Gençlere dair filmlerin en hasını sizin için topladım…

Bu yazıyı ne zamandır taslaklarda unutmuştum, Oscar zamanı yayınlasam daha ilgi çekici olabilirdi oysa şimdi çoğunuz bu filmleri (özellikle ilkini) izlemişsinizdir bile… Yine de geleceğin izleyicileri için buraya ufak da olsa bir not düşelim. İşte son zamanlarda izlediğim en güzel gençlik filmleri (ya da “gençlere dair filmler”):

The_Perks_of_Being_a_Wallflower-afiş

The Perks of Being a Wallflower

(Okurken dinlenecek müzik işte burda)

Lise hayatınızı nasıl bilirsiniz? Ben iyi bilirim ve “Thank God, I am not American” diyerek anarım. Çünkü Amerika’da lise yılları zavallı ergenler için tam bir travma sebebidir! Hatta ortaokul yılları bile bu travmanın başlangıcı olabilir ki bu konuda çekilmiş en eğlenceli flmlerden the Wimpy Kid serisini özellikle öneririm. Ancak lise denilince (en sevdiklerimden Ten Things I hate About You) ile birlikte anılması gereken filmlerden biri, “The Perks of Being a Wallflower” olmalı…

The Perks of Being a Wallflower (Türkçe’ye “ezik çocuk olmanın iyi yönleri” diye çevrilebilir – wallflower, kimse tarafından dansa kaldırılmadığı için parti boyunca duvar kenarında bekleyen kızcağızların genel adı oluyor – ama sanırım kitap “Saksı olmanın faydaları” diye çıktı) güzel bir lise filmi. Sorunlu bir lise 1 çocuğunun hasbelkader lise 3’lerle takılmaya başlamasıyla gelişen dostlukları, aşkları anlatıyor. Film o kadar hoşuma gitti ki, gittim bir de kitabını okudum. Ama çoğu defa olanın aksine, kitabı filmi kadar sevmedim: Evet kitapta daha çok ayrıntı var, ama 15 yaşında bir çocuğun ağzından yazıldığı için cümleler kısa kısa, bir derinlik yok, çocuk kitabı gibi bir şey… Ha diyeceksiniz ki mesela Çavdar Tarlasındaki Çocuklar da öyleydi, her şey bir ergenin ağzından anlatılıyordu, ama o kitap (çok da favorim olmamasına rağmen) bundan daha güzeldi azizim: Holden Caulfield’in tam bir arıza, ama sevilesi bir çatlak olduğunu her satırda  hissediyordunuz. Burda ise… valla herkes Charlie’ye “sen şöyle özelsin, sen böyle özelsin” dediği halde ben bir özelliğini göremedim, bildiğin moron bir lise 1 çocuğuydu… Ayrıca Sam ve Patrick kitapta o kadar da etkileyici gelmedi bana. Ama filmde öyle miydi ya? Emma Watson’ın hayat verdiği Sam, tam da olması gerektiği gibiydi: Çok güzel, çok havalı, hakkında çok dedikodular dönse de aslında son derece anlayışlı ve iyi kalpli bir genç kız. Patrick’se… Oy oy oy, sevgili çekik görünümlü Amerikalı dostum Ezra Miller, adamımsın diyorum başka da bir şey demiyorum! Patrick’i ondan başkası canlandırsa bu film bu kadar güzel olabilir miydi acaba? Hiç zannetmiyorum! Teknik olarak başrol kendisi değilse de bu filmi bu kadar güzel yapan şeylerin başında Ezra Miller faktörü geliyor, bunu da not düşelim. (Hatta filmdeki performansı ile beni o kadar etkiledi ki, tuttum çocuğu twitter’da takibe aldım, ama nihayetinde 93’lü bir velet olduğunu hatırlamam gecikmedi. 😛 Siz siz olun, rolle gerçeği karıştırmayın :D)

Kısacası Perks of Being a Wallflower, tam da gençken izlenesi, fazlasıyla empati kurulası bir film. Belki de tünelde arabanın tepesine tırmanıp kolları açarak hissedilen o sonsuz olma halini en iyi anlayabilecek olanlar, yine gençler olacaktır…

moonrisekingdom

Moonrise Kingdom

(soundtrack’teki bu şarkı, Moonrise Kingdom’ın kısa bir özeti gibi 😉 )

Gelelim Moonrise Kingdom’a. Bu benim izlediğim ilk Wes Anderson filmiydi. Ve sinemasını masalsı ve pastel tonlarda bir dünyaya çeviren bu yönetmeni şimdiye dek nasıl pas geçtiğime hayret ettiğim bir film oldu. (Gerçi bir kez Steve Zissou’lu filmini izlemeye başlamış, fazla absürt bulup ilk on dakikada kapatmıştım… Neyse, Rushmore ve the Royal Tenenbaums izleyerek bu hatamı telafi edeceğim.) Filmimiz, iki küçük âşığın birlikte kaçma hikâyesi. Yetim bir çocuk (ve bir izci) olan Sam ile tuhaf bir ana-babanın kızı, sorunlu çocuk Suzy’nin birlikte evden kaçmaya karar vermeleri ve tüm kasabanın onların peşine düşmesi ile gelişen olaylar anlatılıyor. Bruce Willis’inden Tilda Swinton’ına kadar manyak bir kadrosu olan filmde (anladığım kadarıyla bir Wes Anderson klasiği olarak) bütün karakterler ayrı çatlaklar. Ama benim favorim izci lideri Edward Norton oldu. Ondan bir oynakbaşı Şener Şen tadı aldım 😀 😀 Küçük âşıkların büyümüş de küçülmüş tavırları ise (yine çoğu kez olanın aksine) hiç itici değil, aksine bence çok sevimliydi. Aşkları mutlu sonla bitsin diye içim titredi. Kısacası güzel filmdi, izlemeyenlere tavsiyemdir 😉

moonrisekingdom2

reprise2

Reprise

(Bu da Reprise original soundtrack)

Ve son filmimiz: Reprise. Norveç’in bağrından süzülüp gelen bu yapım şahane bir bromance örneği. Film, yazar olma hevesindeki iki genci anlatıyor: Erik ve Phillip. Bu iki yakın dostun yazdıkları ilk romanları aynı anda yayıncılara postalaması sahnesi ile açılan film, ardından gelen başarı/başarısızlıkları öyle güzel anlatıyor ki, kuzeyin soğuk ülkelerinin birinde para kaygısı içinde olmadan hayatlarını edebiyata adamayı başarabilen bu tuzu kuru genç adamlara karşı büyük bir yakınlık uyanıyor içinizde. Onlarla birlikte arkadaş çevrelerinin, sevgililerinin ve ailelerinin de yaşamına kısaca göz atıyor, “fingerfucked by the prime minister” isimli rock şarkıda coşuyor, Sten Egil Dahl ismindeki inzivaya çekilmiş eski yazarın (Sallinger göndermesi mi?) peşine düşüyorsunuz. Ve Phillip her seferinde ondan geriye doğru sayarken sıfır’da bir şey olacak diye içiniz titriyor…

