Hikaru Ç. – Bir Adana Macerası

Aslında iyi gezen biriyim; dünyada on-on beş ülke, Türkiye’de 50-60 şehir gördüm. Ancak Adana ve Mersin içimde ukdedir; bu iki güzel şehre senelerdir bir yolum düş(e)medi be… Ta ki, iki hafta öncesine kadar: Blogger dostunuz Hikaru, otuz küsür yıllık hayatında ilk defa Adana’ya gitti! Ve pek güzel anılarla döndü. İşte izlenimler:

Twitter’da takip edenlerin zaten fark etmiş olduğu üzre Adana beni şaşırttı dostlar. Olumlu anlamda şaşırttı. Cehaletimi mazur görün, haber bültenlerinde Adana ilimiz genelde adliyesindeki kavgalar, ikinci kat balkonundan kavgaya atlayan coşkulu (!) gençler ile anıldığı için Adana’yı Teksas’tan hallice bir yer sanıyordum ben. Ama insanları pek sıcakkanlı ve yardımsevermiş. Teyzeler yolda durdurup bebek kuzuyu sevdiler; kafeler paramız çıkışmayınca sağlık olsun deyip küsüratı almadılar; taksiciler bile (istanbul’da ne çakallıklar yapan meslektaşlarına inat) bizi uzun yoldan gezdire gezdire götürüp kısa yol parası aldılar; yani böyle Avrupa memleketlerinde filan zannettim kendimi😀 Evet, Adana insanları doğunun sıcakkanlılığı ile batının medeniyetini birleştirmişler; ya da bizim denk geldiklerimiz öyleydiler, ay canımlar, Allah sizden razı olsun😀

Biz şehir merkezinde, tren garına yakın bir noktada kaldık. Ziyapaşa Bulvarı, Atatürk Caddesi, Gazipaşa Caddesi gibi nezih semtlerin çok yakınındaydık. Üç gün boyunca paso yürüdük! Ziyapaşa Bulvarı’nı Bağdat Caddesi’ne çok benzettim; Gazipaşa biraz daha gençlere hitap eden bir yer gibi göründü gözüme; Ziyapaşa ve Atatürk caddeleri arasında kalan Atatürk Parkı ise pek hoştu. Büyük Saat ve hemen dibinde başlayan Kazancılar Çarşısı ayrı bir tattı; geçen seneki Gaziantep gezimizi anımsattı bana; bol bol bakırcı, demirci dükkanı gördüğümüzden olsa gerek… Eski şehrin tarihi yerleri mutlaka görülesi; Ulu Camii’nin, Yağ Camii’nin mimarisine hayran kaldık. Seyhan nehri kenarındaki Taşköprü de öyle; ben Bosna Hersek’teki Konjic şehrine benzettim (bakınız görseller burada). Seyhan Baraj Gölü çevresindeki sayfiye yerlerine gitme imkânımız olmadı, ama taksici arkadaş sağolsun geçerken gördük. Valla orda manzaraya nazır bir çay-nargile içme, bir bicibici yeme isteği içimde kaldı; artık bir dahaki Adana gezisine inşallah😉

Gezip gördüklerin senin olsun, yiyip içtiklerini anlat Hikaru derseniz (oruçlu arkadaşlar bundan sonrasını iftardan önce okumasın :P) test ettim onayladım, Adana kebaplar (ya da Adanalıların deyimiyle kıyma) Adana’da cidden bir başka!😀 İnternette kebabın asıl yeneceği yerin Sanayi içlerinde salaş bir mekân olduğu yazıyor; ama biz bebeyle oralara gidemedik. Yine de gayet güzel seçimler yaptık sanırım; ilk gün Birbiçer’de, sonraki gün Kazancılar Çarşısı’ndaki Ciğerci Memet’te, son günse Atatürk Caddesi yakınlarındaki Sergen Ocakbaşı’nda yedik. Hepsi ayrı güzeldi. Etler kömür ateşinde pişiyor; muhtemelen iyi et seçiliyor, baharatları tam kıvamında, daha ne olsun? Kebaptan önce bir de bol yeşillik, közlenmiş biber-domates, ezme falan da geliyor; hatta o kadar çok geliyor ki, insan israf oluyor diye üzülüyor… Yalnız daha önce hiç Adana’da bulunmadığım halde ben bu Adanaları geçmişte tatmış gibiyim: Galiba eskiden kebaplar daha lezzetliydi. Son yıllarda etler de bozuldu her şey gibi. İstanbul’da güzel adana yemek bir hayal artık😦 Kebap dışında Kazım Büfe’nin muzlu sütünü tatma imkanı bulduk (süt gerçekten güzel; yoğun kıvamlı bir süt), Madenci Kurukahve’de ismimize özel hazırlanan kahveleri içtik, La Creme’de beyaz profiterol yedik; yani Foursquare sağolsun, şehrin ünlü atraksiyonlarından eksik kalmadık. Böyle güzel bir gezi oldu. Bebek kuzuyla ilk ailece gezimiz olduğu için de (anneanne-babaanne ziyaretleri sayılmaz) ayrı keyifliydi. Gerçi son derece yorucuydu; bir bebeğe iki kişi zor baktık, üç günün ardından pestilimiz çıktı! Ama şu da var (Adana’nın bize tek kötü sürprizi olaraktan) ilk gün feci bir yağmura yakalandık: Ama öyle böyle değil; gök yarılmış gibiydi, biz de o sırada Birbiçer’i arıyor ve herkesten “yüz metre ileride” cevabı alıyorduk (yüz metre sonra tekrar “yüz metre ileride!” diyorlardı; vay arkadaş, yürü yürü bitmedi o yüz metreler), sonunda kendimizi Birbiçer’den içeri attığımızda ben ve Kuzu bey bayaa yağmuru yemiştik (neyse ki bebeği kurtardık, battaniyeler sayesinde o ıslanmadı). Sonra biz lokantada kebapları hüpletirken yağmur doluya dönüştü, göz gözü görmez oldu. Yerler o kadar suyla doldu ki, arabalar caddede ilerleyememeye başladı! Evet, sıcak Adana bize bu sürprizi de yaşattı sağolsun… Bu durum bir-iki saat sürdü; bu arada lokantanın içerisi serindi ve biz de bir güzel şifayı kaptık… İşte o soğuk algınlığının etkisiyle, bir de ilk gün ne akla hizmetse sabahın köründeki ilk uçakla uçtuğumuz için epey yorulduğumu hissettim; yoksa bebeğin bize çok sıkıntısı olmadı. Yine de size tavsiye: Mayıs sonunda bile gidiyor olsanız, Adana nasıl olsa sıcaktır yaa deyip yanınıza yağmurluk, şemsiye almamazlık etmeyin; üzülürsünüz.

