Answer Me 1997: Ergen günlerimize bir dönüş…

Uzun bir aradan sonra merhaba… “Bunca zamandır ortalarda yoktun Hikaru, öldün mü kaldın mı?” diyen varsa öncelikle “Aman efendim, teşekkür ederim, sıhhat ve afiyetteyim, ya siz nasılsınız inşallah?” diye kibarca selam eder, ardından da: “Ulen madem merak ettiniz iki satır yazıp soraydınız” diye itinayla çemkiririm :P Neyse… Bu arada muhtemelen siz comeback’imi Song Joong Ki’nin yeni dizisi “Nice Guy” ile yapacağımı düşünüyordunuz. Ama bir Kadir Tapucu değiliz ki dönüşümüz muhteşem olsun (90+ doğumlular bu espriden bişi anlamadı diil mi…) Hatta inanmayacaksınız ama ben daha Nice Guy’a başlayamadım bile!! SJK yakama yapışıp “nappeun yeoja! bunca zamandır beni yağlar durursun… söyle bana, bütün o sözler, bütün vaatlerin, hepsi yalan mıydı ha, söyle yalan mıydı??” diye Kartal Tibet sesiyle bir tirat atsa yeridir, piii… Ama ben de haklıyım, bu aralar bir koşuşturmalar, bir maceralar içerisindeyim ki sormayın :P Bu maceralardan bahsetmeyi bir başka yazıya bırakıyor ve size Sessiz Gemi’den haftalar önce gelen mim‘i bir tanıtım yazısı ile harmanlayıp “yeniden merhaba” diyorum: “On beş yıl sonra ne olurdunuz” ve âşık olduğum son dizi olan “Answer Me 1997”!

(Okurken, soundtrack’ten başrol oyuncularının seslendirdiği, esasen 90’ların hit parçalarından olan All for you’yu dinlemek isteyenlere: )

Aslında Answer Me 1997’nin ilk etapta hiçbir çekiciliği yoktu: Bir grup lise öğrencisinin hayatını anlatıyor (ki, bunu her anime yapıyor zaten…) Başrol oyuncularını kimse tanımıyor bile (yani Koreliler tanıyordur tabii, ben bizim Koresever tayfadan bahsediyorum :P A Pink’in kızlarını, Superstar K’in birincisini, Suju ya da Bigbang dururken kimsenin sallayacağını sanmıyorum…), yani başrolde bir T.O.P., ya da gençlerden bir Minho, bir Exo boys yok ki kızların ağzının suyunu akıtsın… Peki ne var? En saf, en güzel haliyle 90’lı yıllar var!

Gerçekten de diziye beni âşık eden bu oldu: Diziyi “97 yılında 17 yaşını yaşayan bir grup lise arkadaşının 2012’deki mezunlar yemeğinde buluşması ve lise yıllarının flashback’lerle anlatılması” diye özetleyebiliriz. Bu yönüyle tam da “on beş yıl önceki ben” ve “şimdiki ben”i kıyaslamama yardımcı olan bir ayna gibiydi. Dizide kendimden o kadar çok şey gördüm ki… On beş yıl önce tıfıl bir ortaokullu, ne meslek seçeceğini bile bilmeyen, dünyayı görmemiş, hayatı TV’deki dizilerden, pop yıldızlarından ve okuldaki ufak arkadaş grubundan ibaret olan bir kız çocuğuydum… Sanırım çoğumuz öyleydik. Bir kere internetimiz bile yoktu ki dünyaya açılalım. Haa sonra geldi de ne oldu; biz onu dünyaya fayda sağlamak, kansere çare bulmak için falan kullanmadık maalesef: Yaptığımız tek şey, internette yabancılarla chat’leşmek oldu! :D :D (Hiç chat yapmadım diyenleri lütfen dışarıya alalım, siz ya çok ufak ya da fazla yaşlı olmalısınız :P)

İşte bu dizi de tam o günlerin çocuklarına göre: Star Craft oyunu, eski tüplü televizyonlar, TV’den video kasede kayıt yapmak, müzik dergileri alıp poster biriktirmek ve arkadaşlarla değiş tokuş yapmak, disket kullanmak, MIRC (ya da bizim devirde ICQ) ile yapılan chat’ler, telefon bağlantısı ile internete bağlanma devirleri (biri telefonu kullanınca download yarıda kalırdı!), modemin bağlanma sesi, walkman’den, CD player’dan müzik dinlemek… Eğer siz de ortaokul-lise yıllarınızda bunları yaşadıysanız, bu diziden çok büyük keyif alacaksınız.

Hikâyemiz bir grup liselinin etrafında dönüyor demiştik. Esas kızımız Shi Won, onun en yakın kız arkadaşı Yoo Jung, esas kızımızın çocukluk arkadaşı ve çok çalışkan, çok zeki yakışıklı çocuğumuz Yoon Jae, sınıf ikincisi, bir başka yakışıklı çocuğumuz Joon Hee, porno endüstrisinin duayeni olduğu halde kızlarla konuşamayacak kadar utangaç üçüncü bir çocuğumuz Hak Chan (ki kendisi o yılların pop idollerinden Sechs Kies’in gerçek lideri Eun Ji Won tarafından canlandırılıyor!) ve son olarak her grupta olan, grubun şebeği bir başka oğlanceğiz Sung Jae… Esas kız ve oğlanın aileleri de hikâyeye dahil oluyor tabii. Özellikle kızın beyzbol koçu babasının ve en az kendisi kadar komik olan karısının kavga dolu aşkları (!) ve bir defasında kızlarına basılmaları falan çok güldüğüm sahnelerdendi. İkilinin muhabbetleri çok eğlenceliydi, mesela biri şu: Babayla anne “acaba bir gün İngiltere premier ligde oynayan bir futbolcumuz olacak mı?” diye iç çekerler (bakınız: Park Ji Sung, Ki Sung Yeung…) Anne: “Kim bilir, belki bir gün Dünya kupasında yarı final bile oynarız!” der, baba ise “o kadar da uçma!” diye onu tersler. Ben de 2002 Dünya kupasını düşünür, hatta hayalimde G. Kore’yle Türkiye’nin 3.lük maçına gider, kendi kendime sırıtırım :)

İşte dizi böyle göndermelerle dolu. İnsanın içi gidiyor, Türk televizyonlarında da şöyle bir dizi yapılsa, zaten 90’lar nostaljisine bayılan bir kuşak olarak bayıla bayıla izlesek… Ama Birol Güven’in bayık Seksenler’i gibi bir diziden bahsetmiyorum; 40 yaşındaki adamların 18’inde çocukları canlandırdığı değil, biraz daha ergenler üzerinden dönecek olan bir dizi olmalı bu. Aynen bu dizideki gibi bir lise tayfası olmalı; Burak Kut ve Tarkan hayranı iki kız grubunun atışmaları olmalı, sonra mesela Burak Kut diziye konuk olmalı ama kimse onu tanımamalı (burda da Hak Chan’ı Eun Ji Won’a benzeten bir kıza gerizekâlı muamelesi yapıyorlardı, haha! :D). Gençler beli yüksek kotlar giymeli; bel çantaları takmalı, hatta kızların saçları küt, arkalarında ince bir kuyruk olmalı (ben de çok istemiştim bunu ama bonus kafa oluşum yüzünden asla küt saç + kuyruk şeklinde bir saç modelim olamadı, ühüü…) Akşamları gazetelerden kupon biriktirilerek alınmış Arcopal yemek takımı setinde yemek yenmeli, sonra TV karşısına geçilip maaile Süper Baba/Küçük İbo/Tarık Tarcan’lı Çarkıfelek/Güner Ümit’li Turnike falan izlenmeli. Evin babası bıyıklarını kesmesini isteyen anneye, TV’deki Mahsun’un Alem Buysa dizisini gösterip “Ahan da bu oğlanın New York’ta film çektiği gün ben de bu bıyıkları keserim!” demeli mesela :D :D Evin ergen oğlunun anne ve babasının uyuduğundan emin olduğu zaman kısık sesle TV’yi açıp Tutti Frutti’yi ve diğer kırmızı noktalı yayınları izlediği bir sahne de olabilir :D :D Ve elbette Galatasaray’ın UEFA kupasını ve Süper Kupa’yı almasına bir gönderme olmalı! :D Ahhh, ben böyle bir diziyi ne bayıla bayıla izlerdim! Hele de burdaki gibi bir abi-kardeş-esas kız aşk üçgeni ve elbette ilk aşk, çocukluk aşkı muhabbetleri olursa nasıl da dondurma gibi erirdim, gayet iyi biliyorsunuz (bakınız Güneş ve Ay, bakınız Rüyalarımdaki Prenses…) Hadi be yapımcılar, yapın böyle bir dizi. Bizi yeniden çocukluğumuza, ilk gençliğimize götürün.

