Fakir Kızla Zengin Çocuğun Aşkı: Rich Man Poor Woman

Blogun Jdrama kategorisi uzun zamandır öksüz, yetim… Halbuki “ne kadan da tatlı bi ogada’ farklı” Japon dizilerimiz var; Kore dizilerinin tikky şıklığının aksine daha bir Anadolu çocuğu, daha bir bizden :) :D Gerçekten de Japon dizileri bana bu hissi veriyor: Belki Kore dizileri kadar erkeklerine, kadınlarına dibim düşmüş şekilde izlemiyorum ama Japon dizilerinde kesinlikle klişeler daha az, karakterler daha sıcak ve cana yakın, belki aşklar çok tutkulu değil (Korelilerin aksine Japonlar hâlâ wall kiss’lerden kurtulamadılar :/) ama o insancıllık duygusu daha bir yoğun…

İşte Rich Man Poor Woman da böyle dizilerden biri. Dizinin özeti aslında isminde gizli: Japonya’nın Steve Jobs’ı diyebileceğimiz genç dâhi Hyuga Tohru ile onun şirketinde çalışmak üzere başvuran fakir kızın hikâyesi. Fakir kızımız aslında Japonya’nın en iyi üniversitelerinden biri olan Tokyo Üniversitesi’nden mezun, son derece çalışkan ve mükemmel bir hafızaya sahip bir insan olduğu halde kendine güvensizliği yüzünden bir türlü iş bulamamaktadır. Bir gün şansını genç dâhinin şirketi Next Innovation’da denemeye karar verir, ancak iş görüşmesi sırasında dâhi patrondan bazı laflar işitince kendini tutamaz ve içinde biriken her şeyi dökülüverir! Bu sözler patronun ilgisini çeker ve onu işe alır diyeceğimi zannediyorsanız yanılıyorsunuz (haha :D) Ama sonrasında söylediği şey patronun ilgisini çeker: Kızımızın ismi… Çünkü isimleri ve yüzleri bir türlü hatırlayamayan (prosopagnosia hastası) dâhi çocuğun zayıf bir noktası ve aklından hiç çıkmayan bir isim vardır: Sawaki Chihiro. Bu da, fakir kızın söylediği isimden başkası değildir…

Hyuga Tohru (Oguri Shun)… Seni doğuran ana balınan mı yoğurdu? ;)

Hikâye böyle ilginç bir başlangıca sahip. Sonrası da aynı biçimde ilginç ve tahmin edilemez biçimde ilerliyor. Esas kız ve oğlanımız dışında şirketin ikinci adamı ve onun aşçı kız kardeşi de yan karakterler olarak olaya dahil oluyorlar. Romantik yönü ağır basmasa da hikâye son derece sıcak ve yer yer duygusal. Hiç sıkmadan keyifle izleniyor. Tabii bunda Oguri Shun’un oyunculuğunun da büyük etkisi var: Hana Yori Dango’nun Ren’i, Hana Kimi’nin Sano’su yakışıklı caponumuz karizmatik ve asi patron olarak çok başarılı bir iş çıkarıyor. Ama Ishihara Satomi’nin de hakkını vermek gerek: İş aramaktan bitap düşmüş (kıyamam :( ) aşırı derecede iyi niyetli esas kıza öyle bir can veriyor ki, ona sempati duymadan ve mücadeleci ruhunu takdir etmeden edemiyorsunuz.

Esas kız (Ishihara Satomi): “Ezik miyim lan ben?” derkene…

Asahina Yoko(Aibu Saki)… Seni sevemedim gitti sütoğlan!

Sonracığıma, dizide satır aralarına serpiştirilmiş bazı önemli business tüyoları var ki, endüstri mühendisi kimliğime hitap ediyor, gördükçe zevkten dört köşe oluyorum. Mesela Tohru’nun şu lafı: “Yüksek teknoloji (hi-tech), sıradan bir insanın kullanabildiği teknolojidir.” – Tüm firmaların kulağına küpe olması gereken bir tüyo bu. Önemli olan ne kadar karizmatik, ne kadar teknolojik tasarımlar yaptığınız değil; kullanıcı kitlenize hitap eden basitlikte (user-friendly) ürünlerle piyasaya çıkabilmektir. Bir başka business dersi, bir çözüm çalışmadığı zaman başka çözümlerle gelmek, farklı yollar denemek gerekliliği. Yaratıcılık zor iştir; ilk başlarda başarısız olmanız kaçınılmazdır: Çünkü “insan” faktörü, insanların yeniliğe karşı geliştirdiği direnç, uygulama sırasında kâğıt üstünde aklınıza bile gelmeyen problemler yaratabilir…

Ayrıca dizideki entrikalar bazı Kore dizilerinde olduğu gibi tırışkadan değil: Örneğin antagonistin şirket hisselerini ele geçirme planı oldukça zekiceydi. Şu anda altıncı bölümün sonundayız ve heyecan dorukta!

