Ekimde sinema bir başkadır…

Filmekimi’ni uğurladığımız şu günlerde bir festivali daha ucundan kıyısından da olsa yakalamış olmanın gururunu yaşıyorum. Evet, belki çok film görmedim (yalnızca “iki” tane), ve evet, izleyeceğim filmleri çok araştırmadım da. Hatta araştırma sürecim şöyle gelişti: “Aaa Gong Yoo varmış – hadi ben bu filme gideyim.” “Cuma günü ders çıkışı bir film daha izleyebilirim, bakalım o seanslarda hangi filmler varmış? Aa Almodovar filmi, hadi buna da gideyim.” İşte bu kadar 🙂 Yine de iki film de güzel çıktı (ballı mıyım? galiba…) ve sizin de bir başka zaman DVD’den izleme (ya da unutulmazfilmler.co’dan izleme – çünkü şimdi baktım da Julieta oraya gelmiş bile!) gibi bir şansınız olursa diye her birinden kısaca bahsedeyim.

karanlikgorev

Karanlık Görev (a.k.a. Gong Yoo’lu film) Japon işgali yıllarındaki Kore’de geçiyor. Japon işgaline karşı koyan bir grup Koreli Kuvayi Milliyecimiz var; yürekli, emme biraz beceriksiz elemanlar bunlar (anlaşılan zavallıcıklar 1910’dan 1945’lere kadar boşuna Japon işgalinde kalmamış.. gerçi Japonların psikopatlığı da ayrı bir inceleme konusu biliyorsunuz; manyak Japonları ülkeden temizlemek bizim ehl-i keyif Yunanları denize dökmemiz kadar kolay olmamıştır…) Gong Yoo ve Han Ji Min de bu Kuvvacılar arasında. Hatta Lee Byung Hun direnişçilerin lideri olup yürüyen bir karizma. Tabii bir de onları yakalamaya çalışan Japonlar var. Daha da acısı, kendi halkına ihanet etme pahasına Japonlarla işbirliği yapan Koreli polisler var ki, usta oyuncu, Memories of a Murder’ın manyak dedektifi Song Kang Ho da bu gruba dahil. Ve aslında biz bu Koreli başkomiserin hikâyesini izliyoruz. Onun direnişçilere katılmak-katılmamak arasında gidip gelen hikayesini, çelişkilerini. Song Kang Ho bu bazen komik, bazen acımasız, bazen merhametli anti-kahramana çok güzel can veriyor, beynine sağlık. Ayrıca filmin hikaye örgüsü Hollywood klişelerinden gayet uzakta ilerliyor, neler olacağını pek tahmin edemiyorsunuz. Gerçi birkaç noktada seyircinin gazını aldığı sahneler var, o kadar da olur, pek şe’etmeyelim. Birkaç yerde de hikâye biraz çuvallıyor, objektif olmak adına onu da şöylemek lazım. Spoiler: Ormanda Gong Yoo ve Song Kang Ho’nun buluştuğu ve Gong’un berikinden dinamitleri saklamasını istediği bir sahne var ki mesela, neresinden tutsak elimizde kaldı, adam o kadar dinamiti hangi ara neresine (öhöm) soktu bir türlü karar veremedik… spoiler bitti. Filmde bir de çok güzel çekimler var. Özellikle açılış sekansındaki çatılarda koşturan Japon askerlerinin yarattığı ambiyans pek güzeldi, hoşuma gitti. Tren sahnesi hakeza; heyecan, adrenalin had safhadaydı. Hikaye arada bir teklese de prodüksiyona iyi para harcamış herifler. Genel olarak filmi beğendim ben. Aferin.

julieta

Diğer film olan Julieta ise bir dram, akıp giden bir film. Ellilerinde, çok güzel bir kadın olan Julieta’nın gençlik yıllarına dönerek hayat hikayesini ve büyük sırrını izliyoruz. Ve ben daha filmin onuncu dakikasında, Julieta’nın gençliğine dönülüp trendeki adamla olan macerasını gördüğüm andan itibaren kafayı yiyecektim, “e ama ben bu hikayeyi biliyorum?? iyi de, nereden biliyorum? hangi kitaptan yahu??” diye! Sinemada düşün düşün, bir türlü içinden çıkamadım. Nihayet filmden çıkıp imdb sayfasında filmin trivia’sını okuyunca üç adet Alice Munro hikayesinden uyarlandığını öğrenip derin bir oh çektim. Evde Firar kitabını karıştırınca da üç hikayeyi birden karşımda buluverdim. Güzel hikayelerdi, ama film onları daha bir tatlı yapmış sanki. Ayrıca tam da şu günlerde Adem Güneş’in Çocukluk Sırrı kitabını okuyorum, Anadolu pedagojisi-Batı pedagojisi ayrımı üzerine bir kitap; Anadolu pedagojisinin etken ama bireysel olmayan, duyarlı çocuklar yetiştirmek üzere bir ekol olduğundan bahsediyor. Filmdeki bireysel çocukları ve ebeveynleri ile olan kopuk ilişkilerini izlerken aklıma sık sık kitaptan okuduğum pasajlar geldi, aile bağları kuvvetli olan çocuk yetiştirmenin önemi düştü aklıma. Bu açıdan da güzel bir aile filmiydi. Finalde mesajı çakmış üstelik: “Ananızı üzmeyin, yoksa üzülürsünüz!” Bebek kuzu büyüyünce seyrettirilecek filmler listesine bir tane daha eklendi 🙂

İşte böyle… Festivaller güzel şeyler be… 😉

Reklamlar
sinema içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Yabancı diziler aşkına! Narcos & How to get away with murder

Herkese selam!

