, üçe başladı bile.) Dizi, orta yaşlı başarılı kadın avukat Annalise Keating ve onunla birlikte çalışmaya başlayan beş hukuk öğrencisi üzerinden ilerliyor. Her bölümde bir müvekkilin davası ve savunulma sürecini izlerken bir yandan da tüm bu insanları (artı Annalise’in kocası psikoloji profesörü Sam, öğrencilerden Wes’in kız arkadaşı Rebecca, zenci komiser Nate ve Annalise’in yardımcıları Bonnie ve Frank’i) ilgilendiren bir başka cinayetin çözülüşünü takip ediyoruz. İlk sezonda bu ana hikâye çözülürken hem dominant avukat teyzemizin hem de çıtır öğrencilerin hayatını baştan sona değiştiriyor… Dizinin adından da anlaşılacağı gibi bir cinayet işlerseniz nasıl paçayı kurtaracağınıza dair ipuçları da veriliyor (attım cebe, ne olur ne olmaz, gün gelir lazım olur, eheueh :D) Ancak biraz hayalkırıklığı ile kabul etmeliyim ki dizideki davalar pek o kadar da şahane vakalar değil. Yani nerde Good Wife’ın zekice savunmaları, aşırı twist’li davaları, nerde bu dizideki tırt davalar… Ama tabi avukatlık dizisi deyince kimse TGW’nin eline su dökemez (di… bir kez daha ühühühü). Yine de başroldeki Viola abla güzel döktürüyor, sırf onun hatrına bile izlenir. Öğrencilerde pek iş yok. Cast’teki tek yakışıklı da gey rolünde😛 Bir de çok fazla seks dönüyor, tamam gençlerin kanı kaynıyor da orta yaşlılar da onlardan geri kalmıyor, bir durun bir oturun yav, yaşlı başlı insanlarsınız, allaalla… Neyse diyeceğim o ki hem polisiye hem hukuk dizisi sevenlerdenseniz HTGAWM’yi de seversiniz, benden söylemesi. Sürükleyiciği de cabası. E hadi izleyin de konuşalım madem. Öptüm, kib, bay :*

htgawm2

Yabancı Dizi içinde yayınlandı | Tagged , | 1 Yorum

Hikaru Ç. – Bir Adana Macerası

Aslında iyi gezen biriyim; dünyada on-on beş ülke, Türkiye’de 50-60 şehir gördüm. Ancak Adana ve Mersin içimde ukdedir; bu iki güzel şehre senelerdir bir yolum düş(e)medi be… Ta ki, iki hafta öncesine kadar: Blogger dostunuz Hikaru, otuz küsür yıllık hayatında ilk defa Adana’ya gitti! Ve pek güzel anılarla döndü. İşte izlenimler:

Twitter’da takip edenlerin zaten fark etmiş olduğu üzre Adana beni şaşırttı dostlar. Olumlu anlamda şaşırttı. Cehaletimi mazur görün, haber bültenlerinde Adana ilimiz genelde adliyesindeki kavgalar, ikinci kat balkonundan kavgaya atlayan coşkulu (!) gençler ile anıldığı için Adana’yı Teksas’tan hallice bir yer sanıyordum ben. Ama insanları pek sıcakkanlı ve yardımsevermiş. Teyzeler yolda durdurup bebek kuzuyu sevdiler; kafeler paramız çıkışmayınca sağlık olsun deyip küsüratı almadılar; taksiciler bile (istanbul’da ne çakallıklar yapan meslektaşlarına inat) bizi uzun yoldan gezdire gezdire götürüp kısa yol parası aldılar; yani böyle Avrupa memleketlerinde filan zannettim kendimi😀 Evet, Adana insanları doğunun sıcakkanlılığı ile batının medeniyetini birleştirmişler; ya da bizim denk geldiklerimiz öyleydiler, ay canımlar, Allah sizden razı olsun😀

Biz şehir merkezinde, tren garına yakın bir noktada kaldık. Ziyapaşa Bulvarı, Atatürk Caddesi, Gazipaşa Caddesi gibi nezih semtlerin çok yakınındaydık. Üç gün boyunca paso yürüdük! Ziyapaşa Bulvarı’nı Bağdat Caddesi’ne çok benzettim; Gazipaşa biraz daha gençlere hitap eden bir yer gibi göründü gözüme; Ziyapaşa ve Atatürk caddeleri arasında kalan Atatürk Parkı ise pek hoştu. Büyük Saat ve hemen dibinde başlayan Kazancılar Çarşısı ayrı bir tattı; geçen seneki Gaziantep gezimizi anımsattı bana; bol bol bakırcı, demirci dükkanı gördüğümüzden olsa gerek… Eski şehrin tarihi yerleri mutlaka görülesi; Ulu Camii’nin, Yağ Camii’nin mimarisine hayran kaldık. Seyhan nehri kenarındaki Taşköprü de öyle; ben Bosna Hersek’teki Konjic şehrine benzettim (bakınız görseller burada). Seyhan Baraj Gölü çevresindeki sayfiye yerlerine gitme imkânımız olmadı, ama taksici arkadaş sağolsun geçerken gördük. Valla orda manzaraya nazır bir çay-nargile içme, bir bicibici yeme isteği içimde kaldı; artık bir dahaki Adana gezisine inşallah😉