İsveç-Norveç sinemalarıyla pek aram yoktur. Şahane bir korku filmi olan İsveç yapımı  orijinal Let the right one in’i saymazsak pek beğendiğim bir filmleri yoktur; kuzey filmleri çok kasvetli, karanlık görünür bana. Ve sıkıcı. Bilemiyorum, belki de fazla önyargılıyım; filmleri de ülkelerin karakteriyle yargılıyorum. Ama bu filmle birlikte önyargılarım biraz kırıldı sanki. Arada bir Norveç filmlerine şans vermeye karar verdim. İşin ilginci, bu belki de fazlasıyla gerçekçi filmin bana yer yer bir Amelie tadı da vermesi oldu! Ciddiyim. Dış sesin araya girip “şöyle şöyle oldu/olacak” diye özet geçtiği sahnelerden söz ediyorum. Sevimliydi bu sahneler. Ayrıca birazcık (ama yalnızca birazcık) Ruby Sparks tadı da aldım; sanırım sebebi iki filmin de genç yaşta başarıya kavuşup sonra bir türlü o “yazar tıkanması”nı kıramayan genç yazarları anlatmaları… (Aynı konulu bir roman içinse Bkz. Joanne Harris’ten Böğürtlen Şarabı.) Her halükarda, güzel film diyorum. İzleyin, başroldeki beylerin güzelliğiyle (özellikle Daniel Brühl’ün Norveç versiyonu, hatta daha güzeli olan Espen Kloiman-Hoiner sayesinde) gözünüz gönlünüz açılsın (aha, ne güzel entel entel anlatıyordum ama bitirirken gene Hikaru’luğumu yapmadan edemedim iyi mi…)

reprise

Reklamlar
sinema içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 8 Yorum

Mim: Dizi Karakterleri + Anime Club

Bugün yine “iki mim birden” günümüzdeyiz. İlk mimimiz aykırı blogger Mikalzia‘dan geliyor: En acayip dizi karakterleri. Bu mim’i yaklaşık yüz yıl önce Miri Elenda’da görüp ağzımın suyu akarak okumuştum, sağolsun Mikalcim de bana paslamıştı ama ben tembel insan yazma işini işte bu zamana kadar bıraktım. Bi de orijinali anime karakterleri ile ilgiliymiş, o yüzden benim seçimlerim de hem anime hem dizi dünyasından olacak. Lafı daha fazla uzatmadan sıralamaya başlıyorum:

En arada kalmış karakter: Aslında Kore dizilerinin esas kızlarının yarısı böyledir; topaç gibi bir o yana bir bu yana döner hepimizi ekran başında sinir ederler! Ama en çok sinir olduğum isim olarak Geum Jan Di’yi seçiyorum ben. Kızın diziye giren her oğlana istisnasız bir kez gönlü kaydı, ne Ji Hoo bıraktı ne Jae Ha, lan olum olunur olunur da bu kadar da abazan olunmaz yav…

En Narsist Karakter: Goo Joon Pyo’nun üzerine tanımam! Belki bi de Cha Chi Soo onunla yarışabilir:

En Manyak/Sayko Karakter: Death Note’un Kira’sı ya da Full Metal Alchemist’in kendi kızını Chimera’ya dönüştüren manyak doktoru bu kategoride sayılması gereken insanlar. Manyak ama şeker altbaşlığında ise Tonari no Kaibutsun’un Haru’sunu sayabilirim.

haru

En Dibimizi Düşüren Karakter: Buraya yaklaşık 34898029802 isim yazmam gerek! Ama ilk aklıma gelen isim olan kıymetlimisss Gong Yoo’nun tüm karakterlerini sayabilirim, en başta da Han Kyul tabii 🙂

En Mazoşist Karakter: Kokoro no Connect’in mazoşistin kelime anlamını yaşayan Taichi’si bu kategoriye örnek verilebilir 🙂 Ya da Rose of Versailles’ın ezik çocuu André. Tabii “severek ayrılalım / aşka hasret kalalım” deyü deyü gezen gerizekâlı Koreli âşıklar da bu bölümde sayılabilir. Mesela A Love To Kill’in iki âşığı bence mazoşistin ve gerzeğin önde giden bayrak sallayanlarıdır!

alovetokill

En Sempatik/Tatlı Karakter: Bu kategori için Hana Kimi’nin dünya tatlısı Nakatsu’su ile SKKS’den benim biriciğim lolipop şekerim Yeorim’i alıp baş köşeye oturtuyorum, altlarına da minder veriyorum.

nakatsu

En Gıcık/Sopalık Karakter: Rooftop Prince’in Se Na’sı mı desem… Yoksa Scent of a Woman’ın Im Sae Kyung’u mu… İkinci kadınların hemen hepsi bu kategoriye girer.

Aile durumu en karışık karakter: Ben pek öyle entrikalı dizi izlemediğimden Sakamichi no Apollon’un Sentauro’su ilk aklıma gelen isim oldu. Ama Baker Kim Tak Goo’da da tuhaf bir şeyler dönüyordu, adamın kendi gayrimeşru çocuğu aileden uzak büyürken kendinden olmayan çocuk varisi oluyordu filan bişeyler… İlk bölümlere tahammül edemediğim için ilişkileri asla çözemedim ama buraya bir not düşelim.

En komik/eğlenceli karakter: Yeorim! Bunca dizi seyrettim, hâlâ üstüne tanımam! Bi de Nakatsu var tabii. İkisi de şirinler şirinidir. Kendilerini az önce oturttuğum koltuklardan indirip fırına gönderir, sonra da afiyetle yirim 🙂 (Aşağıdaki Yeorim gif’ine tıklayınca göz kırpıyor 😉 Lütfen salyalarınızı bilgisayara akıtmadan bakın, ayrıca o BENİM! 🙂 )

yeorim

En zeki karakter: Sherlock, House ve Patrick Jane. Bu üçü bir araya gelse kim kimi döver, çok merak ediyorum 😛

En Süpermen/Yiğit Karakter: Valla bizim ilk gençlik çağlarımızda bir Deliyürek vardı, o olur mu ki? Asajsadjajsd neyse neyse, nispeten yeni sayılabilecek isimlerden yapalım seçimi: Şiti Hantır’ımız Lee Min Ho’muz son yılların süper kahraman Koreli açığını tek başına dolduruyor.

???????????

İkinci mimimiz Meli‘den geliyor, animeler üzerine. Buyrunuz soru ve cevaplar:

1. Hangi tür anime izlersiniz?

Ben shoujo’cuyum arkadaşlar. Aslında josei’ciyim ama josei vaaaadı da biz mi içtik?? Bu türden anime, hele de kalitelisi o kadar az görülüyor ki ben de mecburen biraz daha olgun insanlara yönelik (en azından içinde gerizekâlı kız karakter barındırmayan) shoujo’lara yöneliyorum. Tabii romance, drama, slice of life, ve reverse harem’e de olmaz demem.

2. Animelerde top 5’iniz nedir?

Sizi şu yazıya alalım.

3. Göz koyduğunuz 5 kız karakter

Göz koymak derken?! En sevdiğim anime karakterleri için (hem kız, hem erkek) şu yazıya lütfen.

4. Göz koyduğunuz 5 erkek karakter

Cevabı bir önceki soruda 😉

5. Cosplay partisine gidecek olsanız Cosplay’ini yapacağınız 3 karakter

Ovvvv, zor soru. İçimdeki aşüfte Death Note – Misa dese de gerçek hayatta buna cesaret edemeyeceğimi iyi biliyorum 🙂 O yüzden daha ılımlı seçimlerle şunları seçiyorum: Rose of Versailles-Oscar, Avatar the last airbender-Katara ve Kuragehime-Koibuchi Kuranosuke (evet, erkek, ama kız kılığında geziyo 😛 ayrıca bakınız burda yapılmışı var 🙂 http://www.amazonmandy.com/JellyfishPrincess.html)

6. Kesinlikle animesi yapılmalı dediğiniz 3 manga?

Hımm, işte burda çuvallıyorum, ben manga okumam. Sonunu çok merak ettiğim Skip Beat ve Nana’nın mangalarını takip etmeye çalışmıştım ama asla sonuna kadar gelemedim. Özellikle bilgisayar ortamında manga volümleri takip etmek, scroll down yaparak resimleri incelemeye çalışmak kadar sıkıcı bir şey yok… O yüzden kısaca “bilmiyorum arkadaşım”

