Kelebeğin Rüyası ve şiir üzerine…

Kelebegin_Ruyasi

Bu film hakkında yazmayı düşünmüyordum. Çok popüler olan şeyler hakkında yazmayı sevmiyorum. Ayrıca zaten söylenen söylendi, yazılan yazıldı. Herkesin ortak kanaati olan: “Filmde görüntüler bir harika, Yılmaz Erdoğan’ın Nuri Bilge Ceylan’a çıraklık yapması ona yaramış, Mert Fırat ve Kıvanç Tatlıtuğ şahane oynamışlar, yalnız Belçim Bilgin (tüm iyi niyetine ve çabasına rağmen) liseli kız rolü için çok kart kaçmış hacı…” şeklinde özetlenebilecek düşüncelere aynen katılıyorum. Filmde müthiş çarpıcı bir hikâye değil de, iki genç şairin hayatına gizliden konuk oluyormuşsunuz gibi, usul usul akan bir hikâye var. Bu yönüyle kederli bir şiire benziyor… Bir de üstüne film müziklerinin -tıpkı o dönemleri anlatan Hollywood filmlerindekiler gibi- filmin ruhunu iliklerimize kadar hissettirdiğini, filmdeki diyalogların dopdolu olduğunu, sinemadan çıkarken gözümüzden kadersiz şairler Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu için birer damla yaş süzüldüğünü de eklemeden geçmeyelim… Ve son sahne elbette: Pamukçukların uçuştuğu, o çok hüzünlü, ama çok güzel sahne…

Bu kadar. Filme dair anlatacaklarım bu.

Ama yazmadan edemedim. Birkaç satır da olsa. Çünkü, “aşk bahanesidir şiirin… Şiirse, bahanesidir hayatın…”

Her Türk şair doğar – hatta memleketimizdeki insanların üçte dördü şairdir derler. Doğrudur. Pek şiir okumaz, ama pek fazla şiir yazarız. Gerçekten yetenekli şairlerimiz de çoğu kez hiç bilinmeden yitip gider… Film, bu açıdan 22’sinde veremden ölen Rüştü Onur ve 24’ünde dostunun ardından giden Muzaffer Tayyip adına yakılmış bir ağıt, ödenmesi uzun sürse de nihayete erdirilmiş bir namus borcu sanki… Kendi şair yönü de oldukça kuvvetli olan Yılmaz Erdoğan’a bu borcu ifa ettiği için kendi adıma teşekkür ediyorum. O olmasa, belki de bu genç şairlerin harika şiirlerinin iki satırından bile haberdar olmayacaktık, ben ve niceleri. Sağolsun.

Gelelim kişisel şiir serüvenime: İlkokulda öğretmenler günü için yazdığım şiirle okul çapında birinci olduğumda ikinci sınıftaydım. Ergenken yazdığım şiirler de yaşıma göre hiç fena değildi: Örneğin Çanakkale şehitleri için yazdığım (on üç yaşındaydım), Orhan Veli’nin “harbe giden sarı saçlı çocuk” şiirinden esinlendiğimi hiç yadsımadığım şu şiir:

“Seni bir trende gördüm

Çanakkale treninde

Çocukluk göz kırpıyordu

Gülümseyen gözlerinde.

Hâlâ bembeyazdı tenin

En ufak bir dert görmemiş.

Ah küçük dostum ellerin

Gül yaprağından incinmiş.

Şimdi cepheye yolcusun.

Vatan hizmet bekler diye.

Fakat sahi, bilir misin

Savaş da ne demek öyle?

Oralarda saçlarını

Annen değil mermi okşar

Çanakkale rüzgârları

Çiçek değil barut kokar

Gözlerinde gülen deniz

Mavi değil, kızıl kandır!

Askerin tek düşüncesi

Koruyacağı vatandır.

Demek yaptın bunu çocuk

Evini bıraktın geldin.

Bir avuç toprak uğruna

Bütün varlığını verdin.

O halde git güle güle

Gülen gözlerin solmasın.

Savaş, sarı saçlı çocuk!

Bu yurt düşmana kalmasın…”

Gördüğünüz gibi çokça anti-militarist, feci ölçüde hümanist bir başlangıç yapan şiirimiz, ani bir twist’le milliyetçi duygularımızı kabartarak bitiyor, Arif Nihat Asya, Orhan Şaik Gökyay okutularak büyütüldüğümüz resmi edebiyat müfredatına hınzırca göz kırpıyordu. Hece ölçüsünü Necip Fazıl’ı kıskandıracak kadar başarıyla kullanmam da cabası😛😀 Tamam içimde harika bir şair yatıyordu diyemem, ama minik bir ergenken şiirde umut vaad ediyordum, objektif biçimde bunu söyleyebilirim.

Peki sonra ne oldu? Kadından şair olmaz mı dendi bana?

Hayır, olan şu oldu arkadaşım: Şiirlerimi Türkiye Çocuk dergisine gönderme gafletinde bulundum. Onlar da yayınladılar. Ama ne yayınlamak! Şiir, benim olmaktan çıkmış, saçma sapan bir şeye dönüşmüştü: Şiirimi baştan aşağı değiştirmişlerdi!!!

O sinir ve acıyla oturdum bir mektup yazdım. Bu yapılanın düpedüz ayıp olduğunu söyledim onlara. Bir başka şiirimi de gönderdim.

Ertesi hafta, şiir köşesinde: “Sayın hikaru, kendi eserlerini beğenerek inceleyenler asla gelişme gösteremezler” yazıyordu. İkinci gönderdiğim şiirim de yayınlanmıştı. Ve evet, gene baştan aşağı değiştirilmiş, bazı dizeler çıkarılmış, benim kullanmadığım kelimeler eklenmiş, benim olmayan bir şeye dönüşmüştü.

O günün acısı hâlâ hatırımdadır. Ağzımda buruk bir tat… Şiiri bıraktım.

Kelebegin_Ruyasi2Filmde, Muzaffer Tayyip ve Rüştü Onur’un şiirlerinin Varlık dergisinde yayınlandığı anki mutluluklarını izleyince aklıma bu acı-tatlı anım geldi işte… Onların yaşadığı kalp çarpıntısını, büyük mutluluğu iliklerime dek hissettim. Neyse ki onlar, devamında gelen hayalkırıklığını yaşamamışlardı. Çünkü editörler “çoluk-çocuk bunlar, sanattan ne anlarlar” demiyor, sanatçıya saygı gösterip şiiri olduğu gibi yayınlıyorlardı.

İşte bu vesileyle aradan tam on beş sene geçtiği halde içimde ukde kalan bu anıyı da anlatmış oldum. Buna vesile olduğunuz için teşekkür ederim sevgili Kelebeğin Rüyası ekibi. Ve o zamanlar Türkiye Çocuk Dergisi’nin edebiyat köşesinin başında oturan salak herifler (Söztutan ailesinden birileridir muhtemelen): Hepinize kafam girsin e mi! Minik bir çocuğun hayallerini yıktınız ulan! Hatta benim gibi kim bilir kaç çocuğun daha günahına girmişsinizdir… Saygısız embesiller, kendini sanatçı zanneden geri zekâlı sürüsü.

kişisel, sinema içinde yayınlandı | Tagged , , , | 14 Yorum

Kadıköy’de tiyatro keyfi bir başkadır…

oyun-atolyesi

Bu kış Oyun Atölyesi’ne fena dadandım. Pandaların Hikâyesi ile açılışı yaptık, ardından Testosteron geldi. Bu akşam ise Nergis Öztürk ve Engin Hepileri’den Oda ve Adam’ı izleme şansım oldu. Ah bir de Antonius ile Kleopatra’ya bilet bulsam var ya, benden mutlusu olmayacak… Ama Haluk Bilginer ve Zerrin Tekindor’un başrollerinde olduğu bu oyun sürekli kapalı gişe oynuyor; Ankaralıların “Bir Delinin Hatıra Defteri”ne bilet bulamadıkları için yaşadıkları kızgınlığı ziyadesiyle anlayıp empati kurabiliyorum🙂😛

