2018’e şööle bir bakış

2018

Adettendir, yeni yıl gelirken eski yılın muhasebesi yapılmazsa olmaz… O halde benden de gelsin: 2018’te en sevdiğim filmler, en sevdiğim diziler, en sevdiğim müzikler ve en sevdiğim kitaplar hangileri olmuş acaba? Buyrunuz top 5 listeme:

Filmler:

Bu sene pek fazla film seyredemedim; toplasan 20’yi bulmaz… O yüzden ilk 5’im çok da içime sinmedi ama yine de şöyle:

  1. Coco: Meksika’nın ünlü ölüler günü temalı bu minnoş animasyon ailenin önemi ve hayallerinin peşinden gitmek temalarını başarıyla birleştirip kalbimize dokunuyor 🙂
  2. Searching: Tempoyu hiç düşürmeyen bir dedektiflik hikâyesi. Şu yazıda detaylıca anlatmıştım.
  3. The Lobster: Yunan yönetmen Yorgo Lanthimos’un kafası bir değişik çalışıyor… Aslında bu senenin filmi The Favourite’ti, ama onu hâlâ izleyemedim maalesef :/ Eski filmlerinden olan The Lobster ise sevgilisi/eşi olmayan insanların bir hayvana dönüştürüldüğü acayip bir dünyayı anlatıyor. Çok ilginç ve izlemesi keyifli bir filmdi. Biraz Wes Anderson filmlerini andırıyordu, ama daha karanlık olanıydı sanki 😉
  4. Perfetti Sconosciuti: Bir grup arkadaş bir akşam otururlarken bir oyun oynamaya karar verirler: Telefonlarına gelen bütün mesajları, aramaları o ortamdaki herkese gösterecek/duyuracaklardır. Tabii hepsinin bir sürü kirli çamaşırı saçılır ortalığa ve ev birbirine girer 🙂 Modern dünyada her birimizin ne çok sırrı olduğuna dair bu film o kadar beğenilmiş ki her ülkede bir remake’i çevrilmiş, bizdekinin ismi Cebimdeki Yabancı. Onu izlemedim ama orijinal film bayaa iyiydi 😉
  5. To All the Boys I’ve Loved Before: Netflix chick flick’lerinden en sevdiğim bu oldu. Noah Centineo sevimlisi ve Koreli başrol kızımızın da etkisi olabilir 😀

Diziler:

Filmlerin aksine bereketli bir dizi sezonu geçirdim 🙂 Hatta o kadar ki, top 5’imi seçerken epey zorlandım. Buyrunuz:

  1. Dark: Alman yapımı bu zaman yolculuğu konulu dizi beyin yakıyor ama nasıl güzel yakıyor 🙂 Ba-yıl-dım! İkinci sezonu iple çekiyorum.
  2. Anne with an E: Bu minnoş dizimizi şurada anlatmıştım.
  3. Mindhunter: Seri katillik müessesesinin ilk kez tanımlandığı günleri anlatan bu dizi kimi izleyicilerce durağan bulunmuş. Ben çok sevdim. Psikoloji ve polisiye sevenlere hitap edecektir.
  4. Miss Fisher’s Murder Mysteries: Bu diziye bir yazı yazmak boynumun borcu olsun! 1920’ler Avustralya’sında geçen dizide Miss Fisher deli dolu, çok zeki ve çok tatlı bir kadın dedektif. Onun ve olgun, kibar komiser Jack Robinson’la sık sık yolunun kesişmesine sebep olan cinayet hikâyelerini izlemek büyük keyifti. Beni bu diziyle tanıştıran sevgili dünürcüm Senem’ime öpücüklerimi yolluyorum 😉
  5. The Haunting of Hill House/Şahsiyet: Ay valla hangisini seçsem bilemedim, ikisini de çok sevdim 🙂 Korku/dram türlerini başarıyla birleştiren Haunting ve Onur Saylak’ın yönetip Haluk Bilginer’in döktürdüğü alzheimer’lı seri katil hikayesi Şahsiyet, yine gönlümü fethedenlerden…

Müzikler:

Aşağıdaki listedeki bütün şarkılar 2018 yılına ait değil. Ama ben bu yıl keşfettiğim için benim 2018 top 5’imdeler 🙂

  1. City Lights Cry (Armistace): Çok minnoş ve insanın içine yaşama sevinci veren bir müzik değil mi? Sözler pek değil ama olsun 😉 Tıktık
  2. Lullaby Love (Roo Panes): Yine soft, tatlı bir musiki 😀 Roo’nun kürek çekerken şarkı söyleyebilmesi ise takdire şayan 😀 😀
  3. Lost on You (LP): UTC sağolsun bu şarkıyı herkes biliyor 🙂 Popüler şeylere alerjimiz olsa da güzel bence 😉
  4. Mariners Apartment Complex (Lana del Rey): Lana’yı çok sevdiğimi söyleyemem ama bu şarkısına doyamadım.
  5. Derya (İncesaz): Bu şarkıda ise eski mahalle havası, böyle bir Süper Baba tadı yok mu Allahaşkına söyleyin 🙂