Sonuç olarak güzel caddeleri ve insanlarıyla, sokaklarda turunç ağaçlarıyla, lezzetli yemekleriyle Adana’yı çok sevdik biz. Yine gideriz. Hatta bu sefer inşallah Portakal çiçeği festivaline denk getiririz, buram buram portakal ağacı kokarken şehir kim bilir ne güzel olur😉 O zamana kadar keep calm and kendine iyi bak Adana😉

adana1

gezi içinde yayınlandı | Tagged | 4 Yorum

Savaş ve Barış ve diğer cinler

warandpeace1

Rus klasiklerini sever misiniz? Valla (aramızda kalsın ama) aslında ben pek sevmem. Rus aristokrasisini konu alan romanlar bana bayık gelir. Bilmem çeviriden mi, yoksa bu sürekli çay partileri düzenleyip zengin ve safoz oğlanlara gelinlik kızlarını yamamaya çalışan orta yaşlı şişman kadınlarla dolu romanlar hakikaten bayık olduğundan mı, okurken içimi afakanlar basar. Birkaç eseri (örneğin Tolstoy’dan Diriliş, Dosto’dan Suç ve Ceza, vs.) hariç tutarak Rus klasiklerine çok bayılmadığımı söylemek yanlış olmaz. Savaş ve Barış da benim için aynı klasmanda yer alıyor. Lise yıllarımda umutsuz bir çabayla okumaya girişmiş, hatta takoz gibi dört cildin üçünü gözlerimi bozma pahasına bitirmiş, ancak sonra dördüncünün başlarında pes etmiştim! Sanırım bunda romanın 42292338233 tane karakter içermesi, o da yetmezmiş gibi her karakterin aile içinde, arkadaşlar arasında, bir de resmi ismi olmak üzere elli tane ismi olması (Alexander Petroviç, nam-ı diğer Alyoşa, nam-ı diğer İlia, vs. vs.) falan da etkiliydi; takip etmek ciddi bir efor gerektiriyordu yani. Ha konu ilginçti aslında; 1800’lerin başında Napoleon’un Rusya’yı işgali, hatta Rusların Moskova’yı bile bırakıp apar topar kaçmaları falan anlatılıyordu; ve Tolstoy amcanın güçlü kalemi ile her biri son derece gerçekçi biçimde betimlenen insan portreleri (askeriyle, prensiyle, asiliyle, köylüsüyle, her kesimden insan) üzerinden yürüyordu. Tolstoy amca zamanının sağlam bir panoramasını çıkartacağım diye gaza gelmiş ve bunu başarmış da; ama bizimki de kafa yahu! Bu kadar dallandırıp budaklandıracak ne vardı? Ta’am Tolstoy, en zeki sensin, ta’am…

Her neyse, Savaş ve Barış ile aramızdaki bu şaibeli geçmişe rağmen BBC’nin romanı mini dizi haline getirdiğini öğrenince birden merakım kabardı. Şimdi efenim BBC de devlet kanalı TRT de, ama “çalışınca oluyor” arka’aşlar. Adamlar yapıyor. Sherlock’u, Agatha Christie’s Poirot’yu, Dr. Who’yu falan geçiyorum zaten de; adamlar tarihi dizilerde de ustalar. Eskilerden Colin Firth’lü bir Pride and Prejudice vardı mesela, tadından yenmiyordu… Yenilerden Downton Abbey ağzımıza bir parmak bal çalıp gitti… Yani referansları güçlüydü War & Peace’in. Ben de oturdum, geçmişin acı anılarını bir kenara bırakıp kendilerine bir şans verdim. İyi de ettim; zira bu dizi olmasa belki de hikayenin sonunu asla öğrenemeyecektim. Nataşa, Marya, Prens Andrei, ve şahane bir karakter olan Kont Bezukhov’un hikâyelerini baştan sona izlemek, onları (hem de başarılı aktör/aktrislerin canlandırması ile) kanlı canlı görmek çok tatlıydı. (Dizide bir de bonus, Gillian Anderson vardı! Evet, X-Files’ın Scully’si. Yaşlanmış yaw😦 ) Çekimler, kostümler zaten enfesti; hele açık hava çekimlerinde (örneğin savaş sahnelerinde) dizi değil film izliyorsunuz zannetmek mümkündü… Ben savaş filmlerini de sevmem (ulan ben ne seviyorum?!), ama burada savaş sahnelerini gözüm kırpmadan izledim. Hele 5. bölümün son on dakikası var ki, of ki ne of! O sahneleri izleyince insan savaş denen olgunun ne kadar acımasız, ve ne kadar aptalca ve saçma olduğunu bir defa daha tüm açıklığı ile anlıyor…