Gezip gördüklerin senin olsun, yiyip içtiklerini anlat Hikaru derseniz (oruçlu arkadaşlar bundan sonrasını iftardan önce okumasın :P) test ettim onayladım, Adana kebaplar (ya da Adanalıların deyimiyle kıyma) Adana’da cidden bir başka!😀 İnternette kebabın asıl yeneceği yerin Sanayi içlerinde salaş bir mekân olduğu yazıyor; ama biz bebeyle oralara gidemedik. Yine de gayet güzel seçimler yaptık sanırım; ilk gün Birbiçer’de, sonraki gün Kazancılar Çarşısı’ndaki Ciğerci Memet’te, son günse Atatürk Caddesi yakınlarındaki Sergen Ocakbaşı’nda yedik. Hepsi ayrı güzeldi. Etler kömür ateşinde pişiyor; muhtemelen iyi et seçiliyor, baharatları tam kıvamında, daha ne olsun? Kebaptan önce bir de bol yeşillik, közlenmiş biber-domates, ezme falan da geliyor; hatta o kadar çok geliyor ki, insan israf oluyor diye üzülüyor… Yalnız daha önce hiç Adana’da bulunmadığım halde ben bu Adanaları geçmişte tatmış gibiyim: Galiba eskiden kebaplar daha lezzetliydi. Son yıllarda etler de bozuldu her şey gibi. İstanbul’da güzel adana yemek bir hayal artık😦 Kebap dışında Kazım Büfe’nin muzlu sütünü tatma imkanı bulduk (süt gerçekten güzel; yoğun kıvamlı bir süt), Madenci Kurukahve’de ismimize özel hazırlanan kahveleri içtik, La Creme’de beyaz profiterol yedik; yani Foursquare sağolsun, şehrin ünlü atraksiyonlarından eksik kalmadık. Böyle güzel bir gezi oldu. Bebek kuzuyla ilk ailece gezimiz olduğu için de (anneanne-babaanne ziyaretleri sayılmaz) ayrı keyifliydi. Gerçi son derece yorucuydu; bir bebeğe iki kişi zor baktık, üç günün ardından pestilimiz çıktı! Ama şu da var (Adana’nın bize tek kötü sürprizi olaraktan) ilk gün feci bir yağmura yakalandık: Ama öyle böyle değil; gök yarılmış gibiydi, biz de o sırada Birbiçer’i arıyor ve herkesten “yüz metre ileride” cevabı alıyorduk (yüz metre sonra tekrar “yüz metre ileride!” diyorlardı; vay arkadaş, yürü yürü bitmedi o yüz metreler), sonunda kendimizi Birbiçer’den içeri attığımızda ben ve Kuzu bey bayaa yağmuru yemiştik (neyse ki bebeği kurtardık, battaniyeler sayesinde o ıslanmadı). Sonra biz lokantada kebapları hüpletirken yağmur doluya dönüştü, göz gözü görmez oldu. Yerler o kadar suyla doldu ki, arabalar caddede ilerleyememeye başladı! Evet, sıcak Adana bize bu sürprizi de yaşattı sağolsun… Bu durum bir-iki saat sürdü; bu arada lokantanın içerisi serindi ve biz de bir güzel şifayı kaptık… İşte o soğuk algınlığının etkisiyle, bir de ilk gün ne akla hizmetse sabahın köründeki ilk uçakla uçtuğumuz için epey yorulduğumu hissettim; yoksa bebeğin bize çok sıkıntısı olmadı. Yine de size tavsiye: Mayıs sonunda bile gidiyor olsanız, Adana nasıl olsa sıcaktır yaa deyip yanınıza yağmurluk, şemsiye almamazlık etmeyin; üzülürsünüz.