Kitaplar:

60-65 kitap okudum bu yıl. Her birini de @hikarusbooks instagram hesabımda itinayla kritik ettim 🙂 Detaylar için lütfen oraya bakınız efenim 😉 Ama top 5’im şöyle:

  1. According to Garp – John Irving
  2. Dürtme – Richard Thaler
  3. İza’nın Şarkısı – Margo Szabo
  4. Monogram Cinayetleri – Sophie Hannah
  5. İskoçya Sokağı 44 Numara – Alexander McCall Smith

Herkese keyifli seneler ^^

happy-new-year-2019-background-vector-illustration.jpg

Reklamlar
kitap, Müzik, sinema, Yabancı Dizi içinde yayınlandı | 2 Yorum

Sadeleşmek üzerine…

benefits-of-minimalism

Ne kadar huzur verici görünüyor değil mi… Ama siz bir de bu resmin tam tersi olan bizim evi görün! 😀

Oldum olası sadeliği severim… Hayatımın hiçbir döneminde aşırı makyaj yapmadım, abartılı giysiler giymedim. Çok fazla aksesuarım, ayakkabım ya da çantam olmadı. Yine de gardrobum nedenini anlamadığım bir biçimde hep doludur 🙂 Sık sık Sevgi Evi‘ne ya da sokaktaki geri dönüşüm konteynerlerine giysi bağışlasam da o doluluğu bir türlü gideremiyorum…

Ama gardroptan giysi ayırıp ihtiyacı olan başkalarına göndermek insanı fena rahatlatıyor. Cidden. Aynı şey kitaplar için de geçerli. Evdeki kitaplığın rafları dolup ikinci sıraları oluşturmaya başlayınca bir daha okumayacağım/kızıma ileride okutmayacağım kitapları göndermek iyi bir fikir gibi görünmeye başladı. İnternette ikinci el kitap satıp kedi-köpeklere mamalar alan hesaplar var, ben genellikle kitaplarımı oraya yolluyorum. Arada bir sahafa gidip değiş-tokuş yapmak da aklımdan geçmiyor değil, ama bir şekilde bunu hiç başaramadım. Bu planın başarılı olması için Kadıköy’e inip değiştireceğim kitapları çantaya atmayı unutmamam lâzım 🙂

Kozmetik konusunda daha başarılıyım sanırım; makyaj yapmadığım için fondötenmiş, kapatıcıymış, hiç doğru dürüst malzemem yoktur… Rujlarımı bile bitirme sorunu yaşıyorum, çekmecede on yıllık rujlar falan var 🙂 Güneş kremim ve el-vücut kremlerim boldur yalnız; dermatolog sister sağolsun beni kremsiz bırakmaz. Bir de işte temizleyici bir şeyler, tonik-monik, BB krem, yetip de artıyor.

Bu arada çok eşyanın cidden ruhumu yorduğunu fark ettim. Sadelik, minimalizm, az eşya sahibi olmak, bunlar güzel şeyler 🙂 Bu süreçte minimalist günlük‘le tanıştım, çok tatlı bir blog. İçindeki önerilerin çoğunu gerçekleştiremesem de (mesela kapsül gardrop sahibi olduğumu hayal bile edemiyorum!) sırf okumak bile huzur veriyor. Ancak şu da var ki, küçük çocuğunuz varsa minimalizm hayal gibi bir şey. Onun odası o kadar çok incik boncuk, ufak tefek oyuncaklar, tokalar, giysiler vs. ile dolu oluyor ki bu kadar eşya evin geri kalanına da taşıyor! Biz aylardır salonun ortasında bir sepet dolusu oyuncakla, bir Barbie eviyle ve Minişlerimizle birlikte yaşıyoruz! 😀 Çocuğa oyuncak almamak mümkün değil; maalesef kapitalizm bu konuda hücrelerimize kadar işlemiş. Zaten biz almasak da hediye geliyor; anneanneler babaanneler sağolsun, her gelişlerinde elleri kolları giysi ve oyuncaklarla dolu geliyorlar… Eski oyuncakları ve giysileri sık sık bağışlasak da bazılarına kıyamıyor insan 🙂 Yani kızımdan çok ben kıyamıyorum mesela, “aa” diyorum “bunu dayım Japonya’dan getimişti; a bunu rahmetli anneanne hediye etmişti, aaa bebek kuzu bu oyuncağını bir yaşındayken çok severdi…” Evet sanırım anafikri anladınız 😀

home

Televizyon ünitesinin alt rafı… Minimalizm falan hak getire 😀 Designed by @bebekkuzu 😀

Neyse… Ruhum sadeliği özlese de sanırım bir süre daha minimalizm yalnızca uzaktan bakıp iç geçirdiğim bir felsefe olarak kalacak 😀 Yine de geçtiğimiz yıl giysi ve kitap alışverişimi biraz sınırlamayı başardım sanırım. Eh, bu da bir şeydir 😉 Darısı diğer alışveriş kalemlerinin başına 😉