panda

Benim için adeta birer Godot’ya dönüşmüş Antonius ve Kleopatra’yı beklerken ben iyisi mi size izlediklerimden bahsedeyim: Önce Pandaların Hikâyesi ile başlayalım. Oyunumuz, iki kişilik bir oyun. Başrolleri Ebru Özkan ve Caner Cindoruk paylaşıyor. Oyunun kısa özeti: “Frankfurt’ta kız arkadaşı olan bir saksafoncu tarafından anlatılan pandaların hikâyesi” diye geçiyorsa da siz ne Frankfurt, ne saksafon ne de (bir cümle dışında) panda bekleyin arkadaşım… Hiç alâkası yok. Oyun, bir sabah uyandığında yatağında tanımadığı bir kadın bulan genç bir adam, ve onunla 9 gece geçirmeye razı olan sempatik ve gizemli bir genç kadının hikâyesini anlatıyor. panda2Sonra işin içine epey fantastik şeyler giriyor; ışıkta üreyen görünmez hayvanlar, sürekli değişen telesekreter mesajları, çatıya uçan esas oğlanla esas kız… Ama çok tatlı, masal gibi bir aşk hikâyesi de sürüp gidiyor aynı esnada: Birbirine bir “a” diyerek anlaşan şirin bir çift, açılan pek değerli şaraplar, ortaya dökülen anılar, paylaşılanlar… Yani izlerken sıkılmıyorsunuz. Ancak oyunda çok fazla metaforik anlatımın olduğunu ve şifrelerin çoğunu çözemediğimizi belirtmem lâzım. Yazar Matéi Visniec kuantum fiziği ve felsefe eğitimi almış bir insanmış; o yüzden kendisinin kıyak bir kafayla yazmış olduğu metaforlar beni aştı. Oyunun sonu da somut bir yere bağlanmadı, biraz izleyicinin yorumuna ve hayalgücüne bırakıldı. Oyundan sonra neler olup bittiğini öğrenebilmek, en azından değişik yorumlar okumak istedim, ama internette doğru düzgün bir yoruma da rastlayamadım iyi mi…panda3 Demek ki kimi seyirci de tiyatro oyununda bu tamamlanmamışlık hissini seviyor… Ben yalnızca izlerken sıkılmayacağınızı, renk ve ışık oyunları ile (hele hele o tatlı animasyon sahnesi ile) büyüleneceğinizi garanti ediyorum. Ebru Özkan’ın sempatikliği ve her iki oyuncunun başarılı performansı da cabası.

testos3İkinci oyunumuz bir Polonya oyunu, Testosteron. Üç oyun arasında en bel altı esprilere sahip olan, ama en çok güldüğüm oyun da bu oldu. Oyuncu kadrosu tek kelimeyle müthiş: Yeditepe İstanbul’dan beri canımız ciğerimiz olan Ruhi Sarı, deneyimli tiyatrocu üstadımız Orhan Aydın müthişlerdi; Bülent Şakrak beni gülmekten öldürdü; Gürkan Uygun (nam-ı diğer Memati) bir role bu kadar mı yakışırdı, Emre Altuğ’sa lan resmen daş gibi adammış (evet, ben kendisini yaşlı bulup burun kıvıranlardan(d)ım :P) Behzat Ç. ile yıldızı parlayan Gökhan Yıkılhan son derece sempatikti. Veee sevgili Gökçer Genç; teee yıllar önce minimini bir üniversite öğrencisi iken sizi Ankara’da, (yine Haluk Bilginer’in ekibi ile) Cimri uyarlamasında izlemiş, bayılmıştım. Yıllar sonra yine histerik bir rol, ve yine harika oynadınız, tebrik ediyorum. Ayrıca zaten oyundan sonra tiyatronun girişinde yanınızda Bülent Şakrak varken rastlaştığınız ve sizi utangaç bir biçimde tebrik eden kız da bendim😛 (ayrıca rolden sıyrılınca gerçekte çok yakışıklıymışsınız, rolün içinde çok belli olmuyordu😛 :D)

testos2Öhömm, oyuna dönelim: Oyun pek de çekici bir biçimde başlamıyor. Bir restoranda hazırlık yapan garson sahnesiyle (ve bence oldukça gereksiz küfür ve hareketlerle) açılıyor. Ardından (düğün sonrasında eğlenmek için bu restoran/tavernaya gelmesi beklenen, ama nedense erken gelen) bir grup erkek içeri dalıyor, ve biz de düğünün iptal olma sebebini, gruptaki her erkeğin hikâyesini, ve yavaş yavaş ortaya çıkan enteresan bağlantıları öğreniyor, bol bol da gülüyoruz. Evet, oyun sonradan Arap atı gibi açılıyor. Üstelik rollerde bir denge var, her oyuncu sahnede ışıldama şansını buluyor. Hatta sahne sırası hangisine geçse onu oyunun en iyisi olarak görme gibi bir durum da geldi başıma; burdan oyunculukların her birinin çok iyi olduğunu anlayınız😉 Gene de Bülent Şakrak’ın “kıskıvrak yakalama” hareketi ile ve Gökçer Genç’in bir goril değil bir şempanze oluşu (!) ile kalbimi ayrı bir biçimde kazandıklarını da belirtmiş olayım🙂

evet böyle bir sahne de var...

evet böyle bir sahne de var…

Başta Emre Karayel, Mert Fırat ve Onur Ünsal’lı kadroyu yakalayamadığıma üzülmüş olsam da çıkışta oyunu bu oyunculardan izlediğim için mutlu mutlu sırıtıyordum. Ayrıca oyunu önden üçüncü sıradan izledim, nerdeyse elini uzatırsa aktörlere dokunacak kadar sahnenin dibinde olmak, ah ne güzel bir duyguydu yarebbim!🙂 Kısacası, yer yer çok argoya kaçsa da asla bir Recep İvedik seviyesi(zliği)nde olmayan güzel bir oyun bu. İzlenesi. Bi’ de müzikleri çok güzel. Sevgili Celal Kadri Kınoğlu’nu (yani Tatlı Hayat’ın en sevdiğim karakteri İrfan’ı) sondaki şarkının sözleri için (ve elbette müthiş yönetmenliği için) tebrik ediyorum😉

odaveadam

Son olarak gelelim Oda ve Adam‘a. Şimdi Nergis Öztürk ve Engin Hepileri deyince benim tarafsız olmam imkânsız bir kere, onu bir kenara yazalım. İkisi de çok beğendiğim oyuncular, hatta acayip seviyorum kendilerini, Orçun’a bağlayıp “onlar benim bebeklerim” diyesim var… Yalnız Allahaşkına oyunun tanıtım yazısına bir bakın:

“Oda ve Adam ifadesini gündelik yaşamın içindeki kuytu ayrıntılarda bulan aşka ve ilişki olasılığına dair deneysel bir oyun. Temelde kadın ve erkeğin hem birbirini tamamlayıcı hem de yadsıyıcı bakış açılarından ayrı ayrı anlatan bir metne dayanıyor. Oda ve Adam, monolog ve diyaloğun, sokak dili ve entelektüel dilin, yalın ve karmaşığın, yalnız ve kalabalığın, mümkün ve imkansızın, imge ve gerçeğin, kadın ve erkeğin muğlak ve geçişken ama aynı zamanda gerilimlik sınırlarında dolaşıyor. Hem yalın bir öyküyü takip etmenin gayretiyle hem de bir dil, ses, beden ve imge harmanının çok katmanlı çağrışım alanlarıyla karşı karşıya bırakmaya çalışıyor seyirciyi. Bir ucunda gerçekle düş arasındaki ufuk çizgisi, diğerinde kadın, erkek ve imge arasındaki iç ilişki…”

Yani ben bu yazıyı okuyunca aklıma gelen ilk şey Leyla ile Mecnun’un Yavuz hırsızı gibi: “topuk topuk topuk!” diye koşarak uzaklaşmak olurdu… Zaten bir yazıda “yadsıyıcı” “imge” “muğlak” gibi laflar (hatta: “imge harmanının çok katmanlı çağrışım alanları” breh breh breh!) geçiyorsa oradan uzayacaksın arkadaşım, ben bunu bilir bunu söylerim. (Ha, kendin de “bu bağlamda, entelektüel bir platformda hissedilen böylesi bir yaşanmışlık duygusunu yadsımak bir insanlık suçudur!” diye konuşan bir adet Açılay’san orası ayrı tabii.. :P) Ama diyorum ya, Nergis Öztürk ve Engin Hepileri aynı oyunda olacak ve ben entelektüel (!) kaygılarla o oyuna gitmeyeceğim ha?? Daha neler! Nitekim iyi ki gitmiş ve bu şöleni izlemişim; iki oyuncu da birbirinden harikaydı, sahne ve dekorlarla etkileşim içindeki dinamik oyunları muhteşemdi (yalnız Nergiscim Öztürkcüm, affına sığınarak sormak istiyorum, salıncaktan düştüğün sahne gerçekten oyuna dahil miydi yoksa ufak bir sahne kazası mıydı? asdkasdlasdlk😀 :D) ve bir an bile gözlerimi onlardan alamadım…

