İki Sergi

Bu sefer biraz kültür mantarlığı yapacağım. Son zamanlarda İstanbul kazan biz kepçe gezip duruyoruz da üzerinize afiyet… Hâlâ turist modundan çıkamadık, İstanbul’a yerleştiğimizi beyin hâlâ kabullenemedi sanırsam. (Aman böyle iyi, elleşmeyin: İstanbullu olursak trafik ve keşmekeş gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kalacağız. Şöyle geçerken uğramış gibi yaşamak en iyisi😉 ) Eğer Hikaru’nun entel yönüyle tanışmaya hazırsanız, işte geliyor:

nilüferler...

tabii ki nilüferler…

Geçtiğimiz haftalarda Sabancı Müzesi’nde Monet sergisine gittik. Sabancı Müzesi (nam-ı diğer Atlı Köşk) Emirgân dolaylarında… “Monet’nin Bahçesi” isimli sergi ise 6 Ocak 2013 tarihine kadar açık. Hâlâ gitmemiş olanlar varsa tavsiye ediyorum. Ama sergiyi gezerken mutlaka audio help almayı ihmal etmeyin. Yoksa sergiyi “hımm, bir nilüfer resmi… aa bir nilüfer resmi daha… nilüfer, biraz daha nilüfer… höff, yeter lan kusucam artık nilüferden!” diye gezmiş olursunuz ki pek eğlenceli olacağını zannetmiyorum :S Oysa hemen hemen her tabloyu açıklayan sesli rehber sayesinde sergi bitince empresyonizm ve Claude Monet üzerine epey bir bilgi sahibi olmuş olarak ayrılacaksınız. Hatta bendeniz Monet’nin gözünde gelişen katarakt ve 1920 gibi erken bir tarihte katarakt ameliyatı yapılabildiği gerçeği gibi ilginç (ve gayet gereksiz :P) bilgiler bile edindim üzerinize afiyet… Monet sergisinden sonra bir de Osmanlı’nın son dönemleri-cumhuriyetin ilk dönemlerindeki Türk ressamların resimlerinin bulunduğu galeriyi gezerseniz üstüne cila yapmış olursunuz😉

terracotta2

Ardından, Topkapı Sarayı’nda Çin Hazineleri sergisi varmış dediler, geldik. Haber linkinde de görmüş olduğunuz dört adet pişmiş topraktan yapılma heykelle müşerref olduk (ayrıca hayır arkadaşım, ikinci ve üçüncü figürler Gangnam Style dansı yapmıyor, ne alakası var?!) Kendileri Dünya’nın 8. harikası olarak bilinen Terracotta (terracotta=pişmiş toprak demek) ordusunun şanlı neferleri olup Unesco’nun Kültür Mirası listesinde imişler… Resimdeki ilk heykel sıradan bir asker, ikinci şahsiyet ata biniyor, üçüncü ise önünde toprağa saplanmış bir kılıca dayanıyor (bu atla kılıcı başka malzemeden yapmışlar, çürümüş gitmiş sanırsam… malzemeden çalan zihniyet, tarih öncesinde de var demek ki :P). Dördüncü adamımız ise okçu. En önemli figür üçüncü sıradaki imiş, kendisi en yüksek rütbeli general oluyormuş, açıklamasında öyle yazıyordu. Bu arada figürlerin her birinin yüzleri birbirinden farklı, saç modelleri farklı, kıyafetler desen öyle. Boylar 1.70-1.90 arasında değişiyor (Çinliler bir zamanlar normal boyda insanlarmış yani :P) Yani adamlar gerçek askerlerin bire bir kopyasını yapmışlar gibi. Hem de binlercesini: Çünkü bu heykellerin çıkarıldığı kazıda tam 70000 farklı heykel daha bulunmuş! Evet yanlış duymadınız, yetmiş bin! Aşağıda zaten toplu bir resmi görüyorsunuz. 1974’te bu heykelleri ortaya çıkaran kazı ekibi bayaa bi yusuf yusuf olmuş olmalı: Düşünsenize, ilk heykeli bulunca türünün tek örneğini bulduğunuzu sanıp sevindirik oluyorsunuz ama kazmaya devam ettikçe görüyorsunuz ki koskocaman bir yeraltı ordusu sizi bekliyor! Bırr, insanın rüyalarına girer yav…

Ayrıca sergi bununla sınırlı değil; çanak çömlek daha neler var neler. Çin kültürüne bir defa daha hayran oldum arkadaş: Taaa M.Ö. 3000’lerden kalma toprak kaplar, süslü vazolar, hatta ne işe yaradığını bilemediğim ama tarımsal bir alet olduğunu tahmin ettiğim yuvarlak bir disk falan vardı. Düşünsenize, ben kağıda bardak koyup çevresini çizmeyi bile başaramazken adam bundan tam 5000 yıl önce, elinde bir gönye bile olmaksızın yusyuvarlak disk yapıyor la… Beş bin yıl yahu… Türk tarihini en erken M.Ö. 200’lere filan götürebildiğimizi (Mete Han, Teoman vs. zamanları) ayrıca hatırlatırım. Avrupalılar desen bizden beter: Avrupa Hunları olmasa şimdiki Avrupa halkları bile olmayacakmış, Kavimler Göçü’nü bilirsiniz… Yani Çinli olsam şanlı tarihimle fecii gururlanırdım, yalan değil.

terra-cotta-army

Son olarak, Müzekart diye bir şey olduğunu hatırlatıyor (ki öğrenciye öğretmene 15 TL galiba; bir kerecik bu parayı veriyor, sonra bütün devlet müzelerine bedavadan giriyorusunuz) ve “gezip görmeniz dileğiyle” deyip kaçıyorum😉

muzekart

Genel içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | 21 Yorum

Blog mim görsün :P

Madem tıkandık yazamıyoruz, bari yazması en kolay şeyden, yani mimlerden gidelim: Rehberlik soruları mimini (bu nasıl bir isim yau?) bir zamanlar Egosantrik ve Harmony göndermişlerdi. Bu arada rehberlik olayına karşı tee liseden kalma bir antipatim vardır, bizim sorunlarımızı sözde dinledikten sonra bi koşu gidip müdire hanıma yetiştiren Esma hocam sağolsun…😛 Neyse, lafım meclisten dışarı, çok şahane rehberlik öğretmenleri de vardır eminim. Bu vesileyle tüm öğretmenlerimizin öğretmenler gününü de kutlar, hepinize yeni yılda bol zamlı maaşlar dilerim. Konu koptu gidiyor yalnız, ben iyisi mi mime geçeyim:

Kendini Seviyor Musun?

Sevmek ne kelime, kendime bayılıyorum! Şaka diil, “ay benim canım kendim!” diye kendimi sevicem şimdi, ehuehe😀 Herkesin de kendisini sevmesi gerektiğine inanıyorum, zaten başka çaremiz de yok: Ömür boyu bu insan olmaya mahkumsak kendimizi sevmeye, dolayısıyla sevilesi bir insan olmaya gayret etmek zorundayız.