Kısacası ne Rus klasiği, ne savaş seven bir insan evladı olarak ben bile War & Peace’i sevdiysem bence dizi çok geniş bir skalaya hitap ediyor demektir. Bir şans verin ve 1’er saatten 6 bölümü tadına vara vara izleyin, pişman olmayacaksınız. Hem ortamlarda “Savaş ve Barış’ı geçen yaz okumuştum yeaa, Anatole Kuragin çok rererö” falan dersiniz, kim bilecek (ayıb, yapmayın öyle). Ama Nataşa da pek havaiydi canım, oğlana çok ayıbetti çokk, cık cık cık… (isim yok spoiler yok haha :D)

WARNING: Embargoed for publication until 00:00:01 on 20/11/2015 - Programme Name: War & Peace - TX: n/a - Episode: War & Peace - Generics (No. Generics) - Picture Shows: **STRICTLY NOT FOR PUBLICATION UNTIL 00:01HRS, FRIDAY 20TH NOVEMBER, 2015** Prince Andrei (JAMES NORTON), Natasha Rostov (LILY JAMES), Pierre Bezukhov (PAUL DANO) - (C) BBC - Photographer: Mitch Jenkins

WARNING: Embargoed for publication until 00:00:01 on 20/11/2015 – Programme Name: War & Peace – TX: n/a – Episode: War & Peace – Generics (No. Generics) – Picture Shows: **STRICTLY NOT FOR PUBLICATION UNTIL 00:01HRS, FRIDAY 20TH NOVEMBER, 2015** Prince Andrei (JAMES NORTON), Natasha Rostov (LILY JAMES), Pierre Bezukhov (PAUL DANO) – (C) BBC – Photographer: Mitch Jenkins

Yabancı Dizi içinde yayınlandı | Tagged , | 4 Yorum

Bir Bebekten Alınacak Hayat Dersleri

kawaii

Evet bu blog anne-bebek blogu olmayacak diye söz vermiştim, biliyorum. Nitekim en kısa zamanda diziler/kitaplar/filmler/tiyatro oyunları yazılarımla karşınızda olacağım. Ama bu arada kendimi tutamadım, kişisel gelişim tadında kısacık bir yazıyı ekleyeyim istedim. Hayata not düşeyim, günün birinde yeniden unutursam bu sayfayı açıp hatırlayayım. Geçtiğimiz altı ay içerisinde bebeğimin bana öğrettiği şeylerden bahsedeceğim; daha doğrusu bir zamanlar bildiğim (hepimizin bildiği), ama zaman içinde unuttuğum(uz), şimdi minnak bir insan sayesinde yeniden farkına vardığım şeyler. İşte şunlar:

  1. Hayat basit zevklerden ibarettir: Uyku, yemek ve oyun. Hangisi ile meşgulsen yalnızca ona odaklan ve tadını çıkar!
  2. Değerini bilirsen, her zaman yediğin bir yemek bile sana ziyafetmiş gibi gelebilir.
  3. Zaman bir yanılsama. Dünyanın bütün zamanı seninmiş gibi acelesiz, stressiz, sakince yaşamak lazım.
  4. Bir gün önce büyük acılar çekmiş olabilirsin (bebek için bu genelde gaz sancısı oluyor…). Bugünse yepyeni bir gün. Dünün acılarını unutup kıkır kıkır gülmemek için hiçbir neden yok!
  5. Sevimli olmak ancak doğal olmakla mümkün. Unutma, seni doğal halinle, “sen” olduğun için seven insanlar, seni en çok sevenlerdir.
  6. Mutlu olmak için çok komplike, çok pahalı şeylere (oyuncaklara!) ihtiyacın yoktur. Basit şeylerle mutlu olabilirsin (bebekçe tercümesi: fisher price oyuncaklar yerine bir mandalla saatlerce oynayabilirsin asjjkdaslk)
  7. Yeni şeyler denemekten korkma. En fazla biraz canın yanar, zorlanır (ağlar)sın, ama korkmadan denemeye devam edersen sonunda yepyeni bir beceri edineceksin.
  8. Yeni bir hayata başlamak istiyorsan radikal bir karar al ve birdenbire geç o hayata: Ne kadar kolay adapte olabileceğini görünce şaşıracaksın (ya da bir (1) gecede uykusu düzene giren bir bebesi olan ananla baban senin yerine şaşıracaktır…)
  9. Mutsuzsan “elalem ne der?” diye düşünmeden avazın çıktığı kadar (dikkat, burası mecazi :P) yaygarayı bas! Mecazi olmayan tercümesi: Mutsuz olduğunu ilan et arkadaşım, sesini çıkarmazsan yardım alamazsın. İçine at at, nereye kadar…
  10. Müzik güzeldir. Sesin kargaysa, notaları tutturamıyorsan bile eşlik et şarkılara!:)

Kısaca “neşeli ol, korkma, hayatını yaşa”. Günler geçip gidiyor, ne kadar yakalarsak kârdır… Bol güneşli, sevgi dolu, mutlu günler hepimize😉

Genel, kişisel içinde yayınlandı | 10 Yorum

Yeni yıl projeleri

 

new-years-resolutions-funny

Siz de her yeni yıla girerken “bu sene yapılacaklar” diye listeler oluşturan o naif iyimserlerden misiniz? Ben her sene bu listeyi yapar, sene sonunda ise listedeki pek çok maddeyi gerçekleştiremediğimi esefle fark ederim😛 Yine de insan heves etmeden duramıyor. Zaten yeni yıla girmenin en güzel yanı da içimize serptiği heves kıpırtıları ve yepyeni, tertemiz bir sayfa açıp “bu defa her şey farklı olacak” umudu değil mi? E hadi o zaman bu iyimserlik havası ile bir liste daha yapayım, gerçekleşir gerçekleşmez o çok mühim değil😛 Hem arada belki size de kendi projeleriniz için ilham verici bir-iki şey çıkar😉

Şimdiiiii, üç aylık bir bebe ve ocak ayı ile birlikte dönülecek olan iş arasında ben bu yıl fazla iddialı projelerle gelemeyeceğim haliyle😛 Ama birkaç hoş fikrim var, 2016’nın sağına soluna renkli anılar serpiştirmek açısından faydalı olabilir😉