İşte böyle… 15 yıl öncesi, hem çok yakın bir tarih, hem de gizli gizli burnumuzun direğini sızlatan bir anı… Ancak o günden bugüne bakınca şu anki hayatımı asla hayal edemezdim, doğruya doğru. Aslına bakarsanız o günkü bana sorsalar, ben 15 yıl sonraki kendimi çoluk çocuk sahibi, kerli ferli bir kadın olarak hayal ederdim sanırım. Ama görüyorum ki 15 senede bir türlü büyüyememişim. O yüzden şimdi “bundan on beş sene sonra iki çocuklu saygın bir profesör hanım olmak istiyorum” demeyi istesem de biraz çekiniyorum: Bu işler belli olmaz, kırklarımda da olsam gene böyle çocuksu kalabilirim, o yüzden ben en iyisi bir şey demeyeyim… Hem hayat sürprizlerle dolu, bu dizideki sürprizlerin bir kısmı bizim de başımıza gelebilir, kim bilir? ;)

oopsss!

ooppss! son derece masumdular oysa ki.. :)

Genel, Kdrama içinde yayınlandı | Tagged , | 35 Yorum

Yaşamdan Kareler – 2

Bu aralar biriken fotoğraflardan bir demet… (Ayrıca not: bir süre buralarda olmayacağım. yorumlara cevap veremezsem kusuruma bakmayın ;) )

Burası, iki ay öncesine kadar yaşadığımız yerden bir görüntü. Sağdaki tuğla bina öğrenci yurtları. Soldaki prefabrik yapılarsa couple house’lar; master ve doktora öğrencilerine tahsis ediliyor. Fotonun en sağında, okula ait stadyumun scoreboard’u görünmüş (in the tabele :P) Aşağıdaki gölge bilin bakalım kime ait? :P

Doğayla baş başa, güzel yerler buralar… Bakınız karahindiba çiçeği üflüyorum (şeytan tüyü de derler buna galiba, en azından ben diyorum :P :P)

Burası da sıkça bisiklet sürdüğümüz bir patika:

Buralarda tavşan, kokarca, porsuk ve geyik görmek sıradan bir olaydır. Şu ufaklık da merdivenin altını oyup kendine yuva yapmış:

ABD’de araba arkasına yapıştırılan aile bireylerini (kedi ve köpekler de dahil!) gösteren çöp adamlar çok moda. Mesela bu ailenin iki kızı, üç kedisi varmış! (Ve çıkartmaları Disneyland’den almışlar :) Bilin bakalım nasıl anladım?)

Öğrenci milleti boş duvar bulunca boyamayı pek seviyor!

Şimdi de Uzak Doğu marketine geçelim: Bu meyveyi tanıyana yüzbin lira vereceğim! :P

Peki ya bu çorbaların ne aromalı olduğunu anlayabilen var mı? ;)

Bu nasıl lolipop azizim?!

Salyangozlar!

Şu bubble tea’yi (tapioca çayı da diyorlar, Türkçe’si inci çayı) çok seviyorum :) Fekat tapioca’dan yapılma “inci”ler pipetten çok hızlı geçerse boğazınıza kaçabilir, aman dikkat! :)

Bir tane de “American Museum of Natural History” fotoğrafı koyalım. Tabii ki bizi en çok ilgilendireni ekliyorum, yani eski Kore evlerini ve tarihi kıyafetler içindeki erkek ve hanımı modelleyen bir foto:

Bu da son foto: Dergiden falan alınma değil, ben kendim çektim ;)

Bilin bakalım burası neresi? ;)

Bilin bakalım burası neresi? ;)

ABD, Genel içinde yayınlandı | 10 Yorum

Korku Dizileri

Küçük Arı isimli kitapta Nijeryalı küçük arı, tuzu kuru Batılıları “sizin dünyanızda korkmak için gerçek bir sebep olmadığından korku filmleri ve roller coaster’lar üretip yapay korkularla bu duyguyu tatmin ediyorsunuz” diyerek eleştirir. Doğrudur, yazık ki dünyanın acıklı haksızlıklarından biridir bu durum. (Gerçi bu eleştiri bizim için geçerli değil: Ülke artık öyle bir hal aldı ki, her gün yeni bir korku filmine uyanıyoruz…) Bence yapay olsalar bile korku filmleri candır; tırsak bir insan olduğumdan yarı kapalı gözlerle, çoğu kez yastık arkasından izlerim, ama gene de korku filmi izlemekten büyük keyif alırım. Korku dizisi ise ilk defa tanıştığım bir kavram. Yani tabii küçüklüğümüzde Alacakaranlık kuşağı falan vardı ama onlar biraz dandikti afedersiniz. Özellikle anime olarak korku türü çok tercih ettiğim bir şey değil. O yüzden şu iki yapım bana son derece sıradışı geldi ve romantik komedi ağırlıklı “tam bir kız bıloğu” olan blogumda anlatmadan edemedim.

afiş son derece başarılı…

American Horror Story: Bu dizi sezon başında ilgimi çekmişti, ama ilk bölümünün TV’de yayınlandığı günü kaçırdığım için izlemekten vazgeçmiştim. Ancak sezon bitip dizinin Emmy ödüllerine 17 dalda birden aday olduğunu görünce “n’oluyo lan? büyük bir cevher mi kaçırıyorum?” diyerekten yeniden radarıma aldım. En son söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Tamam, dizi değişik falan da, öyle 17 Emmy adaylığını hak etmiyor hacı… Ayrıca ismi American Horror Story yerine American Kimkimidüdüklüyor Story olabilirmiş, dizi korkudan çok erotizm üzerine kurulu. Ama “American” kısmını iyi demişler bak; o ismin hakkını veriyor ve klasikleşmiş tüm Amerikan korku filmlerine (Rosemary’s Baby, the Shining, Frankenstein, the Others…) ve Amerikan trajedilerine (Black Dahlia olayıokul katliamları (bu olayların atası sayılan Columbine Lisesi katliamını ve benim de ABD’deki ilk yıllarımda tüylerim ürpererek şahit olduğum (neyse ki TV’den :P), üstelik katilin Koreli olduğu Virginia Tech katliamını anmadan geçmeyelim) vs.) selam çakıyor.

dizinin karakterleri... her biri ayrı bir manyak!

dizinin karakterleri… her biri ayrı bir manyak!