Bu kez arayı çok açtım, değil mi? Aslında nice yarım yazı var taslakta bekleyen, bir türlü elim gidip de tamamlayamamışım… Bahanelere hiç girmeyelim, hemen yepyeni dizi tavsiyelerine girişelim:

p11993086_b_h10_ab

Netflix’in Narcos dizisini duymayan kaldı mı arkadaşlar? Zannetmem ama okurlarım arasında birkaç sağır sultan varsa diye yazıyorum, harika bir suç dramasıyla karşı karşıyayız. Dizi, Kolombiya’nın ünlü uyuşturucu kaçakçısı Pablo Escobar’ın hayatını anlatıyor. İlk sezonu bir oturuşta (bebekli bir anne için “bir oturuş” bir hafta kadar bir süreye tekabül ediyor, ehuehe) bitirdim, şimdi uygun bir zamanda ikinci sezonu izlemek için fırsat arıyorum. Türk seyircilere umut aşılayan bir dizi bu. O nasıl oluyor diyorsanız şöyle ki, adamın yediği naneleri görünce “yaa fetö-metö, terör-merör var ama gene de bizim ülke aslında o kadar da fena diilmiş be…” diyorsunuz, hayat birden güzel görünmeye başlıyor 🙂 Escobar’ın icraatları yenilir yutulur cinsten değilmiş çünkü: Adam uyuşturucu işini öyle bir ilerletiyor ki, kazancı ülkenin gayrisafi milli hasılasını geçiyor, kara parayı aklayacak yasal iş bulamayıp ormana falan gömmeye başlıyorlar, öylesi bir imparatorluk! Bu arada siyasete de atılıyor, nerdeyse ülkeyi ele geçirip diktatörlüğünü ilan edecek! Ancak neyse ki vatansever birkaç siyasetçi tarafından önüne set çekiliyor, ülkece ucuz atlatıyorlar. Ama Escobar bu, durur mu? Adam kaçırmalara, terörist eylemlere girişiyor; gözünü bile kırpmadan adam öldürüyor! Psikopatın önde gideni yani. Ama aynı zamanda sevgi dolu bir aile babası! Çok çelişkili görünüyor değil mi? İşte dizi bu yüzden çok iyi, bu acayip mafya babasının tüm yaşamını ve psikolojisini çok güzel yansıtıyor. Escobar rolünde Brezilyalı genç aktör Wagner Moura bir harika. Gerçek Escobar’a fiziksel olarak pek benzemese de rolü çok iyi kıvırmış, bu rol için bir dünya kilo almış ve dil öğrenmiş (Brezilyalı olduğu için anadili Portekizce, biliyorsunuz… Adam sırf bu dizi için sıfırdan İspanyolca öğrenmiş, çatır çatır da konuşuyor valla…) Ona yakışıklı FBI ajanı Boyd Holbrook ve yerel polis ortağı, Game of Thrones’un Oberyn Martell’i Pedro Pascal da eşlik edince karşımıza temposu hiç düşmeyen bir dizi çıkmış. Hem de gerçek olaylara dayanan bir dizi. Adamlar STV/Kanal7 dizisi izler gibi ibret alaraktan izleyelim, sonra gidip iki rekat şükür namazı kılalım diye dizi yapmışlar. Düşünün ki Kolombiyalıların teröristi kendi hapishanesini bile kendi yapıyor lan, şato gibi bir hapishane inşaa ediyor, oradan da uyuşturucu işini yönetmeye devam ediyor! Diyorum ya biz yine iyiymişiz, milletin başında ne belalar var, cık cık cık…

htgawm1

How to Get Away Murder ise zaman zaman adını duyduğum ama izlemeyi hiç aklımdan geçirmediğim bir diziydi, ta ki samimi dostlarımdan biri “başrolde Viola Davis var hikaru, hem de dominant bir kadın rolünde, mutlaka izle” diyene kadar. Kadın başroller, hele de başarılı kadın figürler yumuşak karnımdır, bilirsiniz (bkz. Rose of Versailles). Üstelik bu dizi avukatlık hikâyeleri ile polisiyeyi birleştirmesi ile meşhur. Eh, kıymetlilerim The Good Wife ve Rizzoli & Isles da Hakk’ın rahmetine kavuşmuşken (ühühü, sizi çok özlüyorum bebeklerim :(( ) bu boşluğu HTGAWM ile doldurmaya karar verdim. Çok da iyi etmişim. İlk sezon fırtına gibi başladı ve ben daha ne olduğunu anlamadan bitiverdi. Daha ilk bölümden itibaren flashback’ler eşliğinde izlediğimiz büyük sır sezon sonunda çözüldü, ancak bu arada nurtopu gibi yepyeni bir cinayetimiz daha oldu, anlaşılan ikinci sezon boyunca “peki bu sefer katil kim?” diye kafa patlatacağız. (Daha doğrusu ben öyle yapacağım; dizinin müdavimleri çoktan ikinci sezonu bitirdi, üçe başladı bile.) Dizi, orta yaşlı başarılı kadın avukat Annalise Keating ve onunla birlikte çalışmaya başlayan beş hukuk öğrencisi üzerinden ilerliyor. Her bölümde bir müvekkilin davası ve savunulma sürecini izlerken bir yandan da tüm bu insanları (artı Annalise’in kocası psikoloji profesörü Sam, öğrencilerden Wes’in kız arkadaşı Rebecca, zenci komiser Nate ve Annalise’in yardımcıları Bonnie ve Frank’i) ilgilendiren bir başka cinayetin çözülüşünü takip ediyoruz. İlk sezonda bu ana hikâye çözülürken hem dominant avukat teyzemizin hem de çıtır öğrencilerin hayatını baştan sona değiştiriyor… Dizinin adından da anlaşılacağı gibi bir cinayet işlerseniz nasıl paçayı kurtaracağınıza dair ipuçları da veriliyor (attım cebe, ne olur ne olmaz, gün gelir lazım olur, eheueh :D) Ancak biraz hayalkırıklığı ile kabul etmeliyim ki dizideki davalar pek o kadar da şahane vakalar değil. Yani nerde Good Wife’ın zekice savunmaları, aşırı twist’li davaları, nerde bu dizideki tırt davalar… Ama tabi avukatlık dizisi deyince kimse TGW’nin eline su dökemez (di… bir kez daha ühühühü). Yine de başroldeki Viola abla güzel döktürüyor, sırf onun hatrına bile izlenir. Öğrencilerde pek iş yok. Cast’teki tek yakışıklı da gey rolünde 😛 Bir de çok fazla seks dönüyor, tamam gençlerin kanı kaynıyor da orta yaşlılar da onlardan geri kalmıyor, bir durun bir oturun yav, yaşlı başlı insanlarsınız, allaalla… Neyse diyeceğim o ki hem polisiye hem hukuk dizisi sevenlerdenseniz HTGAWM’yi de seversiniz, benden söylemesi. Sürükleyiciği de cabası. E hadi izleyin de konuşalım madem. Öptüm, kib, bay :*

