Ortaokul Yılları…

Bugün içimden eğlenceli bir yazı yazmak geçiyor. Düşündüm ve ortaokuldaki hallerimi anlatmamın epey komik olacağına karar verdim. Söylemesi ayıp ben tam bir ergendim de o dönemler (iç ses: e haliyle, Hikaru…) Neyse, bakın bakalım şunlar size de tanıdık gelecek mi?

(Yazının soundtrack’i: Smells like teen spirit Ama isteyen Britney Spears ya da Avril Lavigne de dinleyebilir, zamanında biz de az dinlemedik (geçmiş günahlar…))

Şimdi efenim ufakken çok şeker bir çocuktum ben. Böyle anime karakterleri gibiydim; kocaman gözler, minicik burun ve ağız, koca yanaklar, sevimlilikte Koreli ünlülerin küçüklüğüne taş çıkartırım valla! Ama 11 yaşımla birlikte ergenlik dönemine girince bana bir haller oldu: Size şöyle anlatayım; 11 yaşımda boyum 1.45′ken 12 yaşımda 1.60 olmuştum! (Şimdiki boyumun 1.63 olduğunu düşünürseniz 12 yaşımdan beri aynıyım ben diye boşuna demiyorum :) ) E haliyle 12 yaş benim için acayip tuhaf bir dönem oldu; ağız burun bir tarafa gitti, kollar bacaklar ne yöne doğru uzayacaklarını şaşırdılar, böyle bir çirkinleşme, bir tuhaflaşma halleri ki hiç sormayın, piii!… Üstelik sevgili anneciğimin aklına uyup saçlarımı hayatımda ilk ve son kez kısacık kestirmem de üstüne tüy dikti: Benim saçlarım çok gür ve kalın tellidir; üstelik de dalgalıdır. Düşünün bu saçların kısa olduğunu, tam bir bonus kafa! Bu durum dağınık kaşlarımla birleşince Anadolu Lisesi Hazırlık ve 1. sınıfta resmen maymunlar prensesini oynuyordum! (Allah milletimize o günleri bir daha göstermesin, aminn!) 

Hatta o dönemde çekilmiş bir fotoğrafım vardır, hain kardeşim günün birinde ünlü olursam o resmi “flaş flaş flaş! hikaru’nun kirli geçmişi!” diye basına sızdırmakla tehdit ediyor! Ama bir yandan haklı da, resimdeki halimi görseniz “vah zavallı yavrucak vah, kesin spastik bu çocukcağız, ayrıca gerizekâlı da galiba…” diye acırsınız… Şöyle ki, zaten ergenliğimin en korkunç zamanlarını yaşıyorum; kollar bacaklar ne yana uzayacaklarını şaşırmış haldeler, kafa dediğim gibi bonus, yanaklar içine çökmüş; ayrıca resim çekilirken beni öne almışlar ve ben de ailenin kısa kalan bireylerinin önünü kapamamak için kambur durmuş, başımı öne doğru uzatmışım. Tam o anda gözüme de güneş gelmiş, gözleri kısmış, ağzı açmışım. Yemin ediyorum Stephen Hawking’in 30 yaş genci gibiyim, aşağı yukarı şöyle görünüyorum:

O resmi buraya ekleyecek değilim elbette ama siz anafikri anladınız. Resimleri tab ettirince (o zamanlar dijital makineler yoktu ve resimleri tab ettirirdik, inanabiliyor musunuz? :P) annemle dayımın resme bakması ve kopması bir oldu! Bense “hiiii!” diye bir çığlıkla resmi ellerinden kapmaya çalıştım, ama maalesef başarılı olamadım (evet, çirkin ama gururlu bir ergendim…) Ve o resim, aile albümümüzde ve sevgili aile büyüklerimin hafızasında (“haha, hatırlar mısın hikaru, senin o moron resminin çekildiği yıldı…”) tüm tazeliğiyle durmaya devam ediyor…

Çirkin ama gururlu bir ergen olduğumu söylemiştim ya, ayrıca son derece takıntılıydım: Her sabah üşenmeden ayna karşısında yarım saat geçirir (yarım saat derken abartmıyorum, tam otuz dakika! bu yüzden kaç kere servisi kaçırdım hatırlamıyorum bile…), saçımı bozup bozup yeniden yapardım. Saç her seferinde inatla aynı olur, ama ben inatla vazgeçmeden yeniden tarardım (iç ses: ulan hikaru, malzeme belli: o saç ne yaparsan yap elektriklenecek, kaçış yok!) Hayır, işin kötü tarafı bunca yıl sonra bile saçıma güzel bir şekil vermeyi öğrenemedim! Ama neyse ki bununla yaşamayı öğrendim… Ne yapalım, benim de şekil almayan bir saçım var; topuz yapalım gitsin… *iç çeker*

Takıntılarım saçımla da bitmezdi. Bir de kulak takıntım vardı: Kulaklarımı büyük ve kepçe bulurdum (niye böyle düşünürdüm hayret ediyorum, şimdi aksine gözüme gayet küçük görünüyorlar…). Hatta bir tanesi biraz daha dışa doğrudur, annem beni bebekken o tarafa çok yatırdığı için öyle olduğunu düşünüp “niye böyle yaptın ama yaaa?? geleceğimle oynadın!” diye anneme çemkirirdim. Sonracığıma alnımı çok dar bulurdum (saçlar gür olunca alnın yüzde yetmişini tüylendirmiş haliyle…) ve onu kafaya takardım. (Bu saçlar da sonradan döküldü Allah’tan, demek insan maymundan böyle evrimleşiyormuş…) Ama en çok da kaşlarımı takardım! Çok dağınık ve uzun kaşlarım vardı; ama annem 13 yaşında bir bebeye kaşlarını aldırması için izin vermiyordu (e haliyle…) Ben de ne yaptım, bir gün oturdum ve o kaşları kendim aldım! Tabii ki yamuk yumuk oldular, hatta o günlerden bir hatıra olarak hâlâ sağ kaşımda hafif bir boşluk vardır (kaş küsmesi diye bir şey varmış meğer..) Ama ben artık gönlü rahat bir ergendim – ta ki annem bir gece uyurken beni izleyip “hikaru kaşlarını niye takıyor ki? gayet de düzgün işte… bi dakka lan, fazla düzgün… aman tanrım, bu kaşların yarısı nereye gitmiş??” diye jetonu düşüp beni uyandırarak fırçasını çekene kadar! Sonuç kafaya yenen bir adet güdümlü anne terliği olsa da, kaşlarımı alıp maymundan insana dönme yolunda bir adım daha attığım için hiçbir zaman pişman olmadım, hehe :)