sanırım en sevdiğim sahne buydu... "şunu şunu yaptım" :D

sanırım en sevdiğim sahne buydu… “şunu şunu yaptım”😀

Oyunun hissettirdiği duygu da pek şeker, pek nahifti: Birbirinin ruh eşi olan iki insanın utangaç aşkı diye yorumladım ben gördüklerimi. O kadar ki, aynı şeyleri hissedip dillendirmelerine rağmen, ilk görüştükleri ve âşık oldukları andan sonra yanlış anlamalar ve kırılganlıklar yüzünden bir daha bir araya gelmeleri uzun zaman alıyor… Ancak kuzu bey benimkinden tamamen farklı bir yorum getirdi ve ikisinin aynı insan olduğunu (aynı sözcükleri kullanmaktan mütevellit)/veya aynı insana âşık olduklarını (âşık oldukları kişinin kıyafetini aynı biçimde tanımlamışlardı) savundu. Öte yandan yaşananların hangisi gerçek hangisi hayal hangisi anı idi, sonunda ne oldu ne bitti, bunlar da üzerinde anlaşamadığımız noktalardan. Yani yine yoruma açık bir oyun izledik; soyut bir hikâyeydi. (Sevgili Nergis Öztürk ve/veya Engin Hepileri’yi oyunun asıl anlatmak istedikleri konusunda bizi aydınlatmak üzere bize bir çay içmeye ve muhabbet etmeye davet ediyorum. Evet son derece fırsatçıyım :P) Bu konuda eyyorlamam bu kadar. Zaten ben mühendis adamım oğlum, bu kadar yorum yapabilmem bile mucize. Ben size biraz da Engin’in üflesen uçacak oluşundan (yine de çok sevimli, orası ayrı), Nergis’in müthiş güzelliğinden, tiyatroda Cemal Toktaş ve Yeliz Kuvancı’yı gördüğümüzden, Onur Ünsal’ın da bir cee yaptığından (ama oyun kapalı gişe oynadığı için ayakta/en arkada yere oturup izlemek zorunda kaldıklarından) bahsedeyim en iyisi… Siz de oyunu kendiniz gidip izleyin ve mümkünse sanatsal boyutu benimkinden daha yüksek olan yorumlarla gelin. Oda ve Adam mart ayında da Oyun Atölyesi’nde olacak😉

tiyatro içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | 8 Yorum

Bir avuç mim

Hadi bugün mim cevaplayalım. Birleştirebildiğim kadar mim’i bir araya getirip fazlasıyla kişisel ve geyik bir yazı yazacağım; beni film&dizi&anime&kitap yorumları için takip eden dostlar vakit kaybı hissine kapılmamak için bu yazıyı pas geçsinler lütfen.

Öncelikle, evvel zaman içinde kalbur saman içinde sevgili Minekibuu ve Seymsomething tarafından (kendileri bile unutmuştur ama) bendenize gönderilen bir “Hayalinizdeki Ev” mimi var idi… Onunla başlıyorum. Şimdi efenim, benim hayalimdeki ev geniş ve ferah olmalı. Dubleks, hatta tripleks olsa yeridir. Ama temizliğinden ben sorumlu olmayayım n’olur!… Tipik Türk kadınının aksine ben temizlik yapmayı hiç sevmem, hiç de terapi gibi gelmez bana. Ama pis ve dağınık bir ortamda yaşamayı da sevmem iyi mi… Yani nedir, doğru dürüst temizlik yapan güvenilir bir yardımcım olacak, gözüm arkada kalmadan evimin anahtarını ona bırakıp çıkacağım, ve akşama misler gibi tertemiz bir ev beni bekliyor olacak. Vay bee, cillop gibi. Tabii bunun için de para lazım, evet biliyoruz… Ama daha önemlisi, işini iyi yapacak temizlikçi de bulmak lazım: Bu hanımların bir kısmı siz başında durmayınca temizliği son derece lakayıt bir biçimde yapıyorlar, test ettim onayladım. Başında durmaksa bana göre değil; çalışıyor olmak ve cumartesi-pazarımı temizlik yaptırarak heba etmek istememek bir yana, annem yardımcı aldığı zaman bile öfleyip pöfleyip evden kaçardım ben. Höff, evet, ev kadınlığı benim kalemim değil, bunu zaten biliyorduk…

Bi dakka yaa, hayalimdeki ev mimi hayalimdeki yardımcı’ya dönüştü ulen…  Ehem, evet, eve geri dönelim. Ben tripleks bir villa reca edeceğim lütfen. Ormanlar arasında, uzaktan uzağa deniz manzaralı, yemyeşil bir bahçe içerisinde bir ev… Bol ışık alması (ben ışıklı, aydınlık yerleri severim; Geothe gibi “ışık… biraz daha ışık!…” diye diye öte dünyaya gitcem kesin) ve minimalist tarzda döşenmiş olması yine en önemli tercihlerimdendir. Yani işte bildiğin klasik zengin evi istiyorum arkadaşlar. Çok paranız varsa (Aşk-ı Memnu’da ya da İntikam’da görülen) Boğaz kenarındaki yalılardan birini alıp tapusunu bana yollayabilirsiniz, çok makbule geçer… Hadi yalıyı geçtim, ama Şile kıyısında bile böyle bir ev alabilmek için ya çocuk yapmadan para biriktirerek 50 yaşımı beklemem ya da Harry Potter gibi bir seri yazarak aniden voleyi vurmam gerekiyor ki sanırım ilk seçenek daha olası😛 Tam olarak aklımdan geçenleri karşılamasa da, google’da bulduğum resimlerden hayalimdeki evi yansıtmaya en yakın olanlar şunlar efenim:

house1

house2

house5

house12

Ayrıca bence bir evin en önemli bölümlerinden ikisi mutfak ve banyodur. Şu an ikamet ettiğim kıçıkırık apartman dairesini bile bulmadan önce yaklaşık 720582 ev gezmiş olmamın, bu kıçıkırık daireye muadillerine göre 300-400 lira fazla kira ödememin sebebi işte budur: Banyosu, mutfağı nuh nebiden kalma evler fena halde canımı sıkıyor, zaten olmayan temizlik yapma hevesim sıfırın altına iniyor, sonra yaşa o evde yaşayabilirsen… O yüzden bir gün çok zengin olursam şöyle banyolar, mutfaklar yaptırasım var:

house7

house8

house11

house10

mutfak

Gelelim ikinci mim’e. Deniz‘ciğimin pasladığı “en sevdiğin Korece kelime” konulu bu mim beni zorlamadı desem yalan olur. (Söylemesi ayıp 100 kelimelik çok pis Korece bilgim vardır da😛 :P) Şiro mu desem andue mi, ilk öğrendiklerimden olan ve bir zamanlar sevgili blogger dostlar için çokça kullandığım “çingu” mu, hatta ünlemlerden seçebiliyorsak Gu Jun Pyo’nun “ayşşşş!”ından mı alsam bilemedim… Aşk-sevgi-evlilik sözcükleri, ve aile temalı olan (oppa, appa, omma, unni, kayınço bacanak vs.) kelimeler gene diziler sağolsun Korece kelime haznemizin en nadide parçalarından… Ama ben seçimimi güzel, şeker, sevimli anlamlarına gelen yeppudaa ve kyeopta‘dan yana kullanıyorum dostlar. Anlamları kadar bunları söylemesi de pek şeker, mesela “yep”ten sonra azcık durup sonra bir kerede “pudaaaaa!” diyoruz, bakın şöyle: yep-pudaaaaa! Aynı şekilde bi de kyeopta diyelim, ama bunu tek hece gibi söylüyor ve Koreli kızlar gibi şirinlik yapıyoruz: Kyeoptaaaaa! Gidin sevgiliniz üzerinde deneyin; işe yararsa aşkınızı artırmış, yaramazsa ekşi sözlüğün “bebek gibi konuşan kızlar” başlığına bir entry daha kazandırmış olursunuz.

Ve nihayet bu aralar pek bi’ popüler olan 11’li mim’i sevgili Hatice, Harmony ve Sessizgemi çıtırlarından aldım, kendilerinin affına sığınarak biraz kısaltıyorum: Benle ilgili 11 enteresan bilgiyi merak edenler şu yazıya ve bu yazıya bakabilirler. Harmony’nin sorduğu sorular şöyle imiş:

1) Bir arkadaşın (A) başka bir arkadaşının (B) arkasından kötü şeyler konuşuyor ve bu konuşmaya sen de şahit oluyorsun. Ve A, B’nin en yakın arkadaşı. Duydukların karşısında ne yaparsın?