  1. Bu yıl hem kendinizi ses sanatçısı gibi hissetmeye hem de bir işe yaramaya ne dersiniz? Cevabınız evet’se, Boğaziçi GETEM’e bir kitap seslendirmek için gönüllü okuyucu olabilirsiniz. Şahsen bunu yapmayı çok istiyorum; hem güzel sesim (öhöm) bir işe yarasın diye, hem de evden yapması en kolay iyiliklerden biri olduğu için😉
  2. Siz de benim gibi “Kim Milyoner Olmak İster””En Zayıf Halka” gibi bilgi yarışmalarına başvurup çağrılma yolları gözleyerek helak olanlardan mısınız? O zaman size çağrılma garantili (öhöm, kadınsanız eğer :P) bir TV yarışması tüyosu vericem, pstt, yaklaşın yamacıma: Bloomberg TV’deki Süper Bulmaca isimli süper programa başvurup eğlenceli saatler yaşayabilir, çok tatlı sunucusu ile muhabbet etme şansı bulabilir, hatta başarılı bir çocuk olursanız para ödülüne bile kavuşabilirsiniz. Arkadaşım (son madde hariç) hepsini yaptı, ordan biliyorum:) Evet, doğru bildiniz, Aslı‘dan bahsediyorum. Ay kendisini TV’de görünce pek övündük ailecek😀😀 Darısı başıma😀
  3. Kasımda aşk başkadır diye biliriz ama kasımda roman yazmak da başkadır:) Kasım ayı “nanowrimo” yani “national novel writing month” olarak kutlanıyor. Kim kutluyor? Onu bilmiyorum (ivit :P), ama bildiğim şey kasım ayı içerisinde 50,000 kelimelik bir roman yazarak şöyle bir yarışmaya dahil olabiliyor ve romanınızı bastırma (ya da bu konuda destek alma) şansına sahip olabiliyorsunuz. Her sene içimde ukdedir, bir yıl mutlaka ben de deneyeceğim! Neden bu yıl olmasın? (İç ses: Hıı, minnak bebek ve verilecek dersler arasında bir ayda o romanı tamamlamak biraz sıkar Hikarucum, ama neyse, hevesini kırmış gibi olmiyim şimdi…)
  4. Tamam, belki bir önceki madde biraz fazla iddialıydı:) Ama kitap okuma konusunda iddiasız olamiyceğim. Okumak bizim işimiz:) Bu sene değişik bir reading challenge’a dahil olmak istiyorum. Mesela şu neden olmasın? Ya da şu? Aslında bir kitap kulübüne üye olasım var, ama buluşmalara düzenli olarak gidebileceğimi sanmıyorum. Neyse, o işi biraz erteleyip bu yıl da kendi başıma kitap okumakla yetineceğim.
  5. Yine senelerdir içimde ukde olan Avrasya maratonuna bu sene… de katılamam heralde😛😛 Neyse, buraya yazmış olayım, belki gaza gelir, halk koşusuna gideriz ailecek:)
  6. Fırsat buldukça sinema ve tiyatroya gidilecek, yurtiçi gezmelerimizde ise bu sene Bursa ve Eskişehir var sırada, ama bu konularda kendime bir hedef koymuyorum; sonuçta bebek kuzunun keyfine bağlıyız:)
  7. Son olarak bir kısa film çekmek istiyorum bu sene. Aslında birkaç senedir düzenli olarak istiyorum ve yapamıyorum😛 Çok amatör bir şey olabilir, sorun değil, yeter ki bir anı olarak kalsın bize😉 (Olmadı sene içinde çektiğim bebek kuzu + Daichi kedisi videolarını kırpar birleştirir öyle bir film yaparım, ne de olsa bebekler ve kediler her zaman iş yapar! :D)

İşte böyle… Sene sonunda hangilerini yapabilmişim gelir bakarım, sizle de paylaşırım. Ama hiçbiri olmasa bile inşallah sevdiklerimle geçireceğim, onlarla güzel anılar paylaşacağım bir sene olur; en önemlisi de bu zaten. Sizin 2016’nızın da aynı şekilde sevgi dolu, mutluluk dolu, ve olabildiğince verimli, rengârenk bir sene olarak geçmesini dilerim. Herkese kendi projelerinde başarılar😉

new-years-resolution-be-more-awesome

Genel, kişisel içinde yayınlandı | 6 Yorum

Bizdeki imkân ve şerait, ve çok namüsait mahiyetler…

Selam dostlar, Romalılar,

Görüşmeyeli n’aber? Bizden iyilik sağlık; iki aylık çiçeği burnunda bir anne olarak günleri bir adet minik kuzuyla uğraşarak geçiriyorum. Şimdilik işler fena gitmiyor: Arada bir ağlama krizleri tutup maaile canımızdan bezsek de o kadar olacak diyor, tahtalara vuruyoruz. Bir bebek kolay yetişmiyörr… Annelik neymiş ne değilmiş, çok değiştin mi Hikaru derseniz, açıkçası ben kendimi hiç de değişmiş gibi hissetmiyorum. Ben yine aynı Hikaru’yum. Hâlâ fırsat buldukça ayaklarımı uzatıp internette takılmak, dizi/film izleyip kitap okumak en büyük keyfim (eskisi kadar çok vakit bulamıyorum, o ayrı), hâlâ kedi yavrularını insan yavrularından daha sevimli buluyorum (kendi çocuğum hariç tabii!), ve hayır, hâlâ bir anne-bebek blogu açmayı düşünmüyorum😀😀 Yalnız annelikte gerçekten de telepatik durumlar varmış: Bizim minnak geceleri acıktığı anda daha ağlamaya başlamadan zınk diye benim gözler de açılıyor. Ve gecede 3-4 kere kalkmaktan hiç gocunmuyorum. Tey teeey, hey gidi bir zamanların “kesintisiz sekiz saatin altında uyursa aşırı derecede sinirli olan Hikaru”su: Artık kesintisiz uyku diye bir şey yok, ve toplamda altı saat uyursam öpüp başıma koyuyorum, ama bu da insan olana yetebiliyormuş (iç ses: işe başlayınca görcem ben seni).

İşte böyle… Anne olmak çok güzel şey, ama bir mucize, ilk görüşte aşk falan beklemeyin (ya da ben yeterince romantik değilim). Minik kuzuyu ilk gördüğümde benim düşüncelerim şuydu:

1. Abovvv, bu ne kadar saç böyle?! Dizilerde beş aylık çocuğu yeni doğmuş diye oynatırlardı da dalga geçerdim; ama bizim kız da maşallah hastaneden çıkıp soluğu kuaförde alacak gibi! Aldığım bütün vitaminler saçına mı gitti yavru?!

2. Çocuğumuz sarışın olsun diye sarışın adamla evlendik, bu kız nasıl oldu da Japon sumo güreşçilerine benzedi ayol?! Kore dizisi izleme işini çok mu abarttım yoksa? (Not: Doğum şişlikleriymiş onlar, yavrucum bir ayda kendine geldi, şimdi Koreliden çok Türk’e benziyor şükür…)

Durumlar budur. Bizim kız iki ayı devirip “yiyor, (afedersiniz) sıçıyor, ağlıyor, uyuyor” döngüsünden azıcık çıktı ve agucuklar da başladı, eh daha ne olsun? Ben de yavaş yavaş hayata dönüyorum. Eheh, yok yaw, zaten nerdeyse hayattan hiç kopmadım, annem ve kayınvalidem sağolsunlar üzerimdeki yükün önemli bir kısmını aldılar. Süt sağıp sinemaya bile gittim, n’aber?😛 Ama tabii zamanımın büyük kısmını evde geçirdim, onun kaçarı yok. Kış bebesi yapmanın sakıncaları işte, yavrucak hasta olacak diye dışarı çıkaramıyoruz, yoksa iki aylık bebeyi arabasına atıp Bağdat Caddesi’nde fıldır fıldır gezen, brunch’lara giden arkadaşlara çok özenmiş, ben de öyle yapacağım demiştim; ama ufak bir detayı, o zamanlar aylardan haziran olduğunu gözden kaçırmışım😛 Neyse sağlık olsun, biz de ev keyfi yaparız. Sahi, evde olmanın da kendince avantajları var: Bebecik ilk haftaların sıkıntısını, siz de doğum sonrası iyileşme sürecini atlattıktan sonra evde olmak güzel bir keyfe dönüşebiliyor. Neden, çünkü normal şartlar altında (ağrısı sancısı yoksa) bu bebek denen yaratık günde 16-17 saat uyuyan bir canlı. Eh, uyanık olduğu zamanlar hariç geri kalan vakit de size kalıyor. Ben mesela güncel dizilerimi (The Good Wife, Downton Abbey, Modern Family vs.) komple bitirdim, üstüne bir dolu da kitap okudum. Hatta bazen hızımı alamayıp emzirme esnasında bile okumaya devam ettim; yalnız şöyle bir okuma tablası pek güzel olurmuş, onun eksikliğini çektim biraz… Pek de güzel kitaplar okudum söylemesi ayıp. Size de anlatayım, eksik kalmayın:

eve-donmenin-yollari

Eve Dönmenin Yolları: Şilili genç yazar Alejandro Zambra’nın bu pek nahif romanı, çocukluğu darbe ile bölünmüş bir gencin ağzından çocukluk aşkını, yıllar sonra onunla yeniden karşılaşmasını ve anne-babasının jenerasyonunun hüzünlü hikayesini anlatıyor. Ayrıca roman içinde roman var, bir yazarın sancılı yaratım sürecini de satırlarında okuyabilirsiniz. Şili’nin demokrasi tarihi bizimkine çok benzer, bittabi deprem kuşağı olması gibi bir ortaklığımız da var. Yine Latin Amerikalıların biz Akdeniz milletlerine benzerliği malum… O sebepten hikaye bana hiç yabancı gelmedi, pekala yazarı bir Türk de olabilirdi. Ayrıca yazarın dili öyle yalın ve temiz ki, bana derhal pek sevdiğim bir Türk yazarı, Barış Bıçakçı’yı anımsattı. Kitapta çok da güzel saptamalar var, bunlar çok tatlı bir üslupla birleşince roman akıp gidiyor. Şiddetle tavsiye ediyorum. Aynı yazarın bir de “Ağaçların Özel Hayatı” diye bir romanı var, idefix’in listesinde 2015’in en iyi 50 romanından biri, 6. sırada. Onu da aldım, hevesle okumayı bekliyorum. Size “Eve Dönmenin Yolları”ndan birkaç satır:

İngilizce öğretmeni tipini, bir İngilizce öğretmeninin tipinin nasıl olması gerektiğini düşündüm. Annemi, babamı aklımdan geçirdim. Şöyle düşündüm: bizimkilerde ne tipi var? Aslında anne babamızın bir tipi olmaz. Çünkü onlara doğru düzgün bakmayı asla öğrenmeyiz.

Biz çocuklar birdenbire o kadar da önemli olmadığımızı anlıyorduk. (…) Büyükler öldürürken ya da ölürken biz bir köşede resim yapıyorduk. Ülke paramparça olurken biz konuşmayı, yürümeyi, peçeteleri katlayarak kayık ve uçak yapmayı öğreniyorduk. Roman örülürken biz yok olmak için saklambaç oynuyorduk.

benimolaganustu

Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım: Elena Ferrante’nin Napoli romanları dörtlemesinin ilki olan bu kitabı D&R’da gezinirken tesadüfen keşfettim. Bir sürü dile çevrilmiş, ödüller almış. Merak edip okumaya başlayınca da elimden bırakamadım. Kitap, 1950’ler İtalya’sında, Cenova’nın bir kenar mahallesinde yaşayan iki küçük kızı, Lila ve Lenu’yu anlatıyor. Tüm kitabı Lenu’nun ağzından okuyoruz. Ve mahallenin küçük dâhisi, son derece yetenekli ve akıllı ancak biraz da kötücül bir kız olan Lila’nın bu “olağanüstü akıllı arkadaş” olduğunu hemen fark ediyoruz. Ancak ilginçtir, kitapta bu sözler Lila’nın ağzından çıkıyor, Lenu’ya “sen benim olağanüstü akıllı arkadaşımsın” diyor. Sebebi ve olay örgüsünü anlatmayayım, sürpriz olsun. Yalnızca, kitabın dönem İtalya’sını, kenar mahalle insanlarını ve aşk-nefret ilişkisine benzer bir arkadaşlık ilişkileri olan iki genç kızın büyüme sancılarını çok iyi anlattığını söyleyeyim yeter. Kitap idefix listesinde 3. sırada, devam romanı olan “Yeni Soyadının Hikayesi” ise 33. sırada (o da alındı, okunma sırası bekliyor :D)

superiyigunler

Süper İyi Günler: Otistik bir çocuğun dünyasını merak ettiniz mi hiç? Süper İyi Günler (Ya Da Christopher Boone’un Sıradışı Hayatı) böyle özel bir çocuğun ağzından yazılmış bir hikâye. Christopher süper bir matematik kafası olan, asal sayılara özellikle ilgi duyan (ve yazdığı romandaki bölüm numaraları da bu yüzden asal sayılar sırası ile giden), sarı ve kahverengiden nefret eden özel bir çocuk. Bir gün komşusunun köpeğini öldürülmüş olarak buluyor ve dedektifliğe soyunup kendini bu olayı çözmeye adıyor. Bu arada ailesiyle ilgili bazı sırları da keşfediyor. Hem eğlenceli, hem de biraz hüzünlü bir kitap bu. Otistik bir insanın (ve tabii ailesinin) ne kadar zorlu ve stresli bir hayat yaşadığına tanık oluyorsunuz ve bu biraz insanı üzüyor… Christopher’ın yalın, son derece düz mantıklı, ve ilginç bakış açısı ise bir harika. “Bence asal sayılar hayata benziyor: Çok mantıklılar ama asla onları çözemiyorsun; bütün vaktini onları düşünerek geçirsen bile…” diyor mesela. Süper İyi Günler, ölmeden önce okunması gereken 1001 kitap listesinde. Dünyayı farklı bir pencereden görmek için okumak lâzım😉

kitap, kişisel içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | 8 Yorum

Bebeğe son ki üç dört!

Selam. Sanırım uzun bir zaman daha buralarda olmayacağım. “Zaten uzun zamandır yoksun ki Hikaru” dediğinizi duyar gibiyim (ya da gaipten sesler duyuyorum, yılda üç-beş yazı ancak yazabilirken artık blogumu okuyan kaldı mı acaba?) ama bu sefer iş ciddi: Bebek geliyor, bebek! Hatta hemen yarın geliyor, düşünün yani! Ve ben, yumurta kapıya bu kadar dayanmışken, hem mutluluk hem korku içerisinde, yalnızca bekleyip göreceğiz diyebiliyorum. İçine girip yaşamadan anlaşılmayacak olaylar vardır ya, işte onlardan biri de çocuk sahibi olmak. Bakalım nasıl olacak? Bakalım çocuklu bir hatun olmaya alışabilecek miyim? (Sıkıyorsa alışma, n’apacaksın, atsan atılmaz satsan satılmaz…) Bakalım minik canavarla başa çıkabilecek miyim? Yoksa sekiz yaşıma geri dönüp “anneeeee, geeeelll, böhüüüüü!” falan mı yapacağım?! Hepsini tek tek yaşayıp görüciğiz…

Bu arada elbette hayatımız çok değişecek. Değişmemesi imkânsız. Artık hayat yumurcağın çevresinde dönecek, ondan kaçış yok. Ve bu iyi bir şey, dünyada en çok sevdiğiniz varlığı “iyi bir insan” olarak büyütmek için emek harcarken elbette hayatınızı ona göre şekillendirmeniz lazım. Ama bir yandan da bu süreç boyunca kendime verdiğim sözler var. Bunları elimden geldiğince tutmaya çalışacağım, lütfen siz de bu sözleri ihlal ettiğimi düşündüğünüz zaman beni uyarın, hatta fırçalayın. Bu sözler neler mi? Şöyle sıralayabilirim:

  • Öncelikle, her anne gibi, dünyanın en şahane şeyini doğurduğumu düşüneceğim; bak orada anlaşalım. Ama bu düşüncemi kendime saklayacağım (haha :D) Eğer size gelip yedi/yirmidört bebeğimin ne kadar güzel, ne kadar zeki, aman da ne sevimli olduğunu filan anlatır, salak sesler çıkarırken çekilmiş komikli videolarını gözünüze gözünüze sokmaya çalışırsam Yaradan’a sığınıp elinizin tersiyle suratıma bir tokat aşk edebilirsiniz! batmanHatta yapın bunu rica edeceğim, valla bak. Ulan her bebek birbirinin aynı işte, yiyor içiyor zıçıyorlar. Tamam şirin yaratıklar falan da, sevimlilikte kedilerin eline su dökemezler, pofur pofur tüyleri yok bir kere. Ayrıca hiçbirini atom fiziği tartışırken duymadım, bir müziğe tempo tutarak sallanmanın ya da bir kutuya oyuncakları atmanın neresi yüksek zekâ afedersiniz? Neyse işte, demem o ki, bebek bebektir, ve herkesin bebeği kendinedir. Herkesin hayatına kimse karışamaz, kurban olduğum Allah’tan gelen bebekler lakin ki öyle değildir. Eyyorlamam bu kadar!
  • Çocuğuma saygı duyacak, kendi düşüncelerimi ve isteklerimi dayatmayacağım. Yaşı ne kadar ufak olursa olsun, o başka bir birey, benim uzantım değil. Bu dünyaya benim gerçekleşmeyen hayallerimi gerçekleştirmek üzre gelmedi (kendime not: çocuğu cast ajanslarına yazdırma, piyano dersleri almak üzere zorlama!). Tabii biraz etkim olacak üzerinde, ondan kaçış yok. Küçükten beynini yıkayıp Song Joong Ki-sever, ya da kedi manyağı yapabilirim, o kadarcık olur😛 Ama çocukla ikimiz Siyam ikiziymişiz de hâlâ tek bir bedende yaşıyormuşuz gibi davranırsam, mesela “bugün sabah azıcık süt içtik, sonra biraz elma püresi yedik ablası” falan diye konuşursam ağzıma tuvalet terliğiyle vurun.
  • İnsanları mutlu etmek için önce sizin mutlu olmanız lâzım. Mutlu çocuk yetiştirmek için de mutlu bir anne olmak gerekiyor. O yüzden ben çocuğuma saçımı süpürge etmeyeceğim, kimse kusura bakmasın. Kendi isteklerim, kariyerim, kendi mutluluğum da önemli. Evet, çocuğa bol bol sevgi vermek, güven vermek, gerektiği zaman destek olmak hayati değer taşıyor. Ama bunu yaparken kendinden de vazgeçmemek gerek. Herkes kendi hayatını yaşar dostum, bunu unutmayalım. Kendisinin bir birey olduğunu unutmuş, dünyada yalnızca “Eymencan’ın annesi” olarak var olmayı seçmiş olan kadınlar, dünyaya armağan ettikleri narsist veletleri ile kendi hayatlarını mahvettikleri gibi aslında hepimizin de geleceğini mahvediyorlar. Üniversite çağına gelen şımarık ve benmerkezci Eymencan’larla ve kocaman gencin notlarını görmek isteyen veli(!)leriyle ben uğraşıcam sonra… O Eymencan hayata atılınca siz de uğraşacaksınız. Uuu beybi, kabus resmen…
  • Bir önceki madde ile benzer biçimde, narsist ve bencil bir velet yetiştirdiğimi fark ederseniz beni Kore’ye sürgüne gönderebilirsiniz (ödül gibi oldu bu diyenleri Kore yazıma davet edeyim :P). Şımarık çocuklara tahammül edemiyorum. Çocuklarını özgüvenli olma adı altında şımarık yetiştiren insanları küreğin sapıyla dövmek istiyorum. Çocuk dediğin sınırlarını bilecek, büyüklerine karşı saygılı olacak. Dünya onun etrafında dönmüyor sonuçta, bunu öğrenecek, öğrenirken gerekirse poposuna şaplağı yiyecek (ben gideyim de biraz “güdümlü anne terliği fırlatmaca” çalışayım.)
  • Son olarak, anne oldum diye bebek ürünleri tasarlamaya başlayan sosyetik ünlülerin orta tabaka versiyonu olan “blogger anne”lerden olmayacağım, lütfen ısrar etmeyin. Bu blog; film, kitap, dizi gibi eğlenceliklerden bahsetmek üzere açıldı, o halde aynı konseptte devam. Ayrıca zibilyon tane anne-çocuk blogu var, bakıyorum da ben onlardan farklı ne anlatabilirim diye, sanırım hiçbir şey. En fazla, başımızdan geçen komikli olaylardan filan bahsedebilirim ara sıra, ama o da ayda yılda bir olur. Yani baktınız her yazı bebekten falan bahsetmeye başladı, hatta bir de uzmanmışım gibi bebek bakımı ile ilgili öğütler veriyorum, hemen yorum yazıp kulağımı çekin de kendime geleyim!😀 Ben burada Koreli çıtırların dedikodusunu yapmaya, güzel bulduğum dünya müziklerini paylaşmaya, ukalalık yapacaksam da kitaplar üzerine yapmaya devam etmek istiyorum. Karakter değiştirirsem bilin ki ben ben olmaktan çıkmışım, Hikaruivy blogu diye bir şey kalmamış, ruhuna el fatiha. O yüzden bu blog eskisi gibi devam edecek, Hikaru’nun bebesi oldu diye hiçbir şey değişmeyecek, tamam mı millet?😉

İşte kararlarım böyle… Hadi bakalım, Allah bana şimdiden güç kuvvet versin:) Bir daha görüşene kadar kendinize iyi bakın canlar😉

kişisel içinde yayınlandı | 13 Yorum

Yaz Önerileri 2: En sevdiğim yol filmleri

Yaz dediğin biraz da yolculuk demek… Tatil yolu, hele de arabayla/otobüsle gidiliyorsa görülen o güzelim manzaralar, manzaralara eşlik eden güzel müzikler, bunlar da tatile dahil değil midir? Yazın fazla gezemeyenler için ise yol filmleri izlemek bir nebze teselli olur belki. En güzel yol filmleri hangileri peki? Valla bu konuda bin tane liste var, bakınız iyilerden bir tanesi de burada: http://www.filmloverss.com/2000lerin-en-iyi-15-yol-filmi/. Ama bence “en güzel film (eşit değildir) en sevilen film”. O yüzden benim listem en güzelleri değil, en sevdiklerimi kapsıyor. Bu listeye ilham veren film, birkaç gün önce izlediğim Ali Atay imzalı Limonata oldu. Ancak işin komiği, kendisi listeye giremedi!😀 limonataEvet Ertan Saban ve maviş gözleri her zamanki gibi şahane, Serkan Keskin oyunculukta on numara, rahmetli Ciguli’yi ve Elveda Rumeli’nin efsane kadrosundan Makedonyalı sanatçıları görmekse paha biçilemezdi. Film ise komedi ve melankolinin güzel bir birleşimiydi. Ama… işte bir ama var, tam da anlatamıyorum. Serkan Keskin’in karakterinin ağzının bozukluğu mu… Yol filmi olması gerekirken yol manzaralarının yeterince işlenememesi mi… Filme hiç mi hiç oturmayan Funda Eryiğit’in varlığı mı… Bir şeyler olmamış, limonatanın kıvamı tutmamış. Sağlık olsun diyor, Limonata sayesinde yol filmlerini nasıl da sevdiğimi hatırlıyorum. Buyurun dostlar buyurun, işte benim yolculuk temalı film listem. Romantik ve azıcık sevgi kelebeği bir insansanız her birini ayrı seveceğinizi garanti ediyorum:

imjuli

Im Juli.: 2000’lerde 20’lerini sürüp de Im Juli ve Le fabuleux destin d’Amélie Poulain filmlerine âşık olmayan bizden değildir! Bu kadar da iddialı konuşuyorum. Zaten şu an 30’larınızdaysanız muhtemelen bu şukela Fatih Akın filmini çoktaaan izlemişsinizdir. Henüz izlememiş olan küçük kardeşler için özet geçeyim: Sıkıcı mı sıkıcı bir fen bilgisi öğretmeni olan Daniel’in hayatı, Juli isimli sokak satıcısı bir kızdan aldığı bir güneş kolyesinin ardından değişir. Aynı akşam güneş desenli bir tişört giyen bir Türk kızına âşık olur; ve ertesi gün onu bulmak üzere Türkiye’ye doğru bir yolculuğa çıkar. Hem de tesadüfen bu yolculukta ona eşlik edecek olan kişi, aslında uzun zamandır uzaktan uzağa kendisini sevmekte olan Juli’den başkası değildir! Evet, filmde biraz tesadüflerin boku çıkıyor olabilir. Olsun. Biz onu böyle sevdik:) Yol boyunca Daniel’in başına gelmedik kalmaz, ama bir o kadar da eğlenir, eğlendirir, ve kendini keşfeder bu sıkıcı genç adam. Yolun sonunda kesinlikle başladığı insan değildir. Peki ya aşk? Onu bulabilir mi dersiniz? Cevabı filme bırakalım. Ve filmin soundtrack’inden en bir şahane şarkıyı buraya alalım:

interstate

Interstate 60: Başroldeki oğlanın bizim mankenden bozma kasıntı erkek oyuncularımızı aratmaması bir yana bırakılırsa bir şukela fantastik yol filmi de budur, hem de “Back to the Future”ın senaristinden. Afişine bakıp “sex and drugs and rock’n roll” tadında bir hikâye zannetmeyin; aksine bilimkurgunun komedi ile harmanlandığı tatlı mı tatlı, fantastik bir film bu. Interstate, ABD’de eyaletleri birbirine bağlayan otoyollara verilen isim. Bu yollar numaraları ile anılır. İşte bizim Amerikan kolej bebesi esas oğlan da O. W. Grant  isminde, tek bir dileğinizi gerçeğe dönüştüren (ama bunu çoğu kez ürkütücü biçimde yapan, özellikle kötü kalpli bir insansanız!) bir ecinni ile karşılaşır; ve “hayatının anlamını bulma” dileğini gerçekleştirmek üzere gerçekte var olmayan Interstate 60’de yola koyulur. Ve tabii bir yol filmi klasiği olarak başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmeyecektir! Ama dürüst bir insan ve uslu bir çocuk olup verdiğiniz sözleri tutarsanız şirinleri bile görebilir, hayatınızın aşkını da çok acayip insanların yaşadığı kasabalarda bulabilirsiniz. Masal tadında hikayeleri sevenlere duyurulur.

Wristcutters: A love story: İntihar eden insanlar nereye gider? Cehenneme, dersiniz, değil mi? Peki ya bu cehennem, yalnızca bizim dünyamızın biraz daha eski püskü, eski teknolojiye sahip, bitpazarından alınmış versiyonuysa? İsrailli yazar Etgar Keret’in bir öyküsünden (daha da güzelleştirilerek) filme uyarlanan bu tatlı hikâyenin geniş anlatımını şu yazıda bulabilirsiniz.

Poster Art

Poster Art

One Week: Çok sakin, biraz melankolik, su gibi akıp giden bir yol filmi bu. Başrolünde Dawson’s Creek’in sevgili Pacey’si Joshua Jackson var. Önceki filmlerin aksine biraz depresif bir film bu; çünkü Torontolu Pacey (ya da filmdeki adıyla Ben Tyler) gencecik yaşında kanser, hem de dördüncü evrede olduğunu öğreniyor. Ve birden bir sorgulamaya giriyor: “Ben bir öğretmenim, hem de nişanlıyım, beni seven bir ailem var. Peki ama hayattan gerçekten istediklerim bunlar mıydı?” Ve kalbindeki gerçek arzunun, Kanada’nın batı kıyılarına doğru motosikletiyle bir haftalık bir yolculuk yapmak olduğunu fark ediyor. Film, işte bu yolculuğu anlatıyor bizlere. Kanada’nın hafif soğuk ama çarpıcı doğası ve sakin, dingin, çok güzel müzikler eşliğinde.

Şu güzel replikler de filmin bonusu:

“Gerçekten aşık olduğunu nasıl anlarsın?”

“Eğer bunu soruyorsan zaten aşık değilsindir…”

Ve Edison’dan şu alıntı: “Hayattaki başarsızlıklardan çoğu, başarıya ne kadar yaklaştığının farkına varamayan ve vazgeçen insanlardan ileri gelir…”

Keyifli seyirler😉

sinema içinde yayınlandı | Tagged , , , | Yorum bırakın