Ama tüm bu kompleksleri bir tarafa bırakırsak, aslında ortaokul yıllarımı son derece eğlenceli bir biçimde geçirdim ben: Çünkü birbirinden tatlı 3 tane can dostum vardı; Zehra, Derya ve Şirvan. Şirvan grubumuzun güzel ve çapkın kızıydı; Derya komik olanımız, Zehra ise aramızda en tatlı ve birleştirici olandı. (Ben grubun neyiydim bilmiyorum, ineği mi acaba? Ya da manyak fikirler bakanı :P) Dördümüz ufak tefek şeylerle acayip eğlenirdik! Derslerde saçma sapan şeylere gülerdik (“yılan içini döktü” ismindeki bir kitabı bir arkadaşımıza uyarlayıp “sevcan kustu!” isimli yeni bir kitap çıkarma hayalleri kurarak yarım saat güldüğümüzü hatırlıyorum mesela; ne malmışız ulan…); sınıf arkadaşlarımıza lakap takardık (Soyadı Köseoğlu olan arkadaşımıza “Kasebrot (Almanca: peynir-ekmek)” derdik. Sarışın bir arkadaşsa “omlet” olmuştu…) Sonracığıma aynı dersaneye giderdik, dersanede genç bir matematik hocamız vardı ve onunla sürekli dalga geçerdik (zavallı adamcağızın neler çektiğini ancak şimdi anlıyorum…). Bir de ergenlikte kızların daha büyük erkeklere ilgi duyması olayı vardır (Bu biraz da zorunluluktan ileri gelir: Çünkü o yıllarda bizim yaşıtımız olan erkekler içlerinden bir tanesini kurban seçip sıraya yatırıp hepsi birden üstüne atlayan, insan-azmış Bonobo maymunu arası bir yaşam formuydular), ama bizde o pek olmadı: Çünkü kendi sınıfımız erkekleri bizi samimi (!) görüp her türlü hayvanlıklarını yanımızda sergilerken B sınıfı erkeklerinden (biz C sınıfıydık) arkadaş edindiğimiz bir grup biraz daha usturuplu davranırlardı. (Bunda tabii diğer sınıf arkadaşlarına “oğlum, biz C sınıfı kızlarıyla takılıyoz” diye hava atma isteği de etkili olmuş olabilir, bilemiyorum… Ya da B sınıfı kızları pek güzel değillerdi, onun da etkisi vardır mutlaka: Mesela bir tanesi o kadar kıllıydı ki, bir gün okula traş olup gelmişti. Evet, jiletle!) Neyse işte biz dört kız B sınıfı erkekleriyle her öğle arası üzerimizdeki gömleğin uçları etekten çıkmış, saç baş dağılmış bir halde voleybol oynardık (neden adam gibi eşofman giymezdik acaba lan?? bi de o terli formalarla öğleden sonra derslerine girerdik, sınıf arkadaşlarımızın burnunun direği düşmüş olmalı!) Tabii hepimizin de aralarından bir tane hoşlandığı çocuk vardı :D :D Sonradan ben benimkiyle ortaokulu bitirme partisinde dans etmiştim, kih kih :) Ama hepsi öyle platonik olarak kaldı; kimse kimseyle çıkmadı. Hatta benim platonik bana lisedeyken çıkma teklifi de etti, ama artık ondan hoşlanmadığım için reddettim. Geç kalmış ve treni kaçırmıştın, artık ben başkasından hoşlanıyordum, sorry bro!

Kısacası ortaokul tüm ergenlik sancılarımıza rağmen çok eğlenceli bir dönemdi bea… İlk kez İngilizce’yle, yabancı gruplarla, Hey Girl ve Blue Jean’le tanıştığımız, ilk kez karışık kasetler doldur(tt)uğumuz, dünyanın büyüklüğünü keşfettiğimiz zamanlar o yıllara rastlar… Her türlü dirty şakayı öğrendiğimiz zamanlar da o günlerdir (gerçi ben arada birkaç tane kaçırmışım, onları da sonradan ekşisözlük okuyarak tamamladım…) Komplekslerimizin tavan yaptığı, annelerimizle sürekli kavga, sürekli isyan halinde olduğumuz günler, hatta “İpek Ongun kitaplarını okumayanları dövüyorlar” dönemleri bile olsa, şimdi “iyi ki o günlerden geçmişiz” diyorum. Sayelerinde dibe vurduk ve yeniden yükseldik :) Kısacası, “yaşasın ortaokul yılları!” ;)

kişisel, Komik içinde yayınlandı | 23 Yorum

Cici filmler bunlar ^^

Yakın zamanda ağır filmlerden bahsetmiş, “watch with caution” uyarısı yapmıştım, işte burda. Şimdi 2 tane de cici film tanıtalım: Intouchables ve Wristcutters.

Intouchables

Fransızlar beni bir kez daha şaşırtıyor ve kendilerinden beklenmeyecek kadar şirin ve insancıl bir filmle karşımıza çıkıyorlar: “Intouchables”, müthiş bir dostluk hikâyesi… Film, paragliding yaparken kaza geçirip boyundan aşağısı felç olan (tetrapleji deniyormuş bu duruma, film sayesinde öğrendik…) zengin Philippe ile onun bakıcısı olarak işe başlayan Senegal göçmeni, varoş çocuğu Driss’in öyküsünü anlatıyor. Normalde böyle öyküler önce birbirinden nefret eden, sonra birbirine yavaş yavaş ısınan insanları anlatır ya; bu film öyle değil: Ayrı dünyaların insanı olmalarına rağmen iki adam da en baştan itibaren birbirine karşı öyle önyargısız ki, izlerken içinize bahar güneşi vuruyor sanki, “oh be, ne güzel” diyorsunuz. Philippe bir tabloya onbinlerce euro bayılan elit (hatta züppe?) bir adam olduğu halde Driss onunla “bu ne la?? sen buna sanat mı diyorsun? adamın burnu kanamış, ondan tablo yapmış!” diye dalga geçince hiç alınmıyor, hizmetkârına “sen ne anlarsın” demiyor. Driss de bu lafları söyleyecek kadar cesur ve kendine güvenli bir adam; ayrıca eğitimsiz olduğu halde gayet derin bir sanat zevki var bence (özellikle müzik zevkini çok takdir ettim ;) ayrıca operada ağaç kılığına girmiş bir adamın arya söylemeye başlaması ile bir kopması vardı ki, Philippe’le birlikte ekran başında ben de ona koptum, çok tatlı bir sahneydi! :D) Film boyunca şaşırtıcı hiçbir şey olmuyor denebilir; ama yine de en baştan en sona o kadar keyifle izleniyor ki, bu aralar kim sorsa bu filmi tavsiye ediyorum. Yani tam bir “feel good movie”, izle ve mutlu ol :) Üstelik gerçek bir öyküden uyarlamaymış – filmin bitiş jeneriğinde olayın asıl kahramanları ile de tanışıyorsunuz ;) Belki bir tek Driss’in ailesiyle ilgili ortaya atılan birkaç noktanın çözüme ulaştırılmamış olması yönüyle eleştirebilirim; ama onun dışında mükemmel bir film diyorum. İzleyin; pişman olmayacaksınız ;)

Wristcutters: A Love Story: 

Sevgili blog yazarı ahbabımız Mikal Zia’nın isim annesi olduğunu tahmin ettiğim bu filmi Diaboloviolette’in önerisi ile izledim. Ve acayip sıradışı ve şeker buldum. Aslına bakarsanız böyle bulmuş olmam biraz ilginç, çünkü mekânlar, olaylar çok da şeker değil: Sovyet Rusya benzeri bir atmosferde geçen bir yol hikâyesi diye özetleyebilirim bu filmi. Fakat aslında konu çok daha uçuk. Ve eğer hiçbir şey bilmeden izlerseniz benim gibi çok güzel bir şaşkınlıkla izleyip daha çok keyif alabilirsiniz. Eğer bunu tercih ederseniz aşağıdaki paragrafı okumayın. Ama “azıcık konuyu bileyim” diyenlerdenseniz aşağıdaki tanıtımı okuyabilirsiniz, mümkün olduğunca az spoiler verdim.

