While you were sleeping – rüyalarda buluşuruz

Yaklaşık bir yıllık bir aradan sonra yeniden Kore dizisi izlemeye başladım. Tuhaf şey, son üç-dört yıldır izlediğim nerdeyse tüm diziler, Lee Jong Suk’un dizileri: En son geçen yıl W’yu izlemiştim. Ondan önce Pinokyo’yu. School 2013’ü. I Hear Your Voice, izlediğim ilk dizisiydi (Secret Garden’ı saymıyorum). İşin komiği Lee Jong Suk’u pek sevmem bile: Aşırı ince yapılmış estetikli burnu dikkatimi dağıtıyor, güzel dudakları bile durumu kurtaramıyor. Ama demek ki rol alacağı dizileri çok iyi seçiyor kerata; hangi dizisini izlesem bayılıyorum. Bu defa ekran karşısına Suzy ile geçmiş. Suzy’yi severim aslında, ama rol yapma yeteneğinin bir balkabağından hallice olduğunu da görmezden gelemeyiz. Bu dizide de zaman zaman (özellikle romantik sahnelerde) kötü oyunculuğuyla beni ortamdan koparmakla birlikte asi ve çılgın kız tiplemesini fena oynamamış, gerçek hayatta da böyle bir tip demek ki… Neyse, Jong Suk’un burnu ve Suzy’nin oyunculuğu hariç oldukça beğendiğim bir dizi oldu While You Were Sleeping. Konu, rüyalarında insanların başına gelecek olan kötü olayları gören bir genç kız (Suzy) ve onun karşı komşusu genç savcı çocuk (Jong Suk) arasında gelişen romantik bir aşk hikâyesi. Bu iki genç güçlerini birleştiriyor ve kendilerini kötülükleri önlemeye adıyorlar (haha!). Esas kızımızın restoran işleten annesi, esas oğlanın liseli erkek kardeşi, aşk hikayesinin üçüncü tekeri yakışıklı polis Woo Tak (Jung Hae In), kötü adam avukat Yoo Bum (Lee Sang Yeob), ve savcı ofisindeki birbirinden renkli karakterler de dizideki diğer elemanlar. Esas oğlanımızın savcı olmasından dolayı bol bol adli vaka öyküleri izliyoruz ve ünlü oyuncular (mesela genç yıldız Kim So Hyun, ki onu Moon & Sun’daki minnak halinden beri pek severim) diziye birkaç bölümlüğüne konuk oluyorlar. Dizinin sevdiğim yönlerini şöyle sıralayayım sizlere:

  • Daha ilk bölümden, esas kız büyük bir trajedinin pençesine düşüp klasik “en dibe vuran aşırı masum ve mazlum kız” klişesini hayata geçirecekler gibi başladılar. Ancak olaylar birden yön değiştirdi ve dizi adeta bir komedi dizisine evrildi! İşte bu bana gerçek bir sürpriz oldu; hiç beklemiyordum. Diziye kendisini bu klişeden kurtardığı için tebriklerimi sunmayı bir borç bilirim!
  • Hikâyede güzel ayrıntılar var: Örneğin esas kızımız savcı oğlanımıza işten atılmaktan korkmadan başsavcıya kafa tutabilmesi için o haftanın loto sayılarını söyler. Ama oğlan işe girişip araştırmalarına başlayınca “aslında o sayılar yalandı, sen yalnızca işini yapmak için gerçeği araştırmalısın,” diye bir dönüş yapar ve gazı verir. Savcı oğlan başta bozulur; ama sonra gerçekten de kendini işine kaptırır. O büyük bir hevesle soruşturmalarına gömülmüşken biz arka planda görünen TV’de esas kızın verdiği sayıların gerçekten de loto çekilişindeki sayılar olduğunu görür ve koparız 🙂
  • Esas kızın muhabir oluşu: İşsiz güçsüz, ya da fakirliğinden dolayı on yedi amele işte birden çalışan esas kızlardan fenalık gelmişti…
  • Dizi hikayelerinin 3-4 bölümlük olması: Dizinin alt metninde devam eden bir büyük resim elbette var (Kore dizilerinde son bölümlerde açığa çıkacak olan bir sır mutlaka vardır…), ancak birkaç bölümlük birbirinden ilginç cinai vakalar da dizinin temposunu düşürmeden merakla izlenmesini sağlıyor. Ayrıca bu hikâyelerde aile içi şiddet, hayvanlara eziyet gibi ülkemiz için de gayet geçerli olan konulara değiniliyor. Keşke şu dizinin haklarını satın alıp adam gibi uyarlasalar…
  • Dizide felsefi ikilemler de var. Örneğin bir vakada savcı şüphelinin suçsuz olduğunu kanıtlıyor. Ancak kamuoyu tepkisi o kadar fazla ki, diğer savcılar ona yine de dava açmasını salık verip hakimin adamı zaten serbest bırakacağını, böylece tepkiyi kendi üzerinden savuşturup hakime yönlendireceğini söylüyorlar. Buradaki doğru olanı yapma/kendini töhmet altından kurtarma ikilemi ve karakterin bu konudaki kararı çok şahane. Bu gibi felsefi ikilemlere odaklanan hikayeleri çok seviyorum. Bir de bizim dizilere bakın; varsa yoksa entrika, yalan dolan, iftira…
  • Dizideki komediyi de seviyorum. Zaten ben genel olarsak Kore dizilerinin mizah anlayışını seviyorum sanırım; bu mizah kimilerine pek hitap etmese de bana komik geliyor: Mesela kızın bir yorumu üzerine esas oğlanın savcılık ofisindeki herkesi kilise korosunda şarkı söyleyen tipler olarak hayal etmesi; ya da öfkeli kalabalığın esas oğlan savcıyı tanımayıp diğer savcıyı o zannederek dövmeleri (üstelik bu iki kez oluyor ve ikincisi daha komik :D); ya da hastane odasında narkozdan uyanan esas oğlanın esas kız diye başsavcının yanağını okşaması falan 🙂 Bizim Kuzu bey bunları izleyince “ne banal…” diye burun kıvırıyor ama ben seviyorum ya, komik işte banane 😛

Dizi bölümleri yarım saat sürüyor, toplamda 32 bölüm olacakmış. Yani bildiğin eskinin 16 bölümlük dizisi, ama maalesef eskisi gibi haftada 2 saatlik bölüm yerine 1 saatlik bölüm oynuyor. (Bunun sebebi ise, Çin’in Kore’yi boykot etmesinden dolayı artık dizilerini Çin pazarına satamamaları, ve bu şekilde bölüm sayısını artırarak daha fazla reklam geliri elde etmek istemeleriymiş. Bak sen şu siyasete, nelere mal oluyor!) Şu an en son 20. bölüm oynadı. Umarım son bölüm de gelene kadar hevesimi kaybetmem ve diziyi tamamlayabilirim (çünkü genellikle son 1-2 bölüm kala dizileri bırakıyorum ben, asjdjakskjdaksdlk), ama neyse ki şu ana kadar sıkıldığım hiç olmadı. Umut hep var 🙂

Netice itibariyle güzel dizi. İzleyin millet 😉

Reklamlar
Kdrama içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 4 Yorum

Leziz bir İngiliz Polisiyesi: Endeavour

İngiliz dizilerine bayılıyorum. Bugüne kadar hangisine el attıysam yüzümü kara çıkarmadı. Endeavour da bu zincirin son halkası. Dizi, İngiltere’de bir zamanlar (sanırım 90’larda) reyting rekorları kırmış olan “Inspector Morse” dizisinin öncülü. 90’larda artık yaşlı bir adam olan Morse’un gençlik yıllarını anlatıyor: Yıllardan 1965’te geçiyor. Ve 60’ların havasını o kadar harika biçimde veriyor ki, kendimi kıyafetleri, arabaları, eski zamana ait zamazingoları hayranlıkla izlerken buluyorum. Hiçbir ayrıntıyı es geçmiyorlar, gösterdikleri özene hastayım.

