Yaz günleri akıp giderken…

N’aber millet? Hayat nasıl gidiyor? Umuyorum ki sıcaklarla ve oruçla başınız hoştur; yaz günlerini aylak aylak geçirme lüksünüz vardır; ve hayatınızdan memnunsunuzdur… Peki böyle günlere yakışan dizi/film/kitap önerileri duymak ister misiniz? İşte Hikaru’nun seçtikleri (lan, bu son iki cümle fena halde dergi yazısı ağzı oldu 😛 Neyse, bu “üslup kırılması”nı blogdan uzun zaman ayrı kalmış olmama verin :P):

Rizzoli-Isles-rizzoli-and-isles-12616009-1017-1200

Rizzoli & Isles: Başrollerini iki güzel kadının paylaştığı polisiye dizi Rizzoli & Isles benim yeni gözdem. Uzun zamandır haberdar olduğum, ancak birkaç hafta öncesine kadar nedense izlemeyi düşünmediğim bir diziydi (harbi, neden öyleydi?). Ama Tess Gerritsen’ın Çırak kitabını okumamla fikrim değişti ve erkek Fatma dedektifimiz Jane Rizzoli ile “Ölüler Kraliçesi” adli tabibimiz Maura Isles’ı bir de kanlı-canlı izlemek istedim. İzlediğim daha ilk bölümün de okuduğum ilk kitaptan uyarlanmış olması benim için çok hoş bir sürpriz oldu. Fakat baştan söyleyeyim, romanlarla dizinin pek ilgisi yok: İlk romandan sonra dizideki olay örgüsü kitaplardan tamamen bağımsızlaşıyor. Üstelik romanlar katilin psikolojisine odaklanan heyecanlı thriller’lar formatındayken dizi polisiyeden çok Jane ve Maura’nın dostluğuna ve aile/arkadaşlık ilişkilerine önem veriyor sanki… Bu yüzden dizinin tonu kitaplara göre çok daha hafif ve eğlenceli. Hatta cinayetler olmasa nerdeyse “feel good movie” diyeceğim, insana kendini o derece iyi hissettiriyor! 😀 Jane Rizzoli rolüne Angie Harmon ablamız cuk oturmuş; yani ondan başkası bu erkeksi-alaycı (yine de çok güzel, ah ah! :P) dedektif hatunu böyle güzel canlandıramazdı… Dr. Isles rolünde Sasha Alexander ise kitaplardakinden çok farklı bir portre çizmiş; soğuk nevale olmak yerine fazlasıyla sempatik bir hatun bu doktor Isles bence. Hatta bitmek bilmeyen ukalalıkları ve her gördüğü yakışıklıya yazması bile onu itici yapmıyor; her şeyiyle çok sevimli ve muhteşem giyinmeyi bilen stil sahibi bir insan 🙂 İkilinin kanka oluşu da kitaplardakinden farklı bir durum sanırım (seride henüz çok fazla ilerlemiş değilim), ama böyle zıt karakterlerin bir araya gelişi her zaman ilgi çekicidir, dizide de bence böyle olmuş. RIZZOLI-ISLESSon olarak kitaptaki uyuz Rizzoli ailesi yerine dizideki sempatik aile çok yerinde bir seçim olmuş. Bir tek yakışıklı ajan Dean’i dizide pek görememekten şikayet edeceğim; onun dışında diziyle ilgili nerdeyse her şeyi seviyorum diyebilirim. (Ha, bir de yaz dizisi olduğu için her sezon 15 bölümcük yayınlanmasına kıl oluyorum 😥 ) İrlandalı popülasyonu yüksek olan, bir Amerikan şehrinden çok Avrupa kentlerine benzeyen cağğnım Boston’da geçiyor olmasına, Red Sox göndermelerine ve Kelt esintileri taşıyan jenerik müziğine de ayrıca bayılıyorum 🙂 Yaz günlerinde çıtır çerez bir dedektiflik dizisi izlemek isteyenlere Rizzoli & Isles hararetle tavsiyemdir.

loneranger

The Lone Ranger: Karayip Korsanları’nın yönetmeninden şahane bir Western-komedi. Başrolleri hiç yaşlanmayan adam Johnny Depp ve yeni kuşak Amerikan çıtırı Armie Hammer’ın paylaştığı çok eğlenceli, çerezlik bir film. Western’le tanışması 90’lı yıllarda her pazar TRT1’in verdiği eski filmlerle -baba zoruyla- gerçekleşmiş, laf aramızda kovboy filmlerini hiç sevmeyen bir insan olarak çok severek ve eğlenerek izledim. IMDB’de 6.7 gibi bir ortalamayı kesinlikle hak etmediğini düşünüyorum, bence en az 7.5 olmalıydı. Bir kere filmde bir Johnny Depp faktörü var ki, bu manyak adam (bir Jack Sparrow kadar çılgın olmasa da) Tonto karakteriyle harikalar yaratıyor. THE LONE RANGERKendisinin ticaret (!) anlayışı, kafasındaki kara kargası, kutsama amaçlı kuş yemi serpmeleri, beyaz atla konuşmaları bize defalarca kahkaha attırdı 🙂 Filmin Kızılderilileri kötü göstermemesini ayrıca sevdim (hoş, zaten yıl olmuş 2013, bu çağda hâlâ Kızılderililer pis kaka diyen bir film çekilecek olursa biz dünyayı toptan kapatıp gidelim :P) Bu arada film, 50’li yıllarda ABD’de fırtınalar estiren aynı adlı diziden uyarlamaymış. İçine ufak tefek fantastik öğeler de katılmış, uçan (!) at ve etobur tavşanlar gibi. (Sanırım yönetmen kendini Karayip etkisinden pek kurtaramamış :)) Amerikan hukuk adamlarına giydirmesi yönüyle ayrıca sevdim. Kadın erkek çoluk çocuk herkeslere tavsiyemdir 😉

karisikkaset

Karışık Kaset: Siz de benim gibi 90’lar nostaljisine bayılan “erken Y kuşağı” (yani 80-90 doğumlular) içine mi dahilsiniz? O zaman acı-tatlı bir aşk öyküsünü 1990 yılında bir çocuğun ağzından anlatmaya başlayan, ardından 2000 yılına, nihayet 2010’a atlayarak devam eden bu sevimli kitaba bayılacaksınız. İstanbul Acıbadem’de yaşayan Ulaş, ilk kalp çarpıntılarını ve aşk acısını yaşarken 30’luk, 45’lik, 90’lık kasetlerde Sezen Aksu’dan MFÖ’ye o günlerin pop sanatçıları da kendisine eşlik ediyor. (Gerçi şarkı-şarkıcı referansları bence biraz abartılı olmuş. Nerdeyse her sayfada bir, hatta birkaç şarkı(cı)ya gönderme var! Yine de Mevsim Bahar (Nilüfer Örer), Pinhani ve Brenna MacCrimmon’ın isimlerinin zikredilmesi beni mutlu etmedi desem yalan olur 🙂 ) İçinden meybuzların, atarilerin, Didim’e yazlığa gitmelerin, hatta Umut Kurt ve Ezgi Mola’nın (valla :)) geçtiği şirin bir kitap. Çok kolay okunuyor, tam anlamıyla çerezlik. Yaz günlerinde iyi gider 😉 Gerçi arada bir kendini aşıp güzel tespitler, altı çizilesi sözler de söylüyor, mesela şu satırlar gibi:

33 yaşımın 23’ten ve 13’ten daha çok şey bildiği kesin, tesellim bu. Korkum hayatın gözlerinin içine bakıp “işte şimdi anladım” demek için 83 yaşımı beklemek zorunda kalmak. Yaşlanmanın korkutucu yanı ölümün yaklaşması değil, gerçekleştiremediğin hayaller için kurduğun “Canım, nereden baksan daha önümde … yıl var” cümlesindeki boşluğa yazdığın sayının giderek küçülmesi.

Keyifle okuyunuz canlarım ^^

Reklamlar
kitap, sinema, Yabancı Dizi içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 9 Yorum

Türkiye direniyor…

Blogumda siyasi yazılar yazmaktan hazzetmiyorum aslında. Amerikalıların din ve siyaset konuşmamak konusunda yazılı olmayan bir kuralı vardır; çünkü “herkesin inandığı kendine”dir, ve karşıdakinin fikrini değiştiremediğiniz gibi böyle tartışmalar en yakın arkadaşınızla bile aranızı açacaktır. Ama bir seferlik kendi kendime koyduğum bu kuralı bozuyorum. Çünkü ülkemizde çok enteresan şeyler oluyor ve bunlara kayıtsız kalamazdım.

Evet, Gezi Parkı direnişinden söz ediyorum. Olayların başlangıcı çoğunuzun malumu; önce bir avuç çevre gönüllüsü Taksim’deki Gezi Parkının yıkılıp yerine AVM yapılmasına karşı çıktığı için protesto eylemine başladılar. Bu sırada ne yalan söyleyeyim, pek kimse onları iplemedi. Ama ne zaman polis orantısız güç kullanımına, hiç gereği yokken biber gazı ve TOMA’larla su sıkmaya başladı; işte o zaman milletin tepesi attı: Taksim’e gelip protestocuları destekleyen insanların sayısı çığ gibi büyüdü; ardından eylem diğer şehirlere de sıçradı. Ve şimdi, direnişin 13. gününe girilirken bu direniş rüzgarları kolay kolay dineceğe de benzemiyor. Buraya kadar hepinizin bildiği şeyler.

20130608_184502

Ama beni heyecanlandıran, gözlerimi dolduran şey, başka… İlk defa, bütün farklılıklardan arınıp vicdansızlığa, haksızlığa karşı tek yürek olarak durabilmenin insanda yarattığı o büyük coşku. İşte budur beni bu kadar etkileyen, inanılmaz gelen… Çünkü ben ülkemde daha önce böyle bir şeye şahit olmadım. Benim çocukluğum, gençliğim, insanların çeşitli kamplara ayrıştığını gözlemleyerek geçti… Annem 74’te Kıbrıs Çıkartması olduğunda hippie’lerin bile “bizi de askere alın! biz de yardım etmek istiyoruz!” diye bağırdıkları zamanları anlatırken bana masal dinliyormuşum gibi gelirdi; hele hele Kurtuluş Savaşı’nda Türk-Kürt, Alevi-Sünni, komünist (Mustafa Suphi’ler)-dindar bütün milletin vatanı uğruna bir araya gelip savaştığı o ruhu hissetmek neredeyse imkansızdı. Çünkü biz böyle şeylere alışık değildik; bizim toplumumuz “adam sende”ci, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın”cı, kolay gaza gelen ve farklı olana karşı hoşgörüsüz bir toplum gibi görünürdü gözümüze. Ondandır bu duruma inanamayışımız, böylesine duygulanmamız…

20130608_184518

20130608_185636

Dün Taksim’de ve Gezi Parkı’ndaydım. Hayatımda ilk kez bir intifada gördüm. Barikatları, her tarafı sprey boyayla boyanmış binaları bir açık hava müzesindeymiş gibi bir duyguyla izledim. (Ve bu binaların tekinin bile camı kırılmamıştı, yağma falan yoktu) AKM’de onlarca  poster, afiş asılıydı; Taksim meydanında büyük bir kalabalık halay çekiyordu. Ve elbette Gezi Parkı: İğne atsan yere düşmeyecek hale gelmişti; tam bir festival havası vardı, her taraf çadırlarla doluydu. Bir köşede insanlar kuyruğa girmiş yemek dağıtılmasını bekliyorlardı (parkta uyuklarken gördüğüm birkaç tinerci çocuğun da bu sayede birkaç gündür kursaklarına sıcak yemek girdiğini düşünün, ne güzel..) Aşağıdaki geniş alanda konser vardı, insanlar zenci bir solistin şarkılarıyla coşuyorlardı (bir ara i’m chappuling’i bile söyledi, ehuehe :D) Bir köşede LGBT standı vardı, anne-babalar “Benim Çocuğum” filmini insanlara tanıtıyorlardı, bu sırada gay bir çift alkışlar eşliğinde dans ediyordu 😛 Ve parkta İşçi Partisi’nin Atatürkçü posterlerinin 20 metre ötesinde BDP’nin posterleri asılıydı!!! Akşam GS-FB-BJK taraftarları kol kola girip şarkılar söyleyerek İstiklal caddesinde yürüdüler!!! İnanılır gibi değildi, başka zaman olsa birbirinin boğazına sarılacak insanlar birdenbire kardeş oluvermişti. Yemin ederim bunları görmek müthiş bir duyguydu, demek ki olabiliyormuş, demek ki nasıl da birbirimize benziyormuşuz, değil mi…

Gezi Parkı direnişi işte bize bunu gösterdiği için önemlidir. Apolitik, hayatında hiçbir eyleme gitmemiş insanlar ilk defa bir araya gelip polis şiddetine karşı durduğu için önemlidir. 90’lı yıllarda doğan çocukların “biz de varız!” demeleri, dayatmacı ve kendilerini yok sayan zihniyetlere karşı tepki koymaları yönüyle önemlidir. Ağzından salyalar akıtarak bir “Türk baharı” bekleyen Batılılara, bizim Kaddafi’yi linç eden vahşilerden olmadığımızı, son derece uygar ve barışçı bir havada omuz omuza direnebileceğimizi göstermesi yönüyle önemlidir. Bir de, siyasi ve ideolojik olmaması yönüyle çok önemli buluyordum bu eylemleri, ama yazık ki artık siyaseti bulaştırmamak mümkün olmamış (bkz. BDP, İP, SDP ve bilumum fraksiyonların standları). Yine de tüm bunların barışçıl bir havada bir arada bulunması bile büyük bir adım, bu bile çok değerli bence.

IMG_0153

IMG_0160

Yine de endişelerim yok değil ve her şeyi pembe gözlükle görmüyorum (çünkü ben 90’lı değil, 80’li kuşağa aitim, eheh) Öncelikle, Ankara (ODTÜ, Hacettepe gibi üniversitelerde aşırı sol grupların cirit attığı malum, fırsat bekleyen provokatörler çoook…) ve Antakya’da (uzun zamandır karıştırılmak istenen bir şehir) eylemlerin başka boyutlara çekilip kontrolden çıkmasından çok endişe ediyorum. Ayrıca başbakanın geri adım atmayı kendine yediremeyip bir sürü cahili bu insanların üzerine salmasından çok endişe ediyorum (aklı ve vicdanı hür AKP’lileri tenzih ederim). Dün metrobüsle dönerken aracın arka tarafında gülüp eğlenen gençlere “susun lan gerizekalılar!” diye bağıran orta yaşlarda bir andavalı görünce böyle insanların çokluğunu hatırlayıp fena halde kaygı duydum. Öte yandan, darbeden, siyasi istikrarsızlıktan falan endişe etmiyorum; darbe yapacak bir asker gücü artık yok, ve zaten bunu (çok ufak bir azınlık dışında) kimse istemez. Başbakan ve hükümetinse “Tayyip istifa!” sözleri üzerine gurur yapıp istifa etmesini beklemek çok komik olur, kendilerinde bir gram bile Japon kanı yok bildiğiniz gibi, eheh 😀 Ve büyüklerimizin “tepkinizi sandıkta gösterin!” lafına gelince: Evet, asıl tepki sandıkta gösterilecek, ama vatandaşlık 5 yılda bir oy kollanıp sonra kenara çekilmek değildir. Böyle demokratik protestolarla sesini duyurmak da vatandaşlık görevine girer. O yüzden üzgünüm statükocu Devlet emmim ve diğerleri, bu konuda haksızsınız ve gördüğünüz gibi size laflar hazırladım.

İşte böyle… Gönül ister ki hükümet aklını başına alsın, direnişçilerin uygun talepleri yerine getirilip özür dilensin, ve bu iş başladığı gibi barışçıl biçimde bitsin. Artık kimsenin burnu kanamasın. Eylemciler de ortalığı karıştırmak isteyen siyasi gruplara fırsat vermesin. Ve bize ülke gençliğine dair duyulan umut, gençliğe de bir araya geldiği zaman neler başarabildiğini gördüğü bugünlerin güzel hatırası ve özgüveni kalsın…

IMG_0155

Genel içinde yayınlandı

Gençlere dair filmlerin en hasını sizin için topladım…

Bu yazıyı ne zamandır taslaklarda unutmuştum, Oscar zamanı yayınlasam daha ilgi çekici olabilirdi oysa şimdi çoğunuz bu filmleri (özellikle ilkini) izlemişsinizdir bile… Yine de geleceğin izleyicileri için buraya ufak da olsa bir not düşelim. İşte son zamanlarda izlediğim en güzel gençlik filmleri (ya da “gençlere dair filmler”):

The_Perks_of_Being_a_Wallflower-afiş

The Perks of Being a Wallflower

(Okurken dinlenecek müzik işte burda)

Lise hayatınızı nasıl bilirsiniz? Ben iyi bilirim ve “Thank God, I am not American” diyerek anarım. Çünkü Amerika’da lise yılları zavallı ergenler için tam bir travma sebebidir! Hatta ortaokul yılları bile bu travmanın başlangıcı olabilir ki bu konuda çekilmiş en eğlenceli flmlerden the Wimpy Kid serisini özellikle öneririm. Ancak lise denilince (en sevdiklerimden Ten Things I hate About You) ile birlikte anılması gereken filmlerden biri, “The Perks of Being a Wallflower” olmalı…

The Perks of Being a Wallflower (Türkçe’ye “ezik çocuk olmanın iyi yönleri” diye çevrilebilir – wallflower, kimse tarafından dansa kaldırılmadığı için parti boyunca duvar kenarında bekleyen kızcağızların genel adı oluyor – ama sanırım kitap “Saksı olmanın faydaları” diye çıktı) güzel bir lise filmi. Sorunlu bir lise 1 çocuğunun hasbelkader lise 3’lerle takılmaya başlamasıyla gelişen dostlukları, aşkları anlatıyor. Film o kadar hoşuma gitti ki, gittim bir de kitabını okudum. Ama çoğu defa olanın aksine, kitabı filmi kadar sevmedim: Evet kitapta daha çok ayrıntı var, ama 15 yaşında bir çocuğun ağzından yazıldığı için cümleler kısa kısa, bir derinlik yok, çocuk kitabı gibi bir şey… Ha diyeceksiniz ki mesela Çavdar Tarlasındaki Çocuklar da öyleydi, her şey bir ergenin ağzından anlatılıyordu, ama o kitap (çok da favorim olmamasına rağmen) bundan daha güzeldi azizim: Holden Caulfield’in tam bir arıza, ama sevilesi bir çatlak olduğunu her satırda  hissediyordunuz. Burda ise… valla herkes Charlie’ye “sen şöyle özelsin, sen böyle özelsin” dediği halde ben bir özelliğini göremedim, bildiğin moron bir lise 1 çocuğuydu… Ayrıca Sam ve Patrick kitapta o kadar da etkileyici gelmedi bana. Ama filmde öyle miydi ya? Emma Watson’ın hayat verdiği Sam, tam da olması gerektiği gibiydi: Çok güzel, çok havalı, hakkında çok dedikodular dönse de aslında son derece anlayışlı ve iyi kalpli bir genç kız. Patrick’se… Oy oy oy, sevgili çekik görünümlü Amerikalı dostum Ezra Miller, adamımsın diyorum başka da bir şey demiyorum! Patrick’i ondan başkası canlandırsa bu film bu kadar güzel olabilir miydi acaba? Hiç zannetmiyorum! Teknik olarak başrol kendisi değilse de bu filmi bu kadar güzel yapan şeylerin başında Ezra Miller faktörü geliyor, bunu da not düşelim. (Hatta filmdeki performansı ile beni o kadar etkiledi ki, tuttum çocuğu twitter’da takibe aldım, ama nihayetinde 93’lü bir velet olduğunu hatırlamam gecikmedi. 😛 Siz siz olun, rolle gerçeği karıştırmayın :D)

Kısacası Perks of Being a Wallflower, tam da gençken izlenesi, fazlasıyla empati kurulası bir film. Belki de tünelde arabanın tepesine tırmanıp kolları açarak hissedilen o sonsuz olma halini en iyi anlayabilecek olanlar, yine gençler olacaktır…

moonrisekingdom

Moonrise Kingdom

(soundtrack’teki bu şarkı, Moonrise Kingdom’ın kısa bir özeti gibi 😉 )

Gelelim Moonrise Kingdom’a. Bu benim izlediğim ilk Wes Anderson filmiydi. Ve sinemasını masalsı ve pastel tonlarda bir dünyaya çeviren bu yönetmeni şimdiye dek nasıl pas geçtiğime hayret ettiğim bir film oldu. (Gerçi bir kez Steve Zissou’lu filmini izlemeye başlamış, fazla absürt bulup ilk on dakikada kapatmıştım… Neyse, Rushmore ve the Royal Tenenbaums izleyerek bu hatamı telafi edeceğim.) Filmimiz, iki küçük âşığın birlikte kaçma hikâyesi. Yetim bir çocuk (ve bir izci) olan Sam ile tuhaf bir ana-babanın kızı, sorunlu çocuk Suzy’nin birlikte evden kaçmaya karar vermeleri ve tüm kasabanın onların peşine düşmesi ile gelişen olaylar anlatılıyor. Bruce Willis’inden Tilda Swinton’ına kadar manyak bir kadrosu olan filmde (anladığım kadarıyla bir Wes Anderson klasiği olarak) bütün karakterler ayrı çatlaklar. Ama benim favorim izci lideri Edward Norton oldu. Ondan bir oynakbaşı Şener Şen tadı aldım 😀 😀 Küçük âşıkların büyümüş de küçülmüş tavırları ise (yine çoğu kez olanın aksine) hiç itici değil, aksine bence çok sevimliydi. Aşkları mutlu sonla bitsin diye içim titredi. Kısacası güzel filmdi, izlemeyenlere tavsiyemdir 😉

moonrisekingdom2

reprise2

Reprise

(Bu da Reprise original soundtrack)

Ve son filmimiz: Reprise. Norveç’in bağrından süzülüp gelen bu yapım şahane bir bromance örneği. Film, yazar olma hevesindeki iki genci anlatıyor: Erik ve Phillip. Bu iki yakın dostun yazdıkları ilk romanları aynı anda yayıncılara postalaması sahnesi ile açılan film, ardından gelen başarı/başarısızlıkları öyle güzel anlatıyor ki, kuzeyin soğuk ülkelerinin birinde para kaygısı içinde olmadan hayatlarını edebiyata adamayı başarabilen bu tuzu kuru genç adamlara karşı büyük bir yakınlık uyanıyor içinizde. Onlarla birlikte arkadaş çevrelerinin, sevgililerinin ve ailelerinin de yaşamına kısaca göz atıyor, “fingerfucked by the prime minister” isimli rock şarkıda coşuyor, Sten Egil Dahl ismindeki inzivaya çekilmiş eski yazarın (Sallinger göndermesi mi?) peşine düşüyorsunuz. Ve Phillip her seferinde ondan geriye doğru sayarken sıfır’da bir şey olacak diye içiniz titriyor…

İsveç-Norveç sinemalarıyla pek aram yoktur. Şahane bir korku filmi olan İsveç yapımı  orijinal Let the right one in’i saymazsak pek beğendiğim bir filmleri yoktur; kuzey filmleri çok kasvetli, karanlık görünür bana. Ve sıkıcı. Bilemiyorum, belki de fazla önyargılıyım; filmleri de ülkelerin karakteriyle yargılıyorum. Ama bu filmle birlikte önyargılarım biraz kırıldı sanki. Arada bir Norveç filmlerine şans vermeye karar verdim. İşin ilginci, bu belki de fazlasıyla gerçekçi filmin bana yer yer bir Amelie tadı da vermesi oldu! Ciddiyim. Dış sesin araya girip “şöyle şöyle oldu/olacak” diye özet geçtiği sahnelerden söz ediyorum. Sevimliydi bu sahneler. Ayrıca birazcık (ama yalnızca birazcık) Ruby Sparks tadı da aldım; sanırım sebebi iki filmin de genç yaşta başarıya kavuşup sonra bir türlü o “yazar tıkanması”nı kıramayan genç yazarları anlatmaları… (Aynı konulu bir roman içinse Bkz. Joanne Harris’ten Böğürtlen Şarabı.) Her halükarda, güzel film diyorum. İzleyin, başroldeki beylerin güzelliğiyle (özellikle Daniel Brühl’ün Norveç versiyonu, hatta daha güzeli olan Espen Kloiman-Hoiner sayesinde) gözünüz gönlünüz açılsın (aha, ne güzel entel entel anlatıyordum ama bitirirken gene Hikaru’luğumu yapmadan edemedim iyi mi…)

reprise

sinema içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 8 Yorum

Mim: Dizi Karakterleri + Anime Club

Bugün yine “iki mim birden” günümüzdeyiz. İlk mimimiz aykırı blogger Mikalzia‘dan geliyor: En acayip dizi karakterleri. Bu mim’i yaklaşık yüz yıl önce Miri Elenda’da görüp ağzımın suyu akarak okumuştum, sağolsun Mikalcim de bana paslamıştı ama ben tembel insan yazma işini işte bu zamana kadar bıraktım. Bi de orijinali anime karakterleri ile ilgiliymiş, o yüzden benim seçimlerim de hem anime hem dizi dünyasından olacak. Lafı daha fazla uzatmadan sıralamaya başlıyorum:

En arada kalmış karakter: Aslında Kore dizilerinin esas kızlarının yarısı böyledir; topaç gibi bir o yana bir bu yana döner hepimizi ekran başında sinir ederler! Ama en çok sinir olduğum isim olarak Geum Jan Di’yi seçiyorum ben. Kızın diziye giren her oğlana istisnasız bir kez gönlü kaydı, ne Ji Hoo bıraktı ne Jae Ha, lan olum olunur olunur da bu kadar da abazan olunmaz yav…

En Narsist Karakter: Goo Joon Pyo’nun üzerine tanımam! Belki bi de Cha Chi Soo onunla yarışabilir:

En Manyak/Sayko Karakter: Death Note’un Kira’sı ya da Full Metal Alchemist’in kendi kızını Chimera’ya dönüştüren manyak doktoru bu kategoride sayılması gereken insanlar. Manyak ama şeker altbaşlığında ise Tonari no Kaibutsun’un Haru’sunu sayabilirim.

haru

En Dibimizi Düşüren Karakter: Buraya yaklaşık 34898029802 isim yazmam gerek! Ama ilk aklıma gelen isim olan kıymetlimisss Gong Yoo’nun tüm karakterlerini sayabilirim, en başta da Han Kyul tabii 🙂

En Mazoşist Karakter: Kokoro no Connect’in mazoşistin kelime anlamını yaşayan Taichi’si bu kategoriye örnek verilebilir 🙂 Ya da Rose of Versailles’ın ezik çocuu André. Tabii “severek ayrılalım / aşka hasret kalalım” deyü deyü gezen gerizekâlı Koreli âşıklar da bu bölümde sayılabilir. Mesela A Love To Kill’in iki âşığı bence mazoşistin ve gerzeğin önde giden bayrak sallayanlarıdır!

alovetokill

En Sempatik/Tatlı Karakter: Bu kategori için Hana Kimi’nin dünya tatlısı Nakatsu’su ile SKKS’den benim biriciğim lolipop şekerim Yeorim’i alıp baş köşeye oturtuyorum, altlarına da minder veriyorum.

nakatsu

En Gıcık/Sopalık Karakter: Rooftop Prince’in Se Na’sı mı desem… Yoksa Scent of a Woman’ın Im Sae Kyung’u mu… İkinci kadınların hemen hepsi bu kategoriye girer.

Aile durumu en karışık karakter: Ben pek öyle entrikalı dizi izlemediğimden Sakamichi no Apollon’un Sentauro’su ilk aklıma gelen isim oldu. Ama Baker Kim Tak Goo’da da tuhaf bir şeyler dönüyordu, adamın kendi gayrimeşru çocuğu aileden uzak büyürken kendinden olmayan çocuk varisi oluyordu filan bişeyler… İlk bölümlere tahammül edemediğim için ilişkileri asla çözemedim ama buraya bir not düşelim.

En komik/eğlenceli karakter: Yeorim! Bunca dizi seyrettim, hâlâ üstüne tanımam! Bi de Nakatsu var tabii. İkisi de şirinler şirinidir. Kendilerini az önce oturttuğum koltuklardan indirip fırına gönderir, sonra da afiyetle yirim 🙂 (Aşağıdaki Yeorim gif’ine tıklayınca göz kırpıyor 😉 Lütfen salyalarınızı bilgisayara akıtmadan bakın, ayrıca o BENİM! 🙂 )

yeorim

En zeki karakter: Sherlock, House ve Patrick Jane. Bu üçü bir araya gelse kim kimi döver, çok merak ediyorum 😛

En Süpermen/Yiğit Karakter: Valla bizim ilk gençlik çağlarımızda bir Deliyürek vardı, o olur mu ki? Asajsadjajsd neyse neyse, nispeten yeni sayılabilecek isimlerden yapalım seçimi: Şiti Hantır’ımız Lee Min Ho’muz son yılların süper kahraman Koreli açığını tek başına dolduruyor.

???????????

İkinci mimimiz Meli‘den geliyor, animeler üzerine. Buyrunuz soru ve cevaplar:

1. Hangi tür anime izlersiniz?

Ben shoujo’cuyum arkadaşlar. Aslında josei’ciyim ama josei vaaaadı da biz mi içtik?? Bu türden anime, hele de kalitelisi o kadar az görülüyor ki ben de mecburen biraz daha olgun insanlara yönelik (en azından içinde gerizekâlı kız karakter barındırmayan) shoujo’lara yöneliyorum. Tabii romance, drama, slice of life, ve reverse harem’e de olmaz demem.

2. Animelerde top 5’iniz nedir?

Sizi şu yazıya alalım.

3. Göz koyduğunuz 5 kız karakter

Göz koymak derken?! En sevdiğim anime karakterleri için (hem kız, hem erkek) şu yazıya lütfen.

4. Göz koyduğunuz 5 erkek karakter

Cevabı bir önceki soruda 😉

5. Cosplay partisine gidecek olsanız Cosplay’ini yapacağınız 3 karakter

Ovvvv, zor soru. İçimdeki aşüfte Death Note – Misa dese de gerçek hayatta buna cesaret edemeyeceğimi iyi biliyorum 🙂 O yüzden daha ılımlı seçimlerle şunları seçiyorum: Rose of Versailles-Oscar, Avatar the last airbender-Katara ve Kuragehime-Koibuchi Kuranosuke (evet, erkek, ama kız kılığında geziyo 😛 ayrıca bakınız burda yapılmışı var 🙂 http://www.amazonmandy.com/JellyfishPrincess.html)

6. Kesinlikle animesi yapılmalı dediğiniz 3 manga?

Hımm, işte burda çuvallıyorum, ben manga okumam. Sonunu çok merak ettiğim Skip Beat ve Nana’nın mangalarını takip etmeye çalışmıştım ama asla sonuna kadar gelemedim. Özellikle bilgisayar ortamında manga volümleri takip etmek, scroll down yaparak resimleri incelemeye çalışmak kadar sıkıcı bir şey yok… O yüzden kısaca “bilmiyorum arkadaşım”

Mim’i kim isterse yapsın canlar, herkese benden açık çek 😉

anime içinde yayınlandı | 6 Yorum

Geçmiş Zaman Olur Ki…

Bloga uzun süre ara verince yeni yazı yazmak zor oluyor… O yüzden işin kolayına kaçacak ve size bol fotoğraflı, az laflı bir yazı sunacağım. Aşağıdaki fotoğraflar, kayınpederimin arşivinden çıktı. Kendisi çok renkli bir hayat yaşamış, gençliği gezip tozmakla, maceradan maceraya koşmakla geçmiş (Kuzu bey’e “bi gün Arjantin’den, Brezilya’dan 40’lı yaşlarda bir hatun gelip “ben senin ablanım!” diycek” diyorum, bana kızıyo 😛 ) hatta o yüzden geç evlenip bizim Kuzu bey’e ancak 50 yaşında sahip olmuş (evet, benim babamdan da 23 yaş büyük, arada bir nesil atlamış resmen o_O) bir insan. Bu sebeple, arşivden çıkardığı resimler de bir o kadar enteresan. Hatta daha ne hikâyeler var bizim kayınpederde, hepsini bir bir dinleyip yazmak lazım. Mesela bir zamanlar Orhan Pamuk’un kuzeniyle nişanlı olduğunu, ama Orhan Pamuk’un ağabeyi Şevket Pamuk’un bir lafına kızıp nişan attığını söylesem ne dersiniz? Ben şahsen “oh iyi olmuş” demiştim, şimdiki pamuk şekeri kayınvalidem yerine snob Pamukgillerle muhatap olmak istemezdim açıkçası… Neyse işte, Türkiye’nin 60’lar-70’lerdeki sanatçılarıyla tanışmaya hazır mısınız? 😉

Bu resimdeki grubu muhtemelen tanımazsınız. Ben de yalnızca isimlerini biliyordum. Ama “sen gidinceeee bak neler olduuu?” desem, bu şarkı sözünü hemen bilirsiniz sanırım. Evet, bunlar bir zamanların ünlü “Beyaz Kelebekler”i imiş efenim:

IMG_1042

Bakın bakalım şurda 3. sıradaki esmer amcayı tanıyabilecek misiniz? Bilemediniz mi? “Başın öne eğilmesin / Aldırma gönül aldırma” desem? 😉

IMG_1041

Şurdaki velet ise, bir zamanların Baha’sı, yetenekli veledi, şimdinin yetenekli müzik adamı, aranjörü: İskender Paydaş! (Yalnız o yanakları yerim ben, şimdi şişko bir amca olabilirsin ama bir zamanlar ne sevimli şeymişsin sen ulen :))

IMG_1039

Şu resimde aynı İskender oğlan, Beyaz Kelebekler’in elemanı gençten bir çocuk ve bizim kayınpederle birlikte:IMG_1043Son olarak bu iğrenç mayolu amca ise sosyetik güzel Derin Mermerci’nin rahmetli babası imiş. Bizimkilerin uzaktan akrabası oluyorlarmış ama tam olarak nerden, onu bilemiyorum. Yalnız bir zamanlar zenginler de donla denize giriyomuş, onu görmüş olduk, ajkaskddkas 😀 😀

IMG_1044

Benim kayınpederin şu 1940’lı yıllarda çekilmiş pozu ise en sevdiğim. Normalde Kuzu Bey’i babasına değil annesine benzetirim ama kayınpeder burdaki hali ile oğlunun bir benzeri olmuş. İnşallah torunu da böyle yakışıklı bir sarışın olur 🙂

IMG_1046

Genel içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 14 Yorum

Yine mi güzeliz, yine mi kitap…

Geçen vikitap’ta biri “bu kadar kitabı kitapçıda okuyorsun galiba .S .S” diye mesaj atmış. Hayır güzelim, yalnızca metro+vapur yolculuğum kitap okumakla geçiyor; bir de hızlı okuyan bir insan olduğum için iki-üç günde bir kitap bitirebiliyorum… (Bu hızlı okuma olayının kursları vardı bir ara, değil mi? Bendeyse tamamen kendiliğinden gelişti. Ama çocukken tam aksine, okuma hızımı yavaşlatmaya uğraşırdım: Çocuk kitaplarının inceliği malum; kitabı alıp kitapçıdan eve gelene kadar yolda bitiveriyorlardı yauu! Sinir oluyordum sinir…)

Son okuduklarımdan bir kısmını (bu aralar çok satanlar listesinde olanları) kısa kısa anlatayım size. Bu fikri Naz’dan aldım, bakınız şu yazısı. Ancak ondan önce yazımızın reytingini biraz artıralım:

“Hayır arkadaşım, Hadise ve Murat Boz sevgili değiller. Onlarınki TV kameraları karşısında rating olsun diye oynanan bir flörtleşme oyunuydu, o kadar.”

(Evet, blog aramalarımın yarısı bu konu üzerineydi, ben de araya reklam alayım dedim, kusura bakmayın :P)

UYUMSUZ-DEFNE-KAMAN-IN-MA_131318_1

Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları: Buket Uzuner’in bende kredisi boldur. Sıkıcı bir kitap olan İstanbullular romanı bile kendisini okuma isteğimi söndürememişti 😛 O yüzden bu kitabı da hevesle aldım. Eski Türklere ve kamanlık geleneğine dair bir kitap oluşu ayrıca ağzımı sulandırıyordu. Ancak kitap maalesef beklentilerimi karşılayamadı: Defne Kaman’ı sevsem de yaratılan gizemin çok fos çıkması beni üzdü. Kitabın başlangıçta HES’lerle, kadın cinayetleriyle ilgili görünüp bizi heyecanlandırdıktan sonra dişe dokunur hiçbir şey söyleyememesi de (azıcık spoiler vereceğim burda: yardım isteyen kadıncağızın kurtarılamaması bir yana, böyük aktivist (!) Defne Kaman’ın bile olaylar sona erdikten sonra bu zavallı kadersizi anmaması, “vah vah yazık oldu” kabilinden bile tek laf etmemesi) beni feci halde hayalkırıklığına uğrattı. Yine de kitaptaki Kadıköy betimlemelerini ağzımın suyu aka aka okuduğumu itiraf etmeliyim. Öyle ki, bu romanı okuduğum sırada Kadıköy yakınlarında olmaktan dolayı çok mutlu oldum; kitaptan aldığım gazla Kadıköy sokaklarını, Akmar pasajındaki sahafları, Moda’yı bir kez daha bambaşka bir keyifle turladım. Evet, Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceralarının en güzel yanı, Kadıköy’de geçmeleriydi. Serinin devam kitaplarını okur muyum, açıkçası emin değilim. Notum (6.5’tan) 7/10.

hikayemp

Hikâyem Paramparça: Emrah Serbes’in Afili Filintalar’daki yazılarının bir derlemesi. (Açıkçası, kitabın böyle olduğunu bilseydim satın almaz, açar internetten okurdum :P) Behzat Ç. fanı olduğum halde yazarın hiçbir kitabını okumamış olmaktan dolayı utanıp son romanıyla başlayayım dedim, ve işte bu denemelerle karşılaştım. Tabii ki bir Dostoyevski değil ama Allah için içinde çok hoş tespitler var. Mesela şunlar:

“İşler yolunda gitmiyorsa mazi denilen şey bir enkazdır ve hatıraların da son kullanma tarihleri vardır. Küflenirler, kokuşurlar, bozulurlar. Mezunlar derneğine pilav yemeye gidenlerin çoğunun halinin vaktinin yerinde olması tesadüf olamaz. Ancak şimdiki halinden memnunsan geçmişi hatırlatacak organizasyonlardan keyif alırsın. Hatta geçmişin ne kadar boktan olursa aldığın keyif de o kadar artar.”

“İnsan en az üç kişidir. Kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü. …Yine bu yüzden iki insanın birbirine âşık olması en az altı kişi arasında geçen bir hadisedir. Hangi kişiliğinin hangi kişiliğe, hangi parçanın hangi parçaya özlem duyduğunu çözemediğinde, içmeyi unuttuğun sigara parmaklarını yakana kadar karşı duvara bakarsın.Ve o zaman anlarsın hayatının uzun zamandır neden başka birinin hikâyesiymiş gibi gözükmeye başladığını.”

Notum 7/10.

Yedinci-gun-kapak

Yedinci Gün: İhsan Oktay Anar da favori yazarlarımdandır. Puslu Kıtalar Atlası’nı iki defa okudum, beş-on yılda bir de tekrar okurum sanırım. Onun o ağdalı dilini, absürt ve fantastik olaylarla bezeli tarihi romanlarını pek severim. Ama bu kitabı pek olmamış sanki. Önceki kitaplarındaki müthiş kurguların yanında sönük kalmış, tüm parçaların en sonda bağlandığı güzel bir öykü yerine kopuk kopuk öykülerin zoraki bağlandığı bir romana dönüşmüş… Yine de çok güzel kısımları yok muydu, vardı elbet. Mesela dünya tarihini kendi üslubunca tatlı tatlı özet geçtiği bir bölüm vardı ki, beni benden aldı, tadına doyamadım. İşte o kısımdan minik bir kuple, bakın şu kadarcık satırda kaç tarihi olayı sayacaksınız:

“…cennet olmasaydı, onu icat etmek gerekecekti. Nitekim biri etti ve onu çarmıha gerdiler…

…böylece barbarlardan ezkazâ kral olanların kafalarına bizzat Papa tarafından taç yerleştirildi. Ayrıca sevap kazanmak için Papa, bu cahillere az buçuk ilim irfan öğretti. Ama yine de pek vahşiydiler! Hele içlerinde bir piç vardı ki, Vilyam adını taşıyordu. Piç diya alay edilen bu adam sonunda bismillah deyip ordusuyla Britanya’yı fethetti. …Vilyam’ın zürriyetinden Rişar kahramanlığıyla nam salmıştı …Fakat işe bak ki, ondan sonraki Con epey tıynetsiz çıkmıştı. Milletine laf lakırdı dinletemedi. Tebaası büyük bir kartona arzuhâl yazıp adamcağızın önüne koydu  …Papanın pompaladığı harp yine tüccarların işine yaramış, bu taife ziyadesiyle zengin olmuştu …Gel gör ki elâlem dünya kadar para kazandıkça adamın birinin ağzının suyu akıyordu. Az buçuk bilgisi ve yarım aklıyla Kraliçe İzabella’nın huzuruna çıkan bu adam allem etti kallem etti ve kadıncağızı kendisine üç sefine vermeye ikna etmeyi başardı…” 

Notum 7/10.

Life-Of-Pi-Poster

Pi’nin Yaşamı: İşte muhteşem bir roman. Önce kitabı okudum, ardından filmini izledim. Her ikisi de harikaydı. Filmde kitapta olmayan bazı sahneler var, kitapta ise filmde olmayan bazı ayrıntılar. Kitaptaki bu bazı ayrıntılardan dolayı ilk hikâye bana daha gerçekçi geldi (ne demek istediğimi yalnızca bilenler anladı, kıpss 😉 ) ama her ikisine de inanmayı seçenlerin mantığını anlayabiliyorum. Yalnız “her bulduğu dine inanan çocuk” nedir abi? “Şerefsizim benim aklıma gelmişti!” diyesim var, ama dinden çıkmamak için demiyorum, asdakjsdkaks 😀 Yalnız kitapta anne-baba-papaz-imam ve brahman’ın aynı yerde karşılaştıkları bir sahne vardı ki gülmekten okumaya bir süre ara vermek zorunda kalmıştım! 😀 Şahane bir yaşam, şahane bir kitap. Notum 9/10 (zaten 10, yani mükemmel notunu şu dünyada pek az kitaba verebiliyorum :P)

kitap içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 21 Yorum

Kelebeğin Rüyası ve şiir üzerine…

Kelebegin_Ruyasi

Bu film hakkında yazmayı düşünmüyordum. Çok popüler olan şeyler hakkında yazmayı sevmiyorum. Ayrıca zaten söylenen söylendi, yazılan yazıldı. Herkesin ortak kanaati olan: “Filmde görüntüler bir harika, Yılmaz Erdoğan’ın Nuri Bilge Ceylan’a çıraklık yapması ona yaramış, Mert Fırat ve Kıvanç Tatlıtuğ şahane oynamışlar, yalnız Belçim Bilgin (tüm iyi niyetine ve çabasına rağmen) liseli kız rolü için çok kart kaçmış hacı…” şeklinde özetlenebilecek düşüncelere aynen katılıyorum. Filmde müthiş çarpıcı bir hikâye değil de, iki genç şairin hayatına gizliden konuk oluyormuşsunuz gibi, usul usul akan bir hikâye var. Bu yönüyle kederli bir şiire benziyor… Bir de üstüne film müziklerinin -tıpkı o dönemleri anlatan Hollywood filmlerindekiler gibi- filmin ruhunu iliklerimize kadar hissettirdiğini, filmdeki diyalogların dopdolu olduğunu, sinemadan çıkarken gözümüzden kadersiz şairler Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu için birer damla yaş süzüldüğünü de eklemeden geçmeyelim… Ve son sahne elbette: Pamukçukların uçuştuğu, o çok hüzünlü, ama çok güzel sahne…

Bu kadar. Filme dair anlatacaklarım bu.

Ama yazmadan edemedim. Birkaç satır da olsa. Çünkü, “aşk bahanesidir şiirin… Şiirse, bahanesidir hayatın…”

Her Türk şair doğar – hatta memleketimizdeki insanların üçte dördü şairdir derler. Doğrudur. Pek şiir okumaz, ama pek fazla şiir yazarız. Gerçekten yetenekli şairlerimiz de çoğu kez hiç bilinmeden yitip gider… Film, bu açıdan 22’sinde veremden ölen Rüştü Onur ve 24’ünde dostunun ardından giden Muzaffer Tayyip adına yakılmış bir ağıt, ödenmesi uzun sürse de nihayete erdirilmiş bir namus borcu sanki… Kendi şair yönü de oldukça kuvvetli olan Yılmaz Erdoğan’a bu borcu ifa ettiği için kendi adıma teşekkür ediyorum. O olmasa, belki de bu genç şairlerin harika şiirlerinin iki satırından bile haberdar olmayacaktık, ben ve niceleri. Sağolsun.

Gelelim kişisel şiir serüvenime: İlkokulda öğretmenler günü için yazdığım şiirle okul çapında birinci olduğumda ikinci sınıftaydım. Ergenken yazdığım şiirler de yaşıma göre hiç fena değildi: Örneğin Çanakkale şehitleri için yazdığım (on üç yaşındaydım), Orhan Veli’nin “harbe giden sarı saçlı çocuk” şiirinden esinlendiğimi hiç yadsımadığım şu şiir:

“Seni bir trende gördüm

Çanakkale treninde

Çocukluk göz kırpıyordu

Gülümseyen gözlerinde.

Hâlâ bembeyazdı tenin

En ufak bir dert görmemiş.

Ah küçük dostum ellerin

Gül yaprağından incinmiş.

Şimdi cepheye yolcusun.

Vatan hizmet bekler diye.

Fakat sahi, bilir misin

Savaş da ne demek öyle?

Oralarda saçlarını

Annen değil mermi okşar

Çanakkale rüzgârları

Çiçek değil barut kokar

Gözlerinde gülen deniz

Mavi değil, kızıl kandır!

Askerin tek düşüncesi

Koruyacağı vatandır.

Demek yaptın bunu çocuk

Evini bıraktın geldin.

Bir avuç toprak uğruna

Bütün varlığını verdin.

O halde git güle güle

Gülen gözlerin solmasın.

Savaş, sarı saçlı çocuk!

Bu yurt düşmana kalmasın…”

Gördüğünüz gibi çokça anti-militarist, feci ölçüde hümanist bir başlangıç yapan şiirimiz, ani bir twist’le milliyetçi duygularımızı kabartarak bitiyor, Arif Nihat Asya, Orhan Şaik Gökyay okutularak büyütüldüğümüz resmi edebiyat müfredatına hınzırca göz kırpıyordu. Hece ölçüsünü Necip Fazıl’ı kıskandıracak kadar başarıyla kullanmam da cabası 😛 😀 Tamam içimde harika bir şair yatıyordu diyemem, ama minik bir ergenken şiirde umut vaad ediyordum, objektif biçimde bunu söyleyebilirim.

Peki sonra ne oldu? Kadından şair olmaz mı dendi bana?

Hayır, olan şu oldu arkadaşım: Şiirlerimi Türkiye Çocuk dergisine gönderme gafletinde bulundum. Onlar da yayınladılar. Ama ne yayınlamak! Şiir, benim olmaktan çıkmış, saçma sapan bir şeye dönüşmüştü: Şiirimi baştan aşağı değiştirmişlerdi!!!

O sinir ve acıyla oturdum bir mektup yazdım. Bu yapılanın düpedüz ayıp olduğunu söyledim onlara. Bir başka şiirimi de gönderdim.

Ertesi hafta, şiir köşesinde: “Sayın hikaru, kendi eserlerini beğenerek inceleyenler asla gelişme gösteremezler” yazıyordu. İkinci gönderdiğim şiirim de yayınlanmıştı. Ve evet, gene baştan aşağı değiştirilmiş, bazı dizeler çıkarılmış, benim kullanmadığım kelimeler eklenmiş, benim olmayan bir şeye dönüşmüştü.

O günün acısı hâlâ hatırımdadır. Ağzımda buruk bir tat… Şiiri bıraktım.

Kelebegin_Ruyasi2Filmde, Muzaffer Tayyip ve Rüştü Onur’un şiirlerinin Varlık dergisinde yayınlandığı anki mutluluklarını izleyince aklıma bu acı-tatlı anım geldi işte… Onların yaşadığı kalp çarpıntısını, büyük mutluluğu iliklerime dek hissettim. Neyse ki onlar, devamında gelen hayalkırıklığını yaşamamışlardı. Çünkü editörler “çoluk-çocuk bunlar, sanattan ne anlarlar” demiyor, sanatçıya saygı gösterip şiiri olduğu gibi yayınlıyorlardı.

İşte bu vesileyle aradan tam on beş sene geçtiği halde içimde ukde kalan bu anıyı da anlatmış oldum. Buna vesile olduğunuz için teşekkür ederim sevgili Kelebeğin Rüyası ekibi. Ve o zamanlar Türkiye Çocuk Dergisi’nin edebiyat köşesinin başında oturan salak herifler (Söztutan ailesinden birileridir muhtemelen): Hepinize kafam girsin e mi! Minik bir çocuğun hayallerini yıktınız ulan! Hatta benim gibi kim bilir kaç çocuğun daha günahına girmişsinizdir… Saygısız embesiller, kendini sanatçı zanneden geri zekâlı sürüsü.

kişisel, sinema içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 14 Yorum