Wristcutters, adından da anlaşılacağı gibi “bilek kesenler”, daha genel bir tabirle intihar edenleri konu alan bir film. Ama daha da tuhafı, intihara teşebbüs edip de kurtulanlar değil, bildiğin intihar edip ölenleri konu alıyor!! Siz “Ne diyo’ bu manyak??” demeye başlamadan önce hemen açıklayayım: İntihar edince şimdiki dünyadan çok daha boktan bir yere düşüyorsunuz. Sovyet Rusya diye kast ettiğim buydu; en az 30 yıl öncesinin teknolojisi, kıraç araziler, hiçbir çiçeğin olmadığı, insanların gülümsemediği, her yerin sıkıcı bir griliğe boyandığı bir dünya bu. Kahramanımız Zia, sevgilisi Desiree kendisini terk edince bileklerini kesmek suretiyle kendini bu tuhaf dünyada buluyor. Bu dünyada Rus Eugene’le tanışıyor; Eugene’in tüm aile bireyleri intihar edip (valla :D) hep birlikte bu dünyada yaşamaya başlamışlar (çok komik bir aileydi bunlar :D çok da sağlam aile bağları vardı,  Eugene’de adeta, annesini her gün arayan sevgilimi gördüm :D :D :D) Bizim esas oğlan Zia, Eugene’le dostluğu ilerletirken günün birinde bir öğreniyor ki eski kız arkadaşı Desiree de buraya gelmiş, hem de kendi intiharından sadece 1 ay sonra! Desiree’nin kendi acısına dayanamadığı için intihar ettiğini düşünüp onu bulmak üzere acayip derecede heyecan yapan Zia, Eugene’i de ikna edip yollara düşüyor. İki kafadar yolda kendilerine otostop çeken, bu dünyaya yeni düşmüş olan Mikal adlı bir kızla tanışıyorlar. Mikal ise kendisinin buraya bir yanlışlık eseri düştüğü konusunda ısrarlı, ve yana yakıla “yetkili birileri”ni arıyor. Sonra… sonrası acayip eğlenceli, kendine has bir mizah dili olan çok sıradışı bir film çıkıyor ortaya. Araba koltuğunun altındaki, her şeyi yutup duran karadeliğe; okyanus kenarında romantizm yaptıkları sahneden sonra sabah olunca tüm sahilin kondomlar ve uyuşturucu iğneleri ile dolu olduğunu görmelerine; Mesihli sahneye ve Mikal’in her gördüğü tabelayı değiştirip durmasına (“save us Messiah” tabelasını “shave us Messiah” yapmıştı :P) çok güldüm ben :D

Ayrıca çok hoş felsefi cümleler de vardı filmde. Mesela: “Bir kız size “bekle, birazdan döneceğim” derse asla geri gelmeyecektir…” falan gibi. Hahah, öyle midir ki cidden? :D :D

sinema içinde yayınlandı | 17 Yorum

Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var…

kuzey ışıkları... bir gün göreceğim onları!

(100. yazımmış bu. O zaman özel bir yazı olması gerek ;) Buyrun size gayet kişisel bir yazı…)

Ne güzel şiirdir, Ataol Behramoğlu’nun “Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var” şiiri. Hatta üniversite yıllarımda Can Yücel’den “Her şey sende gizli” ile birlikte yol göstericilerimden olmuştu… Ama bu yazıda ondan bahsetmeyeceğim. Bu yazıda size biraz ukalâlık taslayacağım! Evet ya, daha otuzuna bile gelmemiş bir insanın “yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var” deyip yaşamla ilgili ahkâm kesmesi düpedüz ukalâlıktır bence! Bu yazıyı okuyan 50′lerinde, 60′larında teyzeler-amcalar varsa belki de içlerinden: “Hıh, kıçı boklu ufaklık hayat hakkında ahkâm kesiyor!” diyorlardır (tamam haklısınız da, ayıp oluyo yani, lütfen hakaret etmeyelim teyzecim aaaa!…) Ama bundan belki 20 sene, 30 sene sonra bu yazıyı yeniden okuyup bu yaşımda neler düşünmüşüm, 20′lerimin sonunda hayatta neleri bilirmişim, neleri öğrenmem için henüz vakit varmış, görmek istedim belki… Yani daha çok kendim için yazıyorum bu yazıyı. Yine de, 10′lu yaşlarını ya da 20′lerinin ilk yarısını süren genç arkadaşlara da faydası olacağı kanaatindeyim; bazen hayatta daha kolay ilerlemek için kestirmeden gitmek gerekir, bu kestirmelerin en güzeli de başkasının tecrübelerinden ders almaktır ;) İyisi mi lâfı uzatmayayım, bilin bakalım ben bu yaşıma kadar hayatta neler öğrendim?

-Öncelikle, soğanları pembeleşinceye kadar kavurmak diye bir şey yok! Soğanlar pembeleşmiyor, önce sararıyor, sonra da direk kararıyorlar! Yemek kitaplarında yazanlar yalan, hepimizi kandırıyorlar, İlluminati, Gladio, derin devlet, ajsjsakjsakjsdhjsajhaskj!! :D :D 

Tamam lan tamam, ciddi oluyorum bundan sonra. Valla bak. :D :D Asıl öğrendiklerim şunlar:

-Öncelikle, açık görüşlü olmayı öğrendim. Hayatta herkesin başka bir doğrusu var; ve kimse kendi doğrusunun bir başkasınınkinden daha iyi olduğunu iddia edemez! Kızılderili atasözüdür, birini yargılamadan önce onun makosenlerini giyip yürümen gerekir, yani hayata onun baktığı pencereden bakmalısın. Bunu yapabildiğin, karşındakiyle empati kurabildiğin kadarıyla insansın. Ama bu demek değil ki, kendi doğruların ve inandıkların olmasın. Olsun elbette. Hayatta bir duruşun olsun… Yalnızca; yaptıkları, düşündükleri sana çok aykırı da gelse insanları yargılamadan önce bir dur, bir düşün. Onun yerinde olsan sen nasıl hissederdin, bir düşün. Ve hemen ağzından salyalar saçarak birilerini suçlama. Çabuk gaza gelme! Sanırım toplumumuzun en büyük sorunu da bu; biz çok çabuk gaza geliyoruz arkadaş! Yapmayalım böyle, sonra yargısız infazlar, toz toprak gürültü, hepsi birbirine karışıyor… Saygı, hepimize biraz daha saygı lâzım: Karşımızdaki kişileri dinci/lâik, solcu/sağcı, alevi/sünni, Kürt/Türk diye yaftalamadan önce insan oldukları için saygı duymamız lâzım… Kendi adıma bu konuda başarılı olduğumu düşünüyorum. Yani tamam, herkes gibi benim de önyargılarım var, ben de bazen “Yahudiler şöyledir… Çinliler böyledir…” diye genellemelere gidiyorum, bunu inkâr edemem… Ama yine de tüm genellemelerin yanlış olduğunu, her memleketin iyisi de kötüsü de olduğunu iyi öğrendim. Bu yüzden birilerine saydırmaya başlamak konusunda hep çekimser davranmışımdır; sonuçta haksız olduğunu anlayıp büyük bir utanç ve vicdan azabı duymak da var…

-Enerjini tüketen insanlardan uzak dur! Sanırım en iyi öğrendiğim şeylerden biri de bu. Aslında hayır demeyi çok da becerebilen bir insan değilimdir (biraz fazla naziğim…); ama yakın arkadaşım, dostum yapacağım insanları iyi seçerim. Mızmız, kıskanç, kendini dünyanın merkezi zanneden insanlardan arkama bile bakmadan kaçarım! :D Tamam, bunlardan kaçmak her zaman mümkün olamıyor, kabul. Ama kaçamasam bile ilişkiyi meraba-meraba kıvamında tutmaya çalışırım, evet bunu iyi yapıyorum galiba :P Arkadaş dediğin seni geliştirmeli, birlikte eğlenmelisiniz, birbirinize iyi gelmelisiniz. Sürekli depresif takılan, sürekli seni iğneleyen ya da sürekli seninle yarışan insanlar seni yorar, moralini bozar. Ne gerek var yahu? Pozitif, tatlı insanlarla birlikte olmak varken böyleleriyle ömür tüketmeye ne gerek var?? Bu dediğim sevgili seçiminde de geçerli elbette: Kaprisli, kıskanç, sizi yoran birisi, ne güzel yüzünün, ne parasının, ne de ona olan aşkınızın hatrına çekmeye değer! Vallahi yazık gençliğinize :)