Endeavour, kelime anlamı olarak çaba demek. Ayrıca Morse’un ilk adı 🙂 Ama biz bunu onun ağzından hiç duyamıyoruz, dizinin başından itibaren kendisini hep Morse olarak tanıtıyor, herkes de ona öyle hitap ediyor. Diziye bu ismin verilmesi tesadüf değil bence; çünkü dört sezondur Morse’un kendini kanıtlama çabasını izliyoruz: Oxford’daki eğitimini yarım bırakıp polis teşkilatına katılmış olan bu genç adam hep doğru bildiğini söylüyor ve yalakalık yap(a)mıyor (gel de sevme bu adamı :P) Ayrıca ilerleyen bölümlerde şahit olacağımız üzere ortaya çıkardığı kirli ilişkilerle bazı kodamanların kuyruğuna basıyor. O yüzden de onun gibi zeki bir adam için çerez gibi olan çavuşluk sınavını bir türlü geçemiyor ve kendisinden çok daha aptal olan polis memurları rütbe olarak önüne geçiyor! Türkiye’de yaşayan dürüst bir insansanız Shaun Evans’ın başarıyla canlandırdığı Morse’la empati kurmamanız mümkün değil 🙂

Dizinin cinayet hikayeleri de çok kaliteli: Daha ilk bölümden Periyodik Tablo’ya göndermeler yapan bilmecelerle dolu öyküsü ile gönlümü çaldı. Sonraki bölümleri ile de kalitesini korudu, birbirinden leziz leziz polisiye öyküler izletti bize. Tipik bir Endavour bölümünde önce karakterleri kısa kısa tanırız (her birinin hayatından bir kuple gösterilir), çok geçmeden bir ceset bulunur; Morse işin içinde bir iş olduğunu düşünürken amirleri (babacan Thursday hariç) ona inanmama eğilimindedirler. Ama sonra bir başka ceset daha bulunur (bazen ceset sayısı üçe-dörde de çıkabilir) ve amirler Morse’un haklı olduğunu kabul etmek zorunda kalırlar. Benim kişisel favorilerim 1×2 Fugue (Kurbanlarının yanına operalardan alınma cümlelerle ipuçları bırakan çok zeki bir katil), 2×2 Nocturne (tam 100 yıl önce yaşanmış ve sırrı çözülememiş cinayetle bugün işlenen cinayetlerin kesişmesini anlatan bir öykü) ve 3×1 Ride (The Prestige meets the Great Gatsby olarak tanımlayabileceğim, bu iki büyük yapıtın öykülerinin bir karmasından oluşan bir bölüm). Ama izlediğim her bölümünden çok keyif aldığımı söyleyebilirim. İzlerken ayrıntılara gösterilen özen, harika oyunculuklar ve müthiş öykü (bir de 1.5 saatlik süre! evet her İngiliz dizisi gibi bölüm sayısı az, bölümler uzun…) sayesinde kendinizi dizi değil sinema filmi izler gibi hissediyorsunuz zaten.

Dizide Morse dışında Fred Thursday karakteri de önemli bir yere sahip: Morse’un direkt amiri olan bu babacan komiser, onu koruyup kollayan adam. Thursday’in 2. Dünya Savaşı esnasında casus olarak başka ülkelerde bulunmuşluğu da var ve her yeni bölümde bir başka dili (Almanca, İtalyanca…) sular seller gibi konuşmasıyla bizi kendine hayran bırakıyor 🙂 Thursday’in çok tatlı bir eşi var; tipik çilekeş Anadolu (Britanya?) kadını. Ama çocukları ukala oğlan ve ondan ukala, kaltak kızı Joan için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim ne yazık ki… Sevmiyorum sizi ukala veletler. Morse’un diğer çalışma arkadaşları ile başı biraz belada: Thursday’in de amiri olan Chief Superintendent Reginald Bright, pek kafası çalışmayan bir adam; genellikle cinayetlerin en basit çözümünü aramaya meyilli, o yüzden de işin sonunda Morse tarafından hep mosmor ediliyor 🙂 Diğer iş arkadaşı Çavuş Peter Jakes yine hiç yoktan Morse’a gıcık olan karakterlerdendi; neyse ki üçüncü sezonda aklı başına geliyor (ayrıca bu ileri bölümlerde onun geçmişine dair de önemli şeyler öğreniyoruz) Bir de Sergeant James Strange var, bak o sevimli bir adam. Ama Morse’a yamuk yaptığı da olmuyor değil… Son olarak orta yaşlı gazeteci Miss Frazil ile hikayenin basın ayağını da tamamlıyoruz. Geriye kalan, arkamıza yaslanıp Oxford’un muhteşem orta çağ mimarisi arka planı ile birbirinden ilginç İngiliz polisiye öykülerini izlemek. Endeavour’a bir şans verin; polisiye sever bir kişilikseniz asla pişman olmayacaksınız.

(Son bir not: Diziyi Türkçe altyazı ile izlemeniz tavsiye olunur. Ben ki İngilizceme güvenirim; daha ilk bölümde İngilizce altyazıya rağmen çözemediğim bir sürü cümle çıktı! 🙂 60’ların İngiliz argosuna hakim değilmişim demek ki, huh :))

MASTERPIECE Mystery! Endeavour Sunday July 1, 2012 at 9pm ET on PBS Shown: Shaun Evans as Endeavour Morse
(c) ITV 2011 for MASTERPIECE
This image may be used only in the direct promotion of MASTERPIECE. No other rights are granted. All rights are reserved. Editorial use only.