Dizimizin konusu şöyle: Çapkın bir psikiyatr olan Ben Harmon, genç öğrencisi ile iş üstündeyken karısına basılır. Karısı Vivien: “tüüü, utanmaz arlanmaz, hem de kendi yatağımızda!” diye sinir krizleri geçirir, ergen kızına dönüp “tükür babanın suratına yavrum!” diyerek adamı iyice rencide ettikten sonra kocayı boşamaya karar verir. Ama çapkın doktorumuz “nolur elini ayağını öpeyim bana bir şans daha ver!” deyip karısını ikna eder; bu üç kişilik aile her şeye en baştan başlamak üzere California’ya taşınırlar… Fakat baba böyle olunca ailenin de cenabet olması kaçınılmazdır; zavallılar yağmurdan kaçıp doluya tutulurlar: Taşındıkları ev, feci halde perili bir evdir. Hatta öyle kötü bir ünü vardır ki, yaşadıkları şehrin “horror tour”unda ismi “cinayet evi” olarak geçmekte, tarihi, tonton tur rehberi tarafından ballandırıla ballandırıla anlatılmaktadır. Harmonlar bu eve taşınır taşınmaz yan komşu yaşlı sarışın hatunla (bkz. minare yıkılmış ama mihrap yerinde), fantastik kızıl saçlı kahya kadınla ve ergen delikanlı Tate ile müşerref olurlar. Bundan sonra hayatları asla eskisi gibi olmayacaktır…

Dizide en sevdiğim karakter bunalım ergen kız Violet ve ona büyük bir aşkla bağlı olan şirin yaratık Tate oldu. Zaten bu Tate öyle şahane bir karakter ki, kendisinden iğrendiğiniz anlarda bile bir ağlaması ile insanı “gel yavrum sen benim yamacıma” moduna sokabiliyor, olmuyor yani, nefret edilemiyor kendisinden. (Zaten bence diziye “fan service” için eklenen bir karakterdir kendisi; google’a adını yazdığınızda sayfalarca fangirl sitesi çıkıyor!)

genç aşıklar…

Dizinin sanırım 5-6. bölümleri olan Halloween temalı iki bölüm bu karakterin büyük sırrı üzerine kuruluydu ve en çok zevk alarak izlediğim bölümler de bunlar oldu. Spoiler olmasın diye detay vermek istemiyorum ama Amerika’da çok yaygın olan bazı gençlik trajedilerine parmak bastıkları için dizi yapımcılarını takdir ettim; gerçekten de tam bir “American” korku hikâyesidir böyle olaylar… Dizide bu anlamda bir sürü güzel detay var: Kült korku filmlerini kült yapan korku ögelerini (artık klişeleşmiş olsalar da) güzel biçimde yoğurup yepyeni bir hamur elde ediyorlar…

Tate (Evan Peters) 87’liymiş, Lee Min Ho, Jung Il Woo, Jang Geun Suk kuşağından yani. (87 mahsulü dünyanın bütün topraklarında bereketli olmuş demek, maşallah maşallah…)

Fakat gene tekrar ediyorum, göğsümü gere gere önereceğim bir yapım değil bu. “Noluyo yav, yanlışlıkla porno film mi açtım?” diye kendinizden şüpheye düşmek istemiyorsanız, uzak durunuz. Ayrıca son bölümlere doğru hikâyedeki gizem ögeleri tamamen ortadan kalkınca dizinin korkutma özelliğini kaybedip  iyiden iyiye aile draması formatına dönüştüğünü de buraya not edelim. Şu anda ikinci sezon hazırlıkları sürüyor ve söylenenlere göre ilk sezondan tamamen farklı bir hikâye ile karşımızda olacaklarmış; ancak ilk bölümlerdeki korku havasını yakalamaları bu saatten sonra biraz zor… Yine de belli olmaz, şimdiden 666 Park Avenue gibi başka korku dizilerinin yolunu açtığına göre AHS bir şeyleri doğru yapmış demektir; ikinci sezonda Arap atı gibi sonradan açılabilir. O yüzden izleyip görelim diyorum.

Another: American Horror Story’nin sık sık klişelere düşmesinin aksine Another başından sonuna kadar müthiş bir işti. Daha önce korku animeleri izleme çabalarım çok olmuştu; ama bu çabalar hep hayalkırıklığı ile sonuçlandı: Elfen Lied, High School of the Dead… Kaç seriyi yarıda bıraktım bilmiyorum… Ama Another bambaşkaydı, anlatımıyla, hikâyesiyle, müzikleri ve çizimleriyle dört dörtlük şahane bir diziydi. Bunda roman uyarlaması olmasının, Hanasaku Iroha‘nın yapımcısı olan P.A. Works’ten gelmesinin ve yönetmen/ses yönetmeni gibi konularda iyi ellere düşmesinin büyük payı var.

Dizimizin konusu şöyle: 26 sene önce, Yomiyama North ortaokulunun 9-3 sınıfında Misaki isimli bir öğrenci bir kaza sonucu ölmüştür. Bu durum sınıf arkadaşlarında bir şok etkisi yaratır; çünkü Misaki herkesçe sevilen, çok çalışkan, sporda ve her şeyde çok iyi bir öğrencidir. Bunun üzerine sınıf arkadaşları sanki o ölmemiş gibi davranmaya karar verirler; mezun olurken onun sırasını da törene getirirler, vs. Bu ana kadar duygusal bir havası olan seri, birdenbire bir gerilim filmine dönüşür: Çünkü sınıfın mezuniyet fotoğrafında öğrenciler arasında Misaki de gülümsemektedir! (Bırr, yazarken bile tüylerim diken diken oluyor!)

9-3 sınıfı resmi… (bunu da buraya koyuyoz ama işallah blogu hayaletler basmaz, tövbe yarebbim, tü tü tü!)

Bundan sonra hikâye dehşet verici bir hal alır: 26 sene öncesinden günümüze dek her sene 9-3 sınıfına düşen gençleri (ve birinci dereceden akrabalarını) bir lanet beklemektedir. Spoiler vermemek adına bu laneti ve sebebini, bundan kaçmak için sınıfın bulduğu çözümü falan anlatmayacağım elbette; ama her biri insanın tüylerini diken diken eden cinstendi! (He, gerçi madem böyle bir durum var, neden o sınıfı hatta gerekirse okulu komple kapatmıyorlar hacı derseniz, valla haklısınız derim. Ama bilirsiniz, korku filmi karakterleri azıcık mal olurlar, mallıklarına verin…) Derken günümüze, daha doğrusu 1998 yılına geliriz: Bu kez sınıfa yeni bir öğrenci katılır: Sakakibara Kouichi isimli bu çocuk bu küçük kasabada doğmuş, ancak doğumda annesini kaybettikten sonra babası ile Tokyo’da yaşamıştır. Şimdi doğduğu kasabaya döndüğü günlerde kendisini ve ailesini tam da bu lanetin ortasında bulacaktır…

Another’ın en büyük başarısı, bizi sürekli ters köşe yapan müthiş senaryosundan ileri geliyor: İlk iki bölümde olayı çözdüğünüzü zannediyorsunuz, oysa bir bakıyorsunuz ki yakınından bile geçmemişsiniz! Üstelik bu seri anlaşılmayacak kadar komplike falan değil; bitirirken mesela bir “Serial Experiments Lain“deki gibi beyin resetlenmesi yaşamıyosunuz. Fakat her seferinde şapkasından yepyeni bir gizem unsuru çıkarıp bizi öyle ters köşelere yatırıyor ki, bir noktadan sonra “hobaa… artık herkes another olabilir” derken buluyorsunuz kendinizi. Animenin müzikleri ve hafif karanlık çizimleri ile müthiş bir havası da var; insan ister istemez geriliyor. (Gerçi seyirciyi gericez diye fazlaca abarttıkları da olmuş… Konunun ileri bölümleri ile pek ilgisi olmayan bir “oyuncaklar” temasına girmişler mesela, bu kolu bacağı kopuk oyuncaklar final ile bir biçimde bağlansa çok daha şık olacaktı…) Bir de ben öyle fazla kan, vahşet falan sevmem; ve bu seri de iğrenç gore oyunlara girmeden, sadece atmosferi ile insanı germeyi başarıyor. Bazı bazı bir “Final Destination” havası yaratıyor; bazense Uzak Doğu korku filmlerine göz kırpıyor… Ama genel olarak çok şahane fikirler içeriyor (dayanamıycam en önemlisini söyleyeceğim, hafif de olsa spoiler yemek istemeyen parantez içinin geri kalanını okumasın: “Bir grup insan arasında ölü birinin olması ve bu kişinin kim olduğunun bilinememesi” nasıl fantastik bir fikirdir; ve saçmalığa kayabilecek bu fantastik fikir animede bir mantığa oturtularak ne güzel işlenmiştir, saygı duyulası!)