-Pareto principle: Endüstri mühendisliği eğitiminin bana kattığı en büyük şey bu prensiptir arkadaş! İleride her şeyi unuturum da; bir türev alıp sıfıra eşitlemeyi unutmam, bir de Pareto prensibini! :D :D Pareto prensibi şöyle der: “Bir işi tamamlamak için 100 birim zamana ihtiyacınız varsa, bu işin yüzde 80′i, 20 birimlik zamanda yapılır. İşin geri kalan %20′si ise vaktin %80′ini alır.” (ya da değişik versiyonları vardır bu prensibin; işte mesela en önemli envanterler (malzemeler), toplam ürünlerinizin %20′sini oluşturur; eğer onları iyi yönetebilirseniz kârınızın %80′ini iyi yönetiyorsunuz demektir, vs. vs.) Bu prensibi iyi anlayın millet; “time management” denen nanenin özü işte burda yatıyor! Var ya, bu Paretoculuk benim pek çok kez hayatımı kurtarmıştır! :D Yüksek not ortalamamı böyle yaptım mesela (öhöm): Dersin birinin midterm’ünün %30, her ödevininse %5 etkili olduğunu görünce ödevleri yalapşap yapıp midterm’e çalışırdım; böylece yüksek notlar alırken gezip tozmaya da vaktim kalırdı… Ya da mesela temizlik mi yapıyorum? Uygula pareto prensibini, eskiden 10 saat süren temizlik 2 saate insin! :D Bırak banyo fayansları da pırıl pırıl parlamayıversin canım, azıcık mat kalsın; ya da perdeleri her ay bir kez yıkamak zorunda değilsin, vs vs. :P (Tamam, kabul ediyorum, bu prensip aşırı titiz ev hanımlarına göre değil, benim gibi pratik insanlara göre :D :D N’apalım oğlum, çalışan kadınlar bunca işe ancak böyle yetişebilirler! :D) Kısacası mükemmeliyetçilik insanı yorar ve üzer. Hiç gerek yok… Yıpratmayın kendinizi. Sakıp Sabancı amcanın dediği gibi: “Mükemmel, iyinin düşmanıdır.” Önemli olan kısma odaklanın, detaylarda vakit kaybetmeyin. İşin özü bu.

- Baby steps: Dünya üzerinize üzerinize geliyorsa, yapacak tonlarca işiniz varsa, bu prensibi hatırlayın: “Bebek adımları”. Yani sakin olup enerjinizi paniklemekle harcamak yerine ufacık da olsa adım adım bir şeyler yapmaya çabalayın. İşler ancak böyle yürüyor… İnsan ufak da olsa bir şeyler başardıkça kendini iyi hissediyor… Ve işte tam bu noktada bir özlü söz üretmek istiyorum, “yüce insan ulu hikaru’dan aforizmalar” isimli kitabıma (!) koymayı düşündüğüm söz bu: “Hayat bir kısa mesafe koşusu değil, bir maratondur: Enerjini bir atımlık barut gibi sarf etme, başkaları senden daha çabuk koşup ilerledi diye üzülme, ama en önemlisi, düştüğün zaman mutlaka tekrar kalk ve koşmaya başla.”

-Elindekilerle mutlu olmak… Anın tadını çıkarmak… Bunları söylemek kolay, yapmak zordur, çünkü gerçekten hırsını törpüleyebilmiş, az-çok kalender insanlar olmak gerekir. Ama mutlu olabilmek için sahip olmadıklarımıza üzülmek yerine sahip olduklarımıza odaklanmanın önemini öğrenmemiz gerek. “Anın tadını çıkarma” konusunda hâlâ çok iyi değilim; kaygılar (özellikle iş bulma, tez yazma konusunda…) ne yazık ki hep aklımın bir köşesinde kıymık gibi duruyor :( Ama ufacık şeylerle mutlu olma konusunda iyiyimdir; eğer beni mutlu etmek istiyorsanız açın önüme güzel bir dizi, verin elime bir çikolata, mırmır mırmır yaşar giderim :) :)

- Ama bunun ardından, hemen bir başka şey geliyor aklıma: Elindekilerle yetinmek ayrı, önüne çıkan fırsatları değerlendirmek ayrı! Yani, kendimizi geliştirmek ve daha iyi şeyler yapmak adına elimizden geleni yapmak da çok önemli. İnsanın yeteneklerini, isteklerini ve imkânlarını keşfedip ona göre tavır alması çok, ama çok önemli! Hayatta bizi başarıya ve mutluluğa götüren yegâne yol bu… Ve bu yolda ilerlememiz esnasında bizi geride bırakan iki şey var, korku ve tembellik. Korku, “acaba yapabilir miyim, acaba insanlar hakkımda ne der?” gibi sorulardan kaynaklanıyor. Tembellikse, mâlum… Yani açıkçası evde üçlü kanepeye uzanıp aburcubur yiyerek en sevdiğim dizileri izlemek benim de en çok sevdiğim şeylerden biri, ve bıraksanız hiç sıkılmadan senelerce böyle yaşayabilirim :P Ama şimdi geriye dönüp baktığımda görüyorum ki, en güzel günlerimi, torunlarıma anlatacağım en renkli anılarımı yaşadığım zamanlar, kıçımı kaldırıp gerçekten bir şeyler yaptığım, değişik şeyler denediğim, hayata karıştığım anlar imiş! İyi ki gözümü karartıp tek başıma Macaristan’a gitmişim! İyi ki DAAD bursuna başvurmuş, sınavına girmiş, Almanya’da dil kursu fırsatını kazanmışım! İyi ki izci olup kıçım dona dona kamplara katılmışım, iyi ki sualtı topluluğuna girip Kaş’ta dalmaya gitmişim, iyi ki Interrail yapmışım, bütün bunlar hayatımın en güzel anılarını armağan etti bana… Aktif olun, yeni şeyler denemeden yeni şeyler öğrenemezsiniz, tembellikle yerinizde sayarsınız, korkular yüzünden potansiyelinizi boşa harcarsınız. Aktif olun!

-Ve insan, yaşamadığı her şeyin acemisidir. Bunu şimdi benden birkaç yaş küçük olup da bebek büyüten arkadaşlarımı gördükçe daha iyi anlıyorum; lan adamlar (kadınlar?) resmen benden daha olgun! Ama bu fikrin kafama ilk kez dank ettiği zaman, Dawson’s Creek’i izlediğim günlere rastlar: Elemanlar benle yaşıt 15-16 yaşında zibidiler oldukları halde boylarından büyük öyle laflar ederlerdi ki, ekran başında ağzım açık kalırdı! Yani tabii senarist onlara nasıl replikler yazıyorsa onu oynuyorlardı, orası ayrı da, bu durum bir de bana şunu fark ettirmişti: İnsanın büyümesi yaşla falan ilgili değil arkadaşım. Gayet de yaşadıklarınla ilgili: Yani o dizideki 16′lık ufaklıkların o yaşta yaşadıklarının onda birini ben bu yaşımda yaşamamış olduğumdan (ki tahtalara vuruyorum! kim ister ki joey potter gibi annesinin erken yaşta ölüp/babasının hapse düşüp/hamile olduğuna dair iftira atılmasını/ilk sevgilisinin gay çıkmasını/en yakın arkadaşıyla sevgili olup ayrılınca dostluğunun da bozulmasını/16′sında bekaretini kaybetmeyi/yirmi yaşına kadar çarşaf gibi elli tane sevgili değiştirmeyi… vs. vs. vs.) hayat hakkında ahkâm kesmelerine de aldırmamaya karar verdim! He gülüm he, siz daha iyi bilirsiniz. Ve açıkçası bazı konularda acemi olmaktan, çocuksu olmaktan memnunum. Zamanı gelince hayat insana her şeyi öğretiyor zaten; o halde acele etmek niye? Acele ettikçe daha çabuk büyümek zorunda kalıyorsunuz, bu da daha çok sorumluluk, daha çok acı demek… O yüzden bu lafım özellikle teenager çıtırlara olsun: Büyümek için sakın acele etmeyin, büyüklerin dünyasında bi bok yok. Tamam yirmi beş yaşına kadar üniversitede oyalanıp baba parası yiyin de demiyorum ama siz ne demek istediğimi anladınız işte, hayata fazla erken atılmak, erken yaşta evlenmek, çoluk-çocuğa karışmak (bence, şahsi fikrimdir) pek öyle matah bir şey değil…