Mim’i kim isterse yapsın canlar, herkese benden açık çek 😉

anime içinde yayınlandı | 6 Yorum

Geçmiş Zaman Olur Ki…

Bloga uzun süre ara verince yeni yazı yazmak zor oluyor… O yüzden işin kolayına kaçacak ve size bol fotoğraflı, az laflı bir yazı sunacağım. Aşağıdaki fotoğraflar, kayınpederimin arşivinden çıktı. Kendisi çok renkli bir hayat yaşamış, gençliği gezip tozmakla, maceradan maceraya koşmakla geçmiş (Kuzu bey’e “bi gün Arjantin’den, Brezilya’dan 40’lı yaşlarda bir hatun gelip “ben senin ablanım!” diycek” diyorum, bana kızıyo 😛 ) hatta o yüzden geç evlenip bizim Kuzu bey’e ancak 50 yaşında sahip olmuş (evet, benim babamdan da 23 yaş büyük, arada bir nesil atlamış resmen o_O) bir insan. Bu sebeple, arşivden çıkardığı resimler de bir o kadar enteresan. Hatta daha ne hikâyeler var bizim kayınpederde, hepsini bir bir dinleyip yazmak lazım. Mesela bir zamanlar Orhan Pamuk’un kuzeniyle nişanlı olduğunu, ama Orhan Pamuk’un ağabeyi Şevket Pamuk’un bir lafına kızıp nişan attığını söylesem ne dersiniz? Ben şahsen “oh iyi olmuş” demiştim, şimdiki pamuk şekeri kayınvalidem yerine snob Pamukgillerle muhatap olmak istemezdim açıkçası… Neyse işte, Türkiye’nin 60’lar-70’lerdeki sanatçılarıyla tanışmaya hazır mısınız? 😉

Bu resimdeki grubu muhtemelen tanımazsınız. Ben de yalnızca isimlerini biliyordum. Ama “sen gidinceeee bak neler olduuu?” desem, bu şarkı sözünü hemen bilirsiniz sanırım. Evet, bunlar bir zamanların ünlü “Beyaz Kelebekler”i imiş efenim:

IMG_1042

Bakın bakalım şurda 3. sıradaki esmer amcayı tanıyabilecek misiniz? Bilemediniz mi? “Başın öne eğilmesin / Aldırma gönül aldırma” desem? 😉

IMG_1041

Şurdaki velet ise, bir zamanların Baha’sı, yetenekli veledi, şimdinin yetenekli müzik adamı, aranjörü: İskender Paydaş! (Yalnız o yanakları yerim ben, şimdi şişko bir amca olabilirsin ama bir zamanlar ne sevimli şeymişsin sen ulen :))

IMG_1039

Şu resimde aynı İskender oğlan, Beyaz Kelebekler’in elemanı gençten bir çocuk ve bizim kayınpederle birlikte:IMG_1043Son olarak bu iğrenç mayolu amca ise sosyetik güzel Derin Mermerci’nin rahmetli babası imiş. Bizimkilerin uzaktan akrabası oluyorlarmış ama tam olarak nerden, onu bilemiyorum. Yalnız bir zamanlar zenginler de donla denize giriyomuş, onu görmüş olduk, ajkaskddkas 😀 😀

IMG_1044

Benim kayınpederin şu 1940’lı yıllarda çekilmiş pozu ise en sevdiğim. Normalde Kuzu Bey’i babasına değil annesine benzetirim ama kayınpeder burdaki hali ile oğlunun bir benzeri olmuş. İnşallah torunu da böyle yakışıklı bir sarışın olur 🙂

IMG_1046

Genel içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 14 Yorum

Yine mi güzeliz, yine mi kitap…

Geçen vikitap’ta biri “bu kadar kitabı kitapçıda okuyorsun galiba .S .S” diye mesaj atmış. Hayır güzelim, yalnızca metro+vapur yolculuğum kitap okumakla geçiyor; bir de hızlı okuyan bir insan olduğum için iki-üç günde bir kitap bitirebiliyorum… (Bu hızlı okuma olayının kursları vardı bir ara, değil mi? Bendeyse tamamen kendiliğinden gelişti. Ama çocukken tam aksine, okuma hızımı yavaşlatmaya uğraşırdım: Çocuk kitaplarının inceliği malum; kitabı alıp kitapçıdan eve gelene kadar yolda bitiveriyorlardı yauu! Sinir oluyordum sinir…)

Son okuduklarımdan bir kısmını (bu aralar çok satanlar listesinde olanları) kısa kısa anlatayım size. Bu fikri Naz’dan aldım, bakınız şu yazısı. Ancak ondan önce yazımızın reytingini biraz artıralım:

“Hayır arkadaşım, Hadise ve Murat Boz sevgili değiller. Onlarınki TV kameraları karşısında rating olsun diye oynanan bir flörtleşme oyunuydu, o kadar.”

(Evet, blog aramalarımın yarısı bu konu üzerineydi, ben de araya reklam alayım dedim, kusura bakmayın :P)

UYUMSUZ-DEFNE-KAMAN-IN-MA_131318_1

Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları: Buket Uzuner’in bende kredisi boldur. Sıkıcı bir kitap olan İstanbullular romanı bile kendisini okuma isteğimi söndürememişti 😛 O yüzden bu kitabı da hevesle aldım. Eski Türklere ve kamanlık geleneğine dair bir kitap oluşu ayrıca ağzımı sulandırıyordu. Ancak kitap maalesef beklentilerimi karşılayamadı: Defne Kaman’ı sevsem de yaratılan gizemin çok fos çıkması beni üzdü. Kitabın başlangıçta HES’lerle, kadın cinayetleriyle ilgili görünüp bizi heyecanlandırdıktan sonra dişe dokunur hiçbir şey söyleyememesi de (azıcık spoiler vereceğim burda: yardım isteyen kadıncağızın kurtarılamaması bir yana, böyük aktivist (!) Defne Kaman’ın bile olaylar sona erdikten sonra bu zavallı kadersizi anmaması, “vah vah yazık oldu” kabilinden bile tek laf etmemesi) beni feci halde hayalkırıklığına uğrattı. Yine de kitaptaki Kadıköy betimlemelerini ağzımın suyu aka aka okuduğumu itiraf etmeliyim. Öyle ki, bu romanı okuduğum sırada Kadıköy yakınlarında olmaktan dolayı çok mutlu oldum; kitaptan aldığım gazla Kadıköy sokaklarını, Akmar pasajındaki sahafları, Moda’yı bir kez daha bambaşka bir keyifle turladım. Evet, Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceralarının en güzel yanı, Kadıköy’de geçmeleriydi. Serinin devam kitaplarını okur muyum, açıkçası emin değilim. Notum (6.5’tan) 7/10.

hikayemp

Hikâyem Paramparça: Emrah Serbes’in Afili Filintalar’daki yazılarının bir derlemesi. (Açıkçası, kitabın böyle olduğunu bilseydim satın almaz, açar internetten okurdum :P) Behzat Ç. fanı olduğum halde yazarın hiçbir kitabını okumamış olmaktan dolayı utanıp son romanıyla başlayayım dedim, ve işte bu denemelerle karşılaştım. Tabii ki bir Dostoyevski değil ama Allah için içinde çok hoş tespitler var. Mesela şunlar:

“İşler yolunda gitmiyorsa mazi denilen şey bir enkazdır ve hatıraların da son kullanma tarihleri vardır. Küflenirler, kokuşurlar, bozulurlar. Mezunlar derneğine pilav yemeye gidenlerin çoğunun halinin vaktinin yerinde olması tesadüf olamaz. Ancak şimdiki halinden memnunsan geçmişi hatırlatacak organizasyonlardan keyif alırsın. Hatta geçmişin ne kadar boktan olursa aldığın keyif de o kadar artar.”