Yabancı Dizi içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

SKAM: Norveçli ergenlerin ütopik hayatı

Norveç’e özenmek için pek çok neden var: Yüksek refah seviyesi, sıfır terör, geniş özgürlükler… Ancak SKAM’i izledikten sonra bunların arasına bir de “müthiş bir lise hayatı geçirmek” de eklenebileceğini düşünüyorum. SKAM, bir grup liseli genci anlatıyor. Diziye konu olan gençler 99 doğumlu, neredeyse “2000’den sonra insan mı doğar lan Allahsızlar??” diyeceğimiz sınırdalar yani. Hayır, aslında pespembe bir hayatları yok: Kimin anne babası boşanmış, kimisi küçük yaşta evden ayrılmış ve ev arkadaşlarıyla yaşıyor, kimisinin babası annesini tek etmiş ve anne delirmiş falan; yani aslında çok zor hayatları var. Peki neden müthiş bir lise yaşantısı geçirdiklerini düşünüyorum? Çünkü harika dostluklar kurabiliyor, birbirlerini yargılamadan kabul edebiliyor ve eleştirel düşünebiliyorlar. Farklı kültürlerden gelmelerine rağmen birbirlerini dinliyor, fikir alışverişi yapıyor, gerekirse fikirlerini değiştirmeyi başarıyorlar. Sağlıklı iletişim kurabiliyorlar arkadaşlar! Sizi bilmem, ama ben bu yaşımda bile pek çok kez kendimi ifade etmeyi başaramadığımı, en yakınımdaki insanlarca bile anlaşılamadığımı hissederken bu yarı yaşımdaki çocukları gıpta ederek izliyorum.

Gelelim dizideki karakterlere: SKAM değişik bir dizi. 15 dakika olan bölümü de var, 50 dakika olan da; bir standart yok bu konuda. Biraz deneysel takılmışlar, vlog gibi çekimler izliyoruz. Bir de her sahneden önce o anın günü ve saati yazıyor; bu da diziye iyiden iyiye gerçekçilik katıyor. Ayrıca her karakterin instagram ve facebook hesapları var; dizinin dışında gelişen olayları da oradan an be an takip edebiliyorsunuz. Temelde 5 kişiden oluşan bir kızlar grubumuz var: Eva, Noora, Sana, Chris ve Vilde. Ancak her sezon belli bir kişiye odaklanıp onun hikayesi etrafında şekillenince bu karakterlerden bazıları ön plana çıkıp diğerleri geri planda kalabiliyor. Hatta 3. sezon Isak hakkındaydı; daha önce yalnızca Eva’nın erkek arkadaşı Jonas’ın kankası olarak tanıdığımız bir çocuk. Isak sezonunda kızlar neredeyse hiç görünmediler. Yine de keyifliydi; Even’la Isak’ınki de farklı tadı olan bir hikayeydi (spoiler vermemek için kasıyorum şu an :P)

Şimdi kısa kısa ana karakterlerimizden bahsedelim:

Eva: İlk sezonun esas kızı olan Eva çok tatlı bir kız. Ancak kaşları Ece Sükan’ı kıskandıran erkek arkadaşı Jonas’la biraz problemli bir ilişkisi var. İlk sezonda onların hayatına konuk oluyor, Eva’nın ortaokuldan kalan sırrını öğreniyor, ve onun diğer kızlarla arkadaş oluşuna tanıklık ediyoruz.

 

 

 

Noora: Müthiş bir güzellik abidesi. Noora, duru güzelliği ve kişilikli duruşu ile benim gönlümü fethetti. Noora’lı ikinci sezon dizinin belki de en sevdiğim sezonu oldu. O ve Wilhelm’in birbirlerine aşık oluşları çok tatlı ve romantik bir hikayeydi. Noora’nın çatlak gay ev arkadaşı Eskild’i de anmadan geçmeyelim; onu Noora’nın hikayesinin yan karakteri gibi izlemeye başlıyoruz ama anlaşılan seyirci bu çatlak adamı sevmiş olacak ki sonraki sezonlarda ağırlığı artmaya başlıyor.

Vilde: Daha liseye başladığı ilk günden itibaren “otobüs de otobüs” diye tutturan bu hafif çatlak kız ise aslında çok saf ve iyi niyetli. Otobüs muhabbeti de şuymuş: Norveç’te liselilerin mezuniyet partilerini yaptıkları bir otobüsleri olurmuş. Ve bu otobüs davası bayağı önemliymiş onlar için; herkesin otobüs grubu onun cool olup olmadığını belirlermiş; en güzel otobüs konseptine sahip olanlar ülke çapında yarışmaya katılıp ödül alırlarmış falan filan. Vilde gruptaki diğer üyelerle işte bu otobüs grubu davasına tanışıyor ve başta tuhaf hareketleri yüzünden biraz yadırgansa da zamanla ekibin vazgeçilmezlerinden bir oluyor. Onun gösterişsiz arkadaşı Chris de en az kendisi kadar çatlak ve tatlı. Sana’yı getirip gruba sokan da bu Chris işte.

Sana: Bir Müslüman kızı. Sanırım Arap kökenli, ama Norveç’te doğup büyümüş. Türbanlı, namaz kılan, oruç tutan bir kız. Ama gayet de özgüvenli, ortamlara rahatça adapte olan, içki içmediği halde Norveçli arkadaşlarının partilerinde eğlenebilen ve onları yadırgamayan / onlar tarafından yadırganmayan bir insan. Patavatsız Vilde başlarda Sana’ya bazı salak laflar etse de Sana tarafından bir güzel haşlanıp kendine geliyor 🙂 Sana kimseden lafını sakınmıyor zaten. Çok cool. Yalnız dördüncü sezon olan Sana sezonunda onun da kırılgan yanlarını izliyoruz, ki kendisiyle empati yapmamak mümkün değil; sizin de canınız çok yanıyor… Noora’dan sonra ikinci favorim.

Isak: Yancı olarak başladığı dizide kendine ait bir sezonu kapan bu tatlış çocuğun da git-gellerini, gay olup olmadığına dair sorgulamalarını, ve sonunda kalbini aşka açmasını üçüncü sezonda doya doya izleyebilirsiniz 😉

İşte böyle… Sana’nın ağabeyi Elias, onun yakışıklı arkadaşı Yousef (ki bir Türk oyuncu tarafından canlandırılıyor; Cengiz Al), okulun yakışıklısı William/Wilhelm, ve bebek yüzlü şirin yaratık Even, diğer önemli karakterler. Dizide yetişkin insanlar neredeyse yok denecek kadar az yer alıyorlar. En fazla gördüğümüz insan okulun doktoru, ki o da çatlak bir kadın, çocuksulukta bizim gençlere taş çıkarır 🙂 Onun dışında Eva’nın annesini ve Sana’nın annesini gördük; ama özellikle üçüncü sezonda sanki yetişkinleri özellikle göstermek istemiyor gibi bir havaları vardı; mesela biyoloji öğretmeninin hiç boyundan yukarısını çekmedikleri için zaman zaman Snoopy izliyor gibi hissettim (o çizgi filmi hatırlar mısınız? Çocukların öğretmeni konuştuğu zaman bize “vokvokvokvok” gibi tuhaf bir ses olarak yansırdı :D) Kısacası bu gerçek bir ergen dizisi, ama ne dizi! Müthiş sarıyor, müptelası oluyorsunuz. Birkaç günde üç sezonu bitirdim; şimdi her hafta yeni bölüm gelmesini sabırsızlıkla bekliyorum. Bizi sanki gerçekten oturma odalarına konuk eden bu gencecik insanlardan öğreneceğimiz çok şey var. İzleyin, anlayacak yaşa gelince çocuklarınıza da izletin 😉