htgawm2

Yabancı Dizi içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | 1 Yorum

Hikaru Ç. – Bir Adana Macerası

Aslında iyi gezen biriyim; dünyada on-on beş ülke, Türkiye’de 50-60 şehir gördüm. Ancak Adana ve Mersin içimde ukdedir; bu iki güzel şehre senelerdir bir yolum düş(e)medi be… Ta ki, iki hafta öncesine kadar: Blogger dostunuz Hikaru, otuz küsür yıllık hayatında ilk defa Adana’ya gitti! Ve pek güzel anılarla döndü. İşte izlenimler:

Twitter’da takip edenlerin zaten fark etmiş olduğu üzre Adana beni şaşırttı dostlar. Olumlu anlamda şaşırttı. Cehaletimi mazur görün, haber bültenlerinde Adana ilimiz genelde adliyesindeki kavgalar, ikinci kat balkonundan kavgaya atlayan coşkulu (!) gençler ile anıldığı için Adana’yı Teksas’tan hallice bir yer sanıyordum ben. Ama insanları pek sıcakkanlı ve yardımsevermiş. Teyzeler yolda durdurup bebek kuzuyu sevdiler; kafeler paramız çıkışmayınca sağlık olsun deyip küsüratı almadılar; taksiciler bile (istanbul’da ne çakallıklar yapan meslektaşlarına inat) bizi uzun yoldan gezdire gezdire götürüp kısa yol parası aldılar; yani böyle Avrupa memleketlerinde filan zannettim kendimi 😀 Evet, Adana insanları doğunun sıcakkanlılığı ile batının medeniyetini birleştirmişler; ya da bizim denk geldiklerimiz öyleydiler, ay canımlar, Allah sizden razı olsun 😀

Biz şehir merkezinde, tren garına yakın bir noktada kaldık. Ziyapaşa Bulvarı, Atatürk Caddesi, Gazipaşa Caddesi gibi nezih semtlerin çok yakınındaydık. Üç gün boyunca paso yürüdük! Ziyapaşa Bulvarı’nı Bağdat Caddesi’ne çok benzettim; Gazipaşa biraz daha gençlere hitap eden bir yer gibi göründü gözüme; Ziyapaşa ve Atatürk caddeleri arasında kalan Atatürk Parkı ise pek hoştu. Büyük Saat ve hemen dibinde başlayan Kazancılar Çarşısı ayrı bir tattı; geçen seneki Gaziantep gezimizi anımsattı bana; bol bol bakırcı, demirci dükkanı gördüğümüzden olsa gerek… Eski şehrin tarihi yerleri mutlaka görülesi; Ulu Camii’nin, Yağ Camii’nin mimarisine hayran kaldık. Seyhan nehri kenarındaki Taşköprü de öyle; ben Bosna Hersek’teki Konjic şehrine benzettim (bakınız görseller burada). Seyhan Baraj Gölü çevresindeki sayfiye yerlerine gitme imkânımız olmadı, ama taksici arkadaş sağolsun geçerken gördük. Valla orda manzaraya nazır bir çay-nargile içme, bir bicibici yeme isteği içimde kaldı; artık bir dahaki Adana gezisine inşallah 😉