Böyle konularda arada kalmak çok zor bir durum. Hani iki ucu pis değnek dedikleri cinsten. Sanırım yapacağım şey B ile aramdaki samimiyete bağlı: Eğer B’nin beni yanlış anlamayacağına güveniyorsam gidip duyduklarımı anlatır, A’ya karşı dikkatli olmasını öğütlerim. Ama eğer yeterince samimiyetimiz yoksa, o zaman B’ye bir şey demem, A’nın gerçek yüzünü kendisinin görmesini beklerim. Hayır bi de işin ucunda kendin kötü olmak var çünkü…

2) Oyuncu-şarkıcı vs. olmak istiyorsun ve o alanın uzman kişilerinden biri seni keşfetti, ünlü olma konusunda seninle ve ailenle konuşmak istediğini söyledi. Tepkin ne olur?

“Ayol ne ailesi, otuz yaşıma geldim, gel sen beni benden iste😛 :P” derim. Ayrıca kimlerle kamera karşısına geçeceğime bağlı olarak bırak para istemeyi, üstüne para bile vermem mümkündür😛

3) En çok hayalini kurduğun şey ne?

İkinci soru ile büyük bir uyum yakalayarak söylüyorum: Song Joong Ki ve Gong Yoo (ikinci isim optional, başkası da olabilir :P) ile bir film çekmek isterdim. Belçim Bilgin’i ilk defa kıskanıyorum, hatun Kıvanç Tatlıtuğ ve Mert Fırat’la başrolleri paylaştığı şahane bir filmde oynadı, hem de fragmanda gördüğüm kadarıyla iki genç kendisi hakkında “bu kadar güzel olmak yasaklanmalı” falan diyorlardı, askjdajksdajksdka😀😀 (Sanırım film, Kutsi’nin çohacayip yakışıklı sayıldığı, mahallenin kızlarınca paylaşılamadığı, bizimkinden epey farklı bir güzellik anlayışı olan “Huzur Sokağı paralel evreni” ile aynı evrende geçiyor…) Ulenn kuzu bey, Yılmaz Erdoğan’dan gençsin, yakışıklısın ama şöyle bir film yapıp karının egosunu tavan yaptıramadın ya, peheeeyyy…

4) Rüyanda gördüğün şeylerin gerçek hayatta da karşına çıktığı oldu mu?

Cık. Aşırı derecede saçma rüyalar gördüğüm için pek mümkünatı yok zaten… Mesela en son rüyamda Behzat Ç. ekibiyle birlikte bir hırsızı kovalıyorduk, sonra ben kırmızı ışığa takıldığım için onları gözden kaybediyordum, telefon ettiğim zaman “gel biz ODTÜ’deyiz” diyorlardı, ODTÜ’ye gidiyordum ama ODTÜ bildiğim gibi değil, tuhaf bir yerdi ve orda bir karıncayiyen (evet, karıncayiyen!) bana saldırıyordu. Şimdi bu rüyanın çıkma olasılığını bi zahmet hesaplayın? (pi’yi 3.14 alabilirsiniz.)

5) Şu an hangi şarkıyı dinliyorsun?

Sound of Silence. Şaka lan, kelime oyunu yaptım, bir şey dinlemiyorum.

6) Yabancı bir ülkeye çıkacaksın, bavuluna kıyafetler dışında 3 şey koymana izin veriliyor, onlar ne olur?

Kozmetikler üçten fazla olur yalnız… El çantasına da alamam, malum uçuşlarda 100 ml’den fazla sıvıya izin verilmiyor.. (Bu arada ben bu soruyu niye bu kadar ciddiyetle cevapladım ki şimdi? :P)

7) Asla yapmam diyip yaptığın şeyler neler?

Yok. Hiçbir şey için asla yapmam demem zaten, geçmiş tecrübelerim bana bunu öğretti: Büyük konuşmayacaksın!!!

8) Canın çok sıkkın, dün aldığın çikolatayı yeme ümidiyle dolabı açtın. Ama yerinde değil! Ne olacak şimdi?

Markete iner yenisini alırım ayol, böyle küçük şeyleri dert etmeyin mirim… (Yalnız başta ilk anki hayalkırıklığı ile bi küfrederim galiba, bak orası ayrı…)

9) Yolda sakin sakin yürüyorsun. Karşıdan gelen bir çocuk seni parmağıyla göstererek gülmeye başladı. Neden olabilir?

Fermuarım açık kalmış olabilir. Ama daha yüksek olasılıkla saçlarım cadı gibi görünüyordur, çocuk ona gülüyordur… Bununla ilgili benim değil, annemin bir anısı var: Karşıdan gelen çocuk parmağıyla onu işaret edip: “cadııııı!” diye bağırmıştı da bir zamanlar… Hâlâ hatırlayıp hatırlayıp güleriz😀 Ben de annemin kızıyım işte; kalın telli bol elektrikli gür saçlar(ımız) kontrol altına alınmadığı zaman çalı süpürgesinden hallice bir hal alabiliyor…

10) Mektup arkadaşın var mı, yoksa olmasını ister miydin?

Yessss! En son üniversite yıllarımda kalan mektup arkadaşlığı müessesesini Mavi’ciğim sayesinde yeniden canlandırmış bulunuyorum. Öperim kuzum gözlerinden😉

11) Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan? Sevincli

Hepsi Gogol’ün paltosundan çıkar bence😛

Haticehayal’in sorularından daha önce hiçbir yazıda cevaplamadıklarımsa şöyle:

3) Kendinizde anlam veremediğiniz huylarınız var mıdır?
Anlam veremediğim hüzünlenmelerim, huysuzlanmalarım olduğu doğrudur; bunları hormon değişimlerine bağlıyorum. Kadın olmanın cilveleri😛
4) Televizyonculukla ilgili bir iş yapsaydınız bu ne olurdu?
Sanırım metin yazarı olurdum. Kamera önünde pek başarılı olamıyorum da… (geçenlerde okulun tanıtım videosuna koymak üzere çekim yaptılar ama heralde kurguda benim kısmı komple çöpe atmışlardır, iki lafı bir araya getiremedim ulen! bilmediğim yerden sordular orası ayrı, ama “doğaçlama” ve “ağzı laf yapma” konularında sınıfta kaldığım kesin…)
ben...
5) Beğenmediğiniz/bitiremediğiniz bir kitap var mı?
Bakınız, vikitap profilim.
6) Şöyle komik olanından asla unutamayacağınız bir anı var mı?
Oyy, bende rezillikten bol ne var? Şu yazıda talihsiz serüvenlerimden bir demet anlatmıştım, ikincisini de bir ara elim değdiğinde yazacağım…
7)  Kitap yazsaydınız bu ne üzerine olurdu?
Fiyatlandırma ve gelir idaresi, oyun teoremi, polisiye roman, Türk-Kore ortak yapımı romantik komediler (bakınız sağ taraf :P), ve “genç ve kariyer sahibi bir kadının post-modern dünyada yürek burkan yalnızlığı” temalı bir roman gibi son derece geniş bir yelpazede kitap yazabilirim😛😛 Söyleyin bakayım hangisini okursunuz, bak ona göre yazıcam.
8)  The Simpsons/Family Guy/ South Park karakterlerden biri olsaydınız bu hangi karakter olurdu?
Lisa Simpson.
9) Hala izlediğiniz bir çizgi film var mı?
Peheheyyy, bu ayıp soruyu hiç sormadın kabul ediyor ve seni blogun anime kategorisine yönlendiriyorum🙂
11) Çok severek izlediğiniz (K-Dramalar hariç) bir dizi var mı? Sevincli
Bu aralar The Good Wife. Her daim Modern Family, the Big Bang Theory. Bitmeden önce House’du. Ve yılda bize yılda iki, bilemedin üç ay keyif yaşatan namıssız diziler Sherlock, Downton Abbey, Dexter…
housemd
Nihayet Sessizgemi’nin sorularından bir miktar seçip (artık bayılmak üzere olduğum için sadece son kısmı aldım, kusura bakma e mi canım?) bu destansı yazıyı burada bitirelim:
1) İsminizi seviyor musunuz? Sizi yansıttığını düşünüyor musunuz?
Evet, ve evet… Anne ve babama burdan şükranlar sunuyorum😛
2) Bir partiye gittiniz ve kapıdan girer girmez bütün bakışlar size çevrildi…
Bakınız, bana bakıp gülen çocuk😛😛 Şaka bi yana, çok güzel olduğum için bütün bakışlar bana döndü desem, pek olası değil… Yani ortalama üstü sayılabilecek kadar güzelim, ama üzgünüm ki benimki ilk anda çarpan bir güzellik değil. Şu ana kadar ilk anda çarptığım kişiler yalnızca Uzak Doğulular olmuştur!😛 Haa, parti Çin’de veya Tayvan’daysa o zaman güzel olduğumu düşündükleri için bakıyorlar olabilirler, tamam… Ama Kore’deyse, o zaman da “15 kilo fazlası olan bu obez kız kim??” diye şok oldukları için bakıyorlardır, ajaskdaksdkaslk😀😀
3) Blogunun 200 takipçisi olması senin için çok önemli mi?
Hayır. Hatta fazla tanınmaktan korkuyorum, takipçi sayısı arttıkça kendim olmaktan uzaklaşıyormuşum gibi geliyor… Özellikle kişisel yazıları kimse okumuyor gibi düşününce yazmak daha kolay…😉
Genel, mim içinde yayınlandı | 5 Yorum