Yapmaktan Hoşlandığın Şeyler

Güzel yemekler yemek (namnam!), güzel filmler/diziler/animeler izlemek, güzel ruhlu insanlarla muhabbet etmek, kitap okumak, yazı yazmak, yürümek, uyumak, hayal kurmak, yüzmek, … ooo, bitmez ki bu! Ben kısaca “güzel yaşamak” diyeyim, siz anlayın:)

Hedeflerin Nelerdir?

Çok iyi bir hoca ve araştırmacı olabilmek istiyorum. Şu anda en büyük idealim bu. Ardından iyi bir romancı olmak geliyor. Ardından iyi bir anne olmak. Bu son ideal günün birinde ilk sıraya yükselebilir, ama henüz değil:)

Kendini bir cümleyle anlatır mısın?

Özünde iyi niyetli ama bu iyi niyet suistimal edilince delirip gözü dönen; neşeli ama öyle coşkulu değil de sessiz neşelilerden, otuz yaşına gelse de hâlâ utangaç ve çocuksu kalacak olan bir insan evladı.

Nefret Ettiğin Şeyler Nelerdir?

Saygısız insanlar. Her türlüsü. Özensiz yapılan işler. Güzelleştirmek varken çirkinleştirmek.

Favori şarkıların, filmlerin, kitapların nelerdir?

Hangi birini sayayım? Çoook… Ama hadi size kısa bir liste:

Şarkı: “Naci en Alamo” “Ederlezi” “Gel Ey Seher” JJ’in güzel sesinden For you it’s separation for me it’s waiting, Orange Range’den Kizuna ve şu iki veledin seslerini muhteşem kullandıkları Concerto Pour Deux Voix (görürsünüz bi gün ben de bu şarkıyı onlar gibi söylüycem, evde çalışıyorum, asjddajsdkjas :D).

Film: Le Fabuleux Destin d’Amelie Poulain, Im Juli, La Vita E Bella. Daha sevdiğim çok film var ama ilk 3’üm budur sanırım.

Kitap: Sizi şu yazıya alalım.

İlham Aldığın Kişiler

İdealist ve başarılı kadınlar idolümdür. Örneğin asırlık çınarlardan Muazzez İlmiye Çığ, kitaplarına doyamadığım Alev Alatlı, rahmetli Türkan Saylan, Halet Çambel… İnşallah günün birinde benim ismimi de onların arasında anarlar😉

Death Note’u sen bulsaydın ne yapardın?

Valla açık açık söylüyorum, PKK’nın lider kadrolarını teker teker avlardım! Hiç sevgi kelebeği takılamam şu anda; masum insanlarımızın katlinden sorumlu olan bu iğrenç mahlukları yok ederdim. Sonra gazeteciliğe soyunur, dünyanın bütün siyasi katillerini tek tek bulup yok etmeye adardım kendimi: Başkalarının beynini yıkayan, onları kendi amaçları doğrultusunda ölüm makinelerine dönüştüren, ama bir biçimde adaletten kaçan soykırımcıları öldürürdüm (anne ben Dexter oldum :P) Hazır elim değmişken tecavüzcülere de el atardım sonra: Gerçi bu pisliklere verilecek en büyük cezanın hadım etmek (hatta mümkünse o pis çüklerini kesip boğazlarına sokmak!!) olacağına inanıyorum ama death note’un böyle bir fonksiyonu yok maalesef… O yüzden bir alt cezayı verip onları da öldürmekle yetineceğim… (N’oluyo lan, ne biçim nefret doluymuşum ben meğer o_O)

“5 şey” mimini ise Oyuncu cadısı taze taze yolladı. Bu tazecik mis kokulu mimi aylardır bekletmekten küf tutmuş mimlerin arasına atmaya kıyamadım, hazır elim değmişken aradan çıkarayım dedim. İşte geliyor:

Hikaru’nun çantasındaki 5 şey:

Ohooo, ne beşi kaaarşim: her kadın gibi benim çanta da ufak bir çarşamba pazarı kıvamında, beş kiloluk ağırlığıyla omuz ağrılarımın başlıca sebebi! Ahan da şimdi önüme döktüm teker teker yazıyorum: Cüzdan, telefon, anahtarlar, Zülfü Livaneli’nin Serenad kitabı (ivit sonunda başladım. çıkmıtlıyım ^^),  göz damlası, bir adet akbil (bimbambom çok şükür dostlar, artık benim de bir akbilim var!), arapsaçına dönmüş kulaklıklar, öğretmen kimliğim, her türlü takı-toka, bir kırmızı bir pembe ruj, rimel, göz kalemi, kadın bağı😛, fi tarihinden kalma bir paket selpak, yüzyıllık alışveriş fişleri, 0.5 uçlu kalem, sakız kâğıdı (??), kuaför kartviziti (?!), diş ipi (!!!) ve dermatolog kardiş sağolsun eşantiyon 50 faktör güneş kremi:)

Odandaki 5 favori şey

Artık “küçük kızımın odası” safhalarını geçtiğimiz için evimdeki 5 favori şeyi yazayım:

Bu köşe Uzak Doğu köşesi. San Francisco-Japantown hatırası bir adet ejderha, aynı şehrin Chinatown’undan gelen bir Uzak Doğu bebeği. Zaten benim Uzak Doğu sevgim sağolsun, şehri mi gezdik Japon-Kore-Çin üçgeninde mi takıldık belli diil😛😛

Bir adet kitap tutucu. Sevgili Kuzu bey’in Zihni Sinir mağazasından hediyesidir:) Zihni Sinir Taksim’de bir yerlerdeydi bu arada, mutlaka gidip görün, süper şeyler var:) Kitaplarım ise bir diğer favori nesne(leri)m olarak listede yerini alsın😉

Buzdolabı süsleri. Hepsini birden çekemedim, çünkü bi yığın kebapçı-dönerci-noodle’cı-çiküfteci vs. broşürünü tutmaktalar… Siz aradan görebildiklerinizle idare ediverin gari.

Bu ay yapmayı planladığın 5 şey?

Şu arapsaçına dönen makalenin işlerini bitirip bi yerlere göndermek (gırrr!),  eski arkadaşlarla buluşmalara devam etmek (bir çoğunu yıllar sonra görmek çok güzel oluyor :)), Mahşer-i Cümbüş’e gitmek, gardaşım gelince İstanbul’u keşfetme gezilerine onu da dahil etmek veee dansa başlamak! Bu dans meselesi aylardır aklımda ama inşallah bu ay olacak artık. Tembel popomu kaldırmayı başarabilirsem olucak olucak😛

Almak istediğim 5 şey

Hımm… Salona güzel birer lamba, kırmızı tonlarında tablolar, kırmızı dekorasyon objeleri, oturma odasına mavili tonlarda bir halı, ayaklı bir vazo… Evet, ev dekore ediyoruz da..😛

Seni mimleyen kişiden etkilendiğin 5 şey

O karizmatik bakışları, buğulu sesi… asjaskdaksdkjaksd bu nası soru olum??😛 Sevgili cadıcım, üzgünüm ama cinsel tercihlerim gereği senin yalnızca zekândan etkilenebiliyorum, lütfen mazur gör:) Çok şahane, kafa bir gacıdır, çok da çalışkandır kendisi.