Yabancı Dizi içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 2 Yorum

Ocak dizileri

Geçtiğimiz ay hangi dizilere el atmışım, kısa kısa notlar:

stranger

Stranger Things: 8 bölümlük bu Netflix yapımı feci halde Stephen King esintileri içeren bir bilimkurgu-gerilim dizisi. Olaylar bir grup çocuğun etrafında şekillendiği için tatlış bir havası da var; o çocukların masumiyeti, dürüstlüğü, çocuk zekâsı da diziye yansıyor. Süper enteresan bir final beklemeyin; olayların arkasındaki gizem ikinci bölüm itibariyle falan belli oluyor zaten… Bir de 8 bölüm bu kadarcık bir gizem için aslında fazla uzun; aynı şeyler üç-dört bölümde de anlatılabilirdi… Yine de paralel evrenler, acayip yaratıklar, 80’ler havası, ne bileyim Jumanji falan, böyle şeyleri seviyorsanız bir şans verebilirsiniz. Ayrıca Eleven, seni yerim kızım, çok tatlısın 🙂 Puanım 6.5/10

younger

Younger: Aslı’nın tavsiyesi ile izlemeye başladığım bu dizi Sex & The City’nin yapımcısından geliyor. Daha ilk bölümden itibaren delice sevdim bu diziyi. Neden mi, çok pis bana hitap ediyor da ondan:

1. Dizimiz 40 yaşında olup da genç gösterme bahtına sahip olduğu için kendini 26 yaşında olarak tanıtan bir başrole sahip. En büyük fantezim 🙂 Gerçi kadıncağız bunu zorunluluktan yapıyor; kocası bunu terk ediyor, kendisi genç yaşında kariyerinde hızla yükseldiği halde evlenip çocuk doğurduktan sonra evinin kadını olmuş, senelerce çalışmamış, e şimdi gerçek yaşını söylediği zaman hiçbir yerde iş bulamıyor zavallım 😦 Ama 26 yaşında yeni mezundan azıcık hallice bir genç kıza bütün kapılar açık 🙂 Böylece bir yayınevinde asistan olarak işe giriyor, çıtır bir oğlanla da sevgili oluyor, oh kebap 🙂

2. Evet, kızımız (öhöm, kadınımız?) bir yayınevinde çalışıyor. Yayınevi jargonu, yazarları hoş tutmak için yapılanlar (bir bölümde Game of Thrones göndermeleri doluydu, çok eğlendim :)), kızın “çöp” diye adlandırılan no-name yazarlardan gelen bir deste roman denemesi arasında basılacak bir roman keşfetmesi vs gibi hikayeler çok eğlenceli.

3. Dizi New York’ta geçiyor. Özlemem zannediyordum ama özlemişim ulen.

4. Hafif, eğlenceli, çıtır çerez bir dizi olması: Yani “kocasının kazığını yiyip 40 yaşında silbaştan iş hayatına atılan hatun” tiplemesi The Good Wife’ın da ana konusuydu; ama bir o dizinin ağır abiliğine bakınız, bir bu dizinin eğlenceliliğine! 20 dakikalık bölümleri su gibi akıp gidiyor, kafa dağıtmak ve bol bol gülmek için birebir.

Yalnız dizi ile ilgili tek eleştirim 3. sezondan itibaren ilk iki sezonun ivmesini kaybetmiş oluşu. Yazarlar ellerindeki cephaneyi tüketmiş olabilirler, bakalım yeni fikirler ve Liza’nın daha eğlenceli maceraları ile gelebilecekler mi? Puanım 8/10.

vatanim

Vatanım Sensin: Son olarak kalbim kadar temiz bu satırları bu aralar izlediğim tek Türk dizisi olan VS’ye ayırmak istiyorum. Dizi çooook uzun sürüyor, her bölümü 2.5 saat. E haliyle yer yer bayıyor. Ama yine de Kurtuluş Savaşı günlerini, o günlerde yaşananları, çekilen çileleri ve bu vatanın kolay kurtarılmadığını hatırlamak için mutlaka izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Halit Ergenç efsane oynuyor, kötü adam Onur Saylak ondan hiç geri kalmıyor. Bergüzar Korel’i bile (koca koca kızların anası rolü için bariz genç durmasına rağmen) fena bulmuyorum. Yalnız galiba dizinin son haftalarda benim için en büyük anlamı, Hilal ve Leon’un efsane olmaya aday aşklarında yatıyor: Bu minnak ikili, Alex-Zarife (Elveda Rumeli) ve Mavi-Çınar’dan (Hırsız Polis) beri ekranda gördüğüm en muhteşem aşk hikayesine sahip ikili olabilirler. Bu aşkın nefret ile başlaması, iki gencin de fena halde Türk/Yunan milliyetçisi olmaları, o dönemde iki farklı ırk ve dinden olan gençlerin bir araya gelmesinin imkânsız oluşu, ve oyuncuların muhteşem kimyası birleşince neden efsane olmaya aday bir aşk hikâyesi olduğunu anlamak güç değil. İzleyicilerin çoğu da benim gibi düşünüyor olmalı ki “Hileon” olarak bilinen hayran kitleleri gün geçtikçe artıyor (twitter’a ve ekşi sözlüğe bakarsanız hemen fark edeceksiniz). hileonİkisinin koskoca bölümdeki 3 dakikacık sahnelerini iple çekiyorum, ekrana onlar çıkınca benim de gözlerimden kalpler filan fışkırıyor, o kadar seviyorum yani bu tatlışları. Yalnız hain senaristlere pek güvenemiyorum nedense, zaten imkânsız olan bu aşkın ortasına karakediler (a.k.a. üçüncü şahıslar) sokma ihtimalleri var ve bunu yaparlarsa Hilal ve Leon’un muhteşem naiflikteki aşkları gereksiz kıskançlıklarla ve kalp kırıklıkları ile mahvedilecek gibi hissediyorum. Umarım yanılırım, umarım dizi iki kız kardeşin aynı adama aşık olduğu Yaprak Dökümü’ne, ya da gençlerin sürekli eş değiştirdiği Kavak Yelleri’ne falan dönmez.