“İnsan en az üç kişidir. Kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü. …Yine bu yüzden iki insanın birbirine âşık olması en az altı kişi arasında geçen bir hadisedir. Hangi kişiliğinin hangi kişiliğe, hangi parçanın hangi parçaya özlem duyduğunu çözemediğinde, içmeyi unuttuğun sigara parmaklarını yakana kadar karşı duvara bakarsın.Ve o zaman anlarsın hayatının uzun zamandır neden başka birinin hikâyesiymiş gibi gözükmeye başladığını.”

Notum 7/10.

Yedinci-gun-kapak

Yedinci Gün: İhsan Oktay Anar da favori yazarlarımdandır. Puslu Kıtalar Atlası’nı iki defa okudum, beş-on yılda bir de tekrar okurum sanırım. Onun o ağdalı dilini, absürt ve fantastik olaylarla bezeli tarihi romanlarını pek severim. Ama bu kitabı pek olmamış sanki. Önceki kitaplarındaki müthiş kurguların yanında sönük kalmış, tüm parçaların en sonda bağlandığı güzel bir öykü yerine kopuk kopuk öykülerin zoraki bağlandığı bir romana dönüşmüş… Yine de çok güzel kısımları yok muydu, vardı elbet. Mesela dünya tarihini kendi üslubunca tatlı tatlı özet geçtiği bir bölüm vardı ki, beni benden aldı, tadına doyamadım. İşte o kısımdan minik bir kuple, bakın şu kadarcık satırda kaç tarihi olayı sayacaksınız:

“…cennet olmasaydı, onu icat etmek gerekecekti. Nitekim biri etti ve onu çarmıha gerdiler…

…böylece barbarlardan ezkazâ kral olanların kafalarına bizzat Papa tarafından taç yerleştirildi. Ayrıca sevap kazanmak için Papa, bu cahillere az buçuk ilim irfan öğretti. Ama yine de pek vahşiydiler! Hele içlerinde bir piç vardı ki, Vilyam adını taşıyordu. Piç diya alay edilen bu adam sonunda bismillah deyip ordusuyla Britanya’yı fethetti. …Vilyam’ın zürriyetinden Rişar kahramanlığıyla nam salmıştı …Fakat işe bak ki, ondan sonraki Con epey tıynetsiz çıkmıştı. Milletine laf lakırdı dinletemedi. Tebaası büyük bir kartona arzuhâl yazıp adamcağızın önüne koydu  …Papanın pompaladığı harp yine tüccarların işine yaramış, bu taife ziyadesiyle zengin olmuştu …Gel gör ki elâlem dünya kadar para kazandıkça adamın birinin ağzının suyu akıyordu. Az buçuk bilgisi ve yarım aklıyla Kraliçe İzabella’nın huzuruna çıkan bu adam allem etti kallem etti ve kadıncağızı kendisine üç sefine vermeye ikna etmeyi başardı…” 

Notum 7/10.

Life-Of-Pi-Poster

Pi’nin Yaşamı: İşte muhteşem bir roman. Önce kitabı okudum, ardından filmini izledim. Her ikisi de harikaydı. Filmde kitapta olmayan bazı sahneler var, kitapta ise filmde olmayan bazı ayrıntılar. Kitaptaki bu bazı ayrıntılardan dolayı ilk hikâye bana daha gerçekçi geldi (ne demek istediğimi yalnızca bilenler anladı, kıpss 😉 ) ama her ikisine de inanmayı seçenlerin mantığını anlayabiliyorum. Yalnız “her bulduğu dine inanan çocuk” nedir abi? “Şerefsizim benim aklıma gelmişti!” diyesim var, ama dinden çıkmamak için demiyorum, asdakjsdkaks 😀 Yalnız kitapta anne-baba-papaz-imam ve brahman’ın aynı yerde karşılaştıkları bir sahne vardı ki gülmekten okumaya bir süre ara vermek zorunda kalmıştım! 😀 Şahane bir yaşam, şahane bir kitap. Notum 9/10 (zaten 10, yani mükemmel notunu şu dünyada pek az kitaba verebiliyorum :P)

kitap içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 21 Yorum

Kelebeğin Rüyası ve şiir üzerine…

Kelebegin_Ruyasi

Bu film hakkında yazmayı düşünmüyordum. Çok popüler olan şeyler hakkında yazmayı sevmiyorum. Ayrıca zaten söylenen söylendi, yazılan yazıldı. Herkesin ortak kanaati olan: “Filmde görüntüler bir harika, Yılmaz Erdoğan’ın Nuri Bilge Ceylan’a çıraklık yapması ona yaramış, Mert Fırat ve Kıvanç Tatlıtuğ şahane oynamışlar, yalnız Belçim Bilgin (tüm iyi niyetine ve çabasına rağmen) liseli kız rolü için çok kart kaçmış hacı…” şeklinde özetlenebilecek düşüncelere aynen katılıyorum. Filmde müthiş çarpıcı bir hikâye değil de, iki genç şairin hayatına gizliden konuk oluyormuşsunuz gibi, usul usul akan bir hikâye var. Bu yönüyle kederli bir şiire benziyor… Bir de üstüne film müziklerinin -tıpkı o dönemleri anlatan Hollywood filmlerindekiler gibi- filmin ruhunu iliklerimize kadar hissettirdiğini, filmdeki diyalogların dopdolu olduğunu, sinemadan çıkarken gözümüzden kadersiz şairler Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu için birer damla yaş süzüldüğünü de eklemeden geçmeyelim… Ve son sahne elbette: Pamukçukların uçuştuğu, o çok hüzünlü, ama çok güzel sahne…

Bu kadar. Filme dair anlatacaklarım bu.

Ama yazmadan edemedim. Birkaç satır da olsa. Çünkü, “aşk bahanesidir şiirin… Şiirse, bahanesidir hayatın…”

Her Türk şair doğar – hatta memleketimizdeki insanların üçte dördü şairdir derler. Doğrudur. Pek şiir okumaz, ama pek fazla şiir yazarız. Gerçekten yetenekli şairlerimiz de çoğu kez hiç bilinmeden yitip gider… Film, bu açıdan 22’sinde veremden ölen Rüştü Onur ve 24’ünde dostunun ardından giden Muzaffer Tayyip adına yakılmış bir ağıt, ödenmesi uzun sürse de nihayete erdirilmiş bir namus borcu sanki… Kendi şair yönü de oldukça kuvvetli olan Yılmaz Erdoğan’a bu borcu ifa ettiği için kendi adıma teşekkür ediyorum. O olmasa, belki de bu genç şairlerin harika şiirlerinin iki satırından bile haberdar olmayacaktık, ben ve niceleri. Sağolsun.

Gelelim kişisel şiir serüvenime: İlkokulda öğretmenler günü için yazdığım şiirle okul çapında birinci olduğumda ikinci sınıftaydım. Ergenken yazdığım şiirler de yaşıma göre hiç fena değildi: Örneğin Çanakkale şehitleri için yazdığım (on üç yaşındaydım), Orhan Veli’nin “harbe giden sarı saçlı çocuk” şiirinden esinlendiğimi hiç yadsımadığım şu şiir:

“Seni bir trende gördüm

Çanakkale treninde

Çocukluk göz kırpıyordu

Gülümseyen gözlerinde.

Hâlâ bembeyazdı tenin

En ufak bir dert görmemiş.

Ah küçük dostum ellerin

Gül yaprağından incinmiş.

Şimdi cepheye yolcusun.

Vatan hizmet bekler diye.

Fakat sahi, bilir misin

Savaş da ne demek öyle?

Oralarda saçlarını

Annen değil mermi okşar

Çanakkale rüzgârları

Çiçek değil barut kokar

Gözlerinde gülen deniz

Mavi değil, kızıl kandır!

Askerin tek düşüncesi

Koruyacağı vatandır.

Demek yaptın bunu çocuk

Evini bıraktın geldin.

Bir avuç toprak uğruna

Bütün varlığını verdin.

O halde git güle güle

Gülen gözlerin solmasın.

Savaş, sarı saçlı çocuk!