Amerikan dizileri

Ters psikoloji diye bir şey var: Bir şey yasaklanınca (ya da yapma imkânınız yoksa) ille yapasınız gelir ya, dizi izleme alışkanlıkları konusunda ben de biraz öyleyim. ABD’deyken salak saçma ne kadar Türk dizisi var internetten takip ederdim. Şimdiyse Muhteşem Yüzyıl, Kuzey Güney, bilumum Türk dizileri ayağıma kadar geliyor, ben TV’yi kapatıp Amerikan dizileri seyrediyorum! (İnsanoğlu nankör anacım, nankör… :P) Geyiği bırakırsak bu aralar sardığım diziler şöyle:

hartofdixie2

(Bu kısmı okurken Mumford & Sons’tan I Will Wait dinlemeniz tavsiye edilir. Bu dizinin ruhuna en uygunu, American country/folk music çünkü.)

Hart of Dixie: Adından da anlaşılacağı gibi Amerika’nın güney eyaletlerinin birinde, Alabama’da geçen bir dizi bu. Çıtı pıtı kalp cerrahımız Dr. Zoe Hart (Rachel Bilson) hastalarla insani olarak ilgilenmediği gerekçesi ile uzmanlık bursunu alamaz ve mezuniyetinden beri hiç aksatmadan ona mektup gönderip yaşadığı kasabadaki küçük kliniğe davet eden Dr. Harvey’nin iş teklifini kabul etmeye karar verir. Böylece New Yorklu hanım kızımızın küçük şehirle imtihanı başlamış olur. Elbette bu küçük kasabanın gözde bir bekârı (avukat George Tucker) ve bir adet cahil ama yağuşuklu oğlanı (Wade Kinsella) vardır; ama bunlar da yetmez, aşk üçgenini iyice karmaşık hale getirmek için George Tucker’ın uzatmalı sevgilisi sarışın güzeli Lemon (evet adı Limon) ve kasabanın belediye başkanı, eski futbolcu iri yarı siyahi gencimiz Lavon da olmazsa olmaz. Böylece yaşları 30’a yaklaşan bir grup insan arasında adeta bir The O.C., bir Dawson’s Creek havası yakalarız. Ergenliğinde bu dizileri izlemiş bizim gibi romantik hatunlar için Hart of Dixie’yi heyecanla takip etmekten başka çıkar yol kalmamıştır😛

hartofdixie

Şimdi baştan anlaşalım dostum, dizi biraz tırt. Karakterler yapay, verdikleri tepkiler tahmin edilebilir cinsten. (Yapacakları esprileri bile daha izlemeden bilebiliyorum!) Kasabanın altın çocuğu George Tucker yakışıklı olmayı bırak, besili bir tosuncuk kıvamında. Natalie Portman çakması Rachel Bilson’ınsa o tiki tepkileriyle bir doktor, hele hele bir kalp cerrahı olduğuna inanmak son derece güç. Kasaba hayatının tam bir parodi havasında olmasına değinmiyorum bile: Hayat Sevince Güzel tadında yaşayan kasaba ahalisi bizde bile en son 70’lerin Ayşecik filmlerinde kalmıştı. Bu dizide ise bir gün elmalı turta (?!) festivali olur, Lemon ve Belle’ler folklör kıyafetleriyle gösteri yaparlar, ertesi gün Bluebell’in düşman işgalinden kurtuluş😛 günüdür, gene Lemon ve George stand-up’çı olarak sahnededir, vesaire vesaire. Bu kadar renkli (!) bir hayat New York’ta bile yok adamım, kandırmayın bizi. Ama redneck Wade ve sevimli Lavon hatrına tüm bu falsolarını görmezden geliyor ve “feel good movie” janrına uygun şekilde bu diziciği izleyip mutlu oluyoruz. Fazla gerçekçi dizilerden bay geldiyse arada çıtır çerez niyetine tavsiye edilir.

thegoodwife

(Bu kısmı okurken The Good Wife’ın harika soundtrack’inden Any Other World‘ü dinleyebilirsiniz.)

The Good Wife: Hart of Dixie’nin aksine insanı sarsıp kendine getiren çok realist, çok politik, müthiş bir dizi bu! Zamanında Lee büyük övgülerle bahsetmişti, ne zamandır izleme listemdeydi. Şimdi dolu dolu dört sezonu büyük bir keyifle izliyor ve büyüklerin dünyasına dalmaktan zevk alıyorum: Welcome to the capitalist world of America!

Dizinin konusu kısaca şöyle: Chicago başsavcısı olan eşi (Chris Noth) tarafından aldatılan, üstelik eşi bu skandal (ve seks karşılığı bilgi sızdırdığına dair iddialar) yüzünden hapse atılan Alicia Florrick (Julianna Margulies), avukatlık mesleğine geri döner ve üniversite yıllarından arkadaşı olan Will Gardner’ın ortağı olduğu firmada çalışmaya başlar. Bundan sonra her bölümde ayrı vakalar incelenirken bir yandan da eski başsavcının suçu/suçsuzluğu, yeniden politikaya atılma çabaları, Alicia’nın ergen çocuklarıyla başa çıkma mücadelesi, ve yıllar öncesinde küllenmiş bir aşkın yeniden doğuşu gibi sürükleyici bir hikâye de akıp gidiyor…

Dizi sıradan Amerikan izleyicisi için oldukça provokatif. Sanırım muhafazakâr eyaletlerden fazla reyting alamıyorlardır, çünkü dizinin dili de içindeki karakterler de fazlasıyla demokrat! Florrick ailesinin din-diyanetle ilgisi yok, o yüzden küçük kızları Hristiyanlığa sarınca, oğulları müslüman kız arkadaş edinip ezan dinleyince falan anne-baba bir tuhaf oluyorlar😀😀 Öte yandan baba Florrick politik sebeplerle Yahudi lobisine yanaşmak isterken kızından gelen “Mavi marmara olayı eleştirisi” ile yemekteki Yahudi işadamları komple bir sarsılıyorlar!😀 Şimdi hem demokrat, hem feminist, hem de müslüman olan bendeniz bu diziyi nasıl sevmiyim, mümkün mü böyle bişi?😛

Yalnız The Good Wife’ı Hart of Dixie ile aynı zamanlarda izleyince bünye bi’ tuhaf oluyormuş onu gördüm: Hart of Dixie’nin tosuncuk oğlanı George, burda pislik Blake Calamar olarak karşıma çıktı. Yine Hart of Dixie’nin karizmatik kalp cerrahı Dr. Hart, TGW’de koyu cumhuriyetçi, köylü kafalı bir eski polis. TGW’nin ana karakterleri bir yana, yan karakterleri tek kelimeyle müthiş: Mesela kampanya direktörü, çok becerikli ve karizmatik reklamcımız Eli Gold var ki, Zack’in slut kız arkadaşı Becky’ye verdiği ayarlarla, çocukların yanında cool takılıp içeri odaya geçince zıplayarak sevinmeleriyle insanda müthiş bir sempati uyandırıyor. Sonra bir Kalinda Sharma var ki, en erkek karakterden bile daha erkek, elinden hiçbir şey kurtulmayan şahane bir kadın. Son olarak diziye misafir oyuncu adı altında ünlü yağıyor mübarek: Geleceğe Dönüş’ün Marty’si Michael J. Fox, Çirkin Betty’nin Betty’si America Ferrera, House’un Lisa Cuddy’si Lisa Edelstein falan hep kısa rollerde göründüler, beni ekran başında şaşkınlık ve sevinçle gülümsettiler.

Öyle yani. İzleyin olum, politika ve hukuk düzleminde işler nasıl dönüyor haberiniz olsun!😛

samantha

(Buraya da bir Travis koyalım, dizide de çalıyor bu şarkı. Umut dolu şarkılar yapan bu İskoçyalı grubu çok sevdiğimi söylemiş miydim?)