Gezip gördüklerin senin olsun, yiyip içtiklerini anlat Hikaru derseniz (oruçlu arkadaşlar bundan sonrasını iftardan önce okumasın :P) test ettim onayladım, Adana kebaplar (ya da Adanalıların deyimiyle kıyma) Adana’da cidden bir başka! 😀 İnternette kebabın asıl yeneceği yerin Sanayi içlerinde salaş bir mekân olduğu yazıyor; ama biz bebeyle oralara gidemedik. Yine de gayet güzel seçimler yaptık sanırım; ilk gün Birbiçer’de, sonraki gün Kazancılar Çarşısı’ndaki Ciğerci Memet’te, son günse Atatürk Caddesi yakınlarındaki Sergen Ocakbaşı’nda yedik. Hepsi ayrı güzeldi. Etler kömür ateşinde pişiyor; muhtemelen iyi et seçiliyor, baharatları tam kıvamında, daha ne olsun? Kebaptan önce bir de bol yeşillik, közlenmiş biber-domates, ezme falan da geliyor; hatta o kadar çok geliyor ki, insan israf oluyor diye üzülüyor… Yalnız daha önce hiç Adana’da bulunmadığım halde ben bu Adanaları geçmişte tatmış gibiyim: Galiba eskiden kebaplar daha lezzetliydi. Son yıllarda etler de bozuldu her şey gibi. İstanbul’da güzel adana yemek bir hayal artık 😦 Kebap dışında Kazım Büfe’nin muzlu sütünü tatma imkanı bulduk (süt gerçekten güzel; yoğun kıvamlı bir süt), Madenci Kurukahve’de ismimize özel hazırlanan kahveleri içtik, La Creme’de beyaz profiterol yedik; yani Foursquare sağolsun, şehrin ünlü atraksiyonlarından eksik kalmadık. Böyle güzel bir gezi oldu. Bebek kuzuyla ilk ailece gezimiz olduğu için de (anneanne-babaanne ziyaretleri sayılmaz) ayrı keyifliydi. Gerçi son derece yorucuydu; bir bebeğe iki kişi zor baktık, üç günün ardından pestilimiz çıktı! Ama şu da var (Adana’nın bize tek kötü sürprizi olaraktan) ilk gün feci bir yağmura yakalandık: Ama öyle böyle değil; gök yarılmış gibiydi, biz de o sırada Birbiçer’i arıyor ve herkesten “yüz metre ileride” cevabı alıyorduk (yüz metre sonra tekrar “yüz metre ileride!” diyorlardı; vay arkadaş, yürü yürü bitmedi o yüz metreler), sonunda kendimizi Birbiçer’den içeri attığımızda ben ve Kuzu bey bayaa yağmuru yemiştik (neyse ki bebeği kurtardık, battaniyeler sayesinde o ıslanmadı). Sonra biz lokantada kebapları hüpletirken yağmur doluya dönüştü, göz gözü görmez oldu. Yerler o kadar suyla doldu ki, arabalar caddede ilerleyememeye başladı! Evet, sıcak Adana bize bu sürprizi de yaşattı sağolsun… Bu durum bir-iki saat sürdü; bu arada lokantanın içerisi serindi ve biz de bir güzel şifayı kaptık… İşte o soğuk algınlığının etkisiyle, bir de ilk gün ne akla hizmetse sabahın köründeki ilk uçakla uçtuğumuz için epey yorulduğumu hissettim; yoksa bebeğin bize çok sıkıntısı olmadı. Yine de size tavsiye: Mayıs sonunda bile gidiyor olsanız, Adana nasıl olsa sıcaktır yaa deyip yanınıza yağmurluk, şemsiye almamazlık etmeyin; üzülürsünüz.

Sonuç olarak güzel caddeleri ve insanlarıyla, sokaklarda turunç ağaçlarıyla, lezzetli yemekleriyle Adana’yı çok sevdik biz. Yine gideriz. Hatta bu sefer inşallah Portakal çiçeği festivaline denk getiririz, buram buram portakal ağacı kokarken şehir kim bilir ne güzel olur 😉 O zamana kadar keep calm and kendine iyi bak Adana 😉

adana1

gezi içinde yayınlandı | ile etiketlendi | 4 Yorum

Savaş ve Barış ve diğer cinler

warandpeace1

Rus klasiklerini sever misiniz? Valla (aramızda kalsın ama) aslında ben pek sevmem. Rus aristokrasisini konu alan romanlar bana bayık gelir. Bilmem çeviriden mi, yoksa bu sürekli çay partileri düzenleyip zengin ve safoz oğlanlara gelinlik kızlarını yamamaya çalışan orta yaşlı şişman kadınlarla dolu romanlar hakikaten bayık olduğundan mı, okurken içimi afakanlar basar. Birkaç eseri (örneğin Tolstoy’dan Diriliş, Dosto’dan Suç ve Ceza, vs.) hariç tutarak Rus klasiklerine çok bayılmadığımı söylemek yanlış olmaz. Savaş ve Barış da benim için aynı klasmanda yer alıyor. Lise yıllarımda umutsuz bir çabayla okumaya girişmiş, hatta takoz gibi dört cildin üçünü gözlerimi bozma pahasına bitirmiş, ancak sonra dördüncünün başlarında pes etmiştim! Sanırım bunda romanın 42292338233 tane karakter içermesi, o da yetmezmiş gibi her karakterin aile içinde, arkadaşlar arasında, bir de resmi ismi olmak üzere elli tane ismi olması (Alexander Petroviç, nam-ı diğer Alyoşa, nam-ı diğer İlia, vs. vs.) falan da etkiliydi; takip etmek ciddi bir efor gerektiriyordu yani. Ha konu ilginçti aslında; 1800’lerin başında Napoleon’un Rusya’yı işgali, hatta Rusların Moskova’yı bile bırakıp apar topar kaçmaları falan anlatılıyordu; ve Tolstoy amcanın güçlü kalemi ile her biri son derece gerçekçi biçimde betimlenen insan portreleri (askeriyle, prensiyle, asiliyle, köylüsüyle, her kesimden insan) üzerinden yürüyordu. Tolstoy amca zamanının sağlam bir panoramasını çıkartacağım diye gaza gelmiş ve bunu başarmış da; ama bizimki de kafa yahu! Bu kadar dallandırıp budaklandıracak ne vardı? Ta’am Tolstoy, en zeki sensin, ta’am…