Bu yurt düşmana kalmasın…”

Gördüğünüz gibi çokça anti-militarist, feci ölçüde hümanist bir başlangıç yapan şiirimiz, ani bir twist’le milliyetçi duygularımızı kabartarak bitiyor, Arif Nihat Asya, Orhan Şaik Gökyay okutularak büyütüldüğümüz resmi edebiyat müfredatına hınzırca göz kırpıyordu. Hece ölçüsünü Necip Fazıl’ı kıskandıracak kadar başarıyla kullanmam da cabası 😛 😀 Tamam içimde harika bir şair yatıyordu diyemem, ama minik bir ergenken şiirde umut vaad ediyordum, objektif biçimde bunu söyleyebilirim.

Peki sonra ne oldu? Kadından şair olmaz mı dendi bana?

Hayır, olan şu oldu arkadaşım: Şiirlerimi Türkiye Çocuk dergisine gönderme gafletinde bulundum. Onlar da yayınladılar. Ama ne yayınlamak! Şiir, benim olmaktan çıkmış, saçma sapan bir şeye dönüşmüştü: Şiirimi baştan aşağı değiştirmişlerdi!!!

O sinir ve acıyla oturdum bir mektup yazdım. Bu yapılanın düpedüz ayıp olduğunu söyledim onlara. Bir başka şiirimi de gönderdim.

Ertesi hafta, şiir köşesinde: “Sayın hikaru, kendi eserlerini beğenerek inceleyenler asla gelişme gösteremezler” yazıyordu. İkinci gönderdiğim şiirim de yayınlanmıştı. Ve evet, gene baştan aşağı değiştirilmiş, bazı dizeler çıkarılmış, benim kullanmadığım kelimeler eklenmiş, benim olmayan bir şeye dönüşmüştü.

O günün acısı hâlâ hatırımdadır. Ağzımda buruk bir tat… Şiiri bıraktım.

Kelebegin_Ruyasi2Filmde, Muzaffer Tayyip ve Rüştü Onur’un şiirlerinin Varlık dergisinde yayınlandığı anki mutluluklarını izleyince aklıma bu acı-tatlı anım geldi işte… Onların yaşadığı kalp çarpıntısını, büyük mutluluğu iliklerime dek hissettim. Neyse ki onlar, devamında gelen hayalkırıklığını yaşamamışlardı. Çünkü editörler “çoluk-çocuk bunlar, sanattan ne anlarlar” demiyor, sanatçıya saygı gösterip şiiri olduğu gibi yayınlıyorlardı.

İşte bu vesileyle aradan tam on beş sene geçtiği halde içimde ukde kalan bu anıyı da anlatmış oldum. Buna vesile olduğunuz için teşekkür ederim sevgili Kelebeğin Rüyası ekibi. Ve o zamanlar Türkiye Çocuk Dergisi’nin edebiyat köşesinin başında oturan salak herifler (Söztutan ailesinden birileridir muhtemelen): Hepinize kafam girsin e mi! Minik bir çocuğun hayallerini yıktınız ulan! Hatta benim gibi kim bilir kaç çocuğun daha günahına girmişsinizdir… Saygısız embesiller, kendini sanatçı zanneden geri zekâlı sürüsü.

kişisel, sinema içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 14 Yorum

Kadıköy’de tiyatro keyfi bir başkadır…

oyun-atolyesi

Bu kış Oyun Atölyesi’ne fena dadandım. Pandaların Hikâyesi ile açılışı yaptık, ardından Testosteron geldi. Bu akşam ise Nergis Öztürk ve Engin Hepileri’den Oda ve Adam’ı izleme şansım oldu. Ah bir de Antonius ile Kleopatra’ya bilet bulsam var ya, benden mutlusu olmayacak… Ama Haluk Bilginer ve Zerrin Tekindor’un başrollerinde olduğu bu oyun sürekli kapalı gişe oynuyor; Ankaralıların “Bir Delinin Hatıra Defteri”ne bilet bulamadıkları için yaşadıkları kızgınlığı ziyadesiyle anlayıp empati kurabiliyorum 🙂 😛

panda

Benim için adeta birer Godot’ya dönüşmüş Antonius ve Kleopatra’yı beklerken ben iyisi mi size izlediklerimden bahsedeyim: Önce Pandaların Hikâyesi ile başlayalım. Oyunumuz, iki kişilik bir oyun. Başrolleri Ebru Özkan ve Caner Cindoruk paylaşıyor. Oyunun kısa özeti: “Frankfurt’ta kız arkadaşı olan bir saksafoncu tarafından anlatılan pandaların hikâyesi” diye geçiyorsa da siz ne Frankfurt, ne saksafon ne de (bir cümle dışında) panda bekleyin arkadaşım… Hiç alâkası yok. Oyun, bir sabah uyandığında yatağında tanımadığı bir kadın bulan genç bir adam, ve onunla 9 gece geçirmeye razı olan sempatik ve gizemli bir genç kadının hikâyesini anlatıyor. panda2Sonra işin içine epey fantastik şeyler giriyor; ışıkta üreyen görünmez hayvanlar, sürekli değişen telesekreter mesajları, çatıya uçan esas oğlanla esas kız… Ama çok tatlı, masal gibi bir aşk hikâyesi de sürüp gidiyor aynı esnada: Birbirine bir “a” diyerek anlaşan şirin bir çift, açılan pek değerli şaraplar, ortaya dökülen anılar, paylaşılanlar… Yani izlerken sıkılmıyorsunuz. Ancak oyunda çok fazla metaforik anlatımın olduğunu ve şifrelerin çoğunu çözemediğimizi belirtmem lâzım. Yazar Matéi Visniec kuantum fiziği ve felsefe eğitimi almış bir insanmış; o yüzden kendisinin kıyak bir kafayla yazmış olduğu metaforlar beni aştı. Oyunun sonu da somut bir yere bağlanmadı, biraz izleyicinin yorumuna ve hayalgücüne bırakıldı. Oyundan sonra neler olup bittiğini öğrenebilmek, en azından değişik yorumlar okumak istedim, ama internette doğru düzgün bir yoruma da rastlayamadım iyi mi…panda3 Demek ki kimi seyirci de tiyatro oyununda bu tamamlanmamışlık hissini seviyor… Ben yalnızca izlerken sıkılmayacağınızı, renk ve ışık oyunları ile (hele hele o tatlı animasyon sahnesi ile) büyüleneceğinizi garanti ediyorum. Ebru Özkan’ın sempatikliği ve her iki oyuncunun başarılı performansı da cabası.

testos3İkinci oyunumuz bir Polonya oyunu, Testosteron. Üç oyun arasında en bel altı esprilere sahip olan, ama en çok güldüğüm oyun da bu oldu. Oyuncu kadrosu tek kelimeyle müthiş: Yeditepe İstanbul’dan beri canımız ciğerimiz olan Ruhi Sarı, deneyimli tiyatrocu üstadımız Orhan Aydın müthişlerdi; Bülent Şakrak beni gülmekten öldürdü; Gürkan Uygun (nam-ı diğer Memati) bir role bu kadar mı yakışırdı, Emre Altuğ’sa lan resmen daş gibi adammış (evet, ben kendisini yaşlı bulup burun kıvıranlardan(d)ım :P) Behzat Ç. ile yıldızı parlayan Gökhan Yıkılhan son derece sempatikti. Veee sevgili Gökçer Genç; teee yıllar önce minimini bir üniversite öğrencisi iken sizi Ankara’da, (yine Haluk Bilginer’in ekibi ile) Cimri uyarlamasında izlemiş, bayılmıştım. Yıllar sonra yine histerik bir rol, ve yine harika oynadınız, tebrik ediyorum. Ayrıca zaten oyundan sonra tiyatronun girişinde yanınızda Bülent Şakrak varken rastlaştığınız ve sizi utangaç bir biçimde tebrik eden kız da bendim 😛 (ayrıca rolden sıyrılınca gerçekte çok yakışıklıymışsınız, rolün içinde çok belli olmuyordu 😛 :D)