şirin misiniz lan siz? :)

şirin misiniz lan siz? :)

Bu da dizinin açılış jeneriği (Miwa -“Hikari E”):

Hâlâ ikna olmadıysanız bir de şu teaser’a bakın:

Kısacası RMPW izlenesi bir dizi. Tatlı, sıcak bir dizi arayanlara tavsiyemdir.

Jdrama içinde yayınlandı | 27 Yorum

En Eski Anı…

Sevgili Mikal Zia geçenlerde hepiciğimizi “ilk anılarınızı bi’ deyiverin hele” diyerek mimlemişti. Çok ağız sulandırıcı bir mim’di bu; çünkü aşırı derecede eğlenceli olabilme potansiyeli taşıyordu… Ama maalesef şöyle de bir handikap var ki, hepimiz ilk anımız zannettiğimiz şeyi pekâlâ büyüklerimizden dinlemiş ve uydurmuş olabiliriz. Mesela ben uzun bir süre boyunca ilk anımı askerden dönen babamın kabak kafasına kepçeyle vurma görüntüm olarak hatırladım ve böyle anlattım durdum. Ama sonradan fark ettim ki bunu hatırlıyor olmam mümkün değil (o sırada 9 aylıktım çünkü!) ve ben aslında annemin anlattığı şeyi (“Hahaha, ben sana “hadi babanın kafasına vur!” diyordum ve sen vuruyordun, aferin kızıma!” – bkz. Troll anne) kafamda canlandırıp kendi anımmış gibi hatırlıyormuşum meğer… O yüzden aşağıdaki ilk paragrafta anlatacaklarım böyle suni anılar mıdır, rüyalardan parçalar mıdır, yoksa hakikaten hafızamda kalan kırıntılar mıdır, bilemiyorum.

Bu uyarıyı yaptıktan sonra gelelim hatırladıklarıma: Anımsayabildiğim en eski şey, tozlu topraklı bir görüntü: Bingöl’müş burası. Ben küçükken amcamlar Bingöl’de otururdu. Biz de otobüsle onları ziyarete gitmiştik. Toz-toprak olarak hatırladığım şey Bingöl otogarı. Bingöl gezimiz benim 2 yaşıma tekabül ediyor… Bir başka anı, annemin eteklerine dolanarak: “Anne nolur gözüme kömür koymasınlar! Anne nolur!” diye salya sümük ağlıyor olduğum bir görüntü. Kimin evindeyiz bilmiyorum ama ortamda çok sayıda misafir falan da var. Bu sefer de kar yağarken kardan adam yapma muhabbeti olmuş ve ben salak Hikaru veledi olayı tamamen yanlış anlayıp kardan adam yerine benim gözlerime kömür konacak zannetmişim! Piii, mal bebe…

Bu anı mı rüya mı ne idüğü belirsiz parçalardan sonra gerçekten hatırladığıma emin olduğum yerlere geçiyorum: Yaş 2.5-3 falan: Elazığ’da, eski evimizdeyiz. Üst katımızda inanılmaz şeker bir Elazığlı aile var. Annem çalıştığı için (ve o yıllarda Elazığ’da bir türlü çocuk bakıcısı bulunamadığı için – başkasının yanında çalışmak son derece ayıp sayılırdı!) ben Hikaru veledine sevgili üst komşularımız Sabriye teyzem, Mehmet amcam ve kızları Sema teyze (nam-ı diğer “ede”m) bakıyorlar… Bir gün ne oluyorsa oluyor, benim Sabriye teyzeye kafam bozuluyor (3 yaşında kafası bozulan bir velet olarak emo’ların atası sayılabilirim bence) ve evin kapısını açıp hınçlı hınçlı merdivenlerden kendi dairemize inmeye başlıyorum. Sabriye teyzem o her zamanki tatlılığı (ve Elazığ şivesi) ile: “Gızııım, gurban olam, gadan alam, n’ooldu yavrum?” diye arkamdan sesleniyor. Ve ben, isyankâr velet Hikaru, hışımla dönüp kadıncağızı ayar manyağı yapıyorum: “Ben senin yavrun değilim! Ben annemin yavrusuyum!” Kadıncağız mavi ekran… Bu olayı feci net hatırlıyorum; zaten olaya dahil olan herkes de hatırlıyor (oh god… why…) Annem hâlâ anlatıp anlatıp güler, bense her seferinde sevimli bir kedi yavrusunun nasıl birdenbire vahşi bir kaplana dönüşebildiğine hayret ederim…

Derken üniversite lojmanlarına taşınıyoruz, yaş hâlâ üç: İlk defa kadın olduğumu fark ettiğim, annemin rujlarına, topuklu ayakkabılarına dadandığım, ama öte yandan içimdeki canavarın boş durmayıp küfür dağarcığıma ilk nadide parçayı (bkz: “kaka”) eklediğim yaş. Zavallı anneciğim her fırsatta ağzına burnuna bulaştırarak ruj süren (üstelik döndürerek kapamasını beceremediği için rujların tepelerini mahveden!), ayrıca her soruya “kakaaa!” diye cevap veren ve bundan sadist bir zevk alarak kahkahalar atan (mizah anlayışına gel…) bu cadı veletle baş edemediği için en sonunda çareyi babama başvurmakta bulur. Babam da beni karşısına oturtur, ciddiyet içerisinde: “Bak canım, annelerin ruju sürülmez, büyük abla oluncaya kadar ruj sürmek yok… Ayrıca kaka demek çok ayıptır, bir daha sakın deme!” diye benimle konuşur. Ben de tam bir babasının kızı olduğum için onun sözünü emir bilirim :) Ve artık her akşam babamın yolunu gözlemeye koyulurum: Akşam kapı zili çalar çalmaz en önce fırlayıp “ben açıcam! ben açıcam!” (nedir kuzum bu ufak çocuklardaki kapı açma fantezisi?!) babamı karşılar ve raporu veririm: “Babacım babacım, ben bugün kaka da demedim, yuj da süymedim!” :D

Ve elbette kardeşimin doğumu: Bu travmatik olay (ajsakjsajak :D) hâlâ tüm canlılığı ile hafızamdadır: İlk defa annem olmadan, sadece babamla baş başa geçirdiğimiz bir gece. Ben olaya bir anlam vermeye çalışıyorum; babamsa “Hikarucum bak yarın annen yanında kardeşle gelecek… Ne güzel, di mi?” diye beni duruma hazırlıyor… Sabah hastaneye gidişimizi ve annemin odasındaki o kara kuru çirkin bebeği de tüm açıklığı ile hatırlıyorum. (Kim derdi ki o çirkin bebek birkaç ay içinde kocaman maviş gözlü, bembeyaz, şirin mi şirin bir ufaklığa dönüşecek, pii… Dayım bile bebeği ilk görüşünü: “Abla, Allah biliyor ya Sophie’yi ilk gördüğümde içim acımıştı, “Hikaru’dan sonra bu bebek çok çirkin yaa… Yazık ablama, nasıl sevecek bunu…” diye düşünmüştüm” diye anlatır :D :D Hahah, kızma lan Sophie, herkes benim gibi doğuştan Pambık Prenses diil tabii; sen de Külkedisi doğmuş olabilirsin ama sonra Cinderella’ya dönüştün be yavru kuşum ;) ) Neyse, ilk başlarda çok sevindiğimi filan hayal meyal hatırlar gibiyim (zaten annemle babam lojmanlardaki diğer çocukların kardeşleri olmasını kıskanıp “ben de kardeş isterim! böhüee!” diye ağladığımı iddia ediyorlar; gerçi ben bunu hatırlamıyorum bak, beni yemiş de olabilirler…) ama bir süre sonra bu ufak bebeğin ağlamak, emmek ve kaka yapmaktan başka işe yaramadığını görünce büyük bir ciddiyet içinde anneme gidip: “Anne, bir daha kardeş yaparsanız sen onu biraz daha karnında tut, benle oynayacak kadar büyüyünce çıkar” dediğimi de çok iyi biliyorum! Yaş üç buçuk-dört, ama cin fikirler kaynıyor mübarek… Yine de kardeşimi çok sevdim ve -nerdeyse hiç- kıskanmadım; anam babam şahittir buna… Hatta ufacık, 1-2 aylık bir bebecikken zatürre olan kardeşime her sabah iğne vurmak için gelen amcayı cırmakladığım, kovaladığım, o geldiğinde kendimi yerlere attığım (“Kardeşimi ağlatıyo’ bu yeaa! Kaka amca, pis amca!” – gördüğünüz gibi kaka dememe paktını delmişiz burda…) da vakidir… Yaa Sophie hanım, nası sevmişim seni, değerini bil… Ama gene de başka kardeş fikrinden öcü görmüş gibi kaçtım; hatta kardeşim biraz büyüyüp: “Yeaa ama benim neden küçük kardeşim yok? Nolur bir tane daha kardeşimiz olsun…” diye annemlerin aklını çelmeye çalıştığı zaman onu karşıma oturtup: “Bak canım, senin duygularını iyi anlıyorum, bir zamanlar ben de senin gibiydim… Ama ben ettim sen etme, küçük kardeş o kadar da iyi bir şey değil…” diyerek onu ikna ettiğim de bir gerçektir, asajajakkak :D :D :D

İşte benim de ilk anılarım böyle… Yaş 4-5-6’ya doğru gittikçe kreş anıları (uyku saatinden nefret ederdim… ama kahvaltı saatinden daha bir nefret ederdim! aşırı derecede yemek seçen, yememek için öğretmenimin bacaklarına sarılarak ağlayan, hatta öğretmenimin anneme: “Allah size sabırlar versin, bu çocuğa yemek yedirmek mümkün değil!” dediği fena halde sorunlu bir çocuktum ben…), anaokulu anıları (bir gün asıl öğretmenimiz gecikmiş, yerine gelen vekil öğretmeni “benim adım Bahar” diye kandırmıştım… biraz sonra asıl öğretmen gelince diğer öğretmenin bana Bahar diye seslendiğini duymuş, şaşkınlık içinde: “Onun adı Hikaru” deyince gerçek anlaşılmıştı… Peki ben ne mi yapmıştım? İkisine birden dönüp: “Benim göbek adım Bahar, o yüzden öyle söyledim” demiştim! Oysa hiç alakası yok, göbek adım falan yok benim :P Pis yalancı velet…), Berlin duvarının yıkılışı TV’de verilirken anne-babanın heyecanı, Körfez Savaşı‘yla ilgili anılar (oldukça canlıdır… şehirde her yere sığınaklar yapılıyor, TV’ler sürekli radyoaktif serpinti sinyallerinin (sarı-kırmızı-siyah) anlamlarını veriyor, ve ben haber bültenlerinde Körfez Savaşı ile ilgili bir şey çıkar çıkmaz korku içinde gidip televizyonu kapatıyordum… düşünün, savaşın gölgesi bile bir çocuğun psikolojisini ne hale getiriyor; kim bilir savaşın içinde yaşayan yavrular ne halde?!), ilkokula başlamadan önce okula gitmek için acayip hevesli olmam, komşunun oğlunun çantasını sırtıma takıp gün boyu onunla gezmem, vs. vs. canlanıyor gözümde. Düşümsem daha da epey hatırlarım ama gerek yok, çenem düştü ve gereğinden fazla konuştum zaten… Şimdi mim’i paslama zamanı: Seymsomething, Harmony, Sessiz Gemi, Pamuk ve Galaxy; bakalım sizin hatırladığınız ilk anılar neler olacak? ;)

kişisel, mim içinde yayınlandı | 21 Yorum

A-acayipsin

“Acayip sorular” mimini yapmayan bi’ ben kaldım galiba. Sevgili Galaxy teee ne zaman mimlemiş idi beni… Yok arkadaşım, cool takılmaya falan çalışmıyorum, ekmeğimin peşinde koşarkene bloga ayıracak vakit kalmadı. Evet ya, siz “ihihi, hikaru çok şekeeeer…” derkene ben aynen şöyle idim:

Neyse, şimdi işler güçler kesinleşti, kafam rahat… Gelelim mim’deki o çohacayip sorulara:

1.Çaresi bulunmayan bir hastalığa yakalandınız ve bunun sonucunda yaklaşık 1 yıllık ömrünüzün kaldığını öğrendiniz. Kalan 1 yılınızda ne yapardınız ?

İşi gücü bırakır, kendimi yazmaya, gezmeye ve dua etmeye adardım. Çok sıkıcı oldu ama böyle :) Kafamda “bir gün yazacağım!” dediğim milyon tane roman fikri var; en çok da onları gerçekleştiremeyeceğime yanardım galiba (fakat yine de içlerinden en çok umut vaad edeni seçip geceli gündüzlü 1-2 ay yazar, bitirirdim… maksat dünyaya benden bir hatıra kalsın… ayrıca mirasçılarım “dünyaya doyamadan göçüp giden gencecik (!), güzeller güzeli (!), dâhi (!) kızcağızın son günlerinde yazdığı roman!” diye lanse edilecek olan romanın satışlarından epey bi’ para kazanırlardı sanırım: hâlâ eksik olan birikimimle ve doğru dürüst araştırma yapmadan iki ayda yazılan bir romanın matah bir şey olacağını sanmıyorum ama Türk halkı ajitasyon sever ne de olsa, ona güveniyorum… hadi yine iyisiniz kuzu bey ve sophie hanım, ölürken bile sizi düşünüyorum bee :P) Gezmelerim ise işte Avrupa, Kore, Japonya falan… Paraya kıyıp Bigbang’in Seul’deki konserine gitmek de fena fikir değil…

2. Fobileriniz , takıntılarınız var mı ? Varsa neler ?

Bu noktada sevgili sağbeyin’den gelen şu mim‘i de hatırlatmak istiyorum. O yolladığında da uzun uzun düşünmüş, ama çok bariz bir takıntımı bulamamıştım. Belki, çalışırken sürekli olarak saçımla oynamam (bunu yaptıkça daha iyi düşünebiliyor gibi hissediyorum :P) takıntı olarak sayılabilir (belki değil, öyle…). Bunun dışında bir miktar “control freak”lik var bende, yani işler planladığım gibi gitmeli, plandan en ufak bir sapma bile beni acayip gıcık eder… Fobilerime gelince; hımmm, böcekler, yılan ve çıyanlar en büyük fobilerim arasındadır. Mümkün olsa öldüğüm zaman o yılan çıyanlar arasında gömülmek yerine yakılmayı tercih edeceğim ama dine uygun değil diye gözüm yemiyor :/

3.Bir sabah kalktınız ve dünyada hiç bir insan olmadığını öğrendiniz, ne yapardınız ?

Ağlardım. Çok depresif bir durum yav… Bari kuzu bey kalsaydı yanımda, ya da kardeşim, ya da Joong Ki (ama Seul’de değil burnumun dibinde bi yerlerde olsun ki yaşadığından haberdar olayım; yoksa nasıl buluşucaz, o da ben de uçak kullanmayı bilmiyoruz!) Neyse… Ağlamam geçtikten sonra kalkar karnımı doyurur, sonra da o şehir senin bu şehir benim gezmeye başlardım. Başka insan var mı diye arar dururdum. Geçtiğim her yerdeki en ünlü yapıya da “hikaru was here” diye not düşerdim (evet, serde Türklük var tabii… Ayrıca bu noktada mitoz bölünmeyle çoğalamayacağıma göre yemişim kültürel mirası falan…)

4.Dünyayı dolaşmak isteseniz hangi ülkeden başlardınız ? Neden ?

Japonya. Deli caponlar herkesten çok ilgimi çekiyor, ayrıca azıcık da olsa Japoncam var, belki geliştirme fırsatı bulurum. Ordan da Kore’ye geçerim, sonra batıya doğru geliriz işte…

5.İtiraf edin prens/prenses e dönüşür diye kaç kurbağa öptünüz ?

Ben de mikalzia gibi anlıyorum bu soruyu: “Herhalde bokum gibi tipi ya da karakteri olmasına rağmen şans verdiğiniz erkekler/kızlar’ın sayısı soruluyor.” Ahaha, güzel yorum! :D Ve soruyu böyle yorumlayınca cevabım “sıfır” oluyor. Çünkü öhöm öhöm benim standartlarım fazlasıyla yüksektir; mümkün olsaydı bekar günlerimde boynuma şu yazıyı asıp gezecektim: “aynı anda hem zeki, hem yakışıklı, hem de iyi bir insan değilseniz ne kendinizi ne de beni yorun sevgili erkekler…” Bu durum hayatım boyunca böyleydi; o yüzden çok sayıda ilişkim olmadı. Ha, ama ilk anda zeki/yakışıklı/iyi kalpli (yani bence prens) görünüp de sonradan kurbağa olduğu ortaya çıkan sevgililerim olmadı mı, oldu elbette… Onların sayısını sorarsanız 2 derim: Birini şıp diye, çıkmaya başladığımızın haftasında çözmüştüm ama diğerinin kurbağa olduğunu anlayana kadar epey zorlandım, hatta bu saflığım 2 güzel yılıma mal oldu (böhü) :P

6.En son yaşadığınız küçük düşürücü, unutamadığınız olay ? 

Ben rezillikler kraliçesiyimdir, sık sık saçma sapan rezil olma durumları yaşarım. (Hatta şu yazımda bazılarını anlatmıştım.) Ama genelde güler geçerim, fazla kafaya takmam… En son rezilliği geçen hafta bir iş görüşmesinden dönerken yaşadım: Servisle şehir merkezine inmiş, eve yaklaşmıştım; ben de “müsait bir yerde inebilir miyim?” diyerekten ayağa kalktım, ön kapıya doğru ilerlemeye başladım. Ama gerizekâlı şoförün o anda ani bir fren yapacağı tuttu! Ben de zaten topuklu ayakkabılara alışık olmayan bir bünye olaraktan dengemi kaybettim ve ön koltuktaki amcanın tekinin üstüne devrildim! Amca dediğime bakmayın, 40’lı yaşlarda bir adam işte… Neyse, gayet mahcup bir şekilde özür falan diledim, zaten amca da “önemli değil” diye sırıttı (ona da ayrı sinir oldum :P :P) İşte böyle saçmalıklar sıkça başıma gelir; Koreli olsam romantik komedilerin sakar esas kızı olabilirmişim be ya :P :D

neyse ki clinton kadar rezil olmadım hiç :P tıklayın görün :)

neyse ki clinton kadar rezil olmadım hiç :P tıklayın görün :)

7.Asla yanınızdan ayırmadığınız 3 şey ? 

Teleport aletim, büyülü saatim, ve evcil ejderham. Pöfff, hayır tabii ki de: Sıkıcı bir hayatın sıkıcı gereksinimleri olan cep telefonu, anahtar, cüzdan (ya da kimlik+para).

8.Hayatınızın bir kitap/ film olmasını isteseydiniz hangi kitap/film olmasını isterdiniz ? 

Yav üç gündür bu soruyu düşünüyorum ama içime sinen cevabı bir türlü bulamadım… O yüzden Harry Potter evreninde karar kılayım ben gene. Biraz ürkütücü bir dünyaydı; ölüm yiyenler falan; ayrıca seçmen şapka beni kesin inekler mekânı Ravenclaw’a atardı ve bütün aksiyonu kaçırırdım :P :P Olsun, gene de gazetelerdeki o hareket eden resimleri, Quidditch turnuvalarını görmek bile güzel ;)

9.En yakın arkadaşınızın bir uzaylı olduğunu ve sizi ilk denek olarak kendi gezegenine götüreceğini öğrendiniz, ne yapardınız ?

Ne kadar süre ile gideceğimizi iyice bir öğrenirdim: Birkaç günlüğüne ise iyi, sorun yok Houston. Ama birkaç sene ortalıklardan yok olacaksam kusura bakmasın, arkadaş hatrına çiğ tavuk bile yerim (yemişliğim vardır… beceriksiz hatun pişiremediydi…) ama bu durumda öncelikle sevenlerimi ve kendi hayatımı düşünmek zorundayım: Arkama bile bakmadan kaçarım uzaylı Zekiye’den.

10.İsviçreli bilim adamları görünmezlik hapını buldu ve siz bu hapı kullanan ilk kişisiniz. Hapı kullandıktan sonra yapacağınız ilk şey nedir?

Uçağa atlayıp Kore’ye gitme, SJK’nin evini bulup onun yaşantısına bir hayalet gibi konuk olma fantezisi karşı konulamayacak kadar çekici… Ama önce görünmezlik süresinin ne kadar olacağını kesin olarak öğrenmem lâzım; sonuçta iş üstünde basılıp SJK’yı tımarhaneye, kendimi Kore hapishanelerine göndermek de var :P :P Ben gene de önce yakınlardakiler ile başlar, çevremdekilere çeşitli eşek şakaları ve sapıklıklar yaparak olaya ısınırdım; hatta belki şaka potansiyelini artırıp haber bültenlerinde “New York’ta açıklanamayan olaylar oluyor sayın seyirciler! Yoksa dünyayı uzaylılar mı bastı??” dedirtecek işlere soyunurdum, kim bilir?

Son olarak bu mim’i winpohu, sağbeyin ve bunu sevdim‘e gönderiyorum. Daha önce yaptıysanız ve gözümden kaçtıysa kusura bakmayın. Sevgiler ^^

kişisel, mim içinde yayınlandı | 17 Yorum

En Sevdiğim Kitaplar

İşte geldik uzun zamandır merakla beklenen “hikaru’nun en çok sevdiği on roman” yazısına! Gözleriniz yollarda kaldı, itiraf edin (Yalannnn! :D :D Türk halkının “TV’de sadece belgesel izlerim” deyip belgesellerin AB’de bile ilk 100’e girememesi gibi, reytingi en düşük olan yazılarım hep kitap yazıları oluyor! :P) Aşağıdaki liste karışıktır; yani bu kitaplar içerisinde gönlümün birinci, ikinci, onuncusuna karar veremedim. Bakın bakalım aralarında sizin de sevdiğiniz kitaplar var mı?

Çalıkuşu

Reşat Nuri Güntekin’in -haklı olarak- en ünlü romanı, benim de en sevdiklerim arasında yer alıyor. İlk kez okuduğumda on iki yaşındaydım; ağdalı bir Türkçe’yle yazılmış olmasına rağmen çok ama çok sevmiştim. Zaten hangi kız çocuğu yetim ve öksüz, ama yine de ateş gibi neşeli bir fırlama olan Feride’nin okul maceralarına, yarıda kalan büyük aşkına, çilelerle dolu idealist öğretmenlik hayatına kayıtsız kalabilir ki? Çalıkuşu, çok sevilesi esas kızının naif hikâyesi eşliğinde Osmanlı’nın son dönemlerini de büyük bir başarı ile anlatır, ve bence Türk edebiyat tarihinin en muhteşem romanlarındandır… (bir tek o hıyar Kamuran karakteri olmamış hacı…)

Şeker Portakalı

Ah, canımın içi Zézé! Bunca yıl sonra bile bu kitabın adı anıldığında içim cız eder; sevgili ufaklık Zézé’yi anımsarım: Aşırı zeki, aşırı afacan, ama hep yanlış anlaşılmış Zézé’cik… Onun tek derdi sevilmekken bunu nasıl kimseler görememiş, bu muhteşem çocuk nasıl şeytan olarak adlandırılmıştır?! Pal Sokağı Çocukları gibi bu roman da bir çocuk romanı değildir bence; çocukken okunursa insanda kalıcı travmalara yol açabilir! Ben lisedeyken okuduğum halde ağlamaktan içim dışıma çıkmıştı, hatta bunca sene sonra bile hâlâ Zézé’ciği ve Portekizli’yi düşündükçe içim yanar… (Ayrıca Vasconcelos’un kendi biyografisini anlattığı bu kitabın “Güneşi Uyandıralım” ve “Delifişek” isimli devam romanları da vardır ki Şeker Portakalı kadar olmasa da onları da sevmiştim…)

Deli Kurt

Hüseyin Nihal Atsız bende iyi izlenimleri olan bir insan değildir: Kafatasçılığa varan ırkçı Türkçülük anlayışını tasvip etmem mümkün değil… Fakat kendisi aslen edebiyatçı değil tarih öğretmeni olduğu halde o kadar başarılı romanlar yazmıştır ki hakkını teslim etmek gerek: Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor romanlarını ortaokul yıllarında okuyup milliyetçi duyguları kabarmayacak, bütün dünyaya kafa tutmak istemeyecek çocuk yoktur.  (Getirin lan, Çinli kesicem! :P) Ruh Adam ise müthiş bir psikolojik romandır; harika analizler ve alegoriler içerir. Ancak Deli Kurt’un gönlümde apayrı bir yeri vardır: Osmanlı’nın Fetret devrinin hemen sonrasında geçen bu romanda, Fetret devrinin yenik şehzadelerinden zavallı İsa Çelebi’nin kayıp oğlunun hikâyesi anlatılır. Bir şehzade olduğunu bilmeden büyüyen Murat, günün birinde efsunlu bir Türkmen kızı ile tanışır ve evli olduğu halde bu yeşil gözlü ahuya vurulur… Sonra, arka planında harika savaş sahneleri ve 15. yy Anadolu’sunun resmi olan müthiş bir aşk hikâyesi okuruz… Öyle ki, bu kitabı da ortaokul yıllarınızda okuduysanız yeşil gözlü Gökçen kızı ve kadersiz prens Murat’ı hayatınız boyunca unutmanız mümkün olmayacaktır…

Kumral Ada Mavi Tuna

Bu romanı ilk okuduğumda 15’imdeydim. Okurken, önümde o güne kadar bilmediğim bir dünyanın kapıları açılmış gibi hissetmiştim: Hürriyetten, siyasi çatışmalardan, marjinal yaşamlardan, cinsellikten, iç savaştan bahseden bir romandı elimde tuttuğum. Kumral kız Ada’sına Tuna’yla birlikte ben de hayran olmuştum; Aras’a âşık; Mabel sakızlarına, Baylan pastanesine, Kuzguncuk’a hiç bilmediğim halde özlemle dolu… Çok sonraları ben de Kuzguncuk sokaklarında gezdim, Fethi Paşa korusunda benim de anılarım oldu, Baylan’da kup griye yemek, ABD sokaklarında dolaşmak, her biri Ada’nın olduğu gibi benim de maceralarım arasına girdi… Hatta Allah biliyor ya, üniversite yıllarımda yeniden okurken Aras’ının atarlı bir ergen, Ada’sının ego patlaması yaşayan bir şımarık, iç savaş sahnelerininse çok yapay olduğunu fark edip azıcık hayal kırıklığı bile yaşadım… Ama yine de Kumral Ada Mavi Tuna hep en sevdiğim romanlar arasında kaldı, ve kalmaya devam edecek: belki Attila İlhan’a benzeyen şair dayısı yüzünden, belki de o bal tadındaki kumral sözcüklerin lezzetinden…

Toprak Ana

Cengiz Aytmatov’un en başarılı romanı belki bu değildir: Bir “Gün Olur Asra Bedel”i vardır ki mesela; tüylerinizi diken diken eder… Ya da “Cemile”si; dünyanın en güzel aşk romanları arasında sayılır… Ama tüm romanları arasında beni Toprak Ana kadar etkileyeni yoktur, olmayacaktır da: Sevgili “acıların kadını” Tolganay’ın küçük bir kızdan yaşlı bir kadın olmaya uzanan hikâyesi anlatılırken Kırgız köylülerinin çilekeş yaşamıyla, aşkları ve dostluklarıyla tanışırsınız; 2. dünya savaşının yaşattığı acılarla yüzleşirsiniz. Her bakımdan doyurucu, muhteşem bir romandır.

Nietzsche Ağladığında

Lise çağlarımda Irvin Yalom hastası olmama, bütün kitaplarını yalayıp yutmama, psikoterapinin hâlâ deliler gibi ilgimi çekmesine sebep olan roman işte budur! Aslında ilk yarısı çok da sarmamıştı beni; o güne dek nihilist Nietzsche’nin öğretileri ile alakâm yoktu; Salome’un adını bile duymamıştım (zaten kırbaç da yalnız at arabası sürenlerin kullandığı bir şeydir sanıyordum :P); Freud ise bünyemde sapıktan başka bir çağrışım yapmıyordu :D :D Ama Breuer ve Nietzsche’nin felsefi tartışmaları ile büyülendim, ayrıca romanın ikinci yarısı öyle sürükleyiciydi ki heyecandan elimden bırakamamıştım! Özellikle aşk acısı çekenlere şiddetle tavsiyemdir, okuyun ve saplantınızın ne kadar boş olduğunu fark edin…