Samantha Who: Bu şirin komedi dizisi ABC’nin salak yayın politikaları yüzünden iki sezoncuk sürmüş, ama pek şeker. Başrolde tee Married with Children dizisinden tanıdığımız Christina Applegate ablamız var. Konusu biraz My Name is Earl’e (bizim topraklarda Hakkını Helal Et diye de bilinir :P) benziyor:

barrywatsonSamantha adındaki esas kızımız bir araba kazası sonucu hafızasını kaybeder. Uyandığı zaman seyirci ile birlikte eski hayatına dair ipuçlarını birleştirerek nasıl bir insan olduğunu öğrenmeye çalışır. Ancak bir de fark eder(iz) ki, Samantha geçmiş yaşamında yellozun, bencilin, kısaca kötü bir insanın tekidir! Yeni Samantha geçmişte böyle bir kadın olduğuna çok üzülür, ve kendini değiştirerek geçmişteki hatalarını telafi etmeye çalışır, ancak bu iş hiç de kolay olmayacaktır…

Samantha Who, bir BigBang theory ya da bir Modern Family olmasa da gayet izlenesi, şirin mi şirin bir komedi. Üstelik Barry Watson şekeri (ki tee 7th heaven günlerinden beri hastasıyımdır) de bonus. 20 dakikalık haplar halinde alınız efem😉

ABD, Müzik, Yabancı Dizi içinde yayınlandı | Tagged , , , | 8 Yorum

İki Sergi

Bu sefer biraz kültür mantarlığı yapacağım. Son zamanlarda İstanbul kazan biz kepçe gezip duruyoruz da üzerinize afiyet… Hâlâ turist modundan çıkamadık, İstanbul’a yerleştiğimizi beyin hâlâ kabullenemedi sanırsam. (Aman böyle iyi, elleşmeyin: İstanbullu olursak trafik ve keşmekeş gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kalacağız. Şöyle geçerken uğramış gibi yaşamak en iyisi😉 ) Eğer Hikaru’nun entel yönüyle tanışmaya hazırsanız, işte geliyor:

nilüferler...

tabii ki nilüferler…

Geçtiğimiz haftalarda Sabancı Müzesi’nde Monet sergisine gittik. Sabancı Müzesi (nam-ı diğer Atlı Köşk) Emirgân dolaylarında… “Monet’nin Bahçesi” isimli sergi ise 6 Ocak 2013 tarihine kadar açık. Hâlâ gitmemiş olanlar varsa tavsiye ediyorum. Ama sergiyi gezerken mutlaka audio help almayı ihmal etmeyin. Yoksa sergiyi “hımm, bir nilüfer resmi… aa bir nilüfer resmi daha… nilüfer, biraz daha nilüfer… höff, yeter lan kusucam artık nilüferden!” diye gezmiş olursunuz ki pek eğlenceli olacağını zannetmiyorum :S Oysa hemen hemen her tabloyu açıklayan sesli rehber sayesinde sergi bitince empresyonizm ve Claude Monet üzerine epey bir bilgi sahibi olmuş olarak ayrılacaksınız. Hatta bendeniz Monet’nin gözünde gelişen katarakt ve 1920 gibi erken bir tarihte katarakt ameliyatı yapılabildiği gerçeği gibi ilginç (ve gayet gereksiz :P) bilgiler bile edindim üzerinize afiyet… Monet sergisinden sonra bir de Osmanlı’nın son dönemleri-cumhuriyetin ilk dönemlerindeki Türk ressamların resimlerinin bulunduğu galeriyi gezerseniz üstüne cila yapmış olursunuz😉

terracotta2

Ardından, Topkapı Sarayı’nda Çin Hazineleri sergisi varmış dediler, geldik. Haber linkinde de görmüş olduğunuz dört adet pişmiş topraktan yapılma heykelle müşerref olduk (ayrıca hayır arkadaşım, ikinci ve üçüncü figürler Gangnam Style dansı yapmıyor, ne alakası var?!) Kendileri Dünya’nın 8. harikası olarak bilinen Terracotta (terracotta=pişmiş toprak demek) ordusunun şanlı neferleri olup Unesco’nun Kültür Mirası listesinde imişler… Resimdeki ilk heykel sıradan bir asker, ikinci şahsiyet ata biniyor, üçüncü ise önünde toprağa saplanmış bir kılıca dayanıyor (bu atla kılıcı başka malzemeden yapmışlar, çürümüş gitmiş sanırsam… malzemeden çalan zihniyet, tarih öncesinde de var demek ki :P). Dördüncü adamımız ise okçu. En önemli figür üçüncü sıradaki imiş, kendisi en yüksek rütbeli general oluyormuş, açıklamasında öyle yazıyordu. Bu arada figürlerin her birinin yüzleri birbirinden farklı, saç modelleri farklı, kıyafetler desen öyle. Boylar 1.70-1.90 arasında değişiyor (Çinliler bir zamanlar normal boyda insanlarmış yani :P) Yani adamlar gerçek askerlerin bire bir kopyasını yapmışlar gibi. Hem de binlercesini: Çünkü bu heykellerin çıkarıldığı kazıda tam 70000 farklı heykel daha bulunmuş! Evet yanlış duymadınız, yetmiş bin! Aşağıda zaten toplu bir resmi görüyorsunuz. 1974’te bu heykelleri ortaya çıkaran kazı ekibi bayaa bi yusuf yusuf olmuş olmalı: Düşünsenize, ilk heykeli bulunca türünün tek örneğini bulduğunuzu sanıp sevindirik oluyorsunuz ama kazmaya devam ettikçe görüyorsunuz ki koskocaman bir yeraltı ordusu sizi bekliyor! Bırr, insanın rüyalarına girer yav…

Ayrıca sergi bununla sınırlı değil; çanak çömlek daha neler var neler. Çin kültürüne bir defa daha hayran oldum arkadaş: Taaa M.Ö. 3000’lerden kalma toprak kaplar, süslü vazolar, hatta ne işe yaradığını bilemediğim ama tarımsal bir alet olduğunu tahmin ettiğim yuvarlak bir disk falan vardı. Düşünsenize, ben kağıda bardak koyup çevresini çizmeyi bile başaramazken adam bundan tam 5000 yıl önce, elinde bir gönye bile olmaksızın yusyuvarlak disk yapıyor la… Beş bin yıl yahu… Türk tarihini en erken M.Ö. 200’lere filan götürebildiğimizi (Mete Han, Teoman vs. zamanları) ayrıca hatırlatırım. Avrupalılar desen bizden beter: Avrupa Hunları olmasa şimdiki Avrupa halkları bile olmayacakmış, Kavimler Göçü’nü bilirsiniz… Yani Çinli olsam şanlı tarihimle fecii gururlanırdım, yalan değil.

terra-cotta-army

Son olarak, Müzekart diye bir şey olduğunu hatırlatıyor (ki öğrenciye öğretmene 15 TL galiba; bir kerecik bu parayı veriyor, sonra bütün devlet müzelerine bedavadan giriyorusunuz) ve “gezip görmeniz dileğiyle” deyip kaçıyorum😉

muzekart

Genel içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | 21 Yorum

Blog mim görsün :P

Madem tıkandık yazamıyoruz, bari yazması en kolay şeyden, yani mimlerden gidelim: Rehberlik soruları mimini (bu nasıl bir isim yau?) bir zamanlar Egosantrik ve Harmony göndermişlerdi. Bu arada rehberlik olayına karşı tee liseden kalma bir antipatim vardır, bizim sorunlarımızı sözde dinledikten sonra bi koşu gidip müdire hanıma yetiştiren Esma hocam sağolsun…😛 Neyse, lafım meclisten dışarı, çok şahane rehberlik öğretmenleri de vardır eminim. Bu vesileyle tüm öğretmenlerimizin öğretmenler gününü de kutlar, hepinize yeni yılda bol zamlı maaşlar dilerim. Konu koptu gidiyor yalnız, ben iyisi mi mime geçeyim:

Kendini Seviyor Musun?

Sevmek ne kelime, kendime bayılıyorum! Şaka diil, “ay benim canım kendim!” diye kendimi sevicem şimdi, ehuehe😀 Herkesin de kendisini sevmesi gerektiğine inanıyorum, zaten başka çaremiz de yok: Ömür boyu bu insan olmaya mahkumsak kendimizi sevmeye, dolayısıyla sevilesi bir insan olmaya gayret etmek zorundayız.

Yapmaktan Hoşlandığın Şeyler

Güzel yemekler yemek (namnam!), güzel filmler/diziler/animeler izlemek, güzel ruhlu insanlarla muhabbet etmek, kitap okumak, yazı yazmak, yürümek, uyumak, hayal kurmak, yüzmek, … ooo, bitmez ki bu! Ben kısaca “güzel yaşamak” diyeyim, siz anlayın🙂

Hedeflerin Nelerdir?

Çok iyi bir hoca ve araştırmacı olabilmek istiyorum. Şu anda en büyük idealim bu. Ardından iyi bir romancı olmak geliyor. Ardından iyi bir anne olmak. Bu son ideal günün birinde ilk sıraya yükselebilir, ama henüz değil🙂

Kendini bir cümleyle anlatır mısın?