Şimdilik bu kadar. Sii yuu gençler 😉

Türk dizisi, Yabancı Dizi içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

2017, açılın ben geliyorum! :D

Haha, başlığın iddialı olduğuna bakmayın. 2017 için temelde tek bir amacım var, hayatta kalmak 🙂 Ancak Bez Cadısı Oyuncu’nun mimine kayıtsız kalamadım ve bu sene de bir liste yapmaya karar verdim. Aslında biliyor musunuz, geçen seneki liste hiç de fena gitmedi: GETEM’e kitap okudum, Süper Bulmaca’ya katıldım ve Bebek Kuzu’yla güzel güzel gezdik. Daha ne olsun? Bu sene başka planlarım var, ancak gerçekleştirmek için kendimi zorlamayacağım. Daha çok sürecin tadını çıkarmaya çalışacağım. Neler mi bunlar? Buyrunuz:

-Öncelikle, acilen kilo vermem lazım! 59 kiloyum laaaan. Hamilelikte 70’e çıkmış ve doğumdan sonra üç hafta içinde 59’a düşmüştüm zaten. Sonra 58, hatta 57’yi gördüm ama aburcuburu abartınca 59’a takıldım kaldım. Yaza kadar 55’e dönmem lazım. Yalnız çok iradesizim, şeker-çikolataya hayır diyemiyorum. Bir de bebek kuzuyla yemek yemek hala bir meydan okuma; ne yediğimi ne kadar yediğimi takip edemiyorum; resmen arada ondan fırsat buldukça Allah ne verdiyse tıkıyorum ağzıma. Eh, porsiyon kontrolü falan hak getire tabii… Dur bakalım, bu işi ciddi anlamda ele almam lazım.

-Yogaya başlayacağım. Ama bir spor kulübüne falan gidemeyecek kadar tembelim 😛 Evde internet kanalları takip edeceğim. Haftada iki kere yarımşar saat ayırabilsem süper olur, ama haftada bire de razıyım 😛

-Günde 5 dakikayı dil öğrenmeye ayırmak istiyorum: Fransızca ve Japonca. Fransızcam yıllardır orta seviyede takıldı kaldı, anlıyor ama konuşamıyorum. Memrise sayesinde biraz kelime öğrenip kulak dolgunluğu geliştireceğim. Japonca içinse Rosetta Stone 1. kuru üç senedir bitiremedim. Günde 5 dakikacık ayırabilsem sene sonunda ikisini de hallederim yaw.

-Kızlarla bir kitap kulübü kurma planlarımız var ama ne denli committed oluruz şu anda tahmin etmek zor 😀

-Ve büyük karar: Bu sene tamamlamak üzere olduğum romanımı kitabevlerine göndermek istiyorum. Kitap, 17 yaşında ayrıldığı kasabasına 11 sene aradan sonra dönen bir aktris hakkında. Romantik dram diye tanımlanabilir. Bir kadın romanı, ama erkekler de okuyabilir tabii 🙂 Hangi yayınevlerine göndermem gerektiği hakkında hiçbir fikrim yok; aslında fazla ümidim de yok: Eminim her biri her ay yüzlerce dosya alıyorlardır zaten… Zaten kabul almazsam şöyle 3-5 sene sonra parasını verir ben bastırır, sonra da isteyenlere imzalı kopyasını gönderirim 😀 😀 Eğer aranızda bir yayınevi editörü tanıyan varsa hiç çekinmeden benle tanıştırabilir 😀 😀 Ha bu arada yeni bir Kore tandanslı genç kız hikayesiyle Wattpad’e döndüm (evet, yarı yaşımda kızların hikaye yazdığı wattpad’e üye olmamak için yıllarca direndim ama olmadı, teknolojiye karşı duramadım :P), light ve eğlenceli bir şey; guilty pleasure arayanlar için şuraya link’ini bırakıvereyim: Aya bakmak ister misin? (Evet korkunç bir isim, biliyorum… İsim bulma özürlüyüm de biraz, eheh :P)

İşte durumlar böyle… Herkese musmutlu 2017’ler diliyorum (hoş, bu ekonomik kriz ve terör ortamında nasıl olacak o iş, ben de bilmiyorum. Hepimize kolay gelsin :P)

kişisel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kasımda tiyatro başkadır

Ekim ayını sinema zapt ettiyse kasımın da tiyatroları var 😉 Uzun zamandan beri sahnede olan, ve ne kadar başarılı oldukları göz önüne alınırsa daha pek çok sezon oynanmaya devam edecek olan iki oyun izledim bu ay. İkisine de bayıldım! İzlemediyseniz sizi de heveslendireyim ki siz de gidip görün diye bir koşu anlatmaya geldim.

IKI KISILIK YAZ / DOT TIYATRO / MACKA GMALL SAHNESI / FOTOGRAF MUHSIN AKGUN

IKI KISILIK YAZ / DOT TIYATRO / MACKA GMALL SAHNESI / FOTOGRAF MUHSIN AKGUN

İlk oyun, Tiyatro Dot’un “İki Kişilik Yaz”ı. Tuğrul Tülek ve Gizem Erdem’den 70 dakikacık, ama dopdolu bir performans. İki oyuncu sahnede gitar çalıp şarkılar söylüyor, danslar ediyor, ve en komiğinden, en duygusalından bir hikaye anlatıyorlar. Ama nasıl tatlı bir hikâye bu! Tamamen farklı dünyaların insanları olan serseri Bob ve avukat Helena’nın tesadüfen yollarının kesişmeleriyle başlayan aşırı komik ve şeker öyküleri. Her ikisi de 35 yaşına gelmiş ve hayatını düzene koyamamış olmanın bunalımı içerisindeler. Helena’nın kendisi tek koca bulamamışken ablası 3. kez evleniyor; Bob’unsa eline bir mafya babasına teslim edilmesi gereken yüklü bir para geçiyor; ve iki çılgın “amaaaan, yemişim dünyayı!” deyip birlikte bir maceraya atılıyorlar. Sonra başlarına gelmedik kalmıyor tabi… Kendilerini koşma/kovalamaca, en acayip insanlarla birlikte en pahalı şarapları içmece, hatta Japon bağlama sanatı kinbaku’yla bağlanmaca gibi bir sürü çılgın ve komik olayın ortasında buluyorlar. Biz seyirciler de onların maceralarını gözümüzü bile kırpmadan, bol bol gülerek ve bazen de duygulanarak izliyoruz. Oyundan çıktığınızda böyle yumuş yumuş oluyorsunuz, hayat gözünüze pek bir güzel görünüyor. Kendinizi bir süreliğine çok iyi hissetmek için bu tatlı oyunu kaçırmayın diyorum. (Ay bir de oyunun müzikleri o kadar şahane ki bir soundtrack albümü olsa da alsam dedim, böyle bir albüm projeniz varsa haber verin sevgili İki Kişilik Yaz ekibi. Bakın şuraya iki örneğini bırakayım, ne şahane müzikler olduğunu siz de duyun:

https://www.youtube.com/watch?v=kNHzIHAxGy4

https://www.youtube.com/watch?v=OoCL2_zz46w

)