testos2Öhömm, oyuna dönelim: Oyun pek de çekici bir biçimde başlamıyor. Bir restoranda hazırlık yapan garson sahnesiyle (ve bence oldukça gereksiz küfür ve hareketlerle) açılıyor. Ardından (düğün sonrasında eğlenmek için bu restoran/tavernaya gelmesi beklenen, ama nedense erken gelen) bir grup erkek içeri dalıyor, ve biz de düğünün iptal olma sebebini, gruptaki her erkeğin hikâyesini, ve yavaş yavaş ortaya çıkan enteresan bağlantıları öğreniyor, bol bol da gülüyoruz. Evet, oyun sonradan Arap atı gibi açılıyor. Üstelik rollerde bir denge var, her oyuncu sahnede ışıldama şansını buluyor. Hatta sahne sırası hangisine geçse onu oyunun en iyisi olarak görme gibi bir durum da geldi başıma; burdan oyunculukların her birinin çok iyi olduğunu anlayınız 😉 Gene de Bülent Şakrak’ın “kıskıvrak yakalama” hareketi ile ve Gökçer Genç’in bir goril değil bir şempanze oluşu (!) ile kalbimi ayrı bir biçimde kazandıklarını da belirtmiş olayım 🙂

evet böyle bir sahne de var...

evet böyle bir sahne de var…

Başta Emre Karayel, Mert Fırat ve Onur Ünsal’lı kadroyu yakalayamadığıma üzülmüş olsam da çıkışta oyunu bu oyunculardan izlediğim için mutlu mutlu sırıtıyordum. Ayrıca oyunu önden üçüncü sıradan izledim, nerdeyse elini uzatırsa aktörlere dokunacak kadar sahnenin dibinde olmak, ah ne güzel bir duyguydu yarebbim! 🙂 Kısacası, yer yer çok argoya kaçsa da asla bir Recep İvedik seviyesi(zliği)nde olmayan güzel bir oyun bu. İzlenesi. Bi’ de müzikleri çok güzel. Sevgili Celal Kadri Kınoğlu’nu (yani Tatlı Hayat’ın en sevdiğim karakteri İrfan’ı) sondaki şarkının sözleri için (ve elbette müthiş yönetmenliği için) tebrik ediyorum 😉

odaveadam

Son olarak gelelim Oda ve Adam‘a. Şimdi Nergis Öztürk ve Engin Hepileri deyince benim tarafsız olmam imkânsız bir kere, onu bir kenara yazalım. İkisi de çok beğendiğim oyuncular, hatta acayip seviyorum kendilerini, Orçun’a bağlayıp “onlar benim bebeklerim” diyesim var… Yalnız Allahaşkına oyunun tanıtım yazısına bir bakın:

“Oda ve Adam ifadesini gündelik yaşamın içindeki kuytu ayrıntılarda bulan aşka ve ilişki olasılığına dair deneysel bir oyun. Temelde kadın ve erkeğin hem birbirini tamamlayıcı hem de yadsıyıcı bakış açılarından ayrı ayrı anlatan bir metne dayanıyor. Oda ve Adam, monolog ve diyaloğun, sokak dili ve entelektüel dilin, yalın ve karmaşığın, yalnız ve kalabalığın, mümkün ve imkansızın, imge ve gerçeğin, kadın ve erkeğin muğlak ve geçişken ama aynı zamanda gerilimlik sınırlarında dolaşıyor. Hem yalın bir öyküyü takip etmenin gayretiyle hem de bir dil, ses, beden ve imge harmanının çok katmanlı çağrışım alanlarıyla karşı karşıya bırakmaya çalışıyor seyirciyi. Bir ucunda gerçekle düş arasındaki ufuk çizgisi, diğerinde kadın, erkek ve imge arasındaki iç ilişki…”

Yani ben bu yazıyı okuyunca aklıma gelen ilk şey Leyla ile Mecnun’un Yavuz hırsızı gibi: “topuk topuk topuk!” diye koşarak uzaklaşmak olurdu… Zaten bir yazıda “yadsıyıcı” “imge” “muğlak” gibi laflar (hatta: “imge harmanının çok katmanlı çağrışım alanları” breh breh breh!) geçiyorsa oradan uzayacaksın arkadaşım, ben bunu bilir bunu söylerim. (Ha, kendin de “bu bağlamda, entelektüel bir platformda hissedilen böylesi bir yaşanmışlık duygusunu yadsımak bir insanlık suçudur!” diye konuşan bir adet Açılay’san orası ayrı tabii.. :P) Ama diyorum ya, Nergis Öztürk ve Engin Hepileri aynı oyunda olacak ve ben entelektüel (!) kaygılarla o oyuna gitmeyeceğim ha?? Daha neler! Nitekim iyi ki gitmiş ve bu şöleni izlemişim; iki oyuncu da birbirinden harikaydı, sahne ve dekorlarla etkileşim içindeki dinamik oyunları muhteşemdi (yalnız Nergiscim Öztürkcüm, affına sığınarak sormak istiyorum, salıncaktan düştüğün sahne gerçekten oyuna dahil miydi yoksa ufak bir sahne kazası mıydı? asdkasdlasdlk 😀 :D) ve bir an bile gözlerimi onlardan alamadım…

sanırım en sevdiğim sahne buydu... "şunu şunu yaptım" :D

sanırım en sevdiğim sahne buydu… “şunu şunu yaptım” 😀

Oyunun hissettirdiği duygu da pek şeker, pek nahifti: Birbirinin ruh eşi olan iki insanın utangaç aşkı diye yorumladım ben gördüklerimi. O kadar ki, aynı şeyleri hissedip dillendirmelerine rağmen, ilk görüştükleri ve âşık oldukları andan sonra yanlış anlamalar ve kırılganlıklar yüzünden bir daha bir araya gelmeleri uzun zaman alıyor… Ancak kuzu bey benimkinden tamamen farklı bir yorum getirdi ve ikisinin aynı insan olduğunu (aynı sözcükleri kullanmaktan mütevellit)/veya aynı insana âşık olduklarını (âşık oldukları kişinin kıyafetini aynı biçimde tanımlamışlardı) savundu. Öte yandan yaşananların hangisi gerçek hangisi hayal hangisi anı idi, sonunda ne oldu ne bitti, bunlar da üzerinde anlaşamadığımız noktalardan. Yani yine yoruma açık bir oyun izledik; soyut bir hikâyeydi. (Sevgili Nergis Öztürk ve/veya Engin Hepileri’yi oyunun asıl anlatmak istedikleri konusunda bizi aydınlatmak üzere bize bir çay içmeye ve muhabbet etmeye davet ediyorum. Evet son derece fırsatçıyım :P) Bu konuda eyyorlamam bu kadar. Zaten ben mühendis adamım oğlum, bu kadar yorum yapabilmem bile mucize. Ben size biraz da Engin’in üflesen uçacak oluşundan (yine de çok sevimli, orası ayrı), Nergis’in müthiş güzelliğinden, tiyatroda Cemal Toktaş ve Yeliz Kuvancı’yı gördüğümüzden, Onur Ünsal’ın da bir cee yaptığından (ama oyun kapalı gişe oynadığı için ayakta/en arkada yere oturup izlemek zorunda kaldıklarından) bahsedeyim en iyisi… Siz de oyunu kendiniz gidip izleyin ve mümkünse sanatsal boyutu benimkinden daha yüksek olan yorumlarla gelin. Oda ve Adam mart ayında da Oyun Atölyesi’nde olacak 😉

tiyatro içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | 8 Yorum

Bir avuç mim

Hadi bugün mim cevaplayalım. Birleştirebildiğim kadar mim’i bir araya getirip fazlasıyla kişisel ve geyik bir yazı yazacağım; beni film&dizi&anime&kitap yorumları için takip eden dostlar vakit kaybı hissine kapılmamak için bu yazıyı pas geçsinler lütfen.