İşte öğrendiklerim böyle… Kısacası hayat “dengelemek” üzerine kurulu: İşle eğlenceyi, aileyle arkadaşları, aşkla yalnızlığı dengeleme sanatı… Bunu iyi yapabilirseniz kendinizi daha çok tatmin olmuş hissediyorsunuz.

Ve bir de (öğrenip de) öğrenemediklerim var elbette: Mesela fark ediyorum ki ben çok nazlı büyütülmüşüm. Her şeyi çok kolay elde etmişim. Başarısızlıklarla pek fazla yüzleşmemişim, o yüzden şimdi en ufak şey bile moralimi bozabiliyor, derin bir nefes alıp gülümseyerek “bu da geçer yahu…” diyeceğim yerde mızmızlanıp duruyorum. Hayır ilk darbenin etkisi geçince kendime geliyorum neyse ki, ama mümkün olsa bu mızmızlanmalarımı azaltmak isterdim (olan bana değil zavallı aşkıma oluyor, ahah!) :P İkincisi, insanların sana kendini övdüğün miktarda değer verdiklerini çooook iyi anladığım halde ben bunu hiç yapamıyorum. Kanımda 19. yy İngiliz asilzadeliği (ya da enayiliği?) var galiba, kendi reklamımı yapmak küçük düşürücü geliyor (oysa yaşadığımız kapitalist dünyada fark edilmek için doğal şeyler bunlar…) Bir başka madde, hayatın bir çeşit “insanları idare etme sanatı” olduğunu bildiğim halde bunu beceremiyorum… Herkesin suyuna gidemiyorum abi ben; ayrıca sabırsızım, fazla zorlanmaya ve strese gelemiyorum. Özür dilemeyi pek beceremiyorum. Ve hâlâ, çok çabalamama rağmen kaygılarımı bir kenara atıp an’a odaklanmayı başaramıyorum! Ama şu doktora bitsin, söz; artık her güzel şeyi birkaç ay sonraki teslim tarihine ertelemek yerine o an oracıkta keyfini çıkarmaya bakacağım! :D O zamana kadar siz imamın dediğini yapıp yaptığını yapmamaya devam edin, ve harika, mutlu, eğlence dolu hayatlar yaşayın e mi? ;)

Genel, kişisel içinde yayınlandı | 33 Yorum

Aramaya İnanmak – 4

Bir başka “Aramaya inanmak” yazımıza hoşgeldiniz! Önceki yazılarda olduğu gibi bu yazıda da birbirinden komik blog aramaları sizi bekliyor ;) Aşağıdakilerin her biri gerçekten de bloguma gelen aramalardır, hiçbirini ben uydurmadım. Zaten hayalgücüm o kadarına yetmez! :P İşte geliyor:

"le le le sakine"

"le le le sakine"

Kafası güzel olanlar:

güneş yüzünde de yürüyüp araştırma yapılabilir mi: yapılmaz olur mu? yeter ki 5800 Kelvin derece sıcağa dayanacak kıyafetlerin olsun! oh, bir dakika… hay Allah, bir de aynı sıcaklığa dayanacak bir beden bulman gerek :/

neden yazmazsın diyorlar yazıncada kalemimi alıyorlar: niye böyle yapıyosunuz bu çocuğa bakiym? “hani benim kalemim?? anne bizde niye yok??” diye isyan etse haksız mı şimdi?! :P

çizgi filmde atla seks: e oha! bu neyin kafası, nasıl bir yaratıksın (insan demeye dilim varmıyor…) sen arkadaşım??

eski sevgilim hemen bakmalıyım benden yakışıklı değil: arkadaş düşüncelerini yazarken arada bazı basamakları atlamış ama anlaşılan eski sevgilisinin yeni sevgilisini kendisiyle kıyaslayıp “oh bee, ben daha yakışıklıyım!” diye sevinmesine şahit oluyoruz. ayrıca o kadar sevinmiş ki bu sevincimi google’la da paylaşmalıyım demiş :)

aklından bir sayı seç sünnet: aklından tuttuğun sayıya göre sünnet yöntemi belirlemeye çalışan bir sünnetçi…

allah aşkım amerika da kültür şoku yaşadım: dönüşte bir tekkeye git, düzelirsin evlâdım…

film/dizi soranlar:

ay savaşçısının filmi çekildi resimlerine bakabilir miyim: kibarlıktan kırılan bi arkadaş. ay ne demek canım, buyur, şöyle bir fan-made filmi varmış ay savaşçımızın: http://www.sailormoonthemovie.com/

gençlik güzel kore filmleri lütfen abi: abicim, çek ordan güzelinden bikaç kore filmi!

özel güçlere sahip 3 adamın hayatın anlatan kore dizisi hatta birinin saçı maviydi: ben çıkaramadım, bilen var mı? ama mavi saçlı koreli adam arıyorsan sana T.O.P. verelim, olma mı??

bi film vardi motorsikletli çocuk astim hastasiyim ölüyordu kadin güzeldi: hımm… izlemedim ama the motorcycle diaries olabilir mi?

once upon a tıme ın amerıca adam gıbı takılmadan ızle: “adam gibi” deyince google benim bloga getiriyor :) aferin google, adamın hasından anlıyosun ;)

eski şarkılardan yok mu: yok

anime dizileri neden izleyemiyorum: bilmem, neden?

hikaruivy’nin renkli dünyası izle: henüz beni keşfeden bir yapımcı olmadığı için filmimiz çekilmedi, üzgünüm :/

Ergen Arkadaşlar

koreli kızlar kadar sevimli olmak için ne yapmalıyım: yapcak bişey yok güzelim, you should be born that way…

m sınıfındaki ferit sevgilisi: google yerine facebook’ta arasan belki bi ihtimal…

Kıldan Tüyden Muhabbetler:

koreli erkeklerin göğüslerinde kıl yok: so what?

kore kızları kıllı mıdır: evet erkekleri kılsız kızları kıllı oluyor, Allah’ın hikmeti işte…

 Ve elbette ünlüler:

justin bieber in akıcı bi şekilde konuştuğu dil? ingilizce olmasın??