en-kisa-gecenin-ruyasi-1

İzlediğim diğer oyunsa Moda Sahnesi’nin En Kısa Gecenin Rüyası. Shakespeare’in Bir Yaz Gecesi Rüyası’ndan uyarlama bu oyun yıldızlar geçidi gibi: Kadroda Mert Fırat, Onur Ünsal, Timur Acar, Didem Balçın, Melis Birkan, Beyza Şekerci ve daha kimler kimler var… Hikâye klasik Shakespeare komedilerinin peri sosuna bulanmış hali; kavuşamayan aşıklar, yanlış anlamalar, yaramaz perinin oyunları ve eğlenceli, neşeli bir oyun. Shakespeare metinlerinin Türkçeleştirilmiş halleri genelde kulağıma yapay gelir; Shakespeare klasikleri sanırım İngilizce olarak izlenmesi gereken oyunlar… Ancak bu oyun o yapaylığı aşmış, metin son derece akıcı ve keyifli. Bu komik senaryo yetenekli oyuncuların oyunlarıyla birleşince ortaya şahane bir şey çıkmış. Mert Fırat, Timur Acar ve Onur Ünsal oyunun yıldızlarıydı her zamanki gibi. Ancak Melis Birkan’ın da komediye epeyce yakıştığını söylemem gerek. (Birkan’ın hâlâ diyaframdan ses kullanımı ile ilgili sorunları olmakla beraber) onun çatlak Helena’sı da bizi az güldürmedi. Volkan Yosunlu (ki bence çok yetenekli bir adam, niye TV’de görmüyoruz merak ediyorum) deli peri Puck’ta çok iyiydi. Bir tek köylü tiyatro kumpanyasının hikâyesini biraz gereksiz buldum; özellikle düke sahneledikleri oyun ve soylular tarafından alay edildikleri yerler gereksiz ve anlamsızdı bence; o bölümün hâlâ neye hizmet ettiğini (eğlenceli desen değil? mesaj verme kaygısı desen, alay edenler alay ettikleriyle kaldılar, sonradan kendileri bozuntuya uğramadılar, o da değil…) anlayamıyorum. Bilmiyorum orijinal metinde var mı, ama bence o kısım gayet de çıkarılabilir ya da başka türlü yorumlanabilirmiş… Neyse, o kadar nazar boncuğu da olur. Tiyatro içinde tiyatro’nun ardından gelen Bergama yerel dansı (Sirtaki?) iyiydi ama bak… Oyundaki danslar genelde iyiyidi zaten; Melis Birkan-Mert Fırat-Onur Ünsal-Beyza şekerci dörtlüsünün oyunu özet geçtiği bir dans sekansı vardı ki, efsane güzeldi (ve Mert Fırat-Onur Ünsal ikilisinin Mavi istiridye dansı bölümü yüzünden efsane komikti ehuehe :D) İşte böyle… Hadi bakalım, ben izledim, şimdi sıra sizde 😉

en_kisa_1

tiyatro içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | 5 Yorum

Cesur ve Güzel – ilk bakış

cvg2

Kıvanç Tatlıtuğ ile Tuba Büyüküstün’ü bir araya getiren Cesur ve Güzel dizisi başladı. Entrikalı diziler benim kalemim değil; o yüzden izleyeceğimi sanmıyorum. Ama ilk bölüm içerdiği klişeler yüzünden beni o kadar eğlendirdi ki, dayanamadım, bir yandan izledim, bir yandan da recap’ini yazdım. Gerçi bir Heirs performansı beklemeyin, o dizi o kadar absürttü ki, ev yapımı tarhanadan boğulan bir gencin dramı bile vardı; bizim dizi ise (karakterlerin iki lafından biri “Korludağ” olup insanın kusacak hale gelmesine rağmen) bir miktar daha gerçekçi kalıyor 🙂 Hazırsanız recap’e başlıyoruz:

İlk sahne: Ülkemizin medar-ı iftiharı, yerli Thor’umuz Kıvanç, adeta Wisconsin ormanlarında ilerleyen bir kovboy edasıyla cipiyle salınırken (manzaralar bayaa hoştu burda) önünü deli atıyla gezintiye çıkmış olan güzeller güzeli, kısa saçın da uzunu kadar yakıştığı nadir kadınlardan olan Tuba bacımız keser. Kıvanç bir an şaşırsa da bir terslik olduğunu anlar, hemen at ve binicisini takibe başlar. At çıldırmış gibi tabi ki de uçuruma doğru gitmektedir. Kahraman Kıvanç önce ciple atın yönünü çevirir (atı rahat bıraksanız o zaten döneceğidi??), sonra bakar başka çaresi yok, her kahramanın yaptığını yapar: cipten ata atlar ve kızla birlikte yere yuvarlanır. Yere düştüklerinde ay bir kıvılcımlar, ay bir hormonlar falan fışkırır, birbirlerinden hemencecik etkilenmişlerdir. Bu arada onları bir ağaç ardından elinde dürbünle izleyen pörtlek gözlü hain yenge “tüh bee!” diye dizini dövmektedir (sen hangi ara atın uçuruma doğru koşacağını anladın da en iyi gözlem yerine konuşlandın be abla??)

Kıvanç'ın "meme mi o?" bakışı

Kıvanç’ın “meme mi o?” bakışı

Piremses Tuba hemen kendini toparlamıştır, kırık yok galiba dediği halde arkadan yetişen adamlarının arabasına kendini Kıvanç’ın kucağında (öhöm) taşıtmayı ihmal etmez. Adamlarına “beni bu bey kurtardı” deyince Kıvanç’ın “cesur” demesi üzerine “evet beni bu cesur bey kurtardı” diye düzeltir, ashdaskjjdkaksdlak aferin Tubacım çok iyi düşünmüşsün, çünkü Kıvanç o lafı: “yalnız çok rica edeceğim ne kadar cesur olduğumu belirtmeden geçmeyin” anlamında söylüyodu. IQ’n 70 civarında geziyorsa Kıvanç “Cesur benim adım oluyo yalnız, ashfajsjsakj” diye düzeltince bozulmayacaksın o zaman. Ama tripli bir zengin kızı olduğu için tabii ki bozulur bizim kız, Kıvanç’a tepeden tepeden konuşmaya başlar “birazdan arabanı aldırır, bütün masrafı karşılarım” filan der. Anadolu çocuğu, gurur abidesi Kıvanç böyle triplere gelir mi hiç? Burnundan kıl aldırmaz; hatta atın adını (Nazlı) öğrenince kızla dalga filan geçer. Tuba da alınarak “atımla bizim aramızda çok özel bir bağ var tımam mı” der (hö?) Neyse bu arada kız çiftliğe gel de önüne bir tas çorba koysunlar, Korludağ çiftliği şuracıkta deyince Kıvanç birden duraklar: “Sen de Korludağ mısın yoksa?” Hee, ben Korludağgillerden Erciyes, pardon Süphan mıydı neydi, memnun oldum der bizim Tuba, Tahsin Korludağ’ın kızıyım. Bunu duyan Kıvanç tabi ki de arkasını dönüp gider, binsininbıbındınnifritidiyırım der lisan-ı hal ile. Bizim Tuba da çiftliğine geri döner. Ulan atı orda unuttun ya? Hani aranızda özel bir bağ vardı, nankör kadın. Neyse ki atlara fısıldayan adamımız Kıvanç Nazlı’yı bulur, hatta eyerinin altından bir de dikenli tel çıkarır. Dırınınınnnn, dakka bir gol bir, birileri (tabi ki hain yenge) Tuba’yı öldürmek istemektedir.