Öncelikle, evvel zaman içinde kalbur saman içinde sevgili Minekibuu ve Seymsomething tarafından (kendileri bile unutmuştur ama) bendenize gönderilen bir “Hayalinizdeki Ev” mimi var idi… Onunla başlıyorum. Şimdi efenim, benim hayalimdeki ev geniş ve ferah olmalı. Dubleks, hatta tripleks olsa yeridir. Ama temizliğinden ben sorumlu olmayayım n’olur!… Tipik Türk kadınının aksine ben temizlik yapmayı hiç sevmem, hiç de terapi gibi gelmez bana. Ama pis ve dağınık bir ortamda yaşamayı da sevmem iyi mi… Yani nedir, doğru dürüst temizlik yapan güvenilir bir yardımcım olacak, gözüm arkada kalmadan evimin anahtarını ona bırakıp çıkacağım, ve akşama misler gibi tertemiz bir ev beni bekliyor olacak. Vay bee, cillop gibi. Tabii bunun için de para lazım, evet biliyoruz… Ama daha önemlisi, işini iyi yapacak temizlikçi de bulmak lazım: Bu hanımların bir kısmı siz başında durmayınca temizliği son derece lakayıt bir biçimde yapıyorlar, test ettim onayladım. Başında durmaksa bana göre değil; çalışıyor olmak ve cumartesi-pazarımı temizlik yaptırarak heba etmek istememek bir yana, annem yardımcı aldığı zaman bile öfleyip pöfleyip evden kaçardım ben. Höff, evet, ev kadınlığı benim kalemim değil, bunu zaten biliyorduk…

Bi dakka yaa, hayalimdeki ev mimi hayalimdeki yardımcı’ya dönüştü ulen…  Ehem, evet, eve geri dönelim. Ben tripleks bir villa reca edeceğim lütfen. Ormanlar arasında, uzaktan uzağa deniz manzaralı, yemyeşil bir bahçe içerisinde bir ev… Bol ışık alması (ben ışıklı, aydınlık yerleri severim; Geothe gibi “ışık… biraz daha ışık!…” diye diye öte dünyaya gitcem kesin) ve minimalist tarzda döşenmiş olması yine en önemli tercihlerimdendir. Yani işte bildiğin klasik zengin evi istiyorum arkadaşlar. Çok paranız varsa (Aşk-ı Memnu’da ya da İntikam’da görülen) Boğaz kenarındaki yalılardan birini alıp tapusunu bana yollayabilirsiniz, çok makbule geçer… Hadi yalıyı geçtim, ama Şile kıyısında bile böyle bir ev alabilmek için ya çocuk yapmadan para biriktirerek 50 yaşımı beklemem ya da Harry Potter gibi bir seri yazarak aniden voleyi vurmam gerekiyor ki sanırım ilk seçenek daha olası 😛 Tam olarak aklımdan geçenleri karşılamasa da, google’da bulduğum resimlerden hayalimdeki evi yansıtmaya en yakın olanlar şunlar efenim:

house1

house2

house5

house12

Ayrıca bence bir evin en önemli bölümlerinden ikisi mutfak ve banyodur. Şu an ikamet ettiğim kıçıkırık apartman dairesini bile bulmadan önce yaklaşık 720582 ev gezmiş olmamın, bu kıçıkırık daireye muadillerine göre 300-400 lira fazla kira ödememin sebebi işte budur: Banyosu, mutfağı nuh nebiden kalma evler fena halde canımı sıkıyor, zaten olmayan temizlik yapma hevesim sıfırın altına iniyor, sonra yaşa o evde yaşayabilirsen… O yüzden bir gün çok zengin olursam şöyle banyolar, mutfaklar yaptırasım var:

house7

house8

house11

house10

mutfak

Gelelim ikinci mim’e. Deniz‘ciğimin pasladığı “en sevdiğin Korece kelime” konulu bu mim beni zorlamadı desem yalan olur. (Söylemesi ayıp 100 kelimelik çok pis Korece bilgim vardır da 😛 :P) Şiro mu desem andue mi, ilk öğrendiklerimden olan ve bir zamanlar sevgili blogger dostlar için çokça kullandığım “çingu” mu, hatta ünlemlerden seçebiliyorsak Gu Jun Pyo’nun “ayşşşş!”ından mı alsam bilemedim… Aşk-sevgi-evlilik sözcükleri, ve aile temalı olan (oppa, appa, omma, unni, kayınço bacanak vs.) kelimeler gene diziler sağolsun Korece kelime haznemizin en nadide parçalarından… Ama ben seçimimi güzel, şeker, sevimli anlamlarına gelen yeppudaa ve kyeopta‘dan yana kullanıyorum dostlar. Anlamları kadar bunları söylemesi de pek şeker, mesela “yep”ten sonra azcık durup sonra bir kerede “pudaaaaa!” diyoruz, bakın şöyle: yep-pudaaaaa! Aynı şekilde bi de kyeopta diyelim, ama bunu tek hece gibi söylüyor ve Koreli kızlar gibi şirinlik yapıyoruz: Kyeoptaaaaa! Gidin sevgiliniz üzerinde deneyin; işe yararsa aşkınızı artırmış, yaramazsa ekşi sözlüğün “bebek gibi konuşan kızlar” başlığına bir entry daha kazandırmış olursunuz.

Ve nihayet bu aralar pek bi’ popüler olan 11’li mim’i sevgili Hatice, Harmony ve Sessizgemi çıtırlarından aldım, kendilerinin affına sığınarak biraz kısaltıyorum: Benle ilgili 11 enteresan bilgiyi merak edenler şu yazıya ve bu yazıya bakabilirler. Harmony’nin sorduğu sorular şöyle imiş:

1) Bir arkadaşın (A) başka bir arkadaşının (B) arkasından kötü şeyler konuşuyor ve bu konuşmaya sen de şahit oluyorsun. Ve A, B’nin en yakın arkadaşı. Duydukların karşısında ne yaparsın?

Böyle konularda arada kalmak çok zor bir durum. Hani iki ucu pis değnek dedikleri cinsten. Sanırım yapacağım şey B ile aramdaki samimiyete bağlı: Eğer B’nin beni yanlış anlamayacağına güveniyorsam gidip duyduklarımı anlatır, A’ya karşı dikkatli olmasını öğütlerim. Ama eğer yeterince samimiyetimiz yoksa, o zaman B’ye bir şey demem, A’nın gerçek yüzünü kendisinin görmesini beklerim. Hayır bi de işin ucunda kendin kötü olmak var çünkü…

2) Oyuncu-şarkıcı vs. olmak istiyorsun ve o alanın uzman kişilerinden biri seni keşfetti, ünlü olma konusunda seninle ve ailenle konuşmak istediğini söyledi. Tepkin ne olur?

“Ayol ne ailesi, otuz yaşıma geldim, gel sen beni benden iste 😛 :P” derim. Ayrıca kimlerle kamera karşısına geçeceğime bağlı olarak bırak para istemeyi, üstüne para bile vermem mümkündür 😛

3) En çok hayalini kurduğun şey ne?