Her neyse, Savaş ve Barış ile aramızdaki bu şaibeli geçmişe rağmen BBC’nin romanı mini dizi haline getirdiğini öğrenince birden merakım kabardı. Şimdi efenim BBC de devlet kanalı TRT de, ama “çalışınca oluyor” arka’aşlar. Adamlar yapıyor. Sherlock’u, Agatha Christie’s Poirot’yu, Dr. Who’yu falan geçiyorum zaten de; adamlar tarihi dizilerde de ustalar. Eskilerden Colin Firth’lü bir Pride and Prejudice vardı mesela, tadından yenmiyordu… Yenilerden Downton Abbey ağzımıza bir parmak bal çalıp gitti… Yani referansları güçlüydü War & Peace’in. Ben de oturdum, geçmişin acı anılarını bir kenara bırakıp kendilerine bir şans verdim. İyi de ettim; zira bu dizi olmasa belki de hikayenin sonunu asla öğrenemeyecektim. Nataşa, Marya, Prens Andrei, ve şahane bir karakter olan Kont Bezukhov’un hikâyelerini baştan sona izlemek, onları (hem de başarılı aktör/aktrislerin canlandırması ile) kanlı canlı görmek çok tatlıydı. (Dizide bir de bonus, Gillian Anderson vardı! Evet, X-Files’ın Scully’si. Yaşlanmış yaw 😦 ) Çekimler, kostümler zaten enfesti; hele açık hava çekimlerinde (örneğin savaş sahnelerinde) dizi değil film izliyorsunuz zannetmek mümkündü… Ben savaş filmlerini de sevmem (ulan ben ne seviyorum?!), ama burada savaş sahnelerini gözüm kırpmadan izledim. Hele 5. bölümün son on dakikası var ki, of ki ne of! O sahneleri izleyince insan savaş denen olgunun ne kadar acımasız, ve ne kadar aptalca ve saçma olduğunu bir defa daha tüm açıklığı ile anlıyor…

Kısacası ne Rus klasiği, ne savaş seven bir insan evladı olarak ben bile War & Peace’i sevdiysem bence dizi çok geniş bir skalaya hitap ediyor demektir. Bir şans verin ve 1’er saatten 6 bölümü tadına vara vara izleyin, pişman olmayacaksınız. Hem ortamlarda “Savaş ve Barış’ı geçen yaz okumuştum yeaa, Anatole Kuragin çok rererö” falan dersiniz, kim bilecek (ayıb, yapmayın öyle). Ama Nataşa da pek havaiydi canım, oğlana çok ayıbetti çokk, cık cık cık… (isim yok spoiler yok haha :D)

WARNING: Embargoed for publication until 00:00:01 on 20/11/2015 - Programme Name: War & Peace - TX: n/a - Episode: War & Peace - Generics (No. Generics) - Picture Shows: **STRICTLY NOT FOR PUBLICATION UNTIL 00:01HRS, FRIDAY 20TH NOVEMBER, 2015** Prince Andrei (JAMES NORTON), Natasha Rostov (LILY JAMES), Pierre Bezukhov (PAUL DANO) - (C) BBC - Photographer: Mitch Jenkins

WARNING: Embargoed for publication until 00:00:01 on 20/11/2015 – Programme Name: War & Peace – TX: n/a – Episode: War & Peace – Generics (No. Generics) – Picture Shows: **STRICTLY NOT FOR PUBLICATION UNTIL 00:01HRS, FRIDAY 20TH NOVEMBER, 2015** Prince Andrei (JAMES NORTON), Natasha Rostov (LILY JAMES), Pierre Bezukhov (PAUL DANO) – (C) BBC – Photographer: Mitch Jenkins

Yabancı Dizi içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | 4 Yorum

Bir Bebekten Alınacak Hayat Dersleri

kawaii

Evet bu blog anne-bebek blogu olmayacak diye söz vermiştim, biliyorum. Nitekim en kısa zamanda diziler/kitaplar/filmler/tiyatro oyunları yazılarımla karşınızda olacağım. Ama bu arada kendimi tutamadım, kişisel gelişim tadında kısacık bir yazıyı ekleyeyim istedim. Hayata not düşeyim, günün birinde yeniden unutursam bu sayfayı açıp hatırlayayım. Geçtiğimiz altı ay içerisinde bebeğimin bana öğrettiği şeylerden bahsedeceğim; daha doğrusu bir zamanlar bildiğim (hepimizin bildiği), ama zaman içinde unuttuğum(uz), şimdi minnak bir insan sayesinde yeniden farkına vardığım şeyler. İşte şunlar:

  1. Hayat basit zevklerden ibarettir: Uyku, yemek ve oyun. Hangisi ile meşgulsen yalnızca ona odaklan ve tadını çıkar!
  2. Değerini bilirsen, her zaman yediğin bir yemek bile sana ziyafetmiş gibi gelebilir.
  3. Zaman bir yanılsama. Dünyanın bütün zamanı seninmiş gibi acelesiz, stressiz, sakince yaşamak lazım.
  4. Bir gün önce büyük acılar çekmiş olabilirsin (bebek için bu genelde gaz sancısı oluyor…). Bugünse yepyeni bir gün. Dünün acılarını unutup kıkır kıkır gülmemek için hiçbir neden yok!
  5. Sevimli olmak ancak doğal olmakla mümkün. Unutma, seni doğal halinle, “sen” olduğun için seven insanlar, seni en çok sevenlerdir.
  6. Mutlu olmak için çok komplike, çok pahalı şeylere (oyuncaklara!) ihtiyacın yoktur. Basit şeylerle mutlu olabilirsin (bebekçe tercümesi: fisher price oyuncaklar yerine bir mandalla saatlerce oynayabilirsin asjjkdaslk)
  7. Yeni şeyler denemekten korkma. En fazla biraz canın yanar, zorlanır (ağlar)sın, ama korkmadan denemeye devam edersen sonunda yepyeni bir beceri edineceksin.
  8. Yeni bir hayata başlamak istiyorsan radikal bir karar al ve birdenbire geç o hayata: Ne kadar kolay adapte olabileceğini görünce şaşıracaksın (ya da bir (1) gecede uykusu düzene giren bir bebesi olan ananla baban senin yerine şaşıracaktır…)
  9. Mutsuzsan “elalem ne der?” diye düşünmeden avazın çıktığı kadar (dikkat, burası mecazi :P) yaygarayı bas! Mecazi olmayan tercümesi: Mutsuz olduğunu ilan et arkadaşım, sesini çıkarmazsan yardım alamazsın. İçine at at, nereye kadar…
  10. Müzik güzeldir. Sesin kargaysa, notaları tutturamıyorsan bile eşlik et şarkılara! 🙂