Kısacası korku filmlerinin, dizilerinin bir takipçisiyseniz Another’ı kesinlikle pas geçmeyin. 12 bölümlük bu kısacık anime türün meraklılarına büyük bir ziyafet vaad ediyor, benden söylemesi ;)

anime, Yabancı Dizi içinde yayınlandı | Tagged , , , | 22 Yorum

Fakir Kızla Zengin Çocuğun Aşkı: Rich Man Poor Woman

Blogun Jdrama kategorisi uzun zamandır öksüz, yetim… Halbuki “ne kadan da tatlı bi ogada’ farklı” Japon dizilerimiz var; Kore dizilerinin tikky şıklığının aksine daha bir Anadolu çocuğu, daha bir bizden :) :D Gerçekten de Japon dizileri bana bu hissi veriyor: Belki Kore dizileri kadar erkeklerine, kadınlarına dibim düşmüş şekilde izlemiyorum ama Japon dizilerinde kesinlikle klişeler daha az, karakterler daha sıcak ve cana yakın, belki aşklar çok tutkulu değil (Korelilerin aksine Japonlar hâlâ wall kiss’lerden kurtulamadılar :/) ama o insancıllık duygusu daha bir yoğun…

İşte Rich Man Poor Woman da böyle dizilerden biri. Dizinin özeti aslında isminde gizli: Japonya’nın Steve Jobs’ı diyebileceğimiz genç dâhi Hyuga Tohru ile onun şirketinde çalışmak üzere başvuran fakir kızın hikâyesi. Fakir kızımız aslında Japonya’nın en iyi üniversitelerinden biri olan Tokyo Üniversitesi’nden mezun, son derece çalışkan ve mükemmel bir hafızaya sahip bir insan olduğu halde kendine güvensizliği yüzünden bir türlü iş bulamamaktadır. Bir gün şansını genç dâhinin şirketi Next Innovation’da denemeye karar verir, ancak iş görüşmesi sırasında dâhi patrondan bazı laflar işitince kendini tutamaz ve içinde biriken her şeyi dökülüverir! Bu sözler patronun ilgisini çeker ve onu işe alır diyeceğimi zannediyorsanız yanılıyorsunuz (haha :D) Ama sonrasında söylediği şey patronun ilgisini çeker: Kızımızın ismi… Çünkü isimleri ve yüzleri bir türlü hatırlayamayan (prosopagnosia hastası) dâhi çocuğun zayıf bir noktası ve aklından hiç çıkmayan bir isim vardır: Sawaki Chihiro. Bu da, fakir kızın söylediği isimden başkası değildir…

Hyuga Tohru (Oguri Shun)… Seni doğuran ana balınan mı yoğurdu? ;)

Hikâye böyle ilginç bir başlangıca sahip. Sonrası da aynı biçimde ilginç ve tahmin edilemez biçimde ilerliyor. Esas kız ve oğlanımız dışında şirketin ikinci adamı ve onun aşçı kız kardeşi de yan karakterler olarak olaya dahil oluyorlar. Romantik yönü ağır basmasa da hikâye son derece sıcak ve yer yer duygusal. Hiç sıkmadan keyifle izleniyor. Tabii bunda Oguri Shun’un oyunculuğunun da büyük etkisi var: Hana Yori Dango’nun Ren’i, Hana Kimi’nin Sano’su yakışıklı caponumuz karizmatik ve asi patron olarak çok başarılı bir iş çıkarıyor. Ama Ishihara Satomi’nin de hakkını vermek gerek: İş aramaktan bitap düşmüş (kıyamam :( ) aşırı derecede iyi niyetli esas kıza öyle bir can veriyor ki, ona sempati duymadan ve mücadeleci ruhunu takdir etmeden edemiyorsunuz.

Esas kız (Ishihara Satomi): “Ezik miyim lan ben?” derkene…

Asahina Yoko(Aibu Saki)… Seni sevemedim gitti sütoğlan!

Sonracığıma, dizide satır aralarına serpiştirilmiş bazı önemli business tüyoları var ki, endüstri mühendisi kimliğime hitap ediyor, gördükçe zevkten dört köşe oluyorum. Mesela Tohru’nun şu lafı: “Yüksek teknoloji (hi-tech), sıradan bir insanın kullanabildiği teknolojidir.” – Tüm firmaların kulağına küpe olması gereken bir tüyo bu. Önemli olan ne kadar karizmatik, ne kadar teknolojik tasarımlar yaptığınız değil; kullanıcı kitlenize hitap eden basitlikte (user-friendly) ürünlerle piyasaya çıkabilmektir. Bir başka business dersi, bir çözüm çalışmadığı zaman başka çözümlerle gelmek, farklı yollar denemek gerekliliği. Yaratıcılık zor iştir; ilk başlarda başarısız olmanız kaçınılmazdır: Çünkü “insan” faktörü, insanların yeniliğe karşı geliştirdiği direnç, uygulama sırasında kâğıt üstünde aklınıza bile gelmeyen problemler yaratabilir…

Ayrıca dizideki entrikalar bazı Kore dizilerinde olduğu gibi tırışkadan değil: Örneğin antagonistin şirket hisselerini ele geçirme planı oldukça zekiceydi. Şu anda altıncı bölümün sonundayız ve heyecan dorukta!

şirin misiniz lan siz? :)

şirin misiniz lan siz? :)

Bu da dizinin açılış jeneriği (Miwa -“Hikari E”):

Hâlâ ikna olmadıysanız bir de şu teaser’a bakın:

Kısacası RMPW izlenesi bir dizi. Tatlı, sıcak bir dizi arayanlara tavsiyemdir.

Jdrama içinde yayınlandı | 27 Yorum

En Eski Anı…

Sevgili Mikal Zia geçenlerde hepiciğimizi “ilk anılarınızı bi’ deyiverin hele” diyerek mimlemişti. Çok ağız sulandırıcı bir mim’di bu; çünkü aşırı derecede eğlenceli olabilme potansiyeli taşıyordu… Ama maalesef şöyle de bir handikap var ki, hepimiz ilk anımız zannettiğimiz şeyi pekâlâ büyüklerimizden dinlemiş ve uydurmuş olabiliriz. Mesela ben uzun bir süre boyunca ilk anımı askerden dönen babamın kabak kafasına kepçeyle vurma görüntüm olarak hatırladım ve böyle anlattım durdum. Ama sonradan fark ettim ki bunu hatırlıyor olmam mümkün değil (o sırada 9 aylıktım çünkü!) ve ben aslında annemin anlattığı şeyi (“Hahaha, ben sana “hadi babanın kafasına vur!” diyordum ve sen vuruyordun, aferin kızıma!” – bkz. Troll anne) kafamda canlandırıp kendi anımmış gibi hatırlıyormuşum meğer… O yüzden aşağıdaki ilk paragrafta anlatacaklarım böyle suni anılar mıdır, rüyalardan parçalar mıdır, yoksa hakikaten hafızamda kalan kırıntılar mıdır, bilemiyorum.