İkinci soru ile büyük bir uyum yakalayarak söylüyorum: Song Joong Ki ve Gong Yoo (ikinci isim optional, başkası da olabilir :P) ile bir film çekmek isterdim. Belçim Bilgin’i ilk defa kıskanıyorum, hatun Kıvanç Tatlıtuğ ve Mert Fırat’la başrolleri paylaştığı şahane bir filmde oynadı, hem de fragmanda gördüğüm kadarıyla iki genç kendisi hakkında “bu kadar güzel olmak yasaklanmalı” falan diyorlardı, askjdajksdajksdka 😀 😀 (Sanırım film, Kutsi’nin çohacayip yakışıklı sayıldığı, mahallenin kızlarınca paylaşılamadığı, bizimkinden epey farklı bir güzellik anlayışı olan “Huzur Sokağı paralel evreni” ile aynı evrende geçiyor…) Ulenn kuzu bey, Yılmaz Erdoğan’dan gençsin, yakışıklısın ama şöyle bir film yapıp karının egosunu tavan yaptıramadın ya, peheeeyyy…

4) Rüyanda gördüğün şeylerin gerçek hayatta da karşına çıktığı oldu mu?

Cık. Aşırı derecede saçma rüyalar gördüğüm için pek mümkünatı yok zaten… Mesela en son rüyamda Behzat Ç. ekibiyle birlikte bir hırsızı kovalıyorduk, sonra ben kırmızı ışığa takıldığım için onları gözden kaybediyordum, telefon ettiğim zaman “gel biz ODTÜ’deyiz” diyorlardı, ODTÜ’ye gidiyordum ama ODTÜ bildiğim gibi değil, tuhaf bir yerdi ve orda bir karıncayiyen (evet, karıncayiyen!) bana saldırıyordu. Şimdi bu rüyanın çıkma olasılığını bi zahmet hesaplayın? (pi’yi 3.14 alabilirsiniz.)

5) Şu an hangi şarkıyı dinliyorsun?

Sound of Silence. Şaka lan, kelime oyunu yaptım, bir şey dinlemiyorum.

6) Yabancı bir ülkeye çıkacaksın, bavuluna kıyafetler dışında 3 şey koymana izin veriliyor, onlar ne olur?

Kozmetikler üçten fazla olur yalnız… El çantasına da alamam, malum uçuşlarda 100 ml’den fazla sıvıya izin verilmiyor.. (Bu arada ben bu soruyu niye bu kadar ciddiyetle cevapladım ki şimdi? :P)

7) Asla yapmam diyip yaptığın şeyler neler?

Yok. Hiçbir şey için asla yapmam demem zaten, geçmiş tecrübelerim bana bunu öğretti: Büyük konuşmayacaksın!!!

8) Canın çok sıkkın, dün aldığın çikolatayı yeme ümidiyle dolabı açtın. Ama yerinde değil! Ne olacak şimdi?

Markete iner yenisini alırım ayol, böyle küçük şeyleri dert etmeyin mirim… (Yalnız başta ilk anki hayalkırıklığı ile bi küfrederim galiba, bak orası ayrı…)

9) Yolda sakin sakin yürüyorsun. Karşıdan gelen bir çocuk seni parmağıyla göstererek gülmeye başladı. Neden olabilir?

Fermuarım açık kalmış olabilir. Ama daha yüksek olasılıkla saçlarım cadı gibi görünüyordur, çocuk ona gülüyordur… Bununla ilgili benim değil, annemin bir anısı var: Karşıdan gelen çocuk parmağıyla onu işaret edip: “cadııııı!” diye bağırmıştı da bir zamanlar… Hâlâ hatırlayıp hatırlayıp güleriz 😀 Ben de annemin kızıyım işte; kalın telli bol elektrikli gür saçlar(ımız) kontrol altına alınmadığı zaman çalı süpürgesinden hallice bir hal alabiliyor…

10) Mektup arkadaşın var mı, yoksa olmasını ister miydin?

Yessss! En son üniversite yıllarımda kalan mektup arkadaşlığı müessesesini Mavi’ciğim sayesinde yeniden canlandırmış bulunuyorum. Öperim kuzum gözlerinden 😉

11) Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan? Sevincli

Hepsi Gogol’ün paltosundan çıkar bence 😛

Haticehayal’in sorularından daha önce hiçbir yazıda cevaplamadıklarımsa şöyle:

3) Kendinizde anlam veremediğiniz huylarınız var mıdır?
Anlam veremediğim hüzünlenmelerim, huysuzlanmalarım olduğu doğrudur; bunları hormon değişimlerine bağlıyorum. Kadın olmanın cilveleri 😛
4) Televizyonculukla ilgili bir iş yapsaydınız bu ne olurdu?
Sanırım metin yazarı olurdum. Kamera önünde pek başarılı olamıyorum da… (geçenlerde okulun tanıtım videosuna koymak üzere çekim yaptılar ama heralde kurguda benim kısmı komple çöpe atmışlardır, iki lafı bir araya getiremedim ulen! bilmediğim yerden sordular orası ayrı, ama “doğaçlama” ve “ağzı laf yapma” konularında sınıfta kaldığım kesin…)
ben...
5) Beğenmediğiniz/bitiremediğiniz bir kitap var mı?
Bakınız, vikitap profilim.
6) Şöyle komik olanından asla unutamayacağınız bir anı var mı?
Oyy, bende rezillikten bol ne var? Şu yazıda talihsiz serüvenlerimden bir demet anlatmıştım, ikincisini de bir ara elim değdiğinde yazacağım…
7)  Kitap yazsaydınız bu ne üzerine olurdu?
Fiyatlandırma ve gelir idaresi, oyun teoremi, polisiye roman, Türk-Kore ortak yapımı romantik komediler (bakınız sağ taraf :P), ve “genç ve kariyer sahibi bir kadının post-modern dünyada yürek burkan yalnızlığı” temalı bir roman gibi son derece geniş bir yelpazede kitap yazabilirim 😛 😛 Söyleyin bakayım hangisini okursunuz, bak ona göre yazıcam.
8)  The Simpsons/Family Guy/ South Park karakterlerden biri olsaydınız bu hangi karakter olurdu?
Lisa Simpson.
9) Hala izlediğiniz bir çizgi film var mı?
Peheheyyy, bu ayıp soruyu hiç sormadın kabul ediyor ve seni blogun anime kategorisine yönlendiriyorum 🙂
11) Çok severek izlediğiniz (K-Dramalar hariç) bir dizi var mı? Sevincli
Bu aralar The Good Wife. Her daim Modern Family, the Big Bang Theory. Bitmeden önce House’du. Ve yılda bize yılda iki, bilemedin üç ay keyif yaşatan namıssız diziler Sherlock, Downton Abbey, Dexter…
housemd
Nihayet Sessizgemi’nin sorularından bir miktar seçip (artık bayılmak üzere olduğum için sadece son kısmı aldım, kusura bakma e mi canım?) bu destansı yazıyı burada bitirelim:
1) İsminizi seviyor musunuz? Sizi yansıttığını düşünüyor musunuz?
Evet, ve evet… Anne ve babama burdan şükranlar sunuyorum 😛
2) Bir partiye gittiniz ve kapıdan girer girmez bütün bakışlar size çevrildi…
Bakınız, bana bakıp gülen çocuk 😛 😛 Şaka bi yana, çok güzel olduğum için bütün bakışlar bana döndü desem, pek olası değil… Yani ortalama üstü sayılabilecek kadar güzelim, ama üzgünüm ki benimki ilk anda çarpan bir güzellik değil. Şu ana kadar ilk anda çarptığım kişiler yalnızca Uzak Doğulular olmuştur! 😛 Haa, parti Çin’de veya Tayvan’daysa o zaman güzel olduğumu düşündükleri için bakıyorlar olabilirler, tamam… Ama Kore’deyse, o zaman da “15 kilo fazlası olan bu obez kız kim??” diye şok oldukları için bakıyorlardır, ajaskdaksdkaslk 😀 😀
3) Blogunun 200 takipçisi olması senin için çok önemli mi?
Hayır. Hatta fazla tanınmaktan korkuyorum, takipçi sayısı arttıkça kendim olmaktan uzaklaşıyormuşum gibi geliyor… Özellikle kişisel yazıları kimse okumuyor gibi düşününce yazmak daha kolay… 😉
Genel, mim içinde yayınlandı | 5 Yorum