Bir İngiliz dizisi: Indian Summers

Merabalar. Uzun zamandır yoktum değil mi… Üstelik tam da bu sene daha çok yazmaya karar vermişken! :) Hayat böyle işte, beklenmedik durumlar ortaya çıkıyor, planlar değişiyor… Olsun, herkes sağ salim, mutlu, huzurlu olsun da hayat koşuşturmacası, bir türlü görüşülemeyen arkadaşlar, ihmal edilen bloglar, bunlar olur, bunlar düzelir, olağan şeyler bunlar. Üzmeyelim kendimizi, biz göğe bakalım :)

indian summers2

Yine bir “cee” yapıp kaçacağım; oysa Elin Oğlu’ndan tut okunan zibilyon tane kitaba, iki hafta önce tadı damağımızda kalan Gaziantep gezisinden izlediğim Oscar adayı filmlere dek anlatacak ne çok şeyim vardı benim, ah ah… Olsun, kısmet başka yazıya. Bugün bir İngiliz dizisi anlatacağım size. Bir mini dizi. İsmi Indian Summers. Kısacık, 10 bölümcük. indian summers 71932 yılında Hindistan’ın Simla şehrinde geçiyor. 1932, yani İngilizlerin Hindistan’da sömürgeciliği sürdürdükleri, Hintlilerin kendi ülkelerinde ezik ezik yaşadıkları yıllar. Gandhi’nin siyaset sahnesinde yeni belirdiği zamanlar bunlar, pasif direnişi ile tüm dünyanın hayranlığını kazanmasına bir süre daha var… Ve böyle bir ortamda, tipik İngiliz burnubüyüklüğü içerisinde eyaleti yöneten İngiliz valisinin yerini almasına kesin gözüyle bakılan genç ve zeki özel sekreter Ralph Whelan ile Ralph’in küçük yaşta İngiltere’ye gönderilmiş, ancak bir gün kucağında bebeğiyle kocasını arkasında bırakarak geliveren genç ve güzel kız kardeşi Alice dizimizin merkezini oluşturuyor. Kaderin bir cilvesi sonucu ikilinin hayatına Hintli, basit bir kâtip olan Aafrin de dahil oluyor. Aafrin’in muhalif kız kardeşi Sooni, yaşlı ve çalışamaz babası, oğlunu kendi ailelerine uygun bir kızla evlendirmeyi aklına koymuş bir anası, laz burunlu bir küçük kız kardeşi, bir de başka yer kalmamış gibi mezarlık köşelerinde buluşup seviştiği sevgilisi Sita, diğer renkli karakterler. Indian SummersRalph Whelan’in akıl hocası ise şehirdeki İngilizlere özel lüks kulübü işleten yaşlı bir teyze, Cynthia. (Seni hiç sevmedim yaşlı teyze, nerde Downton Abbey’deki bilge büyükanne nerde sinsi bir cadı olan sen…) Ayrıca Ralph’in uzatmalı bir Amerikalı sevgilisi, bir de bu kızıl saçlı hatunun sakat ağabeyi var. Sonra bir de misyonerlik okulu var ki, okulu işleten misyoner sakallı amca, onun gıcık mı gıcık karısı, ve yardımcısı melez bir kız da hikâyedeki diğer önemli karakterler. Bitti mi?indian summers3 Hayır, ne münasebet? Bu kadar insan yetmezmiş gibi zengin amcasını bulmaya gelen İskoç saf bir oğlan Ian, ve bu zengin ama sürekli sarhoş amcanın komşusu olan bir de Hintli adam var ki yine hikâyemiz onları da içine alacak şekilde genişliyor… (Bütün bu tiplerin ayrıntılı anlatımını şuradan bulabilirsiniz.) Ve 10 bölüm boyunca dallanıp budaklanarak herkesin hayatını kökünden değiştirecek olan olaylar, ilk Indian Summersbölümde, Alice’i ve misyoner okulundaki tayfayı taşıyan trenin, tren yoluna atılmış 7-8 yaşlarında melez bir çocuk yüzünden durması ile başlıyor; çocuğun kimliği ile ilgili gizem perdesi zamanla aralansa da son bölüme dek heyecan katlanarak devam ediyor…

Indian Summers, çokça Downton Abbey çağrışımları olan bir dizi (ki zaten Downton Abbey’nin yayın saatine konmuş, özellikle onunla özdeşleştirilip ilgi çekmesine yönelik bir reklam kampanyası yürütülmüş anladığım kadarıyla. Channel 4’ün en pahalı yapımı olduğunu da not düşelim; o kostümler, o mekânlar, o geniş kadro ağaçta yetişmüyür azizim). Bir dönem dizisi olmasının yanısıra İngiliz aristokrasisi (değilse de üst düzey yöneticileri diyelim) ile ilgili olması ve işlerin İngilizvâri yürütülmesi de Downton Abbey’i çağrıştırmasının en büyük sebebi. O diyaloglar, kullanılan güzel İngilizce, nezaketli laf sokmalar, manipülatif tavırlar, her şey tipik İngiliz. Yani şimdi itiraf etmek gerekirse İngiliz milletinin sinsiliği ve burnubüyüklüğünden ne kadar nefret ediyorsam bu aristokrat kibar tavırlarının da o kadar hastasıyım; sanırım kendi kişiliğime yakın bulduğum için (evet ben de mesafeli ve kibarımdır, en azından sizinle canciğer kuzu sarması olana kadar, kıps ;) ). Öte yandan tee dünyanın öbür ucunda İngiliz sömürgeciliğini ve halkın onlara karşı tepkilerini göstermesi açısından (şahane manzaralar da cabası) bir “The Painted Veil” tadı yakalamak da mümkün (güzel filmdi o da be…). Evet, dizide bir de yerlilerimiz, yani esmer derili Hint halkı var. Onların sahneleri bende karışık duygular uyandırıyor.  Hintliler içerisinde İngilizleri halen seven (diyemesek de) sayan, onların suyuna giden bir grup var. İngilizlerin kısa bir süre içerisinde Hindistan’ı kendilerine bırakacaklarını düşünüyor, o zaman gelene kadar ayıya dayı demeye karar vermiş kişiler bunlar; ayrıca çok sayıda etnik ve dini gruba ayrılmış ülkenin kendi kendini yönetebilme becerisine sahip olduğuna bir türlü güvenemiyorlar gibi. Ruh halleri biraz bizim Kurtuluş Savaşı zamanlarındaki mandacıları andırıyor. Diğer yandan, bağımsızlık taraftarı olan, hatta gerekirse bu bağımsızlığı söke söke alacak olan, terörist eylemlere girmekten gocunmayacak bir grup da var. Eğer Kurtuluş Savaşı’nı kazanmamış olsaydık 1932’de ülkemizin içinde bulunacağı durum tam da böyle olurdu arkadaşlar. Bunu da düşünüp diziyi ibretle izliyorum. Ulan adamlar zavallı esmer halkın kendi memleketinde onları ikinci sınıf insan yerine koyuyorlar, kulüp kapısına “Hintliler ve köpekler giremez” diye tabela asmışlar falan, gel de kibirli İngiliz milletine toptan gıcık olma! Pis emperyalistler! Evet işte diziyi böyle sövüp sayarak izliyorum; ama yalan yok, çok da sürükleyici yapmış pis herifler, bölümleri birbiri ardında devirip duruyorum. Ayrıca o manzaralar, o kostümler, oy oy oy… Adamlar yapıyor abi… Bize de izleyip ahkâm kesmek düşüyor :) İzleyin, tadı damağınızda kalacak ;)

indian summers1

Yabancı Dizi içinde yayınlandı | Tagged | 6 Yorum

The Water Diviner / Son Umut: A Turkish Movie from An Australian Director

thewaterdiviner

**FOR ENGLISH, PLEASE PRESS 9. JUST KIDDING, PLEASE SCROLL DOWN**

Yeni yılın ilk yazısı Russell Crowe’un The Water Diviner’ı olsun. Yeni yıl şerefine blogumda bir ilke imza atıp İngilizce olarak da düşüncelerimi paylaşacağım.

The Water Diviner, yani su bulucusu, öhm yok bizdeki vizyon ismiyle Son Umut, Avustralyalı bir babanın Çanakkale Savaşı’ndan dört sene sonra savaşta ölen oğullarının mezarını bulmak için tee dünyanın öbür ucundan kalkıp buraya gelmesinin hikâyesini anlatıyor. İlerlemiş yaşına rağmen mihrabı yerinde olan Anzak babamız Joshua Connor (bizim Russell) İstanbul senin Çanakkale benim gezerken, sadece oğullarının mezarı ile değil başka sürprizlerle -ve elbette aşk ile- de karşılaşıyor…

Öncelikle, filmi beğendim. Çok beğendim hem de. Ama bu konuda objektif olamıyorum. Çünkü bir Atatürk milliyetçisi olarak aynı filmi ben çeksem tam da böyle çekerdim! :D Filmdeki Türk subaylarının, Türk kadınlarının nerdeyse tek bir falsosu bile yok. Bir İngiliz kumandan karakter var, hıyarın önde gideni; Yunanlılar zaten pislik çeteciler olarak gösterilmiş; ulan Avustralyalılar bile Türkler kadar yüce gönüllü değil, Rasılcım sen ne Türksever bi arkadaşmışsın öyle, ver elini öpeyim :) Ayrıca Olga’nın başını çektiği Türk kadınları da ne güzeldi öyle, ay biz böyle miyiz, ihihih! (Not: Değiliz :P) Gerçi Yılmaz Erdoğan’ın “Bizim buralarda mavi göz ender bulunur” demesinin ardından filmdeki bütün Türk kadınlarının renkli gözlü olması da ayrı bir enteresanlık olmuş :)

Onun dışında film çok akıcı, kendini çok güzel izletiyor. Dönemin ruhunu güzel veriyor; birkaç ufak hataya karşın beni işgal yıllarının İstanbul’unda olduğuma inandırdı. Ve Çanakkale sahneleri gerçekten çok dokunaklıydı; hem savaş, hem de savaş sonrası. İzlerken gözlerim doldu. Allah hiçkimseye savaşı yaşatmasın, çok çok acı bir şey…

Şimdi biraz da filmin zayıf yönlerinden bahsedeceğim, aman dikkat çok spoiler var bundan sonraki paragrafta. İzlemeyenler okumasın!

Filmin son yirmi dakikası çok çabuk bağlanmış, kurguda bariz bir aksama var; filmdeki en büyük sorun buydu. Arthur’un bulunmasıyla İstanbul’a dönülmesi bir oldu; yaw arkadaş bu oğlan neler yaşadı da kendini Afyonlarda bir yandan Mevlevilerle semâh eder diğer yandan kilise boyarken buldu, (ayrıca neden sakalları uzayınca cillop gibi sarışın oğlan gitmiş, yerine Kahpe Bizans’tan Theodora’nın oğlu Simitis gelmişti), Allahaşkına anlatsana onun başından geçenleri!

Arthur-temsili (Türk olmadan önce/Türk olduktan sonra)

Arthur-temsili (Türk olmadan önce/Türk olduktan sonra)

Koskoca Anadolu’da Art’ı şıp diye eliyle koymuş gibi bulan Rasıl babaya da bir alkış istiyorum; adamda ne biçim sezgi, ne pis altıncı his, ne açık kalp gözü varmış yahu! Arthur’un yaşadığı köydeki mizansen de gerçekçi olmaktan uzaktı; birkaç dakika önce oturmuş çay içen Mevlevi takımı biraz sonra Yunan çetecilerden baskın yiyince silah kuşanıp savaşmaya başladılar; sonra Arthur ve babası yukarıdaki kilise(kale?)ye doğru kaçarlarken yerde yatan onbeş-yirmi tane ölü kadın/çocuk gördük; hangi ara öldüler onlar, yok daha önce öldülerse neden Mevleviler bi zahmet edip gömmediler masumları, oralar biraz acayipti. Biraz kafayı kırmış gibi görünen Arthur’un önce “gelmiyom ben” dedikten sonra iki dakikada fikir değiştirmesi de ayrı ilginçti. Bir de Ayşe’nin hikâyesi var: Bu kız sapık kayınbiraderinden nasıl kurtuldu ayol? Rasıl’la birbirlerini sevdiler tamam ama şimdi bu gâvur coni’yle evlenirse İstanbul’da kalamaz kızcağız, yaşatmazlar, n’olacak bunların hali?? Aklımda deli sorular… Ayrıca Ayşe’nin bunak babasını da bırakamazlar geride, onu da götürecekler mecburen. Bak şimdi, basur muhabbetinden komedi yapacaksın diye bunak amcayı filme eklemişsin Rasıl, ama başına dert oldu, iyi mi? Aynı şekilde Cem Yılmaz da biraz gereksiz bir karakterdi. Sanırım Russell Crowe’un aklında Avustralyalı çiftçiye yardım eden tek bir Türk komutan vardı, ama adama bir de yaver yazıp sonra bu yaver karakterini ünlü bir oyuncuya oynatmak durumunda kalınca onun sahnelerini de artırmak zorunda kaldı. O olsa-da-olur-olmasa-da şarkılı-türkülü sahnelerin (ve ayrıca Cem Yılmaz öldükten sonra Yılmaz Erdoğan’ın “çok bile yaşadı” demesinin :D :D :)) bana verdiği izlenim bu. Ha bir de Mert Fırat olacaktı bu filmde di mi, Rasıl abi onu da gereksiz bulup kesmiş galiba.

Kısacası kurgusal anlamda biraz sorunlu bir film The Water Diviner. Ama yaşattığı hisler çok gerçek. Ayrıca bir dram filmi olmasına rağmen ajitasyona hiç kaçılmamış ve çok tatlı komik enstantaneler de eklenmiş; Cem Yılmaz’ın karakteri ile Yılmaz Erdoğan ve Russell Crowe’unkilerin atışmaları gibi (Avustralyalıların tam ticaret yapılacak millet olduğuna dair diyalog beni epey güldürdü :)). O yüzden ben filmi çok sevdim, izlemeyen herkese tavsiye ederim.

Evet yolun bundan sonrasına katırlarla devam ediyoruz:

NOW, IN ENGLISH:

Hello! Welcome to my blog for a brief review of the movie “The Water Diviner”.

First, the reason for the title above: I called the movie “a Turkish movie from an Australian director”, because it tells the story entirely from the Turkish perspective! Am I complaining? Hell no; to a Turkish woman like me, this movie is like a fresh breath among many others (including The Midnight Express) where the Turks are just a bunch of barbarians. It is a nice change once in a while to hear the words “why did you come to our land? you were the intruders, and you cannot blame us for killing your sons, because we were just defending ourselves” (Well, this is not the mot à mot dialogue in the film, because I cannot remember the lines, but you got the idea) in a movie directed by a non-Turkish director. And I truly believe in these words, which quite applies to many conflicts in today’s world, too (yes, I am referring to Iraq in particular…).

The movie tells the story of an Australian father who travels to Turkey (Ottoman Empire in those years, to be exact) to find the graves of their sons (who fought in Gallipoli) and bring them back home. But of course things take an interesting turn, and some surprises, as well as a new love, are waiting for the Australian middle-aged (but still hot) father in the exotic lands of Turkey…

The movie has a lot of upsides: The 1920s atmosphere in Istanbul is very nicely pictured (despite the not-so-wide shooting angles). The pace of the story is very good to keep the audience attached. The war scenes are good enough, quite touching in fact, they made me cry for both the Turkish and the Australian men who died there. And the Turkish women are very beautiful – well, thank you very much Russell, we are flattered :) Of course the acting deserves an applause, too. I expect nothing less than an Oscar-winning actor like Russell Crowe, but Yilmaz Erdogan, Cem Yilmaz, Olga Kurylenko and even the child actor were brilliant.

SPOILERS FROM NOW ON: But then, the story starts to crumble a bit in the last 20 minutes. We never get to learn the entire story of Arthur. What happened, how did he end up in a small town in the middle of Anatolia after he is taken prisoner? How did he cope with the sorrow of losing two brothers? And the Mevlevi dervishes, what is their story? What is Arthur doing with them – and at the same time painting the frescos in an old church (I must admit, I found the combination bit funny :)) Also, the whole story of Joshua finding his son, trying to convince him to go back with him, getting a “no”, but then with the Greek raid the answer turning to “yes!”, well, all of it was kind of too fast. I could not quite believe Ayşe’s story either: The brother-in-law is first portrayed as a very resourceful man, difficult to run away from; but when Joshua comes back from Anatolia, we see Ayşe in the hotel, free as a bird, as if nothing had happened. And what was the point of adding an old father with Alzheimer’s? Was that character a comedic spice, or added as a means to further show the hassles of Ayşe’s life? The same question applies to Cemal, too: He was sort of an unnecessary character, and I believe what Crowe had in mind originally was a character that would accompany Major Hasan and polish Hasan’s own actions and words; but then the part went to Cem Yilmaz, a very famous comedian in Turkey, and Crowe had to write a few extra scenes and add him to the story further. Anyways, no problem for me, since we got to hear the nice Turkish folk song “Hey Onbesli” from Hasan thanks to these extra scenes.

NO MORE SPOILERS FROM NOW ON

Overall, I really liked The Water Diviner, which had a beautiful and touching story and this story is told smoothly and almost amusingly without exaggerating the pain and the sorrow. I can forgive all the flaws in the editing because of some very nice elements added, like the small but to-the-point jokes (e.g. the joke about Australians being the perfect nation to do trade with :)) and the emphasis on the idea that Canakkale was a truly legitimate war of the Turks, since they were defending their own land. The Turkish coffee and reading one’s fortune in it was a nice detail, too (though, of course, in reality nobody justs acts on a fortune read from the coffee, it is just a fun way of passing time :P) So was the Arabian Fairy Tales, the back-and-forth referral to the magic carpet, etc. Still, perhaps an IMDB rating of 8.4 is too high for this movie; I think a fair rating should be around 7, which is still a good rating for the first movie of a director. Thanks a lot Russell for this very touching story, and hope to see you working with the Turks again ;)

sinema içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | 6 Yorum

Birkaç internet sitesi

Düşünüyorum da, sanırım elektrik ve bilgisayarın ardından (ve onlar sayesinde) icat edilen teknolojik gereçlerden en önemlisi internet. Bu muhteşem iletişim kaynağı olmasaydı hayatımız şimdikine oranla ne denli zor, sıkıcı ve yavaş olurdu! Yüz sene önceki insanlara bir gün dünyanın öbür ucundaki biriyle saniyesinde mesajlaşabileceğini, yaşadığın anı paylaşabileceğini, gerçek dünyada hiç tanımadığın kişilerle kanka olabileceğini söylesen “manyak mısın ya?” der geçerlerdi belki de. O yüzden bu devrimin tam ortasında olmak ve onu içselleştirebilmiş ilk kuşağa ait olmak beni kelimenin tam anlamı ile büyülüyor.

Gerçi bu icadın bazı zararları da var. İnsanı sanal bir gerçekliğe yöneltmek, yalnızlaştırmak, birtakım kötü kişilik özelliklerini (çünkü kötülüğü maskelerin ardında ve kitlelerle birlikte yapmak hep daha kolaydır) sivriltmek gibi. Ancak internet gerçekten muhteşem bir potansiyel sunuyor bizlere. Her güç gibi iyi veya kötü oluşu da bir insanın onu nasıl kullandığına bağlı aslında: Evet, internet toplum ve insan ahlâkı için çok zararlı olabilir. Ama çok faydalı şeyler için de kullanılabilir. Orada müthiş kaynaklar yatıyor, muazzam bir bilgi deposu. Belki de tarih boyunca eğitim eşitsizliğini, fırsat eşitsizliğini en aza indirmenin çaresi yatıyor gözlerimizin önünde! Dünyanın her köşesindeki zeki çocuklar, size sesleniyorum: Lütfen akıllıca kullanın bu kaynağı, ne olur…

Öğretmen kimliğimi bir yana bırakıp olaya kişisel açıdan bakacak olursam, tamam, interneti her zaman CV’mi parlatmak amacıyla kullanmadığım doğrudur. Hatta çoğu kez eğlence amacıyla kullanıyorum, itiraf edeyim :) Ama bu kötü bir şey değil. İnanılmaz ufuklar açıyor bana bu alet, başka türlü haberim bile olmayacak sanat yapıtlarına ulaştırıyor, ve bunu çoğu kez bedavadan yapıyor (tamam, ben de bir miktar korsancı olabilirim :P yine de torrent kullanmadan dünyanın en şahane filmlerine, kitaplarına, sergilerine ulaşmanın bin türlü yolu var biliyorsunuz)

Bu kadar uzun bir girizgâhtan sonra asıl derdime geleyim: Bu aralar dadandığım siteler var, onlardan bahsedeyim naçizane. Elbette çok daha iyileri vardır, bunlar yalnız benim bildiklerim. Siz de yazın, bilgimizi artıralım. Bakın ben internette son günlerde en çok nelere dadanmışım:

memrise_website

Memrise.com: Bu siteyi nasıl keşfettim, ekşi’de mi gördüm hiçbir fikrim yok. Fransızca kelime dağarcığımı geliştirmek için online bir site arıyordum; birkaç yere takıldım: Duolingo (hoşuma gitmedi), Alison.com (sertifika alacağım hevesindeyken dinlediğim dersleri dinlememişim gibi gösterdi, gıcık oldum) ve en son buraya geldim. Şu anda intermediate French dersinde bol bol kelime ezberletiyor bana :) İşe de yarıyor ha. 1500’e yakın kelimenin 100’ünü öğrendim, geri kalanları da öğrenirsem Tarzanca seviyesinde Fransızca konuşabiliyor olacağım (daha önceden bir sene kadar kursa gitmiştim, gramer az-çok biliyorum tabii, ama Fransızca’nın çekimleri öyle belalı şeyler ki bu yaştan sonra Tarzanca’dan öteye gidebileceğimi sanmıyorum. Olsun varsın, “derdimi anlatacak kadar” bilsem yeter ;) ) Aslında amacım konuşmaktan ziyade annemin Fransızca romanlarını okumak. Evde bir sürü var. İlk olarak da bir Hercule Poirot polisiyesi ile başlayacağım.

Youtube.com: Bunu niye yazdın lan Hikaru, üç yaşında çocuk bile bilir yutubu diyen arkadaşlar: Bi durun yaw, açıklayacağım! :D Youtube’un manyak ötesi channel takipleme şeysi de var, hangi konuda isterseniz (yemek, makyaj vs.) o işi uzmanından öğreniyorsunuz, (netekim 65 yaşındaki kayınvalidem el işi sanatlarıyla ilgili İspanyolca videoları izleye izleye İspanyolcayı söktü asdjkdkaslda) ama ben bundan bahsetmeyeceğim. İtiraf ediyorum, ben dakikada 100 saatlik video yüklenen youtube denen bu manyak oluşumu en çok müzik dinlemek için kullanıyorum. Ne spotify’lar, ne last.fm’ler geçti elimden, ama hiçbirinde yutubumun çalma listelerinin verdiği hazzı bulamadım. George Winston, Yanni ve Brian Crain ders çalışırken dinlemek için en favori müzisyenlerim. Ama bu aralar tivitır arkadaşım TrugbaGruver sağolsun, Isao Sasaki koleksiyonuna dadanmış durumdayım. Çok güzel, huzur verici bir müziği var bu Japon piyanistin. Dinleyin huzurlanın efenim.

Birsilgibirkalem.org: Büyük şehirde yaşamanın şöyle bir zorluğu var: Yardıma muhtaç çok insan olduğunu biliyor, ama onlara ulaşma yolunu bir türlü bulamıyorsunuz. İşte internet bu meseleye de çözüm üretiyor. Umut çocukları, Darüşşafaka, Acil İhtiyaç Projesi vakfı, Sevgi Mağazası gibi pek çok güvenilir vakfa internet aracılığı ile para ve yardım gönderebilirsiniz. Bir de birsilgibirkalem.org var ki, onu da kitap2013 sayesinde yeni keşfettim. Ülkenin dört bir yanındaki ilköğretim okullarına ihtiyaçları olan malzemeleri gönderebildiğiniz güzel bir site bu. Yalnız ekşi’de bazı eleştiriler okudum, okulun sorumlu öğretmeni ile iletişime geçmeden yapılan gönderilerde sıkıntılar yaşanabiliyormuş; o yüzden ben e-mail atıp mailime dönen okullara yaptım gönderilerimi. Mini mini öğrencilere çocukken en sevdiğiniz kitapları göndermek, onların ellerinde bu kitaplar, gözleri ışıl ışıl resimlerini görmek insana en güzel yılbaşı armağanı :) Şiddetle ve şefkatle tavsiye ediyorum ;)

20141226_084353

securedownload

khan-academy

Khan Academy: Favori eğitim sitelerimden biri de bu site. Orijinali, girişimci ve iyi kalpli bir Hintli tarafından kurulmuş olan Khan Academy’nin Türkçe versiyonu. Motto’su “Tek bir şeyi bilmelisin: Her şeyi öğrenebilirsin” olan site, özellikle ilköğretim ve lise öğrencileri için büyük cevher. Hani yazının en başında eğitimde fırsat eşitsizliğinden bahsetmiştim; işte bu gibi ücretsiz eğitim siteleri o eşitsizliği en aza indirmek için, köy, ilçe ve küçük şehirlerde (ya da büyük şehirlerin varoşlarında) okuyan ve metropollerin iyi okullarındaki, özel okullardaki fırsatlara sahip olamayan zeki ve azimli çocuklar için bulunmaz nimet. Üniversite seviyesinde de dersler var. Ben şahsen bu aralar sanat tarihi dersine sardım, resimmiş heykelmiş değişik tekniklerle ilgili videolar izleyip duruyorum. Kendim resim falan yapacağımdan değil de sırf müzeleri boş boş gezmemek, yapıtların sanatsal değerini takdir edebilmek için :) Coursera ve Open Culture da şahane eğitim sitelerinden; ancak onlardan faydalanabilmek için iyi derecede İngilizce bilmeniz gerekiyor. Yine de öğrencilerime öneriyorum; girin bakın arkadaşım buralardaki derslere. Ama küçük hanımlar/beyler kendi derslerine bile girmeye üşeniyorlar, bir de oturup bu kaynakları mı araştıracaklar Allahasen? Tembel anacım bizim millet, gencinden yaşlısına…

Neyse, enseyi karartmadan bitirelim yazıyı. İnternet güzel şey dostlar. Yeter ki güzel kullanmayı bilelim ;)

Genel, kişisel içinde yayınlandı | Tagged , , | 4 Yorum

Yeni yılda yeni bir can

Bu sene nihayet Kuzu Bey’i ikna ettim ve çocukluktan beri hayalim olan evde kedi besleme rüyasını icraate dökmeyi başardım! Aslında biraz acıklı bir hikâye oldu bu: Eylül başında evlat edindiğimiz minnak Himeko’muz Kasım ayı sonunda camdan atlamak suretiyle bizi terk etti :( İki gün ağlamaktan kendime gelemedim, puf böreği gibi şiş gözlerle dolaştım. Ah be kedi, neden böyle yaptın be kuzum, bu kadar deli cesareti sahibi olmak zorunda mıydın, azıcık tırsak oluvereydin ya, daha neler neler dedim Himeko’ya; kızdım, üzüldüm, yas tuttum. Ama nihayet bizimle birlikte geçirdiği iki buçuk ay boyunca bizi çok mutlu ettiğini (ve kendisinin de mutlu olduğunu) düşünüp barıştım onunla. İlk kedim olarak anısı hiç aklımdan çıkmayacak…

Okey masasında Himeko'yu beslemek...

Okey masasında Himeko’yu beslemek…

Uyuma pozisyonu...

Uyuma pozisyonu…

Ardından Daiçi girdi hayatımıza. Bir twitter mesajında “sokakta kendine bakamıyor, çok zor durumda” diye fotoğrafını paylaşmışlardı. Hemen mesaj attım ve o akşam Daiçi bize geldi. Yavrum benim, ilk geldiğinde pireden gözükmüyordu, kaburgaları sayılıyordu, patisinde ve burnunda yara vardı. Ama hemen toparlandı, gürbüzleşti, dökülen tüyleri gürleşip inanılmaz güzelleşti ve çok şeker bir oğlana dönüştü. Ve karakter olarak Himeko’nun tam aksi bir kedi çıktı! Himeko sırtımızdan inmezdi, Daiçi bizden itinayla uzak durur, sadece kendi istediği zamanlarda yere yatıp sevdirir. Himeko dur’dan yapma’dan anlamaz ve yemek masasına hepimizden önce gidip başköşeye kurulurdu, Daiçi ise sınırlarını biliyor, çok efendi bir oğlan :) İkisinin tek ortak yanı kucak kedisi olmamaları maalesef (ühüh :( ), ha bir de tuvalete girdiğimiz zaman kapının altından patilerini uzatıp etrafı yoklamaları :) :) Her halükârda, ister Himeko gibi şımarık ister Daiçi gibi sessiz, efendi bir kediniz olsun, hepsi ayrı bir âlem. Ve hepsi istisnasız inanılmaz sevimli yaratıklar. Resmen evi dolduruyor, insanın stresini alıyor, durup dururken mutlu ediyorlar. Ve sevgiden nasıl da anlıyorlar! Sevildiklerini bilince nasıl da seviyorlar sizi. Kedilere nankör diyenlere aldırmayın, kediler, köpekler, bütün hayvanlar siz onlara sevginizi verdiğiniz zaman daha büyük bir sevgiyle bağlanırlar size. Hayvanların saf ve masum sevgisi kadar güzel bir şey var mı şu dünyada? Belki çocukların sevgisi diyeceksiniz, ama o çocuk da büyüyüp kirlenecek bir gün maalesef :( (Hiç büyümeyen çocuk yapsalardı eyiydi…)

ağa oturuşu...

ağa oturuşu…

mobilyayla uyumlu kedi.. çok güzel kamufle oluyor :)

mobilyayla uyumlu kedi.. çok güzel kamufle oluyor :)

O yüzden eğer imkânınız varsa siz de bu yılbaşında kendinize bir armağan verin derim ben: Bir kedi, köpek, hiç olmadı bir muhabbet kuşu alın, bir başka canlıya kucak açmanın zevkine varın. Tipik bir Türk kadını (erkeği de olabilir, bkz. Kuzu bey) titizliğindeyseniz bile hiç endişe etmeyin, mesela biz de kediciklerden önce evi bok götürür mü diye korkuyorduk ama şimdi evde kedi olduğu bile belli olmuyor, kendi odası azıcık kokuyor (onun da çaresi var, tuvaletini daha sık temizlemek ve karbonat katmak, da biz üşeniyoruz) ama evin geri kalanı mis gibi, o derece temiz hayvanlar. Çoluk-çocuğunuz varsa bile korkmanıza gerek yok, çocuk mikrop falan kapmaz, hayvanın aşılarını yaptırdığınız sürece ondan hastalık geçmesi insandan hastalık geçmesinden daha zor. Çok ilginç ama alerji işi de bir süre sonra kendiliğinden halloluyor, Kuzu bey eve kedi geldiği ilk günlerde hapşurup dururken şimdi domuz gibi maşşallah :D (Tabii astım-mastım gibi ciddi bir rahatsızlık olmaması lâzım…) Kısacası, sokaktan ya da barınaktan bir can’ı kurtarmak, ona yuvanızı açmak, yeni bir yıla başlamanın en sevgi dolu yolu bence. Yuva arayan canlara internetten de ulaşabilirsiniz, ben iki kedimi de öyle buldum, petarkadas.com ve patilen.com’da binlerce hayvancık bir umut bekliyor. Ne olur imkânınız varsa ve içinizde biraz merhamet varsa yardım edin onlara.

Herkese başka yaşamlara dokunduğu, hem onları hem de kendi yaşamını güzelleştirdiği mutlu mutlu yıllar diliyorumm! ^^

Genel, kişisel içinde yayınlandı | 6 Yorum

Kısa kısa film tavsiyeleri

Birkaç sefer yazdım, unutulmazfilmler.com sitesine dadandım bu ara. Güzel filmler yüklüyorlar, Filmekimi’nde bilet bulamadıklarımı falan bu siteden izledim mesela, süper oldu :) Hazır hafızamda anıları tazeyken kısa kısa size de tavsiye edeyim.

wadjda

tuvalette sansürlenen reklam afişi... bilin bakalım reklam yıldızı kim?

tuvalette sansürlenen reklam afişi… bakın bakalım reklam yıldızı kim?

Wadjda: Bu film, Suudi Arabistan’da çekilen, hem de bir kadın yönetmen tarafından çekilen ilk filmmiş. Suudi Arabistan ve kadın deyince akla acıklı şeyler geliyor değil mi? Ama film kesinlikle duygu sömürüsü yapmayan, kadın olmanın zorlukları yanında çocukluğun masum, neşeli dünyasını da anlatan şeker mi şeker bir filmdi. Wadjda, bizim bildiğimiz “Vecide” anlamına geliyor. Filmimiz 10 yaşında Vecide isimli bir Arap kızını anlatıyor. Bu ufaklık nasıl tatlı, nasıl afacan bir kız çocuğu! Onun o kara gözleri, yüzündeki müstehzi gülümseme ve sivri diliyle yetişkinlere kafa tutar hallerini izledikçe yüreğimin yağları eridi. Belki de bir kız çocuğu için dünyanın en şanssız coğrafyalarından birinde doğmuş olduğu halde öğrenilmiş çaresizliğe boyun eğmeden en büyük hayali olan bisiklet için mücadele etmesini izlemek şahane bir keyifti. Evet, arka planda Suudi Arabistan kadınlarının çileli hayatlarının öyküsü yer alıyor. Öyle hayatlar var ki, erkek çocuk doğuramadığı için üzerine kuma getirilen kadınlar, “kadın kadının kurdudur” deyişini haklı çıkarırcasına diğer kadınları daha da çok ezen sistem polisi kadınlar, ve kadın tuvaletlerinde bile kadın bedenini gösteren reklam afişlerinin sansürlendiği bir ortam… Ama tüm bunlara rağmen Vecide’nin umarsızca kendi hayallerinin peşinden koşması ve önüne engeller koymak isteyenlerin dik dik gözlerinin içine bakıp sakınmadan konuşması umut vericiydi. Aferin çocuk, umarım büyüyünce de cesaretin hiç kaybolmaz.

housebound1

Housebound: Korku-komedi janrını bilir misiniz? Zombieland, Shaun of the Dead, hatta Evil Dead ve Drag Me to Hell gibi filmler bu kategoride yer alsa da Housebound hepsinden farklı bir film. Hatta ileri gidiyorum, bu janra ait olup da iğrençleşmeden korkunun, absürtleşmeden komedinin hakkını bu kadar veren bir filme rastlamamıştım. Film, bir banka ATM’si soymaya çalışırken yakalanıp ev hapsi ile cezalandırılan bir kızın, Kylie’nin hikâyesi ile başlıyor. Kylie cezasını çekmek üzere annesinin ve üvey babasının yaşadığı, kendisinin 16 yaşında filanken terk ettiği eve dönüyor. Ve bu evde onu kötü bir sürpriz bekliyor… Filmin ilk yarısı hakikaten geriyor insanı, ama ikinci yarıda komedi daha baskın. Gerginlikten yastık arkasına saklandığım sahneler de çok oldu, “puhahaha!” diye ağız dolusu güldüğüm de. Hele anne ve üvey baba tiplemeleri beni bitirdi; bir de filmin sonlarına doğru tanışacağımız patlak gözlü Eugene :) Yine de sırf korku filmi izleyeceğim diye başına oturursanız “bu ne bee?” diye tepki verebilirsiniz, ağzınıza atarken tatlı olmasını beklediğiniz bir yiyeceğin tuzlu çıkıp (aslında hiç de kötü tadı olmamasına karşın) iğrenç bir şey tatmışsınız hissi vermesi gibi bir durum (metafora gel :P). O yüzden önce gerilmeye, sonra gülmeye, sonra birazcık daha gerilmeye hazır olun :) Değişik bir İngilizce aksanına da hazırlıklı olun, film Yeni Zelanda yapımı çünkü.

loveletter

Love Letter: Japon yapımı (ve teee 1995 yapımı) bu film, dağcı nişanlısının ölümünden sonra onun yasını tutan bir genç kızın hikâyesi ile başlıyor. Genç kadın nişanlısının anma töreninde onun ortaokul yıllığını buluyor ve öylesine, onun ortaokul yıllarında oturmuş olduğu kuzey kasabasındaki adrese bir mektup yolluyor. Ve inanmayacaksınız ama, aynı adreste, aynı isimli birinden cevap mektubu geliyor! Ancak doğaüstü bir olay bekleyenler aldanmasın, bu durumun bir açıklaması var (her ne kadar sürprizi bozmamak adına ben söylemeyecek olsam da). Bundan sonra mektuplaşmalar devam ediyor ve biz geçmişe dair sıcak mı sıcak bir aşk öyküsü izliyoruz… (Gerçi ortaokullu bir kızın salaklığına yer yer uyuz oluyoruz, en azından ben oldum. Bu kadar büyük bir aşkı nasıl anlamazsın be salak kızım??) Ve biraz da hüzünleniyoruz; artık telafisi olmayan yaşanmamışlıklar var çünkü, çünkü ölüm bütün geri dönüşleri imkânsız kılıyor… Film anlattığı öyküden başka muhteşem kar manzaraları ve harika müzikleri ile de gözünüze-gönlünüze hitap ediyor. Daha önceki yazılarda paylaşmıştım ama bir kez daha paylaşıyorum, soundtrack’ini şuradan bir dinleyin derim: http://www.youtube.com/watch?v=4YlWxDD3-OE&list=RD4YlWxDD3-OE Mümkünse elinizde sıcacık bir kupa çay/kahve, kucağınızda güzel bir kitap eşliğinde…

sinema içinde yayınlandı | Tagged , , | 6 Yorum

Mimi mimi mimi mimilerine

Müflis bezirgân eski defterleri yoklarmış ya, yazı konusu bulamayan ve kendisine aralık ayında 10 yazı yazma sözü veren Hikaru da dönüp kimler kendisini mimledi diye bakarmış :) Valla bir zamanlar bir dolu mim gönderilmişti tarafıma, ama şimdi kimlerden neler gelmişti bulamıyorum iyi mi… Neyse ki zamanında LoverK’nın yolladığı “Siz hiç…?” mim’ine başlayıp taslaklara atmışım; şimdi onu günyüzüne çıkarmanın zamanıdır. Bu arada ilk yazdıklarıma baktım, güzel güzel cevap vermişim, ama bu günlerde gıcıklığım üzerimde, işe eğlence katma amaçlı biraz uyuzlasşmış olabilirim, lütfen kusura bakmayın.

Siz hiç gerçek aşk nedir bildiniz mi?
-Bilmiyorum :) Bildim mi bilmiyorum. Aslında ben her şeye aşık olabilirim de, genelde kısa sürer :) Yalnız şöyle bir şey var, geçenlerde kardeşimle konuşurken “sen hiç kendinden vazgeçecek kadar birini sevdin mi?” dediği zaman “yooo??” diye yanıtlamıştım. Cidden, adına ister bencillik, ister fazla güçlü bir ego deyin, ama her zaman ilk sıraya kendi isteklerimi, kendi mutluluğumu koymuşumdur. Bunu Sofi’ye söyleyince bana cevabı: “O zaman sen hiç aşık olmamışsın” oldu. O öyle diyorsa öyledir :) (Sen üstüne alınma kuzu bey, ben böyleyim :P)
Siz hiç acı çektiniz mi?
-Acı çekmeyen insan mı olur? Bu dünyaya acı çekmeye geldik, arada da reklam arası dizi izler gibi birkaç dakika mutlu oluyoruz işte…
Siz hiç insanların taa gözlerinin içine baktınız mı?
-Cık, öyle yapınca âşık oluyorlar, höff :/

Hikaru salıncakta (temsili)

Hikaru salıncakta (temsili)

Siz hiç salıncakta sallanıp bulutları yakalamaya çalıştınız mı?
-Hayır, hiç o kadar mal bir çocuk olmadım sanırım :/ Ben genelde dünyayı ele geçirme planları yapıyordum (bkz. yandaki resim)
Siz hiç ayağınız takılıp düştüğünüzde kendinize bayılana kadar güldünüz mü?
-Mal mısın ablacım? Ben o sırada sıyrılan dizimin acısından bağıra çağıra ağlamayı tercih ediyordum genelde :/
Siz hiç parmak yarışı yaptınız mı?
-O ne ki acaba? Birbirinin parmağının üstüne bastırma yarışmasından bahsediyorsan evet, kuzu beyle sık sık oynar ve hep yenilirim (but in my defense, parmakları benimkinden çook daha uzun :/ )
Hikaru (temsili)

Hikaru dalma çabasında (temsili)

Siz hiç kafanızı su dolu bir kovaya koyup nefesinizi ne kadar tutabileceğinize baktınız mı?

-O işi denizde/gölde yaptım, sayılır mı? (Ayrıca son derece düşük akciğer kapasitem olduğu için su içinde yirmi saniyeden fazla kalamıyorum :/)
Siz hiç ruh çağırdınız mı?
-Hayır. Metafiziksel olaylardan tırsarım üstünüze afiyet…
Siz hiç altın günü yaptınız mı?
-Ay Allah yazdıysa bozsun! O günler yok mu o günler, bir sürü çok konuşan tombul teyzenin ve sürekli ağlayan misafir çocuklarının evi doldurması yüzünden çocukluk günleri kabuslarımdandır!
Siz hiç pamuk şeker yerken elinize gözünüze bulaştırdınız mı?
-Parmaklarıma çok bulaşır, ben de cuk cuk yalarım (evet, bu yaşımda dahi)
Siz hiç bir gece yarısı uyanıp sevdiğinizin (kim olursa olsun) nefesini dinlediniz mi?
-Genelde horlamasını dinliyorum :/Hikaru'nun kocası ve kedisi (temsili)
Siz hiç saatlerce köpük banyosu yaptınız mı?
-Hayır, hayatımda hemen hemen hiç küvet kullanmadım. Bi kere o kadar su doldurmak su israfı ayol… İkincisi, kıçımda soğuk bir taş olması duygusu hoşuma gitmiyor, üşürüm ben :P (ayrıca alafranga yerine alaturka tuvalet tercih ederim, yine aynı sebepten :P)
Siz hiç çimlerin üstünde çıplak ayak yürümenin zevkini yaşadınız mı?
-Ohoooooo, hem de ne biçim! Siz hiç ODTÜ’nün çimlerini gördünüz mü diyorum ben de cevaben :)
Siz hiç yağmur altında çılgınlar gibi koştunuz mu?
-Bu da çok defalar oldu. Sucuk gibi olana kadar ıslanmayı çok severim be..
Siz hiç bir günü hayıflanmadan geçirebildiniz mi?
-Evet, prensip üzre genellikle öyle yaparım.
Siz hiç sesiniz kötü olsa bile bir şarkıyı bağıra bağıra söylediniz mi?
-Sesim güzeldir, ve evet, çok kereler :)
Siz hiç kendi takımınız yense bile karşı takımla alay etmeden medenice tebrik ettiniz mi?
-Karşı takım çok gıcık olmadığı sürece kibarlığımı korumuşumdur, bu böyle biline :)
Siz hiç yardımlaştınız mı?
-Hıı? Arkadaş beni uzaylı zannediyo sanırsam? Yardımlaşmadan yaşanır mı ayol?
Siz hiç saatlerce beklemenize rağmen acelesi olduğu her halinden belli olan birine yerinizi verdiniz mi?
-Kibarca rica eden herkese sıramı vermişimdir.
Siz hiç cep telefonunuzu evde bırakıp dışarı çıktınız mı?
-Sürekli yaparım, arayanlar genelde sinir olurlar :/
Siz hiç ”etraf ne der” diye düşünmeden bir kez olsun rahat hareket ettiniz mi?
-Evet, sarhoşluğun en sevdiğim yanıdır :)
Siz hiç gönlünüzce yaşayabildiniz mi?
-Çok kereler. Bunun için minnettarım.
Mimin aslı böyle değildi, herkes kendi sorusunu hazırlayıp bir sonrakine paslayacaktı ama ben soru cevaplamayı daha eğlenceli buldum :) Ama hadi elim değmişken birkaç soru da ben patlatıvereyim:
-Siz hiç rüyanızda rüya gördüğünüzü fark ettiniz mi? Sonrasında ne yaptınız?
-Siz hiç evde kimse yokken müziği sonuna kadar açıp deliler gibi dans eder misiniz?
-Siz hiç bir yerlerinizi kırdınız mı? Nasıl oldu bu iş?
-Siz hiç sevdiğiniz bir ünlüyle tanıştınız mı? (Sadece uzaktan görmek sayılmıyo..)
-Siz hiç aynı anda iki kişiyle çıktınız mı? (hehe :D)
Bu mim’i ben de blog okurlarına (aşağıya cevaplarınızı yorum olarak yazabilirsiniz ;) ) ve winpohu, aslı ve egosantrik ve makino‘ya gönderiyorum, hadi parmaklara kuvvet! ;)
kişisel, mim içinde yayınlandı | 1 Yorum

Kirpinin Zarafeti

kzcover

Bu sene içerisinde çok güzel kitaplar okudum. Onlardan da bahsedeceğim bir gün. Ama şu anda Kirpinin Zarafeti‘ni okuyorum ki, daha ilk sayfalardan itibaren hastası oldum. Hele de içerdiği Japon-vâri zarafet nedeniyle pek müstesna Japon filmi Love Letter’ın soundtrack’i eşliğinde okununca tadından yenmiyor…

Kirpinin Zarafeti, iki anlatıcının ağzından paralel ilerleyen bir öykü. Aslında pek de bir şeyin ilerlediği yok: Anlatıcılarımız, Grenelle Konağı’nın 54 yaşındaki kapıcısı Renée ve aynı konak sakinlerinden 12.5 yaşındaki Paloma Josse. Tombul ve çirkin kapıcı kadın Renée konağın burnu büyük sakinlerinden gizlese de aslında sağlam bir entelektüel. Küçük kızımız Paloma ise yaşının çok ötesinde bir zekâya ve içgörüye sahip, ve yaşamın anlamı olmadığını düşünen kronik bir mutsuz. Hatta öyle bir mutsuz ki, 13. doğumgününde intihar edip bu saçma yaşantıyı sonlandırmaya karar veriyor. İkili aynı çatı altında birbirlerinin iç dünyasından habersiz yaşayıp giderken konağa bir Japon beyefendisi taşınıyor ve bu iki özel kadının yollarının kesişmesini sağlıyor… (Bu arada ben arka kapağın yalancısıyım, romanın ortasına geldim ama henüz bu kesişme gerçekleşemedi…)

Dediğim gibi henüz kitabın yarısındayım, ancak altını çizmek isteyip de kitaba kıyamadığım için başka bir deftere (Metis ajandası, mmm çok güzel bir defterdir kendisi ;) ) not ettiğim satırlar şimdiden 4 sayfayı doldurdu. Bakın neler yazmışım (el yazımı da görün, eskiden daha güzeldi ama şimdi de fena sayılmaz ;) ):

kz1

kz2

kz3

kz4

Kirpinin Zarafeti güzel kitap. Aksiyonsuz, iç konuşmalar ve güzel tespitlerle ilerleyen kitapları sevenlerdenseniz mutlaka okuyun. Değilseniz, boşverin, sıkılırsınız. Filmi de varmış, belki onu izlemek daha keyifli olur:

kz5

kz6

kitap içinde yayınlandı | Tagged , | 4 Yorum