Bu uyarıyı yaptıktan sonra gelelim hatırladıklarıma: Anımsayabildiğim en eski şey, tozlu topraklı bir görüntü: Bingöl’müş burası. Ben küçükken amcamlar Bingöl’de otururdu. Biz de otobüsle onları ziyarete gitmiştik. Toz-toprak olarak hatırladığım şey Bingöl otogarı. Bingöl gezimiz benim 2 yaşıma tekabül ediyor… Bir başka anı, annemin eteklerine dolanarak: “Anne nolur gözüme kömür koymasınlar! Anne nolur!” diye salya sümük ağlıyor olduğum bir görüntü. Kimin evindeyiz bilmiyorum ama ortamda çok sayıda misafir falan da var. Bu sefer de kar yağarken kardan adam yapma muhabbeti olmuş ve ben salak Hikaru veledi olayı tamamen yanlış anlayıp kardan adam yerine benim gözlerime kömür konacak zannetmişim! Piii, mal bebe…

Bu anı mı rüya mı ne idüğü belirsiz parçalardan sonra gerçekten hatırladığıma emin olduğum yerlere geçiyorum: Yaş 2.5-3 falan: Elazığ’da, eski evimizdeyiz. Üst katımızda inanılmaz şeker bir Elazığlı aile var. Annem çalıştığı için (ve o yıllarda Elazığ’da bir türlü çocuk bakıcısı bulunamadığı için – başkasının yanında çalışmak son derece ayıp sayılırdı!) ben Hikaru veledine sevgili üst komşularımız Sabriye teyzem, Mehmet amcam ve kızları Sema teyze (nam-ı diğer “ede”m) bakıyorlar… Bir gün ne oluyorsa oluyor, benim Sabriye teyzeye kafam bozuluyor (3 yaşında kafası bozulan bir velet olarak emo’ların atası sayılabilirim bence) ve evin kapısını açıp hınçlı hınçlı merdivenlerden kendi dairemize inmeye başlıyorum. Sabriye teyzem o her zamanki tatlılığı (ve Elazığ şivesi) ile: “Gızııım, gurban olam, gadan alam, n’ooldu yavrum?” diye arkamdan sesleniyor. Ve ben, isyankâr velet Hikaru, hışımla dönüp kadıncağızı ayar manyağı yapıyorum: “Ben senin yavrun değilim! Ben annemin yavrusuyum!” Kadıncağız mavi ekran… Bu olayı feci net hatırlıyorum; zaten olaya dahil olan herkes de hatırlıyor (oh god… why…) Annem hâlâ anlatıp anlatıp güler, bense her seferinde sevimli bir kedi yavrusunun nasıl birdenbire vahşi bir kaplana dönüşebildiğine hayret ederim…

Derken üniversite lojmanlarına taşınıyoruz, yaş hâlâ üç: İlk defa kadın olduğumu fark ettiğim, annemin rujlarına, topuklu ayakkabılarına dadandığım, ama öte yandan içimdeki canavarın boş durmayıp küfür dağarcığıma ilk nadide parçayı (bkz: “kaka”) eklediğim yaş. Zavallı anneciğim her fırsatta ağzına burnuna bulaştırarak ruj süren (üstelik döndürerek kapamasını beceremediği için rujların tepelerini mahveden!), ayrıca her soruya “kakaaa!” diye cevap veren ve bundan sadist bir zevk alarak kahkahalar atan (mizah anlayışına gel…) bu cadı veletle baş edemediği için en sonunda çareyi babama başvurmakta bulur. Babam da beni karşısına oturtur, ciddiyet içerisinde: “Bak canım, annelerin ruju sürülmez, büyük abla oluncaya kadar ruj sürmek yok… Ayrıca kaka demek çok ayıptır, bir daha sakın deme!” diye benimle konuşur. Ben de tam bir babasının kızı olduğum için onun sözünü emir bilirim :) Ve artık her akşam babamın yolunu gözlemeye koyulurum: Akşam kapı zili çalar çalmaz en önce fırlayıp “ben açıcam! ben açıcam!” (nedir kuzum bu ufak çocuklardaki kapı açma fantezisi?!) babamı karşılar ve raporu veririm: “Babacım babacım, ben bugün kaka da demedim, yuj da süymedim!” :D

Ve elbette kardeşimin doğumu: Bu travmatik olay (ajsakjsajak :D) hâlâ tüm canlılığı ile hafızamdadır: İlk defa annem olmadan, sadece babamla baş başa geçirdiğimiz bir gece. Ben olaya bir anlam vermeye çalışıyorum; babamsa “Hikarucum bak yarın annen yanında kardeşle gelecek… Ne güzel, di mi?” diye beni duruma hazırlıyor… Sabah hastaneye gidişimizi ve annemin odasındaki o kara kuru çirkin bebeği de tüm açıklığı ile hatırlıyorum. (Kim derdi ki o çirkin bebek birkaç ay içinde kocaman maviş gözlü, bembeyaz, şirin mi şirin bir ufaklığa dönüşecek, pii… Dayım bile bebeği ilk görüşünü: “Abla, Allah biliyor ya Sophie’yi ilk gördüğümde içim acımıştı, “Hikaru’dan sonra bu bebek çok çirkin yaa… Yazık ablama, nasıl sevecek bunu…” diye düşünmüştüm” diye anlatır :D :D Hahah, kızma lan Sophie, herkes benim gibi doğuştan Pambık Prenses diil tabii; sen de Külkedisi doğmuş olabilirsin ama sonra Cinderella’ya dönüştün be yavru kuşum ;) ) Neyse, ilk başlarda çok sevindiğimi filan hayal meyal hatırlar gibiyim (zaten annemle babam lojmanlardaki diğer çocukların kardeşleri olmasını kıskanıp “ben de kardeş isterim! böhüee!” diye ağladığımı iddia ediyorlar; gerçi ben bunu hatırlamıyorum bak, beni yemiş de olabilirler…) ama bir süre sonra bu ufak bebeğin ağlamak, emmek ve kaka yapmaktan başka işe yaramadığını görünce büyük bir ciddiyet içinde anneme gidip: “Anne, bir daha kardeş yaparsanız sen onu biraz daha karnında tut, benle oynayacak kadar büyüyünce çıkar” dediğimi de çok iyi biliyorum! Yaş üç buçuk-dört, ama cin fikirler kaynıyor mübarek… Yine de kardeşimi çok sevdim ve -nerdeyse hiç- kıskanmadım; anam babam şahittir buna… Hatta ufacık, 1-2 aylık bir bebecikken zatürre olan kardeşime her sabah iğne vurmak için gelen amcayı cırmakladığım, kovaladığım, o geldiğinde kendimi yerlere attığım (“Kardeşimi ağlatıyo’ bu yeaa! Kaka amca, pis amca!” – gördüğünüz gibi kaka dememe paktını delmişiz burda…) da vakidir… Yaa Sophie hanım, nası sevmişim seni, değerini bil… Ama gene de başka kardeş fikrinden öcü görmüş gibi kaçtım; hatta kardeşim biraz büyüyüp: “Yeaa ama benim neden küçük kardeşim yok? Nolur bir tane daha kardeşimiz olsun…” diye annemlerin aklını çelmeye çalıştığı zaman onu karşıma oturtup: “Bak canım, senin duygularını iyi anlıyorum, bir zamanlar ben de senin gibiydim… Ama ben ettim sen etme, küçük kardeş o kadar da iyi bir şey değil…” diyerek onu ikna ettiğim de bir gerçektir, asajajakkak :D :D :D