Bu mimi de HaticeHayal ufaklığıma, aylardır bi gram yazı yazmamış hain Masalevi‘ne ve en son bıraktığımda Song Joong Ki’nin yanaklarını mıncırma hayalleri kuran Deniz‘e paslıyorum, hayrını görün canlar ^^

kişisel, mim içinde yayınlandı | 17 Yorum

Senden, Benden, Bizden…

Evet şu anda çok değerli arkidişim biricik Egosantrikrapsody’nin başlığını çalmış bulunuyorum. Laf aramızda zaten uzun zamandır gözüm vardı, eheh:) Kusura bakmazsın de mi kok? Bakmazsın bakmazsın😛

Bu Hababam sınıfı neşesindeki girizgâhtan sonra gelelim olan bitene: Bu aralar ilham perileri bana uğramıyor sevgili okurlar, ne olur kusura bakmayın… Film/dizi izlemediğimden değil, ama bir türlü yazamıyorum be arkadaş! Writer’s block denilen fena olay bana da uğradı; yazılar taslaklarda bekliyor, bir türlü tamamlanamıyor. Bu arada zaman geçiyor, anlatmak istediğim seriler demode oluyor, ve elbette mimler birikiyor (Egocum, Harmonycim, bana ödüller gönderen Galaxy ve Sessiz Gemi şirinleri, Mikalzia ve Seymsomething sevimlileri, ve en nihayet beni cadılar bayramına kadar büyü yapmazsam cungkiyi kaybetmekle tehdit eden sevgili Oyuncu cadısı: hepinizi hürmetle selamlar, geçmiş bayramınızı kutlar, ellerimi öptürürüm😛 (ben büyüğünüzüm ya, o yüzden) Bi ara gelicem mimlerimi almaya, aklımda yani😛 :P). Neyse, bari bu yazıyı zamanında tamamlayayım da yayınlayayım inşallah Yarebbim, amin!

Önce anime dünyasından bahsedelim: Bu aralar iki animeyi güncel olarak takip ediyorum: Tonari no Kaibutsu-kun ve Suki-tte ii na yo. İkisi de shoujo türünde, yani genç kız animesi. İkisi de sıradışı birer çiftin aşkını anlatıyor. Tonari no Kaibutsu-kun’un kahramanları aşırı derecede inek Shizuku ile aşırı derecede zeki, ama asosyal (daha doğrusu hiç arkadaşı olmamış garibimin, o yüzden bir miktar yabani kalmış…) Yoshida. Ama iki karakter de öyle sevilesi, animenin ilerleme hızı öyle baş döndürücü, (içlerinde bir de horoz olan) yan karakterler öyle sevimli ki, bu animeyi sevmemek mümkün değil. Twitter’da da yazmıştım, daha ilk iki bölümde iki esas karakter birbirlerine “seni seviyorum” dediler ulan! Hatta bu itiraf sahnelerinden biri şöyle oldu ki çok güldüm öyle böyle değil:

İzleyene bir miktar Kare Kano, bir miktar Toradora tadı veren TnK en sevdiğim shoujolar arasına girdi bile.

Diğer serimizde ise biraz Kimi ni Todoke havası var: Bu kez asosyal olan, esas kızımız Mei. Günün birinde okulun popüler çocuğu, çok havalı, çok neşeli, çok yakışıklı, kısacası tam bir shoujo erkeği olan Yamato’nun dikkatini çekiyor ve bu çocuk içine kapanık kızla ilgilenmeye başlıyor (yersen… gerçek hayatta okulun en popüler çocuklarının böyle sümük gibi kızlara ilgi duyduğunu hiiiiiç görmedim :P) Sonrası yine klişelerle dolu ve acayip cheesy olarak ilerliyor. Ama yine de dizi tuhaf bir biçimde kendini izletiyor. Çünkü tıpkı TnK gibi bu dizi de çok hızlı ilerliyor! Hele ikinci bölümde bir “seri öpüşme sahnesi” vardı ki, bu gözler shoujo izleyicisi oldu olalı hiçbir dizinin bütün bir sezonunda bile bu kadar öpücüğü bir arada görmemiştir! Değişen devirle birlikte shoujo’lar da mı değişti nedir, seni seviyorum demek, direk ekşına girmek hiç bu kadar kolay olmamıştı! Çoluğumuza çocuğumuza shoujo da izletemiycez artık, pii… (Ha, ama şahsım adına ben bu durumdan memnun muyum, memnunum. Yaş aldı başını gidiyor, doğru dürüst josei anime de yapmıyorlar ki oturayım onu izleyeyim… Shoujo görünümlü josei candır o yüzden, hep böyle tempolu olun e mi canlarım?)

Son olarak “From Up On Poppy Hill“den de bahsedeyim ve reca ederim bu bahsi kapatalım: Studio Ghibli’nin klasik çizgilerinin kendini belli ettiği bu anime filmi içerdiği nostaljik havayla, hayattan bir kesit oluşu ile yine Ghibli klasikleri olan Whisper of the Heart ve Only Yesterday ile benzerlikler taşıyor. “Onları beğenen bunu da beğendi” yani:) Konusunu Winpohu’cum şahane anlatmış, buyrunuz onun kaleminden okuyunuz. Ben sadece şu muhteşem soundtrack parçasını eklemeden edemeyeceğim (tek kelimeyle bayıldım, yüzlerce kez dinleyebilirim):

Şimdi gelelim Kore dizilerine: Nice Guy‘a başladım ve 2 bölüm izledim ama arkadaşlar bir dizi bu kadar mı bayık olur… Üç tane birbirinden gıcık (veya salak) karakterimiz var, empati kurma imkânı sıfır, Song Joong Ki hatrına katlanayım diyorum ama gitmiyor, dizi akmıyor be kardeşim! Üzgünüm yani, ama “sevemedim kara gözlüm seni doyunca”. Ayrıca “hep kıskandım seni elden ömür boyunca” desem de olur, çünkü hıyar Cungki burda bir jigoloyu canlandırıyor! Ve kendisi rol icabı da olsa genç-yaşlı tüm hatunları sıradan geçirirken ben ekran başında “gırrr!” efekti eşliğinde dişlerimi gıcırdattığımla kalıyorum. (Tamam, anlıyorum, bebek yüzlü masum imajını yıkmaya çalışıyorsun ama olmaz ki! Böyle de ya(t/p)ılmaz ki Cungki! Peeh…) Neeemiş, hasta bir kardeşi varmış, o kardeşe bakmak için böyle “kirli” bir hayata katlanmak zorundaymış. Yuh artık, bu kadar ajitasyon Mahsun dizilerinde bile kalmadı. Üstelik bu kız kardeş öyle uyuz öyle salak bir şey ki, abisini polisler götürürken peşlerinden bağıra çağıra ağlayarak koşan, bir yandan da abisine: “Gidersen ben de ölürüm işte, banane banane!” diye 2 yaşındaki çocuk zekâsı ile çemkiren bir karakterden söz ediyoruz! Evet canım, abin de karakola keyfinden gidiyordu… Zavallı oğlanın tepesi atıp: “İyi, öl o zaman!” deyince de inadından komalık olana kadar yağmurda dolaştı bu mal… Çok salaksın Kang Choco, keşke ölsen… Höfff, şu kadarcık anlatmak bile içimi baydı valla, bi de izlemeye nasıl katlanacaksam?!

Neyse, bu kadar çemkirme yeter. Ben iyisi mi sevdiğim bir diziyi anlatmaya geçeyim: Şirin mi şirin, kısacık, çocuksu bir dizi. Umut vaad eden çocuk yıldızlardan “Ma Boy”. Hani hep Koreli kızlar erkek kılığına girer, biz de bu işe uyuz olurduk ya; işte bu defa roller değişiyor: Esas oğlanımız kız kılığında dolaşıyor! Ve esas kızla oda arkadaşı oluyorlar. Sonra gelsin şamata. Yalnız bence bu üç bölümlük mini dizi eli yüzü düzgün bir film haline getirilse, ya da biraz daha uzatılıp daha doyurucu detaylarla desteklense ortaya çok daha başarılı bir iş çıkabilirmiş. Yine de keyifle izledim mi, izledim valla. Yaş aralığı 12-16 olan bir kitleye hitap ettiği halde hem de! Daha fazla anlatmayayım, siz en iyisi bir de Alin’in kaleminden okuyun. Ben sadece esas oğlanın feci halde Yoon Eun Hye’ye benzediğini not edeyim, nasıl bir flower boy’du bu ufaklık belli diil… Esas kızımızsa benim çok sevdiğim Kim So Hyun. Şimdiye dek hep kötü rolleri verdiler bu kızcağıza (bkz. Rooftop Prince, bkz. Moon and Sun), ilk defa burda şirin kız rolü oynaması pek şukela olmuş, sevindim. Dizi ise bence Hana Kimi tadına To the Beautiful You’dan daha yakındı; yan karakterler olan fan club kızları ve oğlanları son derece anime karakterleri havasındaydı, tıpkı Japon dizilerinde olduğu gibi.. Yaşınız küçükse ya da içinizdeki ergen henüz ölmemişse izleyin derim:)

Son olarak gelelim kitaplara: Bugünlerde sevgili kardeşcağızım Sofi sayesinde modern Türk edebiyatı yazarlarından Hakan Bıçakcı‘yı keşfetmiş bulunuyorum. Onun iki kitabından Apartman Boşluğu‘nu bitirdim, epey de sevdim. Kitap biraz (yazarın (soy)adaşı) Barış Bıçakçı romanları tadında başladı, sonra konu itibariyle Tuna Kiremitçi’nin “Git Kendini Çok Sevdirmeden”i tadında devam etti, en son Haruki Murakami kitapları gibi şizofrenik ve doğaüstü olaylara bağlayıp oldukça enteresan bir havaya büründü. Sonu çok şahane bitmedi ama Murakami’den aşılıyız biz bu duruma: Bu saygıdeğer Capon insanı kitaplarındaki fantastik olayların yarısını bile açıklamadan kapanışı yapar, insanı kitap başında katil eder ya, işte o yüzden Hakan Bıçakcı’nın finali bana fazla komadı. İkinci romanı Boş Zaman‘sa daha enteresan bir giriş yaptı: Henüz ilk elli sayfasını okuduğum bu romanda ise hafıza kaybı yaşayan esas kahramanla birlikte biz de onun hayatını, sırlarını yavaş yavaş öğrenmeye başlıyoruz. Kısacası Hakan abimiz ilgimi çekmeyi başardı, ben okurum ki bu yazarı.

Şimdilik benden bu kadar. Yeniden görüşene dek kendinize iyi bakın ve bol bol havuç yiyin. (Niye kü? Bilmem..) Öperim.

anime, Kdrama, kitap içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | 16 Yorum

Answer Me 1997: Ergen günlerimize bir dönüş…

Uzun bir aradan sonra merhaba… “Bunca zamandır ortalarda yoktun Hikaru, öldün mü kaldın mı?” diyen varsa öncelikle “Aman efendim, teşekkür ederim, sıhhat ve afiyetteyim, ya siz nasılsınız inşallah?” diye kibarca selam eder, ardından da: “Ulen madem merak ettiniz iki satır yazıp soraydınız” diye itinayla çemkiririm😛 Neyse… Bu arada muhtemelen siz comeback’imi Song Joong Ki’nin yeni dizisi “Nice Guy” ile yapacağımı düşünüyordunuz. Ama bir Kadir Tapucu değiliz ki dönüşümüz muhteşem olsun (90+ doğumlular bu espriden bişi anlamadı diil mi…) Hatta inanmayacaksınız ama ben daha Nice Guy’a başlayamadım bile!! SJK yakama yapışıp “nappeun yeoja! bunca zamandır beni yağlar durursun… söyle bana, bütün o sözler, bütün vaatlerin, hepsi yalan mıydı ha, söyle yalan mıydı??” diye Kartal Tibet sesiyle bir tirat atsa yeridir, piii… Ama ben de haklıyım, bu aralar bir koşuşturmalar, bir maceralar içerisindeyim ki sormayın😛 Bu maceralardan bahsetmeyi bir başka yazıya bırakıyor ve size Sessiz Gemi’den haftalar önce gelen mim‘i bir tanıtım yazısı ile harmanlayıp “yeniden merhaba” diyorum: “On beş yıl sonra ne olurdunuz” ve âşık olduğum son dizi olan “Answer Me 1997”!

(Okurken, soundtrack’ten başrol oyuncularının seslendirdiği, esasen 90’ların hit parçalarından olan All for you’yu dinlemek isteyenlere: )

Aslında Answer Me 1997’nin ilk etapta hiçbir çekiciliği yoktu: Bir grup lise öğrencisinin hayatını anlatıyor (ki, bunu her anime yapıyor zaten…) Başrol oyuncularını kimse tanımıyor bile (yani Koreliler tanıyordur tabii, ben bizim Koresever tayfadan bahsediyorum😛 A Pink’in kızlarını, Superstar K’in birincisini, Suju ya da Bigbang dururken kimsenin sallayacağını sanmıyorum…), yani başrolde bir T.O.P., ya da gençlerden bir Minho, bir Exo boys yok ki kızların ağzının suyunu akıtsın… Peki ne var? En saf, en güzel haliyle 90’lı yıllar var!

Gerçekten de diziye beni âşık eden bu oldu: Diziyi “97 yılında 17 yaşını yaşayan bir grup lise arkadaşının 2012’deki mezunlar yemeğinde buluşması ve lise yıllarının flashback’lerle anlatılması” diye özetleyebiliriz. Bu yönüyle tam da “on beş yıl önceki ben” ve “şimdiki ben”i kıyaslamama yardımcı olan bir ayna gibiydi. Dizide kendimden o kadar çok şey gördüm ki… On beş yıl önce tıfıl bir ortaokullu, ne meslek seçeceğini bile bilmeyen, dünyayı görmemiş, hayatı TV’deki dizilerden, pop yıldızlarından ve okuldaki ufak arkadaş grubundan ibaret olan bir kız çocuğuydum… Sanırım çoğumuz öyleydik. Bir kere internetimiz bile yoktu ki dünyaya açılalım. Haa sonra geldi de ne oldu; biz onu dünyaya fayda sağlamak, kansere çare bulmak için falan kullanmadık maalesef: Yaptığımız tek şey, internette yabancılarla chat’leşmek oldu!😀😀 (Hiç chat yapmadım diyenleri lütfen dışarıya alalım, siz ya çok ufak ya da fazla yaşlı olmalısınız :P)

İşte bu dizi de tam o günlerin çocuklarına göre: Star Craft oyunu, eski tüplü televizyonlar, TV’den video kasede kayıt yapmak, müzik dergileri alıp poster biriktirmek ve arkadaşlarla değiş tokuş yapmak, disket kullanmak, MIRC (ya da bizim devirde ICQ) ile yapılan chat’ler, telefon bağlantısı ile internete bağlanma devirleri (biri telefonu kullanınca download yarıda kalırdı!), modemin bağlanma sesi, walkman’den, CD player’dan müzik dinlemek… Eğer siz de ortaokul-lise yıllarınızda bunları yaşadıysanız, bu diziden çok büyük keyif alacaksınız.

Hikâyemiz bir grup liselinin etrafında dönüyor demiştik. Esas kızımız Shi Won, onun en yakın kız arkadaşı Yoo Jung, esas kızımızın çocukluk arkadaşı ve çok çalışkan, çok zeki yakışıklı çocuğumuz Yoon Jae, sınıf ikincisi, bir başka yakışıklı çocuğumuz Joon Hee, porno endüstrisinin duayeni olduğu halde kızlarla konuşamayacak kadar utangaç üçüncü bir çocuğumuz Hak Chan (ki kendisi o yılların pop idollerinden Sechs Kies’in gerçek lideri Eun Ji Won tarafından canlandırılıyor!) ve son olarak her grupta olan, grubun şebeği bir başka oğlanceğiz Sung Jae… Esas kız ve oğlanın aileleri de hikâyeye dahil oluyor tabii. Özellikle kızın beyzbol koçu babasının ve en az kendisi kadar komik olan karısının kavga dolu aşkları (!) ve bir defasında kızlarına basılmaları falan çok güldüğüm sahnelerdendi. İkilinin muhabbetleri çok eğlenceliydi, mesela biri şu: Babayla anne “acaba bir gün İngiltere premier ligde oynayan bir futbolcumuz olacak mı?” diye iç çekerler (bakınız: Park Ji Sung, Ki Sung Yeung…) Anne: “Kim bilir, belki bir gün Dünya kupasında yarı final bile oynarız!” der, baba ise “o kadar da uçma!” diye onu tersler. Ben de 2002 Dünya kupasını düşünür, hatta hayalimde G. Kore’yle Türkiye’nin 3.lük maçına gider, kendi kendime sırıtırım:)

İşte dizi böyle göndermelerle dolu. İnsanın içi gidiyor, Türk televizyonlarında da şöyle bir dizi yapılsa, zaten 90’lar nostaljisine bayılan bir kuşak olarak bayıla bayıla izlesek… Ama Birol Güven’in bayık Seksenler’i gibi bir diziden bahsetmiyorum; 40 yaşındaki adamların 18’inde çocukları canlandırdığı değil, biraz daha ergenler üzerinden dönecek olan bir dizi olmalı bu. Aynen bu dizideki gibi bir lise tayfası olmalı; Burak Kut ve Tarkan hayranı iki kız grubunun atışmaları olmalı, sonra mesela Burak Kut diziye konuk olmalı ama kimse onu tanımamalı (burda da Hak Chan’ı Eun Ji Won’a benzeten bir kıza gerizekâlı muamelesi yapıyorlardı, haha! :D). Gençler beli yüksek kotlar giymeli; bel çantaları takmalı, hatta kızların saçları küt, arkalarında ince bir kuyruk olmalı (ben de çok istemiştim bunu ama bonus kafa oluşum yüzünden asla küt saç + kuyruk şeklinde bir saç modelim olamadı, ühüü…) Akşamları gazetelerden kupon biriktirilerek alınmış Arcopal yemek takımı setinde yemek yenmeli, sonra TV karşısına geçilip maaile Süper Baba/Küçük İbo/Tarık Tarcan’lı Çarkıfelek/Güner Ümit’li Turnike falan izlenmeli. Evin babası bıyıklarını kesmesini isteyen anneye, TV’deki Mahsun’un Alem Buysa dizisini gösterip “Ahan da bu oğlanın New York’ta film çektiği gün ben de bu bıyıkları keserim!” demeli mesela😀😀 Evin ergen oğlunun anne ve babasının uyuduğundan emin olduğu zaman kısık sesle TV’yi açıp Tutti Frutti’yi ve diğer kırmızı noktalı yayınları izlediği bir sahne de olabilir😀 :D Ve elbette Galatasaray’ın UEFA kupasını ve Süper Kupa’yı almasına bir gönderme olmalı!😀 Ahhh, ben böyle bir diziyi ne bayıla bayıla izlerdim! Hele de burdaki gibi bir abi-kardeş-esas kız aşk üçgeni ve elbette ilk aşk, çocukluk aşkı muhabbetleri olursa nasıl da dondurma gibi erirdim, gayet iyi biliyorsunuz (bakınız Güneş ve Ay, bakınız Rüyalarımdaki Prenses…) Hadi be yapımcılar, yapın böyle bir dizi. Bizi yeniden çocukluğumuza, ilk gençliğimize götürün.

İşte böyle… 15 yıl öncesi, hem çok yakın bir tarih, hem de gizli gizli burnumuzun direğini sızlatan bir anı… Ancak o günden bugüne bakınca şu anki hayatımı asla hayal edemezdim, doğruya doğru. Aslına bakarsanız o günkü bana sorsalar, ben 15 yıl sonraki kendimi çoluk çocuk sahibi, kerli ferli bir kadın olarak hayal ederdim sanırım. Ama görüyorum ki 15 senede bir türlü büyüyememişim. O yüzden şimdi “bundan on beş sene sonra iki çocuklu saygın bir profesör hanım olmak istiyorum” demeyi istesem de biraz çekiniyorum: Bu işler belli olmaz, kırklarımda da olsam gene böyle çocuksu kalabilirim, o yüzden ben en iyisi bir şey demeyeyim… Hem hayat sürprizlerle dolu, bu dizideki sürprizlerin bir kısmı bizim de başımıza gelebilir, kim bilir?😉

oopsss!

ooppss! son derece masumdular oysa ki..:)

Genel, Kdrama içinde yayınlandı | Tagged , | 35 Yorum

Yaşamdan Kareler – 2

Bu aralar biriken fotoğraflardan bir demet… (Ayrıca not: bir süre buralarda olmayacağım. yorumlara cevap veremezsem kusuruma bakmayın😉 )

Burası, iki ay öncesine kadar yaşadığımız yerden bir görüntü. Sağdaki tuğla bina öğrenci yurtları. Soldaki prefabrik yapılarsa couple house’lar; master ve doktora öğrencilerine tahsis ediliyor. Fotonun en sağında, okula ait stadyumun scoreboard’u görünmüş (in the tabele :P) Aşağıdaki gölge bilin bakalım kime ait?😛

Doğayla baş başa, güzel yerler buralar… Bakınız karahindiba çiçeği üflüyorum (şeytan tüyü de derler buna galiba, en azından ben diyorum😛 :P)

Burası da sıkça bisiklet sürdüğümüz bir patika:

Buralarda tavşan, kokarca, porsuk ve geyik görmek sıradan bir olaydır. Şu ufaklık da merdivenin altını oyup kendine yuva yapmış:

ABD’de araba arkasına yapıştırılan aile bireylerini (kedi ve köpekler de dahil!) gösteren çöp adamlar çok moda. Mesela bu ailenin iki kızı, üç kedisi varmış! (Ve çıkartmaları Disneyland’den almışlar:) Bilin bakalım nasıl anladım?)

Öğrenci milleti boş duvar bulunca boyamayı pek seviyor!

Şimdi de Uzak Doğu marketine geçelim: Bu meyveyi tanıyana yüzbin lira vereceğim!😛

Peki ya bu çorbaların ne aromalı olduğunu anlayabilen var mı?😉

Bu nasıl lolipop azizim?!

Salyangozlar!

Şu bubble tea’yi (tapioca çayı da diyorlar, Türkçe’si inci çayı) çok seviyorum:) Fekat tapioca’dan yapılma “inci”ler pipetten çok hızlı geçerse boğazınıza kaçabilir, aman dikkat!:)

Bir tane de “American Museum of Natural History” fotoğrafı koyalım. Tabii ki bizi en çok ilgilendireni ekliyorum, yani eski Kore evlerini ve tarihi kıyafetler içindeki erkek ve hanımı modelleyen bir foto:

Bu da son foto: Dergiden falan alınma değil, ben kendim çektim😉

Bilin bakalım burası neresi? ;)

Bilin bakalım burası neresi?😉

ABD, Genel içinde yayınlandı | 10 Yorum

Korku Dizileri

Küçük Arı isimli kitapta Nijeryalı küçük arı, tuzu kuru Batılıları “sizin dünyanızda korkmak için gerçek bir sebep olmadığından korku filmleri ve roller coaster’lar üretip yapay korkularla bu duyguyu tatmin ediyorsunuz” diyerek eleştirir. Doğrudur, yazık ki dünyanın acıklı haksızlıklarından biridir bu durum. (Gerçi bu eleştiri bizim için geçerli değil: Ülke artık öyle bir hal aldı ki, her gün yeni bir korku filmine uyanıyoruz…) Bence yapay olsalar bile korku filmleri candır; tırsak bir insan olduğumdan yarı kapalı gözlerle, çoğu kez yastık arkasından izlerim, ama gene de korku filmi izlemekten büyük keyif alırım. Korku dizisi ise ilk defa tanıştığım bir kavram. Yani tabii küçüklüğümüzde Alacakaranlık kuşağı falan vardı ama onlar biraz dandikti afedersiniz. Özellikle anime olarak korku türü çok tercih ettiğim bir şey değil. O yüzden şu iki yapım bana son derece sıradışı geldi ve romantik komedi ağırlıklı “tam bir kız bıloğu” olan blogumda anlatmadan edemedim.

afiş son derece başarılı…

American Horror Story: Bu dizi sezon başında ilgimi çekmişti, ama ilk bölümünün TV’de yayınlandığı günü kaçırdığım için izlemekten vazgeçmiştim. Ancak sezon bitip dizinin Emmy ödüllerine 17 dalda birden aday olduğunu görünce “n’oluyo lan? büyük bir cevher mi kaçırıyorum?” diyerekten yeniden radarıma aldım. En son söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Tamam, dizi değişik falan da, öyle 17 Emmy adaylığını hak etmiyor hacı… Ayrıca ismi American Horror Story yerine American Kimkimidüdüklüyor Story olabilirmiş, dizi korkudan çok erotizm üzerine kurulu. Ama “American” kısmını iyi demişler bak; o ismin hakkını veriyor ve klasikleşmiş tüm Amerikan korku filmlerine (Rosemary’s Baby, the Shining, Frankenstein, the Others…) ve Amerikan trajedilerine (Black Dahlia olayıokul katliamları (bu olayların atası sayılan Columbine Lisesi katliamını ve benim de ABD’deki ilk yıllarımda tüylerim ürpererek şahit olduğum (neyse ki TV’den :P), üstelik katilin Koreli olduğu Virginia Tech katliamını anmadan geçmeyelim) vs.) selam çakıyor.

dizinin karakterleri... her biri ayrı bir manyak!

dizinin karakterleri… her biri ayrı bir manyak!

Dizimizin konusu şöyle: Çapkın bir psikiyatr olan Ben Harmon, genç öğrencisi ile iş üstündeyken karısına basılır. Karısı Vivien: “tüüü, utanmaz arlanmaz, hem de kendi yatağımızda!” diye sinir krizleri geçirir, ergen kızına dönüp “tükür babanın suratına yavrum!” diyerek adamı iyice rencide ettikten sonra kocayı boşamaya karar verir. Ama çapkın doktorumuz “nolur elini ayağını öpeyim bana bir şans daha ver!” deyip karısını ikna eder; bu üç kişilik aile her şeye en baştan başlamak üzere California’ya taşınırlar… Fakat baba böyle olunca ailenin de cenabet olması kaçınılmazdır; zavallılar yağmurdan kaçıp doluya tutulurlar: Taşındıkları ev, feci halde perili bir evdir. Hatta öyle kötü bir ünü vardır ki, yaşadıkları şehrin “horror tour”unda ismi “cinayet evi” olarak geçmekte, tarihi, tonton tur rehberi tarafından ballandırıla ballandırıla anlatılmaktadır. Harmonlar bu eve taşınır taşınmaz yan komşu yaşlı sarışın hatunla (bkz. minare yıkılmış ama mihrap yerinde), fantastik kızıl saçlı kahya kadınla ve ergen delikanlı Tate ile müşerref olurlar. Bundan sonra hayatları asla eskisi gibi olmayacaktır…

Dizide en sevdiğim karakter bunalım ergen kız Violet ve ona büyük bir aşkla bağlı olan şirin yaratık Tate oldu. Zaten bu Tate öyle şahane bir karakter ki, kendisinden iğrendiğiniz anlarda bile bir ağlaması ile insanı “gel yavrum sen benim yamacıma” moduna sokabiliyor, olmuyor yani, nefret edilemiyor kendisinden. (Zaten bence diziye “fan service” için eklenen bir karakterdir kendisi; google’a adını yazdığınızda sayfalarca fangirl sitesi çıkıyor!)

genç aşıklar…

Dizinin sanırım 5-6. bölümleri olan Halloween temalı iki bölüm bu karakterin büyük sırrı üzerine kuruluydu ve en çok zevk alarak izlediğim bölümler de bunlar oldu. Spoiler olmasın diye detay vermek istemiyorum ama Amerika’da çok yaygın olan bazı gençlik trajedilerine parmak bastıkları için dizi yapımcılarını takdir ettim; gerçekten de tam bir “American” korku hikâyesidir böyle olaylar… Dizide bu anlamda bir sürü güzel detay var: Kült korku filmlerini kült yapan korku ögelerini (artık klişeleşmiş olsalar da) güzel biçimde yoğurup yepyeni bir hamur elde ediyorlar…

Tate (Evan Peters) 87’liymiş, Lee Min Ho, Jung Il Woo, Jang Geun Suk kuşağından yani. (87 mahsulü dünyanın bütün topraklarında bereketli olmuş demek, maşallah maşallah…)

Fakat gene tekrar ediyorum, göğsümü gere gere önereceğim bir yapım değil bu. “Noluyo yav, yanlışlıkla porno film mi açtım?” diye kendinizden şüpheye düşmek istemiyorsanız, uzak durunuz. Ayrıca son bölümlere doğru hikâyedeki gizem ögeleri tamamen ortadan kalkınca dizinin korkutma özelliğini kaybedip  iyiden iyiye aile draması formatına dönüştüğünü de buraya not edelim. Şu anda ikinci sezon hazırlıkları sürüyor ve söylenenlere göre ilk sezondan tamamen farklı bir hikâye ile karşımızda olacaklarmış; ancak ilk bölümlerdeki korku havasını yakalamaları bu saatten sonra biraz zor… Yine de belli olmaz, şimdiden 666 Park Avenue gibi başka korku dizilerinin yolunu açtığına göre AHS bir şeyleri doğru yapmış demektir; ikinci sezonda Arap atı gibi sonradan açılabilir. O yüzden izleyip görelim diyorum.

Another: American Horror Story’nin sık sık klişelere düşmesinin aksine Another başından sonuna kadar müthiş bir işti. Daha önce korku animeleri izleme çabalarım çok olmuştu; ama bu çabalar hep hayalkırıklığı ile sonuçlandı: Elfen Lied, High School of the Dead… Kaç seriyi yarıda bıraktım bilmiyorum… Ama Another bambaşkaydı, anlatımıyla, hikâyesiyle, müzikleri ve çizimleriyle dört dörtlük şahane bir diziydi. Bunda roman uyarlaması olmasının, Hanasaku Iroha‘nın yapımcısı olan P.A. Works’ten gelmesinin ve yönetmen/ses yönetmeni gibi konularda iyi ellere düşmesinin büyük payı var.

Dizimizin konusu şöyle: 26 sene önce, Yomiyama North ortaokulunun 9-3 sınıfında Misaki isimli bir öğrenci bir kaza sonucu ölmüştür. Bu durum sınıf arkadaşlarında bir şok etkisi yaratır; çünkü Misaki herkesçe sevilen, çok çalışkan, sporda ve her şeyde çok iyi bir öğrencidir. Bunun üzerine sınıf arkadaşları sanki o ölmemiş gibi davranmaya karar verirler; mezun olurken onun sırasını da törene getirirler, vs. Bu ana kadar duygusal bir havası olan seri, birdenbire bir gerilim filmine dönüşür: Çünkü sınıfın mezuniyet fotoğrafında öğrenciler arasında Misaki de gülümsemektedir! (Bırr, yazarken bile tüylerim diken diken oluyor!)

9-3 sınıfı resmi… (bunu da buraya koyuyoz ama işallah blogu hayaletler basmaz, tövbe yarebbim, tü tü tü!)

Bundan sonra hikâye dehşet verici bir hal alır: 26 sene öncesinden günümüze dek her sene 9-3 sınıfına düşen gençleri (ve birinci dereceden akrabalarını) bir lanet beklemektedir. Spoiler vermemek adına bu laneti ve sebebini, bundan kaçmak için sınıfın bulduğu çözümü falan anlatmayacağım elbette; ama her biri insanın tüylerini diken diken eden cinstendi! (He, gerçi madem böyle bir durum var, neden o sınıfı hatta gerekirse okulu komple kapatmıyorlar hacı derseniz, valla haklısınız derim. Ama bilirsiniz, korku filmi karakterleri azıcık mal olurlar, mallıklarına verin…) Derken günümüze, daha doğrusu 1998 yılına geliriz: Bu kez sınıfa yeni bir öğrenci katılır: Sakakibara Kouichi isimli bu çocuk bu küçük kasabada doğmuş, ancak doğumda annesini kaybettikten sonra babası ile Tokyo’da yaşamıştır. Şimdi doğduğu kasabaya döndüğü günlerde kendisini ve ailesini tam da bu lanetin ortasında bulacaktır…

Another’ın en büyük başarısı, bizi sürekli ters köşe yapan müthiş senaryosundan ileri geliyor: İlk iki bölümde olayı çözdüğünüzü zannediyorsunuz, oysa bir bakıyorsunuz ki yakınından bile geçmemişsiniz! Üstelik bu seri anlaşılmayacak kadar komplike falan değil; bitirirken mesela bir “Serial Experiments Lain“deki gibi beyin resetlenmesi yaşamıyosunuz. Fakat her seferinde şapkasından yepyeni bir gizem unsuru çıkarıp bizi öyle ters köşelere yatırıyor ki, bir noktadan sonra “hobaa… artık herkes another olabilir” derken buluyorsunuz kendinizi. Animenin müzikleri ve hafif karanlık çizimleri ile müthiş bir havası da var; insan ister istemez geriliyor. (Gerçi seyirciyi gericez diye fazlaca abarttıkları da olmuş… Konunun ileri bölümleri ile pek ilgisi olmayan bir “oyuncaklar” temasına girmişler mesela, bu kolu bacağı kopuk oyuncaklar final ile bir biçimde bağlansa çok daha şık olacaktı…) Bir de ben öyle fazla kan, vahşet falan sevmem; ve bu seri de iğrenç gore oyunlara girmeden, sadece atmosferi ile insanı germeyi başarıyor. Bazı bazı bir “Final Destination” havası yaratıyor; bazense Uzak Doğu korku filmlerine göz kırpıyor… Ama genel olarak çok şahane fikirler içeriyor (dayanamıycam en önemlisini söyleyeceğim, hafif de olsa spoiler yemek istemeyen parantez içinin geri kalanını okumasın: “Bir grup insan arasında ölü birinin olması ve bu kişinin kim olduğunun bilinememesi” nasıl fantastik bir fikirdir; ve saçmalığa kayabilecek bu fantastik fikir animede bir mantığa oturtularak ne güzel işlenmiştir, saygı duyulası!)

Kısacası korku filmlerinin, dizilerinin bir takipçisiyseniz Another’ı kesinlikle pas geçmeyin. 12 bölümlük bu kısacık anime türün meraklılarına büyük bir ziyafet vaad ediyor, benden söylemesi😉

anime, Yabancı Dizi içinde yayınlandı | Tagged , , , | 23 Yorum

Fakir Kızla Zengin Çocuğun Aşkı: Rich Man Poor Woman

Blogun Jdrama kategorisi uzun zamandır öksüz, yetim… Halbuki “ne kadan da tatlı bi ogada’ farklı” Japon dizilerimiz var; Kore dizilerinin tikky şıklığının aksine daha bir Anadolu çocuğu, daha bir bizden:)😀 Gerçekten de Japon dizileri bana bu hissi veriyor: Belki Kore dizileri kadar erkeklerine, kadınlarına dibim düşmüş şekilde izlemiyorum ama Japon dizilerinde kesinlikle klişeler daha az, karakterler daha sıcak ve cana yakın, belki aşklar çok tutkulu değil (Korelilerin aksine Japonlar hâlâ wall kiss’lerden kurtulamadılar :/) ama o insancıllık duygusu daha bir yoğun…

İşte Rich Man Poor Woman da böyle dizilerden biri. Dizinin özeti aslında isminde gizli: Japonya’nın Steve Jobs’ı diyebileceğimiz genç dâhi Hyuga Tohru ile onun şirketinde çalışmak üzere başvuran fakir kızın hikâyesi. Fakir kızımız aslında Japonya’nın en iyi üniversitelerinden biri olan Tokyo Üniversitesi’nden mezun, son derece çalışkan ve mükemmel bir hafızaya sahip bir insan olduğu halde kendine güvensizliği yüzünden bir türlü iş bulamamaktadır. Bir gün şansını genç dâhinin şirketi Next Innovation’da denemeye karar verir, ancak iş görüşmesi sırasında dâhi patrondan bazı laflar işitince kendini tutamaz ve içinde biriken her şeyi dökülüverir! Bu sözler patronun ilgisini çeker ve onu işe alır diyeceğimi zannediyorsanız yanılıyorsunuz (haha :D) Ama sonrasında söylediği şey patronun ilgisini çeker: Kızımızın ismi… Çünkü isimleri ve yüzleri bir türlü hatırlayamayan (prosopagnosia hastası) dâhi çocuğun zayıf bir noktası ve aklından hiç çıkmayan bir isim vardır: Sawaki Chihiro. Bu da, fakir kızın söylediği isimden başkası değildir…

Hyuga Tohru (Oguri Shun)… Seni doğuran ana balınan mı yoğurdu?😉

Hikâye böyle ilginç bir başlangıca sahip. Sonrası da aynı biçimde ilginç ve tahmin edilemez biçimde ilerliyor. Esas kız ve oğlanımız dışında şirketin ikinci adamı ve onun aşçı kız kardeşi de yan karakterler olarak olaya dahil oluyorlar. Romantik yönü ağır basmasa da hikâye son derece sıcak ve yer yer duygusal. Hiç sıkmadan keyifle izleniyor. Tabii bunda Oguri Shun’un oyunculuğunun da büyük etkisi var: Hana Yori Dango’nun Ren’i, Hana Kimi’nin Sano’su yakışıklı caponumuz karizmatik ve asi patron olarak çok başarılı bir iş çıkarıyor. Ama Ishihara Satomi’nin de hakkını vermek gerek: İş aramaktan bitap düşmüş (kıyamam😦 ) aşırı derecede iyi niyetli esas kıza öyle bir can veriyor ki, ona sempati duymadan ve mücadeleci ruhunu takdir etmeden edemiyorsunuz.

Esas kız (Ishihara Satomi): “Ezik miyim lan ben?” derkene…

Asahina Yoko(Aibu Saki)… Seni sevemedim gitti sütoğlan!

Sonracığıma, dizide satır aralarına serpiştirilmiş bazı önemli business tüyoları var ki, endüstri mühendisi kimliğime hitap ediyor, gördükçe zevkten dört köşe oluyorum. Mesela Tohru’nun şu lafı: “Yüksek teknoloji (hi-tech), sıradan bir insanın kullanabildiği teknolojidir.” – Tüm firmaların kulağına küpe olması gereken bir tüyo bu. Önemli olan ne kadar karizmatik, ne kadar teknolojik tasarımlar yaptığınız değil; kullanıcı kitlenize hitap eden basitlikte (user-friendly) ürünlerle piyasaya çıkabilmektir. Bir başka business dersi, bir çözüm çalışmadığı zaman başka çözümlerle gelmek, farklı yollar denemek gerekliliği. Yaratıcılık zor iştir; ilk başlarda başarısız olmanız kaçınılmazdır: Çünkü “insan” faktörü, insanların yeniliğe karşı geliştirdiği direnç, uygulama sırasında kâğıt üstünde aklınıza bile gelmeyen problemler yaratabilir…

Ayrıca dizideki entrikalar bazı Kore dizilerinde olduğu gibi tırışkadan değil: Örneğin antagonistin şirket hisselerini ele geçirme planı oldukça zekiceydi. Şu anda altıncı bölümün sonundayız ve heyecan dorukta!

şirin misiniz lan siz? :)

şirin misiniz lan siz?:)

Bu da dizinin açılış jeneriği (Miwa -“Hikari E”):

Hâlâ ikna olmadıysanız bir de şu teaser’a bakın:

Kısacası RMPW izlenesi bir dizi. Tatlı, sıcak bir dizi arayanlara tavsiyemdir.

Jdrama içinde yayınlandı | 27 Yorum