Sonuç olarak güzel caddeleri ve insanlarıyla, sokaklarda turunç ağaçlarıyla, lezzetli yemekleriyle Adana’yı çok sevdik biz. Yine gideriz. Hatta bu sefer inşallah Portakal çiçeği festivaline denk getiririz, buram buram portakal ağacı kokarken şehir kim bilir ne güzel olur😉 O zamana kadar keep calm and kendine iyi bak Adana😉

adana1

gezi içinde yayınlandı | Tagged | 4 Yorum

Savaş ve Barış ve diğer cinler

warandpeace1

Rus klasiklerini sever misiniz? Valla (aramızda kalsın ama) aslında ben pek sevmem. Rus aristokrasisini konu alan romanlar bana bayık gelir. Bilmem çeviriden mi, yoksa bu sürekli çay partileri düzenleyip zengin ve safoz oğlanlara gelinlik kızlarını yamamaya çalışan orta yaşlı şişman kadınlarla dolu romanlar hakikaten bayık olduğundan mı, okurken içimi afakanlar basar. Birkaç eseri (örneğin Tolstoy’dan Diriliş, Dosto’dan Suç ve Ceza, vs.) hariç tutarak Rus klasiklerine çok bayılmadığımı söylemek yanlış olmaz. Savaş ve Barış da benim için aynı klasmanda yer alıyor. Lise yıllarımda umutsuz bir çabayla okumaya girişmiş, hatta takoz gibi dört cildin üçünü gözlerimi bozma pahasına bitirmiş, ancak sonra dördüncünün başlarında pes etmiştim! Sanırım bunda romanın 42292338233 tane karakter içermesi, o da yetmezmiş gibi her karakterin aile içinde, arkadaşlar arasında, bir de resmi ismi olmak üzere elli tane ismi olması (Alexander Petroviç, nam-ı diğer Alyoşa, nam-ı diğer İlia, vs. vs.) falan da etkiliydi; takip etmek ciddi bir efor gerektiriyordu yani. Ha konu ilginçti aslında; 1800’lerin başında Napoleon’un Rusya’yı işgali, hatta Rusların Moskova’yı bile bırakıp apar topar kaçmaları falan anlatılıyordu; ve Tolstoy amcanın güçlü kalemi ile her biri son derece gerçekçi biçimde betimlenen insan portreleri (askeriyle, prensiyle, asiliyle, köylüsüyle, her kesimden insan) üzerinden yürüyordu. Tolstoy amca zamanının sağlam bir panoramasını çıkartacağım diye gaza gelmiş ve bunu başarmış da; ama bizimki de kafa yahu! Bu kadar dallandırıp budaklandıracak ne vardı? Ta’am Tolstoy, en zeki sensin, ta’am…

Her neyse, Savaş ve Barış ile aramızdaki bu şaibeli geçmişe rağmen BBC’nin romanı mini dizi haline getirdiğini öğrenince birden merakım kabardı. Şimdi efenim BBC de devlet kanalı TRT de, ama “çalışınca oluyor” arka’aşlar. Adamlar yapıyor. Sherlock’u, Agatha Christie’s Poirot’yu, Dr. Who’yu falan geçiyorum zaten de; adamlar tarihi dizilerde de ustalar. Eskilerden Colin Firth’lü bir Pride and Prejudice vardı mesela, tadından yenmiyordu… Yenilerden Downton Abbey ağzımıza bir parmak bal çalıp gitti… Yani referansları güçlüydü War & Peace’in. Ben de oturdum, geçmişin acı anılarını bir kenara bırakıp kendilerine bir şans verdim. İyi de ettim; zira bu dizi olmasa belki de hikayenin sonunu asla öğrenemeyecektim. Nataşa, Marya, Prens Andrei, ve şahane bir karakter olan Kont Bezukhov’un hikâyelerini baştan sona izlemek, onları (hem de başarılı aktör/aktrislerin canlandırması ile) kanlı canlı görmek çok tatlıydı. (Dizide bir de bonus, Gillian Anderson vardı! Evet, X-Files’ın Scully’si. Yaşlanmış yaw😦 ) Çekimler, kostümler zaten enfesti; hele açık hava çekimlerinde (örneğin savaş sahnelerinde) dizi değil film izliyorsunuz zannetmek mümkündü… Ben savaş filmlerini de sevmem (ulan ben ne seviyorum?!), ama burada savaş sahnelerini gözüm kırpmadan izledim. Hele 5. bölümün son on dakikası var ki, of ki ne of! O sahneleri izleyince insan savaş denen olgunun ne kadar acımasız, ve ne kadar aptalca ve saçma olduğunu bir defa daha tüm açıklığı ile anlıyor…

Kısacası ne Rus klasiği, ne savaş seven bir insan evladı olarak ben bile War & Peace’i sevdiysem bence dizi çok geniş bir skalaya hitap ediyor demektir. Bir şans verin ve 1’er saatten 6 bölümü tadına vara vara izleyin, pişman olmayacaksınız. Hem ortamlarda “Savaş ve Barış’ı geçen yaz okumuştum yeaa, Anatole Kuragin çok rererö” falan dersiniz, kim bilecek (ayıb, yapmayın öyle). Ama Nataşa da pek havaiydi canım, oğlana çok ayıbetti çokk, cık cık cık… (isim yok spoiler yok haha :D)