İşte benim de ilk anılarım böyle… Yaş 4-5-6’ya doğru gittikçe kreş anıları (uyku saatinden nefret ederdim… ama kahvaltı saatinden daha bir nefret ederdim! aşırı derecede yemek seçen, yememek için öğretmenimin bacaklarına sarılarak ağlayan, hatta öğretmenimin anneme: “Allah size sabırlar versin, bu çocuğa yemek yedirmek mümkün değil!” dediği fena halde sorunlu bir çocuktum ben…), anaokulu anıları (bir gün asıl öğretmenimiz gecikmiş, yerine gelen vekil öğretmeni “benim adım Bahar” diye kandırmıştım… biraz sonra asıl öğretmen gelince diğer öğretmenin bana Bahar diye seslendiğini duymuş, şaşkınlık içinde: “Onun adı Hikaru” deyince gerçek anlaşılmıştı… Peki ben ne mi yapmıştım? İkisine birden dönüp: “Benim göbek adım Bahar, o yüzden öyle söyledim” demiştim! Oysa hiç alakası yok, göbek adım falan yok benim :P Pis yalancı velet…), Berlin duvarının yıkılışı TV’de verilirken anne-babanın heyecanı, Körfez Savaşı‘yla ilgili anılar (oldukça canlıdır… şehirde her yere sığınaklar yapılıyor, TV’ler sürekli radyoaktif serpinti sinyallerinin (sarı-kırmızı-siyah) anlamlarını veriyor, ve ben haber bültenlerinde Körfez Savaşı ile ilgili bir şey çıkar çıkmaz korku içinde gidip televizyonu kapatıyordum… düşünün, savaşın gölgesi bile bir çocuğun psikolojisini ne hale getiriyor; kim bilir savaşın içinde yaşayan yavrular ne halde?!), ilkokula başlamadan önce okula gitmek için acayip hevesli olmam, komşunun oğlunun çantasını sırtıma takıp gün boyu onunla gezmem, vs. vs. canlanıyor gözümde. Düşümsem daha da epey hatırlarım ama gerek yok, çenem düştü ve gereğinden fazla konuştum zaten… Şimdi mim’i paslama zamanı: Seymsomething, Harmony, Sessiz Gemi, Pamuk ve Galaxy; bakalım sizin hatırladığınız ilk anılar neler olacak? ;)

kişisel, mim içinde yayınlandı | 21 Yorum

A-acayipsin

“Acayip sorular” mimini yapmayan bi’ ben kaldım galiba. Sevgili Galaxy teee ne zaman mimlemiş idi beni… Yok arkadaşım, cool takılmaya falan çalışmıyorum, ekmeğimin peşinde koşarkene bloga ayıracak vakit kalmadı. Evet ya, siz “ihihi, hikaru çok şekeeeer…” derkene ben aynen şöyle idim:

Neyse, şimdi işler güçler kesinleşti, kafam rahat… Gelelim mim’deki o çohacayip sorulara:

1.Çaresi bulunmayan bir hastalığa yakalandınız ve bunun sonucunda yaklaşık 1 yıllık ömrünüzün kaldığını öğrendiniz. Kalan 1 yılınızda ne yapardınız ?

İşi gücü bırakır, kendimi yazmaya, gezmeye ve dua etmeye adardım. Çok sıkıcı oldu ama böyle :) Kafamda “bir gün yazacağım!” dediğim milyon tane roman fikri var; en çok da onları gerçekleştiremeyeceğime yanardım galiba (fakat yine de içlerinden en çok umut vaad edeni seçip geceli gündüzlü 1-2 ay yazar, bitirirdim… maksat dünyaya benden bir hatıra kalsın… ayrıca mirasçılarım “dünyaya doyamadan göçüp giden gencecik (!), güzeller güzeli (!), dâhi (!) kızcağızın son günlerinde yazdığı roman!” diye lanse edilecek olan romanın satışlarından epey bi’ para kazanırlardı sanırım: hâlâ eksik olan birikimimle ve doğru dürüst araştırma yapmadan iki ayda yazılan bir romanın matah bir şey olacağını sanmıyorum ama Türk halkı ajitasyon sever ne de olsa, ona güveniyorum… hadi yine iyisiniz kuzu bey ve sophie hanım, ölürken bile sizi düşünüyorum bee :P) Gezmelerim ise işte Avrupa, Kore, Japonya falan… Paraya kıyıp Bigbang’in Seul’deki konserine gitmek de fena fikir değil…

2. Fobileriniz , takıntılarınız var mı ? Varsa neler ?

Bu noktada sevgili sağbeyin’den gelen şu mim‘i de hatırlatmak istiyorum. O yolladığında da uzun uzun düşünmüş, ama çok bariz bir takıntımı bulamamıştım. Belki, çalışırken sürekli olarak saçımla oynamam (bunu yaptıkça daha iyi düşünebiliyor gibi hissediyorum :P) takıntı olarak sayılabilir (belki değil, öyle…). Bunun dışında bir miktar “control freak”lik var bende, yani işler planladığım gibi gitmeli, plandan en ufak bir sapma bile beni acayip gıcık eder… Fobilerime gelince; hımmm, böcekler, yılan ve çıyanlar en büyük fobilerim arasındadır. Mümkün olsa öldüğüm zaman o yılan çıyanlar arasında gömülmek yerine yakılmayı tercih edeceğim ama dine uygun değil diye gözüm yemiyor :/

3.Bir sabah kalktınız ve dünyada hiç bir insan olmadığını öğrendiniz, ne yapardınız ?

Ağlardım. Çok depresif bir durum yav… Bari kuzu bey kalsaydı yanımda, ya da kardeşim, ya da Joong Ki (ama Seul’de değil burnumun dibinde bi yerlerde olsun ki yaşadığından haberdar olayım; yoksa nasıl buluşucaz, o da ben de uçak kullanmayı bilmiyoruz!) Neyse… Ağlamam geçtikten sonra kalkar karnımı doyurur, sonra da o şehir senin bu şehir benim gezmeye başlardım. Başka insan var mı diye arar dururdum. Geçtiğim her yerdeki en ünlü yapıya da “hikaru was here” diye not düşerdim (evet, serde Türklük var tabii… Ayrıca bu noktada mitoz bölünmeyle çoğalamayacağıma göre yemişim kültürel mirası falan…)

4.Dünyayı dolaşmak isteseniz hangi ülkeden başlardınız ? Neden ?

Japonya. Deli caponlar herkesten çok ilgimi çekiyor, ayrıca azıcık da olsa Japoncam var, belki geliştirme fırsatı bulurum. Ordan da Kore’ye geçerim, sonra batıya doğru geliriz işte…

5.İtiraf edin prens/prenses e dönüşür diye kaç kurbağa öptünüz ?

Ben de mikalzia gibi anlıyorum bu soruyu: “Herhalde bokum gibi tipi ya da karakteri olmasına rağmen şans verdiğiniz erkekler/kızlar’ın sayısı soruluyor.” Ahaha, güzel yorum! :D Ve soruyu böyle yorumlayınca cevabım “sıfır” oluyor. Çünkü öhöm öhöm benim standartlarım fazlasıyla yüksektir; mümkün olsaydı bekar günlerimde boynuma şu yazıyı asıp gezecektim: “aynı anda hem zeki, hem yakışıklı, hem de iyi bir insan değilseniz ne kendinizi ne de beni yorun sevgili erkekler…” Bu durum hayatım boyunca böyleydi; o yüzden çok sayıda ilişkim olmadı. Ha, ama ilk anda zeki/yakışıklı/iyi kalpli (yani bence prens) görünüp de sonradan kurbağa olduğu ortaya çıkan sevgililerim olmadı mı, oldu elbette… Onların sayısını sorarsanız 2 derim: Birini şıp diye, çıkmaya başladığımızın haftasında çözmüştüm ama diğerinin kurbağa olduğunu anlayana kadar epey zorlandım, hatta bu saflığım 2 güzel yılıma mal oldu (böhü) :P

6.En son yaşadığınız küçük düşürücü, unutamadığınız olay ? 

Ben rezillikler kraliçesiyimdir, sık sık saçma sapan rezil olma durumları yaşarım. (Hatta şu yazımda bazılarını anlatmıştım.) Ama genelde güler geçerim, fazla kafaya takmam… En son rezilliği geçen hafta bir iş görüşmesinden dönerken yaşadım: Servisle şehir merkezine inmiş, eve yaklaşmıştım; ben de “müsait bir yerde inebilir miyim?” diyerekten ayağa kalktım, ön kapıya doğru ilerlemeye başladım. Ama gerizekâlı şoförün o anda ani bir fren yapacağı tuttu! Ben de zaten topuklu ayakkabılara alışık olmayan bir bünye olaraktan dengemi kaybettim ve ön koltuktaki amcanın tekinin üstüne devrildim! Amca dediğime bakmayın, 40’lı yaşlarda bir adam işte… Neyse, gayet mahcup bir şekilde özür falan diledim, zaten amca da “önemli değil” diye sırıttı (ona da ayrı sinir oldum :P :P) İşte böyle saçmalıklar sıkça başıma gelir; Koreli olsam romantik komedilerin sakar esas kızı olabilirmişim be ya :P :D

neyse ki clinton kadar rezil olmadım hiç :P tıklayın görün :)

neyse ki clinton kadar rezil olmadım hiç :P tıklayın görün :)

7.Asla yanınızdan ayırmadığınız 3 şey ? 