kim jae joong türkiyeden memnun kaldımı: kalma mı? türkiye güzel, kızlar güzel, hatta kediler bile güzel! :D :D

one direction niye bu kadar yakışıklı hikaruivy: ahahah, bana sormuş :D :D yalnız şimdi seni hayalkırıklığına uğratabilirim sevgili ziyaretçim, benim 90 doğumlu ve daha küçük erkekleri yakışıklı bulmam -en azından bir on sene daha- imkânsız! Özellikle bu erkekler Justin Bieber ve türevleri olursa… Sorry…

barış manço hangi millettendi: bu arkadaşa aşağıdaki resimle cevap vermek istiyorum:

okan çabalar evli mi :) bu arada sonundaki o gülücüğü ben koymadım. arkadaş birazcık utanıp şakaya vurmak istercesine yapmış bu aramayı. utanma kıııız, burda biz bizeyiz! :D ayrıca hadi yine iyisin, evli değil ;) Ama İrem Sak’la sevgililermiş, geçen gün Kelebek’te çıktı (yakışırrrr!)

sezgin mengin muhteşem yüzyılda mı oynucak: sezgin mengin’i bilmem ama sezgi mengi hakkında da bana öyle bir bilgi ulaşmadı. (sezgin-mezgin ortaya karışık ne varsa ver babacım…)

aslıhan gürbüz soğuk nevale: aaaa hiç de bileee, niye öyle diyosun güneş ve ay’daki canım başrol oyuncuma?? aslıhancım, bakma sen bunlara, gayet de sıcakkanlı bir kızsın bence, öperim ^^

ve ve ve:

joong ki’nin türk sevgilisi“: burdan açıklıyorum, işte bu benim dostlar :D :D :D 

joong ki’s wife hikaru (inanmayana ahan da caps:)

ama en bombası: joong ki yeni çekeceği romantik komedi dizisinde hikaru ivy partnerim olmazsa oynamam mı demiş

Ahahaha :D :D Şaka bi yana, bu aramalardan sevgili Işık ve Mydestiny sorumluydu, kendilerine teşekkürü bir borç bilirim, çok eğlenmiştim sayelerinde :D :D Joong Ki’nin karısı olmak gibi hayallerim yok, ama kendisiyle bir dizide ya da filmde rol almaya yeşil ışık yakabilirim, neden olmasın? (eminim o da bunu duyunca çok sevinecek, yıllardır bu açıklamamı bekliyordu, haha!) :D :P Ama düşünüyorum da, birlikte yer alacağımız film ya da dizi heralde The Big Bang Theory’nin kızları nerd – erkekleri manken olan acayip bir versiyonu olur. Fak! :P Neyse…

Komik içinde yayınlandı | 38 Yorum

Biraz da K-pop (Mim)

Kore dramalarına dalıp da Kpop’a bulaşmadan çıkabilen olmuş mudur acaba? Ben ki boyband/girlband’lere olan ilgisi en son lisedeyken sona ermiş bir birey(d)im; üniversitedeki en cool zamanlarımda bana deseler ki gün gelecek kendinden en az 3-5 yaş küçük oğlanların oluşturduğu Kpop gruplarına dadanacak, on küsur kişilik Kore boyband’lerinin tüm elemanlarını ezberden sayabilecek, JYJ, FT Island ve Bigbang manyağı olacak kıvama geleceksin, heralde oturur ağlardım! Ama oluyor a dostlar, insanın başına hayatta neler geliyor… :P Ben de Kore dünyasına daldım dalalı mütemadiyen ergenleşiyorum! Ama onlar da çok tatlılar, çok güzel dans ediyorlar, çok hoş şarkılar yapıyorlar, bu garip kulunuz ne yapsın?! Kısacası son bir yılda ciddi anlamda Kpop kültürüm oldu… Gerçi yine de şarkıların kliplerini çok bilmem: Müzik dinleme kavramıyla ders çalışmayı birleştirince şarkılar fonda çalmaktan öteye gidemiyor… Ama Harmony’cim beni “kliplerine âşık olduğumuz şarkılar” mimiyle mimlemiş madem, ben de bildiklerim arasında hem şarkıların kendilerini hem de kliplerini sevdiğim üç-beş parçayı sizle paylaşmalıyım. Dinleyin, kulağınızın pası silinsin; izleyin, gözleriniz bayram etsin ;)

o_O Şaşırtıcı O_o

Şaşırtıcıyı “ilginç” anlamında kullanıyorum, ilginç fikirlerden yola çıkan klipler arasında FT Island – I hope favorilerimdendir: Adamlar zamanda yolculuk yapıyor yau :P

Bi de Beast alalım, Stranger than fiction filmi tadında bir klip size:

♥♥ ACIKLI ♥♥

Bu kategoride aklıma ilk gelen, Cha Seung Won’un muhteşem karizmasıyla renk kattığı Cry Cry oldu. Adamlar bildiğin film çekmiş şarkı için! Bu arada bayağı da iyi şarkıdır haa, en sevdiğim Kpop şarkılarından biridir:

Hatta bir de devam filmi var, Lovey Dovey (bu şarkı acıklı değil ama):

Bir de size Hyun Bin ve Lee Da Hae’nin en çıtır zamanlarında birlikte oynadıkları şu klibi göndereyim, bu da son derece acılı ve acıklıdır (snıf snıf!)

✿✿ NEŞELİ ✿✿

Buraya süper bir intikam hikâyesi geliyor (haha :D)

Ve bir başka neşeli klip (birileri benim bilinçaltımı araştırsın: Erkeklerin eziyet çektiği klipleri neden eğlenceli buluyorum ki acaba? :P)

Ayrıca yine T-Ara’nın en sevdiğim şarkılarından “Why Are You Being Like This?” de hemmüzik hem de klibiyle son derece eğlencelidir, ama onu da Harmony kapmış, siz bu klibi onun yazısından izleyin ;)

 ❤‿❤  ERİTİCİ ❤‿❤ 

Ehem, buraya pek çok klibi almak mümkün :P Ama ben oyumu BEAST’in, SuJu’nun ve Shinee’nin oğlanlarından yana kullandım:

(Vay arkadaş, siz nasıl dans ediyorsunuz öyle?!)

(Bu şarkı da insanın diline yapıştı mı gitmiyo’… Sabahtan beri Ring ding dong diye dolanıyorum :P)

TIPKISININ AYNISI

Valla sevgili Harmony’cim benim de aklımdan geçen ilk (ve tek) klip çiftini seçtiği için buraya başka bir şey bulamadım :P JYJ’den In Heaven ve FT Island’dan Severely‘nin klipleri aynı konu üzerine kurulu, buyrun izleyin:

(Ayrıca yukarıdaki klip Junsu’nun “butt scene”iyle ünlüdür, kih kih :D)

Ve son olarak benim eklediğim kategoriler:

♡♡♡ ŞEKER ♡♡♡

Muhteşem renkleriyle BOM’un You & I klibi ve bizim Bigbang oğlanları burada yerlerini alıyor:

◠‿◠ ETKİLEYİCİ ◠‿◠

Buraya da Bigbang’in Haru Haru‘sunu alıyorum, ilginç bir filtre kullanmışlar, klibe çok hoş ve değişik bir hava vermiş. 

Yine Bigbang’in nerdeyse hiç cut yapılmadan çekilmiş olan şu klibi de (hem kameranın hareketlerine hem de grup üyelerinin performansına dikkat edin lütfen, çarpıcı!) çok etkileyici:

Yalnız bu Bigbang harabelerde çekim yapmayı pek bi seviyo’ nedense… Blue ve Bad Boy da öyleydi, Brooklyn’in en varoş caddelerinde çekilmiş… Anladığım kadarıyla kötü çocuk imajı yapmaya çalışıyorlar, ama yemezler güzelim, sizden kötü çocuk olmaz :P

İşte benim seçimlerim de böyle… Peki ya Kpop üstadı Kimbapsushi, Neo ve taze VIP’lerden Fortunate hangi klipleri seçecekler? Pasladım gitti!