Özünde iyi niyetli ama bu iyi niyet suistimal edilince delirip gözü dönen; neşeli ama öyle coşkulu değil de sessiz neşelilerden, otuz yaşına gelse de hâlâ utangaç ve çocuksu kalacak olan bir insan evladı.

Nefret Ettiğin Şeyler Nelerdir?

Saygısız insanlar. Her türlüsü. Özensiz yapılan işler. Güzelleştirmek varken çirkinleştirmek.

Favori şarkıların, filmlerin, kitapların nelerdir?

Hangi birini sayayım? Çoook… Ama hadi size kısa bir liste:

Şarkı: “Naci en Alamo” “Ederlezi” “Gel Ey Seher” JJ’in güzel sesinden For you it’s separation for me it’s waiting, Orange Range’den Kizuna ve şu iki veledin seslerini muhteşem kullandıkları Concerto Pour Deux Voix (görürsünüz bi gün ben de bu şarkıyı onlar gibi söylüycem, evde çalışıyorum, asjddajsdkjas :D).

Film: Le Fabuleux Destin d’Amelie Poulain, Im Juli, La Vita E Bella. Daha sevdiğim çok film var ama ilk 3’üm budur sanırım.

Kitap: Sizi şu yazıya alalım.

İlham Aldığın Kişiler

İdealist ve başarılı kadınlar idolümdür. Örneğin asırlık çınarlardan Muazzez İlmiye Çığ, kitaplarına doyamadığım Alev Alatlı, rahmetli Türkan Saylan, Halet Çambel… İnşallah günün birinde benim ismimi de onların arasında anarlar😉

Death Note’u sen bulsaydın ne yapardın?

Valla açık açık söylüyorum, PKK’nın lider kadrolarını teker teker avlardım! Hiç sevgi kelebeği takılamam şu anda; masum insanlarımızın katlinden sorumlu olan bu iğrenç mahlukları yok ederdim. Sonra gazeteciliğe soyunur, dünyanın bütün siyasi katillerini tek tek bulup yok etmeye adardım kendimi: Başkalarının beynini yıkayan, onları kendi amaçları doğrultusunda ölüm makinelerine dönüştüren, ama bir biçimde adaletten kaçan soykırımcıları öldürürdüm (anne ben Dexter oldum :P) Hazır elim değmişken tecavüzcülere de el atardım sonra: Gerçi bu pisliklere verilecek en büyük cezanın hadım etmek (hatta mümkünse o pis çüklerini kesip boğazlarına sokmak!!) olacağına inanıyorum ama death note’un böyle bir fonksiyonu yok maalesef… O yüzden bir alt cezayı verip onları da öldürmekle yetineceğim… (N’oluyo lan, ne biçim nefret doluymuşum ben meğer o_O)

“5 şey” mimini ise Oyuncu cadısı taze taze yolladı. Bu tazecik mis kokulu mimi aylardır bekletmekten küf tutmuş mimlerin arasına atmaya kıyamadım, hazır elim değmişken aradan çıkarayım dedim. İşte geliyor:

Hikaru’nun çantasındaki 5 şey:

Ohooo, ne beşi kaaarşim: her kadın gibi benim çanta da ufak bir çarşamba pazarı kıvamında, beş kiloluk ağırlığıyla omuz ağrılarımın başlıca sebebi! Ahan da şimdi önüme döktüm teker teker yazıyorum: Cüzdan, telefon, anahtarlar, Zülfü Livaneli’nin Serenad kitabı (ivit sonunda başladım. çıkmıtlıyım ^^),  göz damlası, bir adet akbil (bimbambom çok şükür dostlar, artık benim de bir akbilim var!), arapsaçına dönmüş kulaklıklar, öğretmen kimliğim, her türlü takı-toka, bir kırmızı bir pembe ruj, rimel, göz kalemi, kadın bağı😛, fi tarihinden kalma bir paket selpak, yüzyıllık alışveriş fişleri, 0.5 uçlu kalem, sakız kâğıdı (??), kuaför kartviziti (?!), diş ipi (!!!) ve dermatolog kardiş sağolsun eşantiyon 50 faktör güneş kremi🙂

Odandaki 5 favori şey

Artık “küçük kızımın odası” safhalarını geçtiğimiz için evimdeki 5 favori şeyi yazayım:

Bu köşe Uzak Doğu köşesi. San Francisco-Japantown hatırası bir adet ejderha, aynı şehrin Chinatown’undan gelen bir Uzak Doğu bebeği. Zaten benim Uzak Doğu sevgim sağolsun, şehri mi gezdik Japon-Kore-Çin üçgeninde mi takıldık belli diil😛😛

Bir adet kitap tutucu. Sevgili Kuzu bey’in Zihni Sinir mağazasından hediyesidir🙂 Zihni Sinir Taksim’de bir yerlerdeydi bu arada, mutlaka gidip görün, süper şeyler var🙂 Kitaplarım ise bir diğer favori nesne(leri)m olarak listede yerini alsın😉

Buzdolabı süsleri. Hepsini birden çekemedim, çünkü bi yığın kebapçı-dönerci-noodle’cı-çiküfteci vs. broşürünü tutmaktalar… Siz aradan görebildiklerinizle idare ediverin gari.

Bu ay yapmayı planladığın 5 şey?

Şu arapsaçına dönen makalenin işlerini bitirip bi yerlere göndermek (gırrr!),  eski arkadaşlarla buluşmalara devam etmek (bir çoğunu yıllar sonra görmek çok güzel oluyor :)), Mahşer-i Cümbüş’e gitmek, gardaşım gelince İstanbul’u keşfetme gezilerine onu da dahil etmek veee dansa başlamak! Bu dans meselesi aylardır aklımda ama inşallah bu ay olacak artık. Tembel popomu kaldırmayı başarabilirsem olucak olucak😛

Almak istediğim 5 şey

Hımm… Salona güzel birer lamba, kırmızı tonlarında tablolar, kırmızı dekorasyon objeleri, oturma odasına mavili tonlarda bir halı, ayaklı bir vazo… Evet, ev dekore ediyoruz da..😛

Seni mimleyen kişiden etkilendiğin 5 şey

O karizmatik bakışları, buğulu sesi… asjaskdaksdkjaksd bu nası soru olum??😛 Sevgili cadıcım, üzgünüm ama cinsel tercihlerim gereği senin yalnızca zekândan etkilenebiliyorum, lütfen mazur gör🙂 Çok şahane, kafa bir gacıdır, çok da çalışkandır kendisi.

Bu mimi de HaticeHayal ufaklığıma, aylardır bi gram yazı yazmamış hain Masalevi‘ne ve en son bıraktığımda Song Joong Ki’nin yanaklarını mıncırma hayalleri kuran Deniz‘e paslıyorum, hayrını görün canlar ^^

kişisel, mim içinde yayınlandı | 17 Yorum

Senden, Benden, Bizden…

Evet şu anda çok değerli arkidişim biricik Egosantrikrapsody’nin başlığını çalmış bulunuyorum. Laf aramızda zaten uzun zamandır gözüm vardı, eheh🙂 Kusura bakmazsın de mi kok? Bakmazsın bakmazsın😛

Bu Hababam sınıfı neşesindeki girizgâhtan sonra gelelim olan bitene: Bu aralar ilham perileri bana uğramıyor sevgili okurlar, ne olur kusura bakmayın… Film/dizi izlemediğimden değil, ama bir türlü yazamıyorum be arkadaş! Writer’s block denilen fena olay bana da uğradı; yazılar taslaklarda bekliyor, bir türlü tamamlanamıyor. Bu arada zaman geçiyor, anlatmak istediğim seriler demode oluyor, ve elbette mimler birikiyor (Egocum, Harmonycim, bana ödüller gönderen Galaxy ve Sessiz Gemi şirinleri, Mikalzia ve Seymsomething sevimlileri, ve en nihayet beni cadılar bayramına kadar büyü yapmazsam cungkiyi kaybetmekle tehdit eden sevgili Oyuncu cadısı: hepinizi hürmetle selamlar, geçmiş bayramınızı kutlar, ellerimi öptürürüm😛 (ben büyüğünüzüm ya, o yüzden) Bi ara gelicem mimlerimi almaya, aklımda yani😛 :P). Neyse, bari bu yazıyı zamanında tamamlayayım da yayınlayayım inşallah Yarebbim, amin!