Genel içinde yayınlandı | 8 Yorum

Anne With An E: Netflix’in en tatlış dizisi

annewithane

Netflix üyeliği aldığımızdan beri Netflix’te ne var ne yok izliyorum. Bazen gayet iyi yapımlar çıkabiliyor; Bodyguard, The Haunting of the Hill House, aşırı tatlış romcom’lar The Kissing Booth ve To All the Boys I’ve Loved Before gibi… Ama çok vasat içerikler de var… Hele son bir aydır Netflix çoğu berbat olan Noel filmlerinden geçilmiyor 😛 O nedenle bu vasat içerik içerisinde gözden kaçmaya pek müsait olan en nadide mücevherlerden “Anne with An E” dizisini size tanıtmayı bir borç bilirim 🙂

Dizi, “Anne of the Green Gables” kitabından uyarlama. Bu kitap aslında bir çocuk kitabı. Diziyi izledikten sonra İngilizce pdf’ini bulup okumaya başlamıştım ama bilgisayarıma format attım, yarıda kaldı… Oldukça eski bir roman; çok eski film uyarlamaları var (biri 1934, diğeri 1985 tarihli). Hatta bir ara animesi falan da vardı, bizim Türk TV’lerinde yayınlanmıştı…

beforegreengablesanime

anime’den bir kare

Hikâyede biraz Daddy Long Legs veya Candy Candy tadı var, yine yetim bir kızımız başrolde. Ancak diğer hikâyelerden farklı olarak dizi küçük kızın gerçekten de küçüklüğüne (13-14 yaşlarına) odaklanıyor; o yüzden de aşk-meşk mevzuları söz konusu değil. Belki ileriki sezonlarda aşk olacaksa bile çok masumane biçimde yaşanacaktır…

Dizi, Matthew ve Marilla Cuthbert isimli iki yaşlıca kardeşin bir çocuk evlat edinmeye karar vermeleri ile başlıyor… Kendilerine çiftlik işlerinde yardım edecek bir erkek çocuk evlat edinmeyi düşünüyorlar; ama piyangodan kızıl saçlı, kepçe kulaklı, dişlek bir kız çocuğu çıkıyor! Bu küçük kız, Anne, büyümüş de küçülmüş gibi. Bir konuşuyor, bir laflar ediyor ki, ağzınız açık dinliyorsunuz. Müthiş bir zekâ, müthiş bir hayalgücü var bu ufaklığın. Yufka yürekli Matthew kıza hemen bağlanıyor, ama daha katı bir insan olan Marilla’nın bir erkek yerine bir kız çocuğu evlat edinmeye hiç niyeti yok. Ancak olaylar gelişiyor ve küçük kız Green Gables olarak bilinen çiftlikte yaşamaya başlıyor. Sonrası, her bölümü birbirinden tatlı bir macera… Anne ile birlikte siz de seviniyor, üzülüyor ve yepyeni bir dünyaya alışmaya çalışıyorsunuz. anne and marillaOnun Cuthbert’lerle bir aile olması, okul maceraları, kendisini ötekileştiren bir grup çocuk arasında ayakta kalma mücadelesi, çok güzel dostluklar kurması, ve sınıfın onunla yarışan en zeki ve çalışkan çocuklarından Gilbert’la birbirlerine duydukları masum çocukluk aşkı kalp ısıtan öyküler…

anne and diana

Dizi 1900’lerin başında Kanada’da geçiyor. Ancak ele aldığı konular zamansız, hiç eskimeyen cinsten. Dizideki tüm hikâye ve yan hikâyeleri, farklı bir insanın kendisini istemeyen bir topluluk içerisinde yer edinme mücadelesi diye özetleyebiliriz aslında. Yalnızca Anne için konuşmuyorum; dizide eşcinsel karakterler de var, onların yaşadıkları zorluklar da anlatılıyor mesela. Sonra kasabaya yeni gelen, öğretim metotu “göstererek öğretmek” olan, ama klasik öğretmenlere çok alışan kasabalılara bir türlü yaranamayan çok orijinal bir öğretmen karakterin öyküsü de böyle. Oyunculuklar desen birbirinden muhteşem. Başroldeki Amybeth McNulty küçücük yaşına rağmen (2001 doğumlu) her sahnede döktürüyor. Ondan daha iyi bir Anne hayal edemiyorum 🙂 Kepçe kulakları ve çarpık dişlerine rağmen çok da şirin bir kız. Yirmili yaşlarında eminim hem güzel hem sevimli bir afet olacak 🙂 Gilbert’ı canlandıran Lucas Zade Zumann da 2000’li, ama bu genç yaşına rağmen Anne’e duyduğu ilgiyi bakışları ve mimikleri ile öyle bir aktarıyor ki hey maşallah yani 🙂 İki minnağın oyunculukları da böyle iyi olunca zaten öyküsü çok sağlam olan dizi tadından yenmiyor 🙂

gilbert-blythe

Gilbert’cım the cute boy 🙂 baban da mı böyle bakardı Gilbert yeavrum?

Dizinin ilk sezonu 7, ikinci sezonu ise 10 bölümcük yayınlandı. Şu an 3. sezonun başlamasını iple çekiyorum ^^ Ve size dizinin ruhuna çok yakışan aşırı güzel açılış müziğini bırakıyorum:

You are ahead by a century

 

Genel içinde yayınlandı | 1 Yorum

Searching: Sosyal medya çağında bir dedektiflik hikâyesi

Sosyal medyada ne kadar aktifsiniz? Sanırım aramızdan en az aktif olanlar bile facebook, twitter ya da instagram’da birer hesaba sahiptir. Facebook ana-babalarımızın, 50-60 yaşındaki akrabaların cirit attığı bir yer haline gelmişken bizim kuşak (25-40 yaş arası) instagramda ve twitter’da daha aktif. Gençlerin trendlerini ise açıkçası çok bilmiyorum; takıldıkları yerler arasında youtube kanalları, snapchat, vine, tmblr, tictoc, ucast falan filan var galiba (gerçi bunlardan bazıları galiba rahmetli oldu, hiçbir fikrim yok  :P)

searching

İşte Searching böyle bir dünyada 16 yaşındaki kızı kaybolan bir babanın hikâyesini anlatıyor. Kaygılı baba onu bulabilmek için kızının sosyal medya hesaplarına giriyor ve bam: aslında kızı hakkında ne kadar az şey bildiğini fark ediyor. Çok çarpıcı bir film. Üstelik tüm filmin bilgisayar ekranında geçmesi (evet aynen öyle!) onu daha da ilginç kılıyor. Çok sevdiğim Modern Family’nin de aynen böyle bir bölümü vardı; bütün bölüm boyunca Claire’in bilgisayarının ekranını izliyorduk 🙂 Kağıt üstünde sıkıcı görünen bu fikir uygulamada çok başarılı olmuştu, bu film de şa-ha-ne olmuş. Tüm filmi skype, güvenlik kameraları, youtube videoları hatta televizyon yayınları gibi videolardan izlemek bile heyecanı ve tansiyonu hiç düşürmüyor.

Biraz daha detay veriyorum: David Kim (ki kendisi Silicon Valley’de yaşayan Kore kökenli bir Amerikalı) iki yıl kadar önce eşini kaybetmiş bir adam. 16 yaşındaki kızı Margot bir akşam “babacım ben Merve’lerde ders çalışmaya gidiyorum” diye evden çıkıyor ve bir daha geri dönmüyor. David kızının yokluğunu ancak ertesi gün onun telefonuna bir türlü ulaşamayınca fark ediyor. Hemen okulu arıyor, o gün okula da gitmediğini öğreniyor. Kardeşini arıyor, onun da yeğeninden haberi yok. İşin kötüsü David iyi bir baba olmasına rağmen kızının arkadaşlarından bihaber. Hiçbirini tanımıyor. Arkadaşlar ve onların aileleriyle sosyal ilişkiler kurma işi eşinin uğraştığı bir işmiş, o ölünce genç kız tam da en tehlikeli ergenlik döneminde bir başına kalmış… Nihayet okuldan birilerine ulaşabildiğinde kızının aslında okulda doğru dürüst arkadaşı bile olmadığını öğreniyor (ühühü). Derken bambaşka sırlar açığa çıkıyor, Margot’nun piyano derslerine aylardır gitmediği, onların parasını biriktirip bir yerlere gönderdiği, birtakım tuhaf insanlar tanıdığı falan anlaşılıyor. David öğrendiği her yeni bilgi ile şoklardan şok beğenip “benim kızım öyle biri değildir?” modunda olanları hazmetmeye çalışırken başarılı bir dedektif olan Vic ona bu soruşturmada yardımcı oluyor. Sonrası bol sürprizli bir film.

searching2Filmde çok güzel detaylar vardı; David’in kızının gizli sosyal medya hesaplarına girebilmek için yaptığı başarılı manevralar oldukça hoştu mesela. 40 küsür yaşında bir insanın bu kadar başarılı stalk yapabilmesini takdir ettim; genelde bu işi 25 yaş altı daha iyi yapıyor 😉 (Hahah, burada sevgili Firdevs’imiz Özge’ye ve Akira Güneş’ime selamlar çakıyorum 😉 :D) Ayrıca senaryoda boşluk zannettiğim şeyler sonradan bambaşka biçimde bağlandı; onu da çok takdir ettim. Şahsen filmde mantık hatası bulamadım, kurgusu çok iyiydi. Ve bu ilginç vaka, hem izlerken hem de bitirdikten sonra beni uzun uzun düşünmeye sevk etti: Aslında her birimiz internet üzerinde ne çok iz bırakıyoruz öyle değil mi? Gizlemek istediğimiz sırlar, geçmişimiz, utanç verici ya da gurur kaynağı anılarımız, her şey artık birkaç tık’la ulaşılabilir vaziyette. Öte yandan bu belki de biraz iyi bir şey: Eskiden mesela kaybolan insanlar hiçbir iz bırakmadan ortadan yok olurken şimdi sosyal medya hesaplarında bırkatıkları kanıtlar sayesinde başlarına neler geldiğini şıp diye anlıyoruz. Artık hepimiz biraz Müge Anlı’yız yani 🙂 Ve Reddit: Game of Thrones’un bile senaryosunun sızdığı bu acayip platform belki de en büyük bilgi kaynağı. David kendisi polis soruşturmasından uzak tutulmaya çalışılınca polis dosyasındaki bütün kanıtlara Reddit üzerindeki forum başlıklarından ulaştı mesela, ashdajksdalsd 🙂 Yani internet cidden müthiş bir dedektiflik hazinesi. Doğru kullanmayı bilene 😉

Kısacası Searching hem temposu ve içerdiği polisiye öykü ile, hem de felsefesi ile çok ama çok iyi bir film. Beni derin derin düşünmeye sevk etti ve bir anne olarak kararımı kesinleştirdi: Sevgili bebek kuzum büyüyüp sosyal medyayı kullanmaya başlayınca bütün şifrelerini benle paylaşmak zorunda! En azından 18 yaşına kadar 😉 😀

sinema içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 3 Yorum

The Bold Type: Y Jenerasyonunun Cesur Kadınları

Herkese merhaba. Uzun bir aradan sonra işte buradayım. Blog yazmayı özledim 🙂 Hatta fareliköyünhayalcisi‘nden ilhamla ufak bir challenge’a soyunuyorum: Aralık ayı boyunca her pazar günü yeni bir yazı ile karşınızda olacağım. Hatta fazla gaza gelirsem bu işi 2019’un tüm pazar günlerine de yayabilirim 🙂 Neyse, lafı fazla uzatmadan gelelim bu yazının konusuna: Son keşfim olan The Bold Type.

Dizi, NY’ta yaşayan ve bir kadın dergisinde (Scarlet) çalışan 25 yaşındaki üç genç kadını anlatıyor: Esmer güzeli kızımız Jane, büyük bir yazar olmayı amaçlayan akıllı bir genç kız. Dergide sabun köpüğü yazılar yazarken aslında hedefi daha dişe dokunur, politik yazılar yazmak. Belki de üçlünün en sıkıcı olanı 🙂 Ama benim en fazla empati yapabildiğim de kendisi olduğu için Jane’i sevdim. Sutton, güzel bir sarışın. Başlangıçta yalnızca bir sekreter ancak asıl hedefi modacı olmak. Derginin avukat ve yönetim kurulu üyelerinden orta yaşlı (haha, 40 yaşında aslında 🙂 ) ama mihrabı hâlâ yerinde olan Richard’la sevgili. Tabii ki işler karışık, bu ilişkiyi sürdürürken kimseye yakalanmamaları gerekiyor yoksa ikisi de işlerini kaybedebilirler. Şirin melez Kat ise sosyal medya direktörü. İçlerinde en çılgın olanı. Aslında gay değil, ama Arap-müslüman-feminist-lezbiyen-fotoğraf sanatçısı (Afyonlu katolik gay taş fırın ustaları gibi bir tamlama oldu evet…) Adena ile inişli çıkışlı bir ilişkisi var. Gerçi Adena’nın Arap olduğundan çok emin değilim; Suudi Arabistanlı olduğu kadar İranlı da olabilir… Dizi sanırım tepki çekmemek için bunu pek açık etmiyor… Neyse…

18-24-2300-1014x570

Bold Type kızları

Öenmli karakterlerden biri de kızların çalıştığı derginin patronu Jacqueline. Ona ayrı bir paragraf açtım, çünkü cidden dizideki en en enn şahane karakter olabilir. Otuz beş değil de yirmi beş yaşında olsaydım resmen idolüm olurdu, ahahah :)) Gerçi hâlâ idolüm sayılabilir, ben de büyüyünce onun gibi olmak istiyorum yau :)) Jacqueline’in Cosmopolitan’ın eski CCO’su (chief content officer) Joanna Coles’tan ilhamla yaratılmış bir karakter olduğu söyleniyor. Scarlet’e genç bir muhabir olarak gelip yirmi sene sonra CCO koltuğunda oturması, dergiyi yönetme biçimi, çalışanlarına karşı tutumu ve onları bir abla gibi destekleyip yönlendirmesi inanılmaz ilham verici. Keşke her yönetici onun gibi olsa 😉

jacqueline

Jacqueline: Aren’t you classy bebeğim?

Sonuç olarak dizide bu üç genç kadının yaşadığı her türlü dramayı, aşkları, aldatmaları, kariyerlerindeki iniş ve çıkışları izliyoruz. Biraz Sex & The City’ye benziyor; ama kızlar (yaşları itibariyle) daha nahif, daha sevimli ve bence daha akıllı tipler. Ayrıca sadece ilişkilerin değil iş dünyasındaki entrikaların, her birinin yaşadığı zorluklar ve bunlarla baş etme (ya da edememe!) biçimlerinin de anlatılıyor olması bana son derece çekici geliyor… Üstelik dizi son derece feminist bir bakış açısına sahip. Farkında mısınız, ana karakterleri saydım ve hepsi kadındı 😉 Erkekler biraz figüran yani, evet. Ama hep kadınların figüran olmasına alıştığımız ÇukuraDüştükÇıkamıyoz-İçerdemisinDışardamısın-EşkıyaDünyayaHükmedemezAmaEdebilirde gibi dizilerin dünyasında böyle bir yapım çölde vaha gibi bir şey… Dizi her bölüm harika noktalara dokunuyor. Mesela birinci sezon son bölümde tecavüz mağduru kadınların yaşadıkları öyle güzel biçimde işlenmişti ki o travmayı yaşayan hemcinslerimin acısı ile gözlerim dolu dolu olarak izledim. Böyle dediğime bakmayın, dizi hiçbir şekilde ajitasyona kaçmadan anlattı hikâyesini. Ama empati kurmamak ve kadın dayanışmasının gücünü görüp duygulanmamak elde değildi… Evet, dizide müthiş bir “kızkardeşlik” hikâyesi anlatılıyor. Üç kızımız ne olursa olsun birbirlerine şahane biçimde destek oluyorlar. Ben de kendi “kızkardeş”lerimi düşünüyorum ve içim ısınıyor… Aslında iyi kadın dostlara sahip olmak çok büyük nimet, ve ben bir çırpıda sayabileceğim en az on isimle kendimi çoooook şanslı hissediyorum… Teşekkürler canlarım 🙂 😉

Öyle yani… Şu an ikinci sezondayım; dizi üçüncü sezon onayı da almış ama sanırım onu izlemek için 2019’u bekleyeceğiz gibi görünüyor… Neyse, geç olsun da güç olmasın 😉 Y jenerasyonunu ucundan yakalasam da ruhen kendimi yakın hissettiğim sevgili Jane, Kat ve Sutton: Yeni maceralarınızı hevesle bekliyorum cancağızlarım 😉

Yabancı Dizi içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Usta kadın yazarlardan kitaplar

Bir süredir kitap analizi yapmamışım. Halbuki bu sene de çok güzel kitaplar okudum ve bir kez daha hayıflandım ömrümüzün bütün güzel kitapları okumak için çok kısa olduğuna…

Örneğin, Doris Lessing‘i keşfettim bu yaz. Aslında kendisi Nobel ödülü aldığından beri (10 senedir!) okuma listemdeydi; ama kısmet bugüneymiş. Çitlembik yayınlarından çıkan “Büyükanneler” isimli kitabında dört kısa romanı (Büyükanneler, Victoria ve Staveney Ailesi, Bunun Sebebi, Aşk Çocuğu) bir aradaydı ve her biri apayrı lezzetteydi. Bunun Sebebi isimli uzun hikâye-novella, biraz bilimkurguya kaçıyor; hatta yazarın satırlarında hafiften bir Ursula K. Guin tadı yakalamak mümkün. Aşk Çocuğu, 2. Dünya Savaşı’nda askerlerin yaşadıklarını (cephe dönemi değil de eğitim ve cephe arkası) çok gerçekçi bir biçimde anlatmış; sinemada Dunkirk’ü izleyeli çok olmamışken bu satırları okumak beni bir defa daha o kasvetli ve sinir bozucu savaş atmosferine sürükledi. Diğer iki kısa romansa bana Alice Munro öykülerini anımsattı; tıpkı bu diğer Nobel ödüllü meslektaşı gibi Lessing de sıradan insanların sıra dışı aşk ve yaşam öykülerini çok hoş bir üslupla hikâye etmişti. Şimdi sırada Lessing’in Altın Defter’i var: Yazarın feminist yanının en fazla ağır bastığı söylenen bu romanını çok merak ediyorum.

Büyükanneler: 8/10 (aslında 9 alırdı ama 1 puanı son hikâyede öykünün devamını kadının bakış açısından okuyamamış olmamızdan kırıyorum)

Sonra Kapı isimli harikulade romanı ile Magda Szabo: Macar yazar, yanında çalışan çok güçlü, sert, ve ziyadesiyle saf ve dürüst olan yaşlı kadın Emerenc’in hikayesini öyle harika bir üslupla kaleme almış ki, okurken resmen fiziksel bir zevk aldım. Gerçek edebiyat böyle bir şey olmalı… Emerenc, tuhaf bir kadın: Kendisine hiçbir emir verilmesine tahammül edemiyor, her şeyi kendi bildiği gibi yapmak istiyor. Evine gelen ziyaretçileri kapı aralığından ileri zinhar geçirmiyor. Roman ilerledikçe bu tuhaf yaşlı kadının kendisiyle dünya arasına neden böyle bir “kapı” koyduğunu yazarla birlikte çözmeye başlıyorsunuz… Emerenc’in hikâyesini yavaş yavaş öğrenirken Macaristan tarihine de büyük olayların küçük insanların hayatını nasıl etkilediği yönüyle tanıklık ediyoruz. Çok güzel, çok hüzünlü. Magda Szabo’nun kalemine bayıldım; yazarın diğer kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum. Sırada İza’nın Şarkısı var.

Kapı: 9.5/10

Son olarak Paula, Isabel Allende‘nin Ruhlar Evi’nden sonra okuduğum ikinci kitabı. Ruhlar Evi’nin büyülü gerçeküstücülüğü bu romanda yok denecek kadar az, çünkü kitap Allende’nin gerçek yaşam öyküsüne dayanıyor: Yazarın 28 yaşındaki kızı genetik bir hastalık olan porfiri sebebiyle beyin kanaması geçirip komaya giriyor. Isabel Allende, bir yandan bu ızdırap dolu hastalık süreci boyunca kızına refakat ederken diğer yandan da akıl sağlığını kaybetmemek adına kendi büyükanne ve dedelerinden başlayarak aile öyküsünü kaleme alıyor. Ortaya çıkan kitap, gerçek olaylara dayanan muhteşem bir roman. Isabel ve ailesi, Şili’deki darbeden sonra ülkeden kaçmak zorunda kalan insanlardan; çünkü Isabel Allende sosyalist başbakan Salvador Allende’nin özbeöz yeğeni. Ayrıca üvey babası Ramon bir büyükelçi. Zaten çok da refah içinde hayatlar sürmüyorlar ama her birinin hayatı darbeyle inanılmaz zorlaşıyor. Bu insanların çektiklerini okumak Şili’ye pek çok yönden çok benzeyen kendi ülkemizde yaşananları daha iyi anlamaya da yardımcı oluyor sanki… Kitabı okurken hem çok eğlendim, hem çok düşündüm, hem de bolca hüzünlenip gözyaşı döktüm. Hayat gibi bir roman yani, belki de gerçek hayata yaslanmasıdır onu böyle yapan. Ve Allende kitap boyunca düşünmeye değer müthiş tespitlerde bulunuyor. Örneğin şu: “Belki de dünyaya aşkı aramak ve onu defalarca bulup kaybetmek üzere geliyoruz. Her bir aşkla yeniden doğuyoruz, sona eren her aşkla da bizde yeni bir yara açılıyor. Benim her yanım bana gurur veren yara izleriyle dolu.”

Paula: 9/10

kitap içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

While you were sleeping – rüyalarda buluşuruz

Yaklaşık bir yıllık bir aradan sonra yeniden Kore dizisi izlemeye başladım. Tuhaf şey, son üç-dört yıldır izlediğim nerdeyse tüm diziler, Lee Jong Suk’un dizileri: En son geçen yıl W’yu izlemiştim. Ondan önce Pinokyo’yu. School 2013’ü. I Hear Your Voice, izlediğim ilk dizisiydi (Secret Garden’ı saymıyorum). İşin komiği Lee Jong Suk’u pek sevmem bile: Aşırı ince yapılmış estetikli burnu dikkatimi dağıtıyor, güzel dudakları bile durumu kurtaramıyor. Ama demek ki rol alacağı dizileri çok iyi seçiyor kerata; hangi dizisini izlesem bayılıyorum. Bu defa ekran karşısına Suzy ile geçmiş. Suzy’yi severim aslında, ama rol yapma yeteneğinin bir balkabağından hallice olduğunu da görmezden gelemeyiz. Bu dizide de zaman zaman (özellikle romantik sahnelerde) kötü oyunculuğuyla beni ortamdan koparmakla birlikte asi ve çılgın kız tiplemesini fena oynamamış, gerçek hayatta da böyle bir tip demek ki… Neyse, Jong Suk’un burnu ve Suzy’nin oyunculuğu hariç oldukça beğendiğim bir dizi oldu While You Were Sleeping. Konu, rüyalarında insanların başına gelecek olan kötü olayları gören bir genç kız (Suzy) ve onun karşı komşusu genç savcı çocuk (Jong Suk) arasında gelişen romantik bir aşk hikâyesi. Bu iki genç güçlerini birleştiriyor ve kendilerini kötülükleri önlemeye adıyorlar (haha!). Esas kızımızın restoran işleten annesi, esas oğlanın liseli erkek kardeşi, aşk hikayesinin üçüncü tekeri yakışıklı polis Woo Tak (Jung Hae In), kötü adam avukat Yoo Bum (Lee Sang Yeob), ve savcı ofisindeki birbirinden renkli karakterler de dizideki diğer elemanlar. Esas oğlanımızın savcı olmasından dolayı bol bol adli vaka öyküleri izliyoruz ve ünlü oyuncular (mesela genç yıldız Kim So Hyun, ki onu Moon & Sun’daki minnak halinden beri pek severim) diziye birkaç bölümlüğüne konuk oluyorlar. Dizinin sevdiğim yönlerini şöyle sıralayayım sizlere:

  • Daha ilk bölümden, esas kız büyük bir trajedinin pençesine düşüp klasik “en dibe vuran aşırı masum ve mazlum kız” klişesini hayata geçirecekler gibi başladılar. Ancak olaylar birden yön değiştirdi ve dizi adeta bir komedi dizisine evrildi! İşte bu bana gerçek bir sürpriz oldu; hiç beklemiyordum. Diziye kendisini bu klişeden kurtardığı için tebriklerimi sunmayı bir borç bilirim!
  • Hikâyede güzel ayrıntılar var: Örneğin esas kızımız savcı oğlanımıza işten atılmaktan korkmadan başsavcıya kafa tutabilmesi için o haftanın loto sayılarını söyler. Ama oğlan işe girişip araştırmalarına başlayınca “aslında o sayılar yalandı, sen yalnızca işini yapmak için gerçeği araştırmalısın,” diye bir dönüş yapar ve gazı verir. Savcı oğlan başta bozulur; ama sonra gerçekten de kendini işine kaptırır. O büyük bir hevesle soruşturmalarına gömülmüşken biz arka planda görünen TV’de esas kızın verdiği sayıların gerçekten de loto çekilişindeki sayılar olduğunu görür ve koparız 🙂
  • Esas kızın muhabir oluşu: İşsiz güçsüz, ya da fakirliğinden dolayı on yedi amele işte birden çalışan esas kızlardan fenalık gelmişti…
  • Dizi hikayelerinin 3-4 bölümlük olması: Dizinin alt metninde devam eden bir büyük resim elbette var (Kore dizilerinde son bölümlerde açığa çıkacak olan bir sır mutlaka vardır…), ancak birkaç bölümlük birbirinden ilginç cinai vakalar da dizinin temposunu düşürmeden merakla izlenmesini sağlıyor. Ayrıca bu hikâyelerde aile içi şiddet, hayvanlara eziyet gibi ülkemiz için de gayet geçerli olan konulara değiniliyor. Keşke şu dizinin haklarını satın alıp adam gibi uyarlasalar…
  • Dizide felsefi ikilemler de var. Örneğin bir vakada savcı şüphelinin suçsuz olduğunu kanıtlıyor. Ancak kamuoyu tepkisi o kadar fazla ki, diğer savcılar ona yine de dava açmasını salık verip hakimin adamı zaten serbest bırakacağını, böylece tepkiyi kendi üzerinden savuşturup hakime yönlendireceğini söylüyorlar. Buradaki doğru olanı yapma/kendini töhmet altından kurtarma ikilemi ve karakterin bu konudaki kararı çok şahane. Bu gibi felsefi ikilemlere odaklanan hikayeleri çok seviyorum. Bir de bizim dizilere bakın; varsa yoksa entrika, yalan dolan, iftira…
  • Dizideki komediyi de seviyorum. Zaten ben genel olarsak Kore dizilerinin mizah anlayışını seviyorum sanırım; bu mizah kimilerine pek hitap etmese de bana komik geliyor: Mesela kızın bir yorumu üzerine esas oğlanın savcılık ofisindeki herkesi kilise korosunda şarkı söyleyen tipler olarak hayal etmesi; ya da öfkeli kalabalığın esas oğlan savcıyı tanımayıp diğer savcıyı o zannederek dövmeleri (üstelik bu iki kez oluyor ve ikincisi daha komik :D); ya da hastane odasında narkozdan uyanan esas oğlanın esas kız diye başsavcının yanağını okşaması falan 🙂 Bizim Kuzu bey bunları izleyince “ne banal…” diye burun kıvırıyor ama ben seviyorum ya, komik işte banane 😛

Dizi bölümleri yarım saat sürüyor, toplamda 32 bölüm olacakmış. Yani bildiğin eskinin 16 bölümlük dizisi, ama maalesef eskisi gibi haftada 2 saatlik bölüm yerine 1 saatlik bölüm oynuyor. (Bunun sebebi ise, Çin’in Kore’yi boykot etmesinden dolayı artık dizilerini Çin pazarına satamamaları, ve bu şekilde bölüm sayısını artırarak daha fazla reklam geliri elde etmek istemeleriymiş. Bak sen şu siyasete, nelere mal oluyor!) Şu an en son 20. bölüm oynadı. Umarım son bölüm de gelene kadar hevesimi kaybetmem ve diziyi tamamlayabilirim (çünkü genellikle son 1-2 bölüm kala dizileri bırakıyorum ben, asjdjakskjdaksdlk), ama neyse ki şu ana kadar sıkıldığım hiç olmadı. Umut hep var 🙂

Netice itibariyle güzel dizi. İzleyin millet 😉

Kdrama içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 6 Yorum