WARNING: Embargoed for publication until 00:00:01 on 20/11/2015 - Programme Name: War & Peace - TX: n/a - Episode: War & Peace - Generics (No. Generics) - Picture Shows: **STRICTLY NOT FOR PUBLICATION UNTIL 00:01HRS, FRIDAY 20TH NOVEMBER, 2015** Prince Andrei (JAMES NORTON), Natasha Rostov (LILY JAMES), Pierre Bezukhov (PAUL DANO) - (C) BBC - Photographer: Mitch Jenkins

WARNING: Embargoed for publication until 00:00:01 on 20/11/2015 – Programme Name: War & Peace – TX: n/a – Episode: War & Peace – Generics (No. Generics) – Picture Shows: **STRICTLY NOT FOR PUBLICATION UNTIL 00:01HRS, FRIDAY 20TH NOVEMBER, 2015** Prince Andrei (JAMES NORTON), Natasha Rostov (LILY JAMES), Pierre Bezukhov (PAUL DANO) – (C) BBC – Photographer: Mitch Jenkins

Yabancı Dizi içinde yayınlandı | Tagged , | 4 Yorum

Bir Bebekten Alınacak Hayat Dersleri

kawaii

Evet bu blog anne-bebek blogu olmayacak diye söz vermiştim, biliyorum. Nitekim en kısa zamanda diziler/kitaplar/filmler/tiyatro oyunları yazılarımla karşınızda olacağım. Ama bu arada kendimi tutamadım, kişisel gelişim tadında kısacık bir yazıyı ekleyeyim istedim. Hayata not düşeyim, günün birinde yeniden unutursam bu sayfayı açıp hatırlayayım. Geçtiğimiz altı ay içerisinde bebeğimin bana öğrettiği şeylerden bahsedeceğim; daha doğrusu bir zamanlar bildiğim (hepimizin bildiği), ama zaman içinde unuttuğum(uz), şimdi minnak bir insan sayesinde yeniden farkına vardığım şeyler. İşte şunlar:

  1. Hayat basit zevklerden ibarettir: Uyku, yemek ve oyun. Hangisi ile meşgulsen yalnızca ona odaklan ve tadını çıkar!
  2. Değerini bilirsen, her zaman yediğin bir yemek bile sana ziyafetmiş gibi gelebilir.
  3. Zaman bir yanılsama. Dünyanın bütün zamanı seninmiş gibi acelesiz, stressiz, sakince yaşamak lazım.
  4. Bir gün önce büyük acılar çekmiş olabilirsin (bebek için bu genelde gaz sancısı oluyor…). Bugünse yepyeni bir gün. Dünün acılarını unutup kıkır kıkır gülmemek için hiçbir neden yok!
  5. Sevimli olmak ancak doğal olmakla mümkün. Unutma, seni doğal halinle, “sen” olduğun için seven insanlar, seni en çok sevenlerdir.
  6. Mutlu olmak için çok komplike, çok pahalı şeylere (oyuncaklara!) ihtiyacın yoktur. Basit şeylerle mutlu olabilirsin (bebekçe tercümesi: fisher price oyuncaklar yerine bir mandalla saatlerce oynayabilirsin asjjkdaslk)
  7. Yeni şeyler denemekten korkma. En fazla biraz canın yanar, zorlanır (ağlar)sın, ama korkmadan denemeye devam edersen sonunda yepyeni bir beceri edineceksin.
  8. Yeni bir hayata başlamak istiyorsan radikal bir karar al ve birdenbire geç o hayata: Ne kadar kolay adapte olabileceğini görünce şaşıracaksın (ya da bir (1) gecede uykusu düzene giren bir bebesi olan ananla baban senin yerine şaşıracaktır…)
  9. Mutsuzsan “elalem ne der?” diye düşünmeden avazın çıktığı kadar (dikkat, burası mecazi :P) yaygarayı bas! Mecazi olmayan tercümesi: Mutsuz olduğunu ilan et arkadaşım, sesini çıkarmazsan yardım alamazsın. İçine at at, nereye kadar…
  10. Müzik güzeldir. Sesin kargaysa, notaları tutturamıyorsan bile eşlik et şarkılara!🙂

Kısaca “neşeli ol, korkma, hayatını yaşa”. Günler geçip gidiyor, ne kadar yakalarsak kârdır… Bol güneşli, sevgi dolu, mutlu günler hepimize😉

Genel, kişisel içinde yayınlandı | 10 Yorum