Müzik, mim içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 17 Yorum

Ağır filmler bunlar…

Kokuhaku (Confessions/İtiraflar)

Japonların saykoluğunu ben anlatmaktan yoruldum, onlar böyle filmler/animeler hayal etmekten bıkmadılar. Death Note’u hepiniz bilirsiniz: “Bir liseli çocuğun Tanrı olmaya soyunması, bir başka liseli ergeninse onu durdurabilecek tek kişi olması üzerine gelişen olaylar, olaylar” diye özetleyebileceğimiz bu anime, karmaşık zekâ ve strateji oyunlarıyla değme Kasparov maçlarına taş çıkartıyordu. Şimdi ise karşımızda aynı mantık üzerine kurulu bir başka sayko Japon filmi var: Kokuhaku (Confessions). Bu defa kahramanlarımız (yoksa anti-kahraman mı demeli?) lise bile değil, ortaokul veletleri. Film, sınıf öğretmenlerinin öğrencilerine okuldan ayrılacağını söylediği sahneyle başlıyor: Genç öğretmen Moriguchi’nin küçük kızı  kısa bir süre önce okulun havuzunda ölü bulunmuştur. Olay kaza olarak kapanmakla birlikte öğretmen, bu olayın kaza değil cinayet olduğunu bilmektedir: Çünkü kendi sınıfından iki çocuk bu cinayeti bilerek ve isteyerek işlemiş, sonra içlerinden biri gelip öğretmene olan biteni gülerek ve dalga geçerek (evet dalga geçerek! çünkü Japon adalet sistemine göre 18den küçükseniz cinayetten ceza bile almadan yırtıyormuşsunuz!) anlatmıştır! Bunun üzerine öğretmen Moriguchi soğukkanlı bir plan yapar. İki çocuktan intikamını başka şekilde alacaktır… Ve sonra, sınıfta bu olayı sakin bir ses tonuyla anlatması ile başlayan, bizi ordan oraya savuracak bir senaryoya sahip deli bir film çıkar ortaya. Şahsen ben epeyce beğendim filmi: Senaryonun sürekli ters köşe yapmasını ve bir an bile sıkılmamıza izin vermemesini geçtim; harika müzikler (bi ara Radiohead bile çaldı!) ve çok güzel görüntülerle dolu bir filmdi bu. Birlikte izlediğim arkadaşsa biraz zorlama buldu. (13 yaşında bir veledin cep telefonuyla patlatılabilen bombalar yaptığı bir filmdi çünkü bu; eh, bizim gibi normal insanlara biraz fazla geliyor elbette…) Ama delidir, ne yapsa yeridir der gibi ben de Japon’dur, ne kadar uçsa yeridir (kafiye uymadı sanki?? hımmm…) dediğim için bu tür abartılı kısımlar bana batmadı. Ben başka şeye takıldım: Filmin ilk sahnelerinde, öğretmen sınıfta olan biteni sakin bir sesle anlatırken o emo kılıklı veletler konuşup gülüşmeye, birbirlerine mesajlar göndermeye devam ediyorlardı yahu! Bizde böyle bir şey olacak, en yaramaz, en hayta sınıfta bile herkesin kanı donar, millet ağlamaya falan başlardı… Ne manyak insanlarmışsınız siz kardeşim; kadının kızı öldürülmüş, siz hâlâ gülüyonuz lan. Yuh!

İzleyiniz ;)

Je Vais Bien, Ne T’en Fais Pas (Ben iyiyim, merak etme): 

Sıradışı bir Fransız filmi. Sıradışılığı, sıcaklığından, bitince sizi “ee, n’oldu şimdi?” diye ortada bırakmamasından ve bir Fransız filmine göre çok çok az olan pornografik sahnelerinden ileri geliyor :) Konusu çok basit aslında: İspanya’daki bir aylık tatilinden dönen üniversite öğrencisi Lili, ikiz kardeşi Loic’in babası ile kavga edip evden ayrıldığını öğrenir. Genç kız kardeşini defalarca arar, mesajlar atar, ama kardeşinden bir türlü ses çıkmamaktadır. Kızımız gün geçtikçe ağır bir depresyona girer, okulu falan bırakır, hatta bir akıl hastanesine kapatılır (ki sayko bir hastaneydi, hastaları aileleriyle bile görüştürmeyen manyak bir yer… bu sahnelerde film psikolojik gerilime bağlıycak galiba diye düşünmedim değil!) Sonrasını anlatmayayım, belki bir miktar tahmin edilebilir bir son bekliyor seyirciyi. Ama anlatım tarzı olsun, karakterlerin portre edilme şekli olsun, çekimler ve müzikler olsun, her biri dört dörtlük. Anne ve babanın hikâyesi ise bambaşkaymış, ben şahsen tahmin etsem de konduramadım, o yüzden “finali tahmin edilebilir” desem de çok, çok etkileyici geldi bana, halen bu filmden bahsederken içimde yapılan fedakârlığa dair epeyce bir burukluk var… Halen sizi izlemeye ikna edemediysem (ve erkekseniz) son bir bonus: Başroldeki kızımızın duru güzelliğinden (ki kendisini sarışın olmasına rağmen nedense Hazal Kaya’ya çok benzettim ben. Ama bu kız rol yapabiliyor!) gözlerinizi alamayacaksınız ;) (Ayrıca Inglourious Basterds diyeyim ve bir kez daha göz kırpayım burda  ;))

Ve lütfen Aaron’dan Lili isimli şu şarkıyı dinlemeden geçmeyin: Filmin etkisini en az ikiye katlıyor bu parça.

sinema, Uzak Doğu içinde yayınlandı | Tagged , , | 17 Yorum

Kore Dizileri – Hikaruivy ödülleri

Madem Uzak Doğu blogger’ları olarak bu kadar Kore dizisi izliyoruz; izlediklerimiz arasında en sevdiklerimizi, en komik bulduklarımızı, ya da farklı yönlerinden bahsetmek istediklerimizi kısaca da olsa yazıp Kore camiasına yeni atılan arkadaşları bilgilendirmeliyiz diye düşündüm. O yüzden hazır Oscar töreni de birkaç hafta önce yapılmış, heyecanı dinmemişken alın size bir mim de benden: Kore dizileri için Oscar (ya da Emmy diyelim) benzeri bir ödül töreni! Tabii ki ben sıradan bir izleyici olarak dizilerin direktörleri ya da senaristleri ile ilgilenmiyorum, o yüzden benim ödül kategorilerim biraz farklı olacak ;) Bu arada diziler hakkında üç-beş fikir beyanında bulunmayı da ihmal etmeyeceğim. İşte size Hikaruivy’nin EN’leri:

En Şaşırtıcı: Benim için bu kategorinin birincisi Coffee House‘dur arkadaşlar! Aslında o kadar da sıradışı bir dizi değildi, hatta yer yer sıkıcı bile sayılabilirdi… Ama ben bu dizideki ters köşeyi başka hiçbir dizide yaşamadım desem yeridir! 8-9. bölümler itibariyle evin içinde “oha! ohaaa! OHAAA!” diye çığlıklar atarak dolaşıyordum :) :)  Bunu başardığı için CH’ın gönlümde yeri ayrıdır…

mary stayed out all night

mary stayed out all night

En Sıkıcı: Mary Stayed Out At Night (bilmem ki beklentilerin yükselmesinden midir… ama 10. bölüme kadar gelip JGS’nın ve Kim Jae Wook’un hatrına bile daha fazla dayanamayıp bıraktığım dizi oldu bu…) ve Lie to Me (şu yazıda bahsetmiştim hatırlarsanız…)