Teleport aletim, büyülü saatim, ve evcil ejderham. Pöfff, hayır tabii ki de: Sıkıcı bir hayatın sıkıcı gereksinimleri olan cep telefonu, anahtar, cüzdan (ya da kimlik+para).

8.Hayatınızın bir kitap/ film olmasını isteseydiniz hangi kitap/film olmasını isterdiniz ? 

Yav üç gündür bu soruyu düşünüyorum ama içime sinen cevabı bir türlü bulamadım… O yüzden Harry Potter evreninde karar kılayım ben gene. Biraz ürkütücü bir dünyaydı; ölüm yiyenler falan; ayrıca seçmen şapka beni kesin inekler mekânı Ravenclaw’a atardı ve bütün aksiyonu kaçırırdım :P :P Olsun, gene de gazetelerdeki o hareket eden resimleri, Quidditch turnuvalarını görmek bile güzel ;)

9.En yakın arkadaşınızın bir uzaylı olduğunu ve sizi ilk denek olarak kendi gezegenine götüreceğini öğrendiniz, ne yapardınız ?

Ne kadar süre ile gideceğimizi iyice bir öğrenirdim: Birkaç günlüğüne ise iyi, sorun yok Houston. Ama birkaç sene ortalıklardan yok olacaksam kusura bakmasın, arkadaş hatrına çiğ tavuk bile yerim (yemişliğim vardır… beceriksiz hatun pişiremediydi…) ama bu durumda öncelikle sevenlerimi ve kendi hayatımı düşünmek zorundayım: Arkama bile bakmadan kaçarım uzaylı Zekiye’den.

10.İsviçreli bilim adamları görünmezlik hapını buldu ve siz bu hapı kullanan ilk kişisiniz. Hapı kullandıktan sonra yapacağınız ilk şey nedir?

Uçağa atlayıp Kore’ye gitme, SJK’nin evini bulup onun yaşantısına bir hayalet gibi konuk olma fantezisi karşı konulamayacak kadar çekici… Ama önce görünmezlik süresinin ne kadar olacağını kesin olarak öğrenmem lâzım; sonuçta iş üstünde basılıp SJK’yı tımarhaneye, kendimi Kore hapishanelerine göndermek de var :P :P Ben gene de önce yakınlardakiler ile başlar, çevremdekilere çeşitli eşek şakaları ve sapıklıklar yaparak olaya ısınırdım; hatta belki şaka potansiyelini artırıp haber bültenlerinde “New York’ta açıklanamayan olaylar oluyor sayın seyirciler! Yoksa dünyayı uzaylılar mı bastı??” dedirtecek işlere soyunurdum, kim bilir?

Son olarak bu mim’i winpohu, sağbeyin ve bunu sevdim‘e gönderiyorum. Daha önce yaptıysanız ve gözümden kaçtıysa kusura bakmayın. Sevgiler ^^

kişisel, mim içinde yayınlandı | 17 Yorum

En Sevdiğim Kitaplar

İşte geldik uzun zamandır merakla beklenen “hikaru’nun en çok sevdiği on roman” yazısına! Gözleriniz yollarda kaldı, itiraf edin (Yalannnn! :D :D Türk halkının “TV’de sadece belgesel izlerim” deyip belgesellerin AB’de bile ilk 100’e girememesi gibi, reytingi en düşük olan yazılarım hep kitap yazıları oluyor! :P) Aşağıdaki liste karışıktır; yani bu kitaplar içerisinde gönlümün birinci, ikinci, onuncusuna karar veremedim. Bakın bakalım aralarında sizin de sevdiğiniz kitaplar var mı?

Çalıkuşu

Reşat Nuri Güntekin’in -haklı olarak- en ünlü romanı, benim de en sevdiklerim arasında yer alıyor. İlk kez okuduğumda on iki yaşındaydım; ağdalı bir Türkçe’yle yazılmış olmasına rağmen çok ama çok sevmiştim. Zaten hangi kız çocuğu yetim ve öksüz, ama yine de ateş gibi neşeli bir fırlama olan Feride’nin okul maceralarına, yarıda kalan büyük aşkına, çilelerle dolu idealist öğretmenlik hayatına kayıtsız kalabilir ki? Çalıkuşu, çok sevilesi esas kızının naif hikâyesi eşliğinde Osmanlı’nın son dönemlerini de büyük bir başarı ile anlatır, ve bence Türk edebiyat tarihinin en muhteşem romanlarındandır… (bir tek o hıyar Kamuran karakteri olmamış hacı…)

Şeker Portakalı

Ah, canımın içi Zézé! Bunca yıl sonra bile bu kitabın adı anıldığında içim cız eder; sevgili ufaklık Zézé’yi anımsarım: Aşırı zeki, aşırı afacan, ama hep yanlış anlaşılmış Zézé’cik… Onun tek derdi sevilmekken bunu nasıl kimseler görememiş, bu muhteşem çocuk nasıl şeytan olarak adlandırılmıştır?! Pal Sokağı Çocukları gibi bu roman da bir çocuk romanı değildir bence; çocukken okunursa insanda kalıcı travmalara yol açabilir! Ben lisedeyken okuduğum halde ağlamaktan içim dışıma çıkmıştı, hatta bunca sene sonra bile hâlâ Zézé’ciği ve Portekizli’yi düşündükçe içim yanar… (Ayrıca Vasconcelos’un kendi biyografisini anlattığı bu kitabın “Güneşi Uyandıralım” ve “Delifişek” isimli devam romanları da vardır ki Şeker Portakalı kadar olmasa da onları da sevmiştim…)

Deli Kurt

Hüseyin Nihal Atsız bende iyi izlenimleri olan bir insan değildir: Kafatasçılığa varan ırkçı Türkçülük anlayışını tasvip etmem mümkün değil… Fakat kendisi aslen edebiyatçı değil tarih öğretmeni olduğu halde o kadar başarılı romanlar yazmıştır ki hakkını teslim etmek gerek: Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor romanlarını ortaokul yıllarında okuyup milliyetçi duyguları kabarmayacak, bütün dünyaya kafa tutmak istemeyecek çocuk yoktur.  (Getirin lan, Çinli kesicem! :P) Ruh Adam ise müthiş bir psikolojik romandır; harika analizler ve alegoriler içerir. Ancak Deli Kurt’un gönlümde apayrı bir yeri vardır: Osmanlı’nın Fetret devrinin hemen sonrasında geçen bu romanda, Fetret devrinin yenik şehzadelerinden zavallı İsa Çelebi’nin kayıp oğlunun hikâyesi anlatılır. Bir şehzade olduğunu bilmeden büyüyen Murat, günün birinde efsunlu bir Türkmen kızı ile tanışır ve evli olduğu halde bu yeşil gözlü ahuya vurulur… Sonra, arka planında harika savaş sahneleri ve 15. yy Anadolu’sunun resmi olan müthiş bir aşk hikâyesi okuruz… Öyle ki, bu kitabı da ortaokul yıllarınızda okuduysanız yeşil gözlü Gökçen kızı ve kadersiz prens Murat’ı hayatınız boyunca unutmanız mümkün olmayacaktır…