Kısaca “neşeli ol, korkma, hayatını yaşa”. Günler geçip gidiyor, ne kadar yakalarsak kârdır… Bol güneşli, sevgi dolu, mutlu günler hepimize 😉

Genel, kişisel içinde yayınlandı | 10 Yorum

Yeni yıl projeleri

 

new-years-resolutions-funny

Siz de her yeni yıla girerken “bu sene yapılacaklar” diye listeler oluşturan o naif iyimserlerden misiniz? Ben her sene bu listeyi yapar, sene sonunda ise listedeki pek çok maddeyi gerçekleştiremediğimi esefle fark ederim 😛 Yine de insan heves etmeden duramıyor. Zaten yeni yıla girmenin en güzel yanı da içimize serptiği heves kıpırtıları ve yepyeni, tertemiz bir sayfa açıp “bu defa her şey farklı olacak” umudu değil mi? E hadi o zaman bu iyimserlik havası ile bir liste daha yapayım, gerçekleşir gerçekleşmez o çok mühim değil 😛 Hem arada belki size de kendi projeleriniz için ilham verici bir-iki şey çıkar 😉

Şimdiiiii, üç aylık bir bebe ve ocak ayı ile birlikte dönülecek olan iş arasında ben bu yıl fazla iddialı projelerle gelemeyeceğim haliyle 😛 Ama birkaç hoş fikrim var, 2016’nın sağına soluna renkli anılar serpiştirmek açısından faydalı olabilir 😉

  1. Bu yıl hem kendinizi ses sanatçısı gibi hissetmeye hem de bir işe yaramaya ne dersiniz? Cevabınız evet’se, Boğaziçi GETEM’e bir kitap seslendirmek için gönüllü okuyucu olabilirsiniz. Şahsen bunu yapmayı çok istiyorum; hem güzel sesim (öhöm) bir işe yarasın diye, hem de evden yapması en kolay iyiliklerden biri olduğu için 😉
  2. Siz de benim gibi “Kim Milyoner Olmak İster””En Zayıf Halka” gibi bilgi yarışmalarına başvurup çağrılma yolları gözleyerek helak olanlardan mısınız? O zaman size çağrılma garantili (öhöm, kadınsanız eğer :P) bir TV yarışması tüyosu vericem, pstt, yaklaşın yamacıma: Bloomberg TV’deki Süper Bulmaca isimli süper programa başvurup eğlenceli saatler yaşayabilir, çok tatlı sunucusu ile muhabbet etme şansı bulabilir, hatta başarılı bir çocuk olursanız para ödülüne bile kavuşabilirsiniz. Arkadaşım (son madde hariç) hepsini yaptı, ordan biliyorum 🙂 Evet, doğru bildiniz, Aslı‘dan bahsediyorum. Ay kendisini TV’de görünce pek övündük ailecek 😀 😀 Darısı başıma 😀

    Dün "Süper Bulmaca"ya katıldım ben 🙈 Hoş tesadüflerin de olduğu çok keyifli bir program oldu 😉 Çekime davet etmek için aramasından itibaren, kanala adım atmamızdan çekim sonuna kadar her şeyimizle yakından ilgilenen, yemeyip yediren, içmeyip içiren (gerekirse zorla 😜) meslektaşım Şahap Bey'e ve diğer tüm ekip çalışanlarına kocaman teşekkürler ve selamlar; evimizde gibi hissettirdiğiniz için 👍 Bir yarışma programına katılmak aklımın ucundan bile geçmezken Nur'un (@hikaruivy) vesilesiyle tanıştığım bu yarışmayı çok sevdim ve katılmak istedim. Bunda Alper Bey'in yarışmacıları rencide etmeyen zarif tavrının da katkısı büyük oldu tabi 👍 Ayrıca ekranda nasıl görüyorsanız yakından da o kadar samimi ve sıcakkanlı kendisi ve tevazu sahibi 😊 Teşekkürlerimi iletmek isterim buradan da 😉 Bir teşekkür de yarıştığım arkadaşlarım Gülfem Hanım, Tamer Bey ve Yılmaz Bey'e 😊 #superbulmaca #bloomberght #yayınsaati14aralık2015saat20:00de

    A post shared by Aslı (@asli_gibidir) on

  3. Kasımda aşk başkadır diye biliriz ama kasımda roman yazmak da başkadır 🙂 Kasım ayı “nanowrimo” yani “national novel writing month” olarak kutlanıyor. Kim kutluyor? Onu bilmiyorum (ivit :P), ama bildiğim şey kasım ayı içerisinde 50,000 kelimelik bir roman yazarak şöyle bir yarışmaya dahil olabiliyor ve romanınızı bastırma (ya da bu konuda destek alma) şansına sahip olabiliyorsunuz. Her sene içimde ukdedir, bir yıl mutlaka ben de deneyeceğim! Neden bu yıl olmasın? (İç ses: Hıı, minnak bebek ve verilecek dersler arasında bir ayda o romanı tamamlamak biraz sıkar Hikarucum, ama neyse, hevesini kırmış gibi olmiyim şimdi…)
  4. Tamam, belki bir önceki madde biraz fazla iddialıydı 🙂 Ama kitap okuma konusunda iddiasız olamiyceğim. Okumak bizim işimiz 🙂 Bu sene değişik bir reading challenge’a dahil olmak istiyorum. Mesela şu neden olmasın? Ya da şu? Aslında bir kitap kulübüne üye olasım var, ama buluşmalara düzenli olarak gidebileceğimi sanmıyorum. Neyse, o işi biraz erteleyip bu yıl da kendi başıma kitap okumakla yetineceğim.
  5. Yine senelerdir içimde ukde olan Avrasya maratonuna bu sene… de katılamam heralde 😛 😛 Neyse, buraya yazmış olayım, belki gaza gelir, halk koşusuna gideriz ailecek 🙂
  6. Fırsat buldukça sinema ve tiyatroya gidilecek, yurtiçi gezmelerimizde ise bu sene Bursa ve Eskişehir var sırada, ama bu konularda kendime bir hedef koymuyorum; sonuçta bebek kuzunun keyfine bağlıyız 🙂
  7. Son olarak bir kısa film çekmek istiyorum bu sene. Aslında birkaç senedir düzenli olarak istiyorum ve yapamıyorum 😛 Çok amatör bir şey olabilir, sorun değil, yeter ki bir anı olarak kalsın bize 😉 (Olmadı sene içinde çektiğim bebek kuzu + Daichi kedisi videolarını kırpar birleştirir öyle bir film yaparım, ne de olsa bebekler ve kediler her zaman iş yapar! :D)

İşte böyle… Sene sonunda hangilerini yapabilmişim gelir bakarım, sizle de paylaşırım. Ama hiçbiri olmasa bile inşallah sevdiklerimle geçireceğim, onlarla güzel anılar paylaşacağım bir sene olur; en önemlisi de bu zaten. Sizin 2016’nızın da aynı şekilde sevgi dolu, mutluluk dolu, ve olabildiğince verimli, rengârenk bir sene olarak geçmesini dilerim. Herkese kendi projelerinde başarılar 😉

new-years-resolution-be-more-awesome

Genel, kişisel içinde yayınlandı | 7 Yorum

Bizdeki imkân ve şerait, ve çok namüsait mahiyetler…

Selam dostlar, Romalılar,

Görüşmeyeli n’aber? Bizden iyilik sağlık; iki aylık çiçeği burnunda bir anne olarak günleri bir adet minik kuzuyla uğraşarak geçiriyorum. Şimdilik işler fena gitmiyor: Arada bir ağlama krizleri tutup maaile canımızdan bezsek de o kadar olacak diyor, tahtalara vuruyoruz. Bir bebek kolay yetişmiyörr… Annelik neymiş ne değilmiş, çok değiştin mi Hikaru derseniz, açıkçası ben kendimi hiç de değişmiş gibi hissetmiyorum. Ben yine aynı Hikaru’yum. Hâlâ fırsat buldukça ayaklarımı uzatıp internette takılmak, dizi/film izleyip kitap okumak en büyük keyfim (eskisi kadar çok vakit bulamıyorum, o ayrı), hâlâ kedi yavrularını insan yavrularından daha sevimli buluyorum (kendi çocuğum hariç tabii!), ve hayır, hâlâ bir anne-bebek blogu açmayı düşünmüyorum 😀 😀 Yalnız annelikte gerçekten de telepatik durumlar varmış: Bizim minnak geceleri acıktığı anda daha ağlamaya başlamadan zınk diye benim gözler de açılıyor. Ve gecede 3-4 kere kalkmaktan hiç gocunmuyorum. Tey teeey, hey gidi bir zamanların “kesintisiz sekiz saatin altında uyursa aşırı derecede sinirli olan Hikaru”su: Artık kesintisiz uyku diye bir şey yok, ve toplamda altı saat uyursam öpüp başıma koyuyorum, ama bu da insan olana yetebiliyormuş (iç ses: işe başlayınca görcem ben seni).

İşte böyle… Anne olmak çok güzel şey, ama bir mucize, ilk görüşte aşk falan beklemeyin (ya da ben yeterince romantik değilim). Minik kuzuyu ilk gördüğümde benim düşüncelerim şuydu:

1. Abovvv, bu ne kadar saç böyle?! Dizilerde beş aylık çocuğu yeni doğmuş diye oynatırlardı da dalga geçerdim; ama bizim kız da maşallah hastaneden çıkıp soluğu kuaförde alacak gibi! Aldığım bütün vitaminler saçına mı gitti yavru?!

2. Çocuğumuz sarışın olsun diye sarışın adamla evlendik, bu kız nasıl oldu da Japon sumo güreşçilerine benzedi ayol?! Kore dizisi izleme işini çok mu abarttım yoksa? (Not: Doğum şişlikleriymiş onlar, yavrucum bir ayda kendine geldi, şimdi Koreliden çok Türk’e benziyor şükür…)

Durumlar budur. Bizim kız iki ayı devirip “yiyor, (afedersiniz) sıçıyor, ağlıyor, uyuyor” döngüsünden azıcık çıktı ve agucuklar da başladı, eh daha ne olsun? Ben de yavaş yavaş hayata dönüyorum. Eheh, yok yaw, zaten nerdeyse hayattan hiç kopmadım, annem ve kayınvalidem sağolsunlar üzerimdeki yükün önemli bir kısmını aldılar. Süt sağıp sinemaya bile gittim, n’aber? 😛 Ama tabii zamanımın büyük kısmını evde geçirdim, onun kaçarı yok. Kış bebesi yapmanın sakıncaları işte, yavrucak hasta olacak diye dışarı çıkaramıyoruz, yoksa iki aylık bebeyi arabasına atıp Bağdat Caddesi’nde fıldır fıldır gezen, brunch’lara giden arkadaşlara çok özenmiş, ben de öyle yapacağım demiştim; ama ufak bir detayı, o zamanlar aylardan haziran olduğunu gözden kaçırmışım 😛 Neyse sağlık olsun, biz de ev keyfi yaparız. Sahi, evde olmanın da kendince avantajları var: Bebecik ilk haftaların sıkıntısını, siz de doğum sonrası iyileşme sürecini atlattıktan sonra evde olmak güzel bir keyfe dönüşebiliyor. Neden, çünkü normal şartlar altında (ağrısı sancısı yoksa) bu bebek denen yaratık günde 16-17 saat uyuyan bir canlı. Eh, uyanık olduğu zamanlar hariç geri kalan vakit de size kalıyor. Ben mesela güncel dizilerimi (The Good Wife, Downton Abbey, Modern Family vs.) komple bitirdim, üstüne bir dolu da kitap okudum. Hatta bazen hızımı alamayıp emzirme esnasında bile okumaya devam ettim; yalnız şöyle bir okuma tablası pek güzel olurmuş, onun eksikliğini çektim biraz… Pek de güzel kitaplar okudum söylemesi ayıp. Size de anlatayım, eksik kalmayın:

eve-donmenin-yollari

Eve Dönmenin Yolları: Şilili genç yazar Alejandro Zambra’nın bu pek nahif romanı, çocukluğu darbe ile bölünmüş bir gencin ağzından çocukluk aşkını, yıllar sonra onunla yeniden karşılaşmasını ve anne-babasının jenerasyonunun hüzünlü hikayesini anlatıyor. Ayrıca roman içinde roman var, bir yazarın sancılı yaratım sürecini de satırlarında okuyabilirsiniz. Şili’nin demokrasi tarihi bizimkine çok benzer, bittabi deprem kuşağı olması gibi bir ortaklığımız da var. Yine Latin Amerikalıların biz Akdeniz milletlerine benzerliği malum… O sebepten hikaye bana hiç yabancı gelmedi, pekala yazarı bir Türk de olabilirdi. Ayrıca yazarın dili öyle yalın ve temiz ki, bana derhal pek sevdiğim bir Türk yazarı, Barış Bıçakçı’yı anımsattı. Kitapta çok da güzel saptamalar var, bunlar çok tatlı bir üslupla birleşince roman akıp gidiyor. Şiddetle tavsiye ediyorum. Aynı yazarın bir de “Ağaçların Özel Hayatı” diye bir romanı var, idefix’in listesinde 2015’in en iyi 50 romanından biri, 6. sırada. Onu da aldım, hevesle okumayı bekliyorum. Size “Eve Dönmenin Yolları”ndan birkaç satır:

İngilizce öğretmeni tipini, bir İngilizce öğretmeninin tipinin nasıl olması gerektiğini düşündüm. Annemi, babamı aklımdan geçirdim. Şöyle düşündüm: bizimkilerde ne tipi var? Aslında anne babamızın bir tipi olmaz. Çünkü onlara doğru düzgün bakmayı asla öğrenmeyiz.

Biz çocuklar birdenbire o kadar da önemli olmadığımızı anlıyorduk. (…) Büyükler öldürürken ya da ölürken biz bir köşede resim yapıyorduk. Ülke paramparça olurken biz konuşmayı, yürümeyi, peçeteleri katlayarak kayık ve uçak yapmayı öğreniyorduk. Roman örülürken biz yok olmak için saklambaç oynuyorduk.

benimolaganustu

Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım: Elena Ferrante’nin Napoli romanları dörtlemesinin ilki olan bu kitabı D&R’da gezinirken tesadüfen keşfettim. Bir sürü dile çevrilmiş, ödüller almış. Merak edip okumaya başlayınca da elimden bırakamadım. Kitap, 1950’ler İtalya’sında, Cenova’nın bir kenar mahallesinde yaşayan iki küçük kızı, Lila ve Lenu’yu anlatıyor. Tüm kitabı Lenu’nun ağzından okuyoruz. Ve mahallenin küçük dâhisi, son derece yetenekli ve akıllı ancak biraz da kötücül bir kız olan Lila’nın bu “olağanüstü akıllı arkadaş” olduğunu hemen fark ediyoruz. Ancak ilginçtir, kitapta bu sözler Lila’nın ağzından çıkıyor, Lenu’ya “sen benim olağanüstü akıllı arkadaşımsın” diyor. Sebebi ve olay örgüsünü anlatmayayım, sürpriz olsun. Yalnızca, kitabın dönem İtalya’sını, kenar mahalle insanlarını ve aşk-nefret ilişkisine benzer bir arkadaşlık ilişkileri olan iki genç kızın büyüme sancılarını çok iyi anlattığını söyleyeyim yeter. Kitap idefix listesinde 3. sırada, devam romanı olan “Yeni Soyadının Hikayesi” ise 33. sırada (o da alındı, okunma sırası bekliyor :D)

superiyigunler

Süper İyi Günler: Otistik bir çocuğun dünyasını merak ettiniz mi hiç? Süper İyi Günler (Ya Da Christopher Boone’un Sıradışı Hayatı) böyle özel bir çocuğun ağzından yazılmış bir hikâye. Christopher süper bir matematik kafası olan, asal sayılara özellikle ilgi duyan (ve yazdığı romandaki bölüm numaraları da bu yüzden asal sayılar sırası ile giden), sarı ve kahverengiden nefret eden özel bir çocuk. Bir gün komşusunun köpeğini öldürülmüş olarak buluyor ve dedektifliğe soyunup kendini bu olayı çözmeye adıyor. Bu arada ailesiyle ilgili bazı sırları da keşfediyor. Hem eğlenceli, hem de biraz hüzünlü bir kitap bu. Otistik bir insanın (ve tabii ailesinin) ne kadar zorlu ve stresli bir hayat yaşadığına tanık oluyorsunuz ve bu biraz insanı üzüyor… Christopher’ın yalın, son derece düz mantıklı, ve ilginç bakış açısı ise bir harika. “Bence asal sayılar hayata benziyor: Çok mantıklılar ama asla onları çözemiyorsun; bütün vaktini onları düşünerek geçirsen bile…” diyor mesela. Süper İyi Günler, ölmeden önce okunması gereken 1001 kitap listesinde. Dünyayı farklı bir pencereden görmek için okumak lâzım 😉

kitap, kişisel içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 10 Yorum