En Şeker: Coffee Prince, My Girlfriend is a Gumiho (Sanırım bu kategorideki seçimlerim hakkında fazla söze gerek yok ;))

my girlfriend is a gumiho

my girlfriend is a gumiho

En Sürükleyici: Boys Over Flowers, Sungkyunkwan Scandal (BOF biraz “cheesy” olmakla beraber kendini deli gibi izletiyordu! SKKS de bir bölüm biter bitmez diğerini attığım, başından kalkamadığım az sayıda diziden biridir…)

secret garden

secret garden

En klişe yıkıcı: Coffee House, Secret Garden, Protect the Boss (Coffee House şaşırtıcılık kategorisinde aldığı ödül sebebiyle burada :D Ayrıca mesela esas oğlan esas kızın düğününü basarsa normalde ne yapar? Kızı kolundan tuttuğu gibi kaçırır, di mi? Ha, işte burda öyle olmuyor :D Secret Garden, Kore dizileri dünyasında yeni bir esas oğlan trendi yaratması ile bu ödülü almayı hak ediyor; Protect the Boss ise 2. kız ve 2. erkek karakterlerinin uyuz ve entrikacı değil, son derece şirin oluşları ile! Ayrıca bu dizide herkes duygularını açık seçik söylüyordu yav: Elli küsür bölüm boyunca birbirlerine açılamayıp ekran başında bizi kabız etmiyorlardı yani, süperdi bence. )

En Komik: The Greatest Love ve My Girl: İkisinde de tepine tepine güldüğüm sahneler olmuştu :D Son dönem dizilerindense Flower Boy Ramen Shop‘u tek geçerim ;)

En Acıklı: Ben prensip olarak dram izlemediğimden (Misa’yı bile hâlâ inatla izlemiyorum!) benim için bu listede yalnızca Scent of a Woman var… Bir de içerdiği yüksek dozda hüzün ve acıklı sahneler açısından The Princess’ Man‘i de bu kategoriye layık görüyorum…

scent of a woman

scent of a woman

En Yakışıklısı bol: BOF tabii ki!! Çiçek dörtlüyü geçtim, Jan Di’nin intihardan kurtardığı eleman, sonradan onun diziye dahil olan erkek kardeşi (He Ja mıydı neydi?) gibi yan karakterler bile birbirinden taştı! “İç akıtan dörtlü”sü ile SKKS ve melekleriyle You’re Beautiful da sonraki sıraları paylaşıyor…

boys over flowers

boys over flowers

En Güzeli Bol: Still Marry Me, BOF (Still Marry Me’nin üç hatununun üçü de birbirinden güzeldi. Otuz yaşın üzerinde olmaları bence durumu daha da ilginç ve hoş yapıyor :) BOF’ta ise Korelilerin aksine gayet çirkin ve itici bulduğum Go Hye Sun’a ödülü vermedim tabii ki de; ama geri kalan kızlar, özellikle Han Chae Young ve Kim Hyun Joo bir kız olarak benim bile ekran karşısında kaymış gözlerle izlediğim güzellikte hatunlardı :) )

still marry me

still marry me

En Klasik: BOF (Ben ömrümde bu kadar Türk filmi klişesini bir arada görmedim… Esas oğlana araba çarpıp hafızasını bile kaybetti, daha n’olsun?!)

soul mate

soul mate

En Değişik: Soulmate çok farklı bir dizidir: Kadın-erkek ilişkileri üzerine en gerçekçi Kore dizilerinden olması bir yana, aynı zamanda skeç gibi değişik havasıyla farklı bir tadı vardır… OB&GYN doctors medikal drama olması yönüyle yine bu ödüle layık görüldü. Ve romantik komedi canavarı olan hikaru için aksiyonu bol City Hunter da en değişik kategorisine giriyor.

En Felsefik: Secret Garden (Her taşın altından bir aforizma çıkıyordu!)

dream high

dream high

En Umut Verici/Gaza Getirici: Dream High (Ne varsa gençlerde var azizim…) -ve yazıyı post ettikten sonra akla gelen City Hall 

yoon eun hye - gong yoo

yoon eun hye - gong yoo

En Tatlı Çift: Yoon Eun Hye – Gong Yoo (Coffee Prince), Han Chae Young – Jae Hee (My Delightful Girl)

En Tatlı 1. Erkek: Lee Min Ho (BOF) (Bu konuda objektiflik beklemeyin benden: Song Joong Ki’nin başrolünde oynadığı bir dizi piyasaya çıkmadıkça Lee Min Ho en tatlı esas oğlan olarak kalacaktır :D) Ama Gong Yoo‘ya da güzel hatırınız için Coffee Prince’le mansiyon ödülü veriyorum, ahah :D

lee min ho

lee min ho

En Tatlı 1. Kız: Lee Da Hae (My Girl), Kim Tae Hee (My Princess)

lee da hae - kim tae hee

lee da hae - kim tae hee

En Tatlı 2. Erkek: Jung Yong Hwa (You’re Beautiful) – Yoo Ah In (SKKS)

jung yong hwa - yoo ah in

jung yong hwa - yoo ah in

En Tatlı 2. Kız: Lee Min Jung (BOF), Wang Ji Hye (Protect the Boss)

wang ji hye - lee min jung

wang ji hye - lee min jung

En Güzel Kostümler: Personal Preference (sadece erkek giyim konusunda yalnız, esas kızımız gündelikçiden halliceydi :P), Secret Garden (yine esas oğlan…), Baby-Faced Beauty (moda endüstrisini anlatan bir dizi olarak buraya girmeye hak kazandı…)

En Güzel Müzikler: You’re Beautiful (Anjell’in tüm parçaları hâlâ grooveshark’ta dinleme listemdedir…)  Gumiho ve Heartstrings de kapışır; BOF‘a da mansiyon verelim.

you are beautiful

you are beautiful

En Gerçekçi: My Lovely Kim Sam Soon, Coffee Prince, Soulmate, Foxy Lady (Soulmates tadında bir de I Need Romance varmış ama ben izlemedim.)

En Masalsı: BOF, Goong, My Princess

my princess

my princess

Veee, nihayet geldik “en iyi diziler” kategorisine: Bu kategoriyi ikiye ayırıyorum “en kaliteli” ve “en eğlenceli” olarak. Ama hangi liste olursa olsun, aşağıdaki dizilerin hepsini izlemeyenlere hararetle tavsiye ediyorum.

the moon embracing the sun

the moon embracing the sun

En Başarılı Diziler (top 5): Senaryo ve oyunculuk (ardından daha az ağırlıkla prodüksiyon kalitesi, müzikler, kostümler… geliyor) baz alınmıştır:

1. Secret Garden

2. Coffee Prince

3. Scent of a Woman

4. The Moon that Embraces the Sun

5. City Hunter / My Lovely Kim Sam Soon (İkisi arasında kararsız kaldım)

sungkyunkwan scandal

sungkyunkwan scandal

En Keyifli Diziler (top 5): Tamamen kişisel keyif baz alınmıştır :)

1. SKKS

2. The Greatest Love

3. Still Marry Me

4. BOF

5. You’re Beautiful / Protect the Boss

protect the boss

protect the boss

Eveeet, “1. Geleneksel Hikaruivy Ödülleri”nin sonuna gelmiş bulunuyoruz :D :D Benim EN’lerim böyleydi… Peki sizin EN’leriniz nasıl? Bu mim’i diğer Kdrama canavarlarından La Fea, Lee, Ohyoonjoo ve Kore Delisi‘nin mutlaka yapması gerektiğini düşünüyor ve ilk etapta onlara paslıyorum, kamu hizmeti olarak düşünüp yapın bunu e mi? :) :) Tabii ki benim aklıma gelmeyen bambaşka kategoriler eklemek de size kalmış ;)

Kdrama, Uzakdoğulu aktörler/aktrisler içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | 61 Yorum