Kumral Ada Mavi Tuna

Bu romanı ilk okuduğumda 15’imdeydim. Okurken, önümde o güne kadar bilmediğim bir dünyanın kapıları açılmış gibi hissetmiştim: Hürriyetten, siyasi çatışmalardan, marjinal yaşamlardan, cinsellikten, iç savaştan bahseden bir romandı elimde tuttuğum. Kumral kız Ada’sına Tuna’yla birlikte ben de hayran olmuştum; Aras’a âşık; Mabel sakızlarına, Baylan pastanesine, Kuzguncuk’a hiç bilmediğim halde özlemle dolu… Çok sonraları ben de Kuzguncuk sokaklarında gezdim, Fethi Paşa korusunda benim de anılarım oldu, Baylan’da kup griye yemek, ABD sokaklarında dolaşmak, her biri Ada’nın olduğu gibi benim de maceralarım arasına girdi… Hatta Allah biliyor ya, üniversite yıllarımda yeniden okurken Aras’ının atarlı bir ergen, Ada’sının ego patlaması yaşayan bir şımarık, iç savaş sahnelerininse çok yapay olduğunu fark edip azıcık hayal kırıklığı bile yaşadım… Ama yine de Kumral Ada Mavi Tuna hep en sevdiğim romanlar arasında kaldı, ve kalmaya devam edecek: belki Attila İlhan’a benzeyen şair dayısı yüzünden, belki de o bal tadındaki kumral sözcüklerin lezzetinden…

Toprak Ana

Cengiz Aytmatov’un en başarılı romanı belki bu değildir: Bir “Gün Olur Asra Bedel”i vardır ki mesela; tüylerinizi diken diken eder… Ya da “Cemile”si; dünyanın en güzel aşk romanları arasında sayılır… Ama tüm romanları arasında beni Toprak Ana kadar etkileyeni yoktur, olmayacaktır da: Sevgili “acıların kadını” Tolganay’ın küçük bir kızdan yaşlı bir kadın olmaya uzanan hikâyesi anlatılırken Kırgız köylülerinin çilekeş yaşamıyla, aşkları ve dostluklarıyla tanışırsınız; 2. dünya savaşının yaşattığı acılarla yüzleşirsiniz. Her bakımdan doyurucu, muhteşem bir romandır.

Nietzsche Ağladığında

Lise çağlarımda Irvin Yalom hastası olmama, bütün kitaplarını yalayıp yutmama, psikoterapinin hâlâ deliler gibi ilgimi çekmesine sebep olan roman işte budur! Aslında ilk yarısı çok da sarmamıştı beni; o güne dek nihilist Nietzsche’nin öğretileri ile alakâm yoktu; Salome’un adını bile duymamıştım (zaten kırbaç da yalnız at arabası sürenlerin kullandığı bir şeydir sanıyordum :P); Freud ise bünyemde sapıktan başka bir çağrışım yapmıyordu :D :D Ama Breuer ve Nietzsche’nin felsefi tartışmaları ile büyülendim, ayrıca romanın ikinci yarısı öyle sürükleyiciydi ki heyecandan elimden bırakamamıştım! Özellikle aşk acısı çekenlere şiddetle tavsiyemdir, okuyun ve saplantınızın ne kadar boş olduğunu fark edin…

Suç ve Ceza

Elbette Raskolnikov gibi bir anti-kahraman bu listede olmazsa olmazdı. Dostoyevski’nin muhteşem psikolojik tahlilleri ile bezenmiş olan bu romanı, yazılmasının üzerinden 150 sene geçtiği halde hâlâ tüm canlılığını ve güncelliğini koruyor; insanı “iyi nedir? kötü nedir? iyi insanlara mutluluk getirmek için kötü bir insana zarar vermek kabul edilebilir mi?” gibi felsefi soruların tam ortasında bırakıyor…

Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

 Beni bilirsiniz, entel görünme derdinde değilim. Zaten entel de değilim; zannetmem ki hiçbir gerçek entelektüel popcorn dizilerle benim kadar haşır neşir olsun, Kim Ki Duk’un filmlerinde rol almaları ya da kabiliyetleri ile değil de yakışıklılıkları ile ön plana çıkan Koreli aktörleri falan tanısın, ahah :D :D O yüzden Kafka’nın Dönüşüm’ünü, Hermann Hesse’nin Siddhartha’sını okurken sıkıldığımı itiraf etmekten çekinmiyorum; Camus’nün Yabancı romanını sıradan bulmuştum, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı ise tam bir mind-blower’dı benim için; okurken çok zorlandım. (Gerçi yirmi yaşında bir mühendis adayı iken okuduğum Tutunamayanlar’da Oğuz amcanın tam bir mühendis bakış açısı ile yaptığı analizleri çok ilginç bulduğumu itiraf etmeliyim: Kitapta mesela tüm bilinmeyen parametreler tanımlanabilmiş olsa, bir insanın psikolojik özellikleri ve çevresel etmenler formülize edilerek bir olaya belli şartlar altında nasıl tepkiler verebileceğinin kesin olarak bilinebileceği gibi teoriler vardı!! Galiba otuz yaşında bu romanı bir kez daha okursam iyi olacak…) Neyse, ne diyorduk… Entel kitaplarına bayılan biri değilim. Ama Milan Kundera’nın bu entelektüel çevrelerce çok övülen romanı, aynı zamanda bir edebiyat şaheseri ve okuması müthiş keyifli bir kitaptır. Daha ilk sayfalarında sizi “her hayat bir defa yaşandığı için değerlidir… her şeyi tekrar tekrar yaşama şansınız olduğunu düşünün: iyilik de kötülük de önemini kaybeder, ne de olsa her şey tekrarlanacaktır…” gibi bir felsefe ile sarsar, savunmasız bırakır. “Einmal ist keinmal.”

Şibumi

 

Trevanian’ın çağının çok ilerisinde öngörüler içeren romanı Şibumi, vatansız, milliyetsiz bir casus olan Nicolai Hel’in yaşantısını anlatır: Japonya’da doğan bu Rus-Alman melezi adam, “insan mısın ulan sen?” diyeceğiniz ölçüde aşmış bir insanoğludur: Bir A4 kağıdıyla bile adam öldürebilir (kâğıt kesiği en fenası zaten, ıyhh), bir kitaptan kendi kendine Bask dilini öğrenebilir, mağaracıdır, istediği anda trans haline geçebilir, onunla bir sevişirseniz bir daha asla kimseyle seksten zevk alamazsınız, vesaire vesaire… Romanda Trevanian’ın müthiş hayalgücüne hayran olursunuz, bir sürü atraksiyon içinde bilmediğiniz bir dolu şey de öğrenirsiniz (go oyunu ile ilk defa bu romanda tanışmıştım mesela). Romanın kendisi de gerçek bir şibumi örneğidir. Şibumi’nin kelime anlamı “zerafet” demektir, ama bildiğimiz zerafetten öte bir kavramdır bu: Sadeliğin, bilgeliğin doruğunda ulaşılan bir güzelliği anlatır Şibumi. Japon zen bahçeleri gibi…

Küçük Dünya

Emine Işınsu bu romanı yazdığında yalnızca 23 yaşındaymış… Ben ilk okuduğumda 11 yaşımdaydım. Sonra defalarca yeniden okudum, nerdeyse her cümlesini ezbere bilirim. Işınsu’nun duru anlatımıyla su gibi okunan bu kısacık romanda çok derin konular işlenir aslında: İki genç insan arasında büyüyen duygular, “kaderini sevmek” felsefesi içerisinde anlatılır ve buruk bir tat bırakır okuyanda… Doğru olan nedir? Aşk mı önemlidir yoksa sadakat mi? Ruhları yüzlerce yıllık kral mezarında birbiri içinde eriyen iki genç, gerçekten doğru olanı mı yapmıştır?

Bonus: Kanatsız Kuşlar

Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini ile tanıdığım ve çok sevdiğim Louis de Berniéres’in bu kitabında hikâye 1. dünya savaşı öncesinde Ege’deki bir köyde geçiyor. Türk’ü-Rum’u bir arada yaşayan bu güzel köydeki huzurlu yaşam savaşın kopması ile bozulacaktır… Kanatsız Kuşlar, yabancı bir yazar tarafından yazılmış olmasına karşın benzerine az rastlanır ölçüde tarafsız bir romandır. Mutlaka okunası…

kitap içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , | 44 Yorum