Çiftlikte ise pörtlek gözlü hain yenge çoktan geri dönmüş, konum almıştır; görümcesini hiçbişeyden haberi yokmuş gibi ah-vahlarla karşılar. Aynı anda Korludağ marka (!) uçaktan inen Tahsin Korludağ’ı görürüz. Çatık kaşları dışında bir numarası olmayan bu amcayı kel ve salak oğlu karşılar. Çatık kaşlı amcanın tabi ki de tek derdi bir torun sahibi olmaktır (yaşlı zenginlerin tek derdi bu değil midir zaten…), keloğlanı kendisine bir torun bile veremediği için azarlar.

Bu arada Tuba tabi ki de Kıvanç’ı aklından çıkaramamaktadır; ayağını buzlu kovaya daldırmış bornozla otururken Kıvanç’la niçin öbüşemediğine hayıflanır. Hizmetçinin kızı onu daha da fiştekler, kılkuyruk nişanlın nireeee, bu ateş parçası nire diye kızın iyice aklını karıştırır. Bu arada kılkuyruk nişanlı da kızın babasıyla fabrikada buluşmuş, kabak çekirdeği yağı üretmek gibi kıytırık bir muhabbet tutturup adamın tepesini attırmıştır. Kel salak abi babanın gözüne girmek için tepedeki çöplük gibi araziyi sattığını bir heves babaya yetiştirir, ama manyak baba birden 180 derece dönmüştür, ben oraya otel yapacaktım iyi halt ettin diye zaten salak olan oğlanı iyice mala çevirir… Ay ben üzülürüm buna. Salak oğlan Kılkuyruk’la birlikte gider Kıvanç’ı bulur, araziyi geri almaya çalışırlar ama Kıvanç tabi ki de bu ikiliye kıçıyla güler. Kıvanç: “ooo, bugün de iyi Korludağ yaptı be…” diye çok eğlenmiştir. Bitakım intikam planları varmış meğer, zamanında Tahsin Korluçatıkkaş bu Kıvanç’ın babasına bişeyler yapmış, oğlan da intikamını almak için dönmüştür. Hoşgeldin 2016 model çakma Asi.

Çiftliğe geldiklerinde Nazlı’nın delirdiğini öğrenen Tahsin amca “benim topraklarımda bana ihanet eden it de olsa at da olsa adam da olsa cezasını keserimmm!” diye esip gürlerken Tuba hatrım için elleşme atıma filan deyip atın hayatını kurtarır (iyi bari). Hain yenge ise B planına geçer, salak oğlana hamileyim galiba, ayhh her şeyin varisi biz olucaz, babanın bir numarası olucaz, kıymetlimisss olucaz diye gazı verdikçe verir (yazıq).

(Bu arayı biraz kaçırdım, galiba Kıvanç yapı market alışverişini, çarşı-pazar alışverişini, tuvaletini filan yaptı, yerli dizi yersiz uzun ashdasd) Tuba gece gece arabasına atlar, Kıvanç’ı görmeye gider. Kıvanç’tan önce atı Nazlı’yı bulur, ah yavrucum yaralanmışsın falan der (jeton köşeli, düşmüyo). Sonra elinde bir fener (nerden buldun la bunu?) adamın evine girer. İki valiz, bir yer yatağı görünce duygusallaşır falan, dışarıdan araba sesi duyunca da dışarı çıkıp “kimse yok muu?” diye rol kesmeye başlar. Kıvanç “ben var, yen mi?” deyince de hemen atım yaralanmış naptın ona falan diye hesap sormaya kalkar (salak yemin ederim gerizekalı bu çocuk…) Kıvanç da kafa bulur bunla, hee ben yaraladım atını diye. Bizim kız gene trip atıp arkasını dönüp giderken de “niye bu kadar agresifsin, Tahsin Karlısıradağlar’ın kanını taşıdığın için mi, yoksa ilk görüşte bana aşık mı oldun qüsel qıss” der. Tabii ki de Tuba hemen tokatı çakmak üzere elini kaldırır, ama Kıvançdıtatlıtuğ’a vurmak öyle kolay mı? Bizimki kızın elini yakalayıp birbirimize iyi davranalım, komşuyuz yüz yüze bakıyoz, komşulara karşı çok ayıboldu der.

Kıvanç Tuba'ya "savaşma seviş" tavsiyesi verirken

Kıvanç Tuba’ya “savaşma seviş” tavsiyesi verirken

Sonra aralarında öyle salak bir diyalog geçer ki hiç anlam veremedim: Kız “Hayatımda senin gibi bir adamla hiç karşılaşmadım.” Oğlan: “Sen gerçek erkek görmemişsin” Höö?? Töbe bismillah, hangimiz o gün tanıştığı bir insanla böyle muhabbetler açıyor, bu dizi insanları da biracayib… Ayrıca Kıvanççım gerçek erkek muhabbeti babaya abiye filan biraz ayıp oldu, hadi Yunan tanrısı görmemişsin desen neyse… Neyse, kız “küstahhhhh!” deyip dönüp gitmeye davranırken bir de merdivene takılıp düşeyazar iyi mi (sakar qıss), Kıvançtatlışey hemen yakalar onu, atın gibi seni de yola getireceğim der (mizojiniye gel, hıyar herif), Tuba da “asıl sen yola geleceksin, sen daha benim babamı tanımıyosun (benim babam senin babanı döverr)” diye lafı yapıştırır. 70 IQ’yla iyi cevap verdin valla, aferin kıs.

Çiftlikte ise Tahsin Çatıkkaşkarlıdağlar Nazlı’dan sorumlu seyisi (İzzet Altınmeşe’nin bensiz versiyonu) bi güzel kovar. Hizmetçi kız “böhüüü biz evleniceğdikk” diye ağlayarak kendi gibi hizmetçi olan babasına “nolur bişi yap” dese de adam “Ağanın pohu üstüne poh olmaz,” diyerek karışmayı reddeder. Bu arada Tuba yatağına yatmış 70’lerin beyaz dizi romanlarından fırlamış gibi Kıvanç’ı düşünmekte, Kıvanç ise araştırmalarına kamp ateşi başında fesybuk resimlerine (ahah google yani, pardon) bakarak devam etmektedir. Ertesi sabah bizim kovulan seyis soluğu Kıvanç’ın yanında alır, Kıvanç da onu “Tuba’yı sen mi öldürmek istedin lan?” diye hesaba çektikten sonra işe alır. Çok mantıklı.

Kılkuyruk nişanlı oğlan anasıyla kahvaltı yapmakta, anası dırdırdır Tahsin Korludağ’a saydırmaktadır. Meğer oğlanın annesini bu Tahsin nikah masasında terk etmemiş mi kııızz? Ay bombelere gel. Bu arada Tuba fabrikada salınmakta, ay aman Tanrım herkescikler tarafından çok sevilmekte, her işi (70 IQ’suna rağmen) müsmükemmel becermektedir. Ayol bu Korludağ’ların da her işte eli kolu var anacım, kabak çekirdeği, otelcilik, yapı market derken bir de cam atölyesi çıktı başımıza.

Kıvanççım herkülcüm arazisine gelen suyu kesen kütükleri on kaplan gücüyle kaldırırken Korludağ amcanın adamı gelir, seni görmek istiyor der, ama Kıvanç onu bir güzel geri çevirir. Olaya şahit olan Kılkuyruk’un anası ellerini ovuşturur: aranan müttefik bulunmuştur.

Korludağ amca ilçe emniyet müdürünü savcıyı mavcıyı Allah ne verdiyse makamında toplamış, Kıvanç’ı oradan atma planları yapmaktadır. Tuba ise yengesiyle hastanede karşılaşır (hastane, süpermarket hatta belediye bile tabii ki gene Korludağ), sonunda eczanede onu yakalar, eczacı kızdan da tüyoyu alır, yengesi hamiledir. Tabi bunların hepsi yengenin hain planlarından başka bir şey değildir. Bu arada Kıvanç da aynı yere gelir (dünya çok küçük), sırf uyuzluğuna gidip tam Tuba’nın arabasının arkasına park eder. Tuba gelip kornaya abanınca da kırmızı gül ve parfümle gelip özür diler, ama kız güle hamle edince “bunlar senin için değil” diye onu iyice bozar. Ahah, tam trol yahu 🙂

Bu arada yengenin olayı da ortaya çıkıyor, başka bir kadının çocuğunu kendilerininmiş gibi yutturacakmış. Aferin çünkü DNA testi daha icat edilmedi, çok iyi düşünmüşsün. Kelsalakoğlanla bu durumu Ortaköy’de bir partide birbirlerine sarılarak kutlarlarken Kıvanç’la sevgilisi/avukatıyla çarpışırlar. Ayol bu dizi evrenleri de çok küçük oluyo gerçekten; İstanbul’un nüfusu 200 filan galiba. Sonraki sahnede maaile şampanya içerek bebek haberini kutlamakta, Tahsin Korludağ “aslan oğlum benim!” diye salakoğlanı övmektedir. Evet çünkü dünyada üreyebilen ilk adam senin oğlundu, ne büyük başarı. Salakoğlan Ortaköy’deki partide Kıvanç’la sevgilisini gördüğünü söylediğinde ise artık feysbuktan adam stalklama sırası Tuba’ya gelmiştir.

Baba Korludağ sonunda satışta usulsüzlük var diyerek çiftliği mühürletmeyi başarmış, haberi alan Kıvanç pis pis gülmüştür. Mühür Kıvanç’a işler mi bee, adam süper kahraman, siz onu hiç tanımamışsınız. Tahsin beyin doğumgünü partisi son hızıyla sürer, Kılkuyruk’un anasıyla birbirlerine laf sokuştururlarken Kıvanç partiyi basar. Bu arazi benim o’lum, bak vermezseniz otel yapmak için zeytinlikleri yağmaladığınızı herkeslere söylerim diyerekten çatıkkaş amcanın planını boşa çıkartır. Tieyyt, karizmaya gel! 😛 Bu arada Kılkuyruk nişanlı başka zaman bulamamış gibi Tuba’yı tam da pasta kesilirken bi köşeye çekmiş, evlilik teklifi etmektedir. Aynı anda da pastadan dansöz çıkar, puhashahsdhhjasd. Kız “salak herif, hay senin zamanlamana…” diyerekten onu reddeder. Kılkuyruk reddedilmeye dayanamaz, çok pis sinirlenip kızın koluna yapışır.

Kıvanç Kılkuyruk'u madara ederkene...

Kıvanç Kılkuyruk’u madara ederkene…

Ama süper kahramanımız Kıvanç tabi ki de hemen yetişip kızı kurtarır, Kılkuyruk’u çok pis madara eder, yerlerde filan sürüklenir zavallım, herkesciklere rezil olur (ay ben Serkan Altunorak’ı severdim ya, bir daha ona nasıl aynı gözle bakıcam bilmiyorum, bu rol karizmasını çok fena çizdi :D) Gecenin sonunda kız Kıvanç’a telefon eder, “lütfen git burdan” filan der, ama Kıvanç alakaya maydonoz “niye erkek arkadaşının evlenme teklifini kabul etmedin?” diye yanıtlar. Kızın IQ’su bi on puan daha yüksek olsa “sanane yaprağım” diyebilecekken maalesef “Hı? Ne?” diye apışıp kalmakla yetinir. Bu sırada çatıkkaşkorludağ Kıvanç’ın evine gelir, karşılıklı şömüne karşısına otururlar. Mafyaamca Kıvanç’a “akıllı ol, sana burayı yar etmem” diye konuşur, Kıvanç gevrek gevrek gülerek dinlerken gururu incinen Kılkuyruk evin etrafına gelmiş, aaa o da ne, bir köşede yanan bir meşale ve yanıcı maddeler (tiner miner) bulmuştur. Bak şu Allah’ın işine sen. Kılkuyruk evi dört bir yanından tutuşturur. Bizim muhabbet halindeki ikili durumu fark ettiklerinde ev çoktan alevler arasında kalmıştır (yuh, insan hiç mi yanık kokusu almaz…) Tuba ve diğerleri hemen yangın var diye koşup yetişirler, bir de bakarlar ki Kıvançdısuperhero babayı battaniyeye sardığı gibi alevlerin içinden çekip çıkarmıştır. cvg7Baba güvenli bir yere alınır ama Kıvanç mal mal yanan evin çatısının altında durmaya devam ettiği için kafaya “çötenk!” diye alevli bir kereste parçasını yer! Ama galiba bu bile süperkahramanımızın planının parçasıdır, çünkü sonraki sahnede onu omzunda bir sargıyla yatakta, çevresini dört bir yandan Karlıdağlar sarmış olaraktan görürüz. (Kaldım dumaniçi dağlarda…) Tahsin baba “sana borçlandık, evin yeniden yapılana kadar bizim misafirimizsin!” diyerek onu evine alır! Bu hatayı en son yapan Adnan bey’di, adamın başına neler geldiğini hepimiz biliyoruz, heheheh 😀 İlk bölüm burada biter.

Dediğim gibi gülmek eğlenmek için bayaa izlenesi bir dizi olabilir aslında, vaktim olsa izlerdim. Ama ben Song JoongKi’nin Nice Guy’ına bile tahammül edememişken sırf Kıvanç ya da Tuba için dizi izleyemem (hele de her hafta böyle 2.5 saatlik bir şeyi, Allah korusun). O yüzden ilk ve tek recap’im olarak burada bırakıyorum. Sevenlerine iyi seyirler, sevgiler saygılar efem.

Türk dizisi içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 7 Yorum