Önce anime dünyasından bahsedelim: Bu aralar iki animeyi güncel olarak takip ediyorum: Tonari no Kaibutsu-kun ve Suki-tte ii na yo. İkisi de shoujo türünde, yani genç kız animesi. İkisi de sıradışı birer çiftin aşkını anlatıyor. Tonari no Kaibutsu-kun’un kahramanları aşırı derecede inek Shizuku ile aşırı derecede zeki, ama asosyal (daha doğrusu hiç arkadaşı olmamış garibimin, o yüzden bir miktar yabani kalmış…) Yoshida. Ama iki karakter de öyle sevilesi, animenin ilerleme hızı öyle baş döndürücü, (içlerinde bir de horoz olan) yan karakterler öyle sevimli ki, bu animeyi sevmemek mümkün değil. Twitter’da da yazmıştım, daha ilk iki bölümde iki esas karakter birbirlerine “seni seviyorum” dediler ulan! Hatta bu itiraf sahnelerinden biri şöyle oldu ki çok güldüm öyle böyle değil:

İzleyene bir miktar Kare Kano, bir miktar Toradora tadı veren TnK en sevdiğim shoujolar arasına girdi bile.

Diğer serimizde ise biraz Kimi ni Todoke havası var: Bu kez asosyal olan, esas kızımız Mei. Günün birinde okulun popüler çocuğu, çok havalı, çok neşeli, çok yakışıklı, kısacası tam bir shoujo erkeği olan Yamato’nun dikkatini çekiyor ve bu çocuk içine kapanık kızla ilgilenmeye başlıyor (yersen… gerçek hayatta okulun en popüler çocuklarının böyle sümük gibi kızlara ilgi duyduğunu hiiiiiç görmedim :P) Sonrası yine klişelerle dolu ve acayip cheesy olarak ilerliyor. Ama yine de dizi tuhaf bir biçimde kendini izletiyor. Çünkü tıpkı TnK gibi bu dizi de çok hızlı ilerliyor! Hele ikinci bölümde bir “seri öpüşme sahnesi” vardı ki, bu gözler shoujo izleyicisi oldu olalı hiçbir dizinin bütün bir sezonunda bile bu kadar öpücüğü bir arada görmemiştir! Değişen devirle birlikte shoujo’lar da mı değişti nedir, seni seviyorum demek, direk ekşına girmek hiç bu kadar kolay olmamıştı! Çoluğumuza çocuğumuza shoujo da izletemiycez artık, pii… (Ha, ama şahsım adına ben bu durumdan memnun muyum, memnunum. Yaş aldı başını gidiyor, doğru dürüst josei anime de yapmıyorlar ki oturayım onu izleyeyim… Shoujo görünümlü josei candır o yüzden, hep böyle tempolu olun e mi canlarım?)

Son olarak “From Up On Poppy Hill“den de bahsedeyim ve reca ederim bu bahsi kapatalım: Studio Ghibli’nin klasik çizgilerinin kendini belli ettiği bu anime filmi içerdiği nostaljik havayla, hayattan bir kesit oluşu ile yine Ghibli klasikleri olan Whisper of the Heart ve Only Yesterday ile benzerlikler taşıyor. “Onları beğenen bunu da beğendi” yani🙂 Konusunu Winpohu’cum şahane anlatmış, buyrunuz onun kaleminden okuyunuz. Ben sadece şu muhteşem soundtrack parçasını eklemeden edemeyeceğim (tek kelimeyle bayıldım, yüzlerce kez dinleyebilirim):

Şimdi gelelim Kore dizilerine: Nice Guy‘a başladım ve 2 bölüm izledim ama arkadaşlar bir dizi bu kadar mı bayık olur… Üç tane birbirinden gıcık (veya salak) karakterimiz var, empati kurma imkânı sıfır, Song Joong Ki hatrına katlanayım diyorum ama gitmiyor, dizi akmıyor be kardeşim! Üzgünüm yani, ama “sevemedim kara gözlüm seni doyunca”. Ayrıca “hep kıskandım seni elden ömür boyunca” desem de olur, çünkü hıyar Cungki burda bir jigoloyu canlandırıyor! Ve kendisi rol icabı da olsa genç-yaşlı tüm hatunları sıradan geçirirken ben ekran başında “gırrr!” efekti eşliğinde dişlerimi gıcırdattığımla kalıyorum. (Tamam, anlıyorum, bebek yüzlü masum imajını yıkmaya çalışıyorsun ama olmaz ki! Böyle de ya(t/p)ılmaz ki Cungki! Peeh…) Neeemiş, hasta bir kardeşi varmış, o kardeşe bakmak için böyle “kirli” bir hayata katlanmak zorundaymış. Yuh artık, bu kadar ajitasyon Mahsun dizilerinde bile kalmadı. Üstelik bu kız kardeş öyle uyuz öyle salak bir şey ki, abisini polisler götürürken peşlerinden bağıra çağıra ağlayarak koşan, bir yandan da abisine: “Gidersen ben de ölürüm işte, banane banane!” diye 2 yaşındaki çocuk zekâsı ile çemkiren bir karakterden söz ediyoruz! Evet canım, abin de karakola keyfinden gidiyordu… Zavallı oğlanın tepesi atıp: “İyi, öl o zaman!” deyince de inadından komalık olana kadar yağmurda dolaştı bu mal… Çok salaksın Kang Choco, keşke ölsen… Höfff, şu kadarcık anlatmak bile içimi baydı valla, bi de izlemeye nasıl katlanacaksam?!

Neyse, bu kadar çemkirme yeter. Ben iyisi mi sevdiğim bir diziyi anlatmaya geçeyim: Şirin mi şirin, kısacık, çocuksu bir dizi. Umut vaad eden çocuk yıldızlardan “Ma Boy”. Hani hep Koreli kızlar erkek kılığına girer, biz de bu işe uyuz olurduk ya; işte bu defa roller değişiyor: Esas oğlanımız kız kılığında dolaşıyor! Ve esas kızla oda arkadaşı oluyorlar. Sonra gelsin şamata. Yalnız bence bu üç bölümlük mini dizi eli yüzü düzgün bir film haline getirilse, ya da biraz daha uzatılıp daha doyurucu detaylarla desteklense ortaya çok daha başarılı bir iş çıkabilirmiş. Yine de keyifle izledim mi, izledim valla. Yaş aralığı 12-16 olan bir kitleye hitap ettiği halde hem de! Daha fazla anlatmayayım, siz en iyisi bir de Alin’in kaleminden okuyun. Ben sadece esas oğlanın feci halde Yoon Eun Hye’ye benzediğini not edeyim, nasıl bir flower boy’du bu ufaklık belli diil… Esas kızımızsa benim çok sevdiğim Kim So Hyun. Şimdiye dek hep kötü rolleri verdiler bu kızcağıza (bkz. Rooftop Prince, bkz. Moon and Sun), ilk defa burda şirin kız rolü oynaması pek şukela olmuş, sevindim. Dizi ise bence Hana Kimi tadına To the Beautiful You’dan daha yakındı; yan karakterler olan fan club kızları ve oğlanları son derece anime karakterleri havasındaydı, tıpkı Japon dizilerinde olduğu gibi.. Yaşınız küçükse ya da içinizdeki ergen henüz ölmemişse izleyin derim🙂

Son olarak gelelim kitaplara: Bugünlerde sevgili kardeşcağızım Sofi sayesinde modern Türk edebiyatı yazarlarından Hakan Bıçakcı‘yı keşfetmiş bulunuyorum. Onun iki kitabından Apartman Boşluğu‘nu bitirdim, epey de sevdim. Kitap biraz (yazarın (soy)adaşı) Barış Bıçakçı romanları tadında başladı, sonra konu itibariyle Tuna Kiremitçi’nin “Git Kendini Çok Sevdirmeden”i tadında devam etti, en son Haruki Murakami kitapları gibi şizofrenik ve doğaüstü olaylara bağlayıp oldukça enteresan bir havaya büründü. Sonu çok şahane bitmedi ama Murakami’den aşılıyız biz bu duruma: Bu saygıdeğer Capon insanı kitaplarındaki fantastik olayların yarısını bile açıklamadan kapanışı yapar, insanı kitap başında katil eder ya, işte o yüzden Hakan Bıçakcı’nın finali bana fazla komadı. İkinci romanı Boş Zaman‘sa daha enteresan bir giriş yaptı: Henüz ilk elli sayfasını okuduğum bu romanda ise hafıza kaybı yaşayan esas kahramanla birlikte biz de onun hayatını, sırlarını yavaş yavaş öğrenmeye başlıyoruz. Kısacası Hakan abimiz ilgimi çekmeyi başardı, ben okurum ki bu yazarı.

Şimdilik benden bu kadar. Yeniden görüşene dek kendinize iyi bakın ve bol bol havuç yiyin. (Niye kü? Bilmem..) Öperim.

anime, Kdrama, kitap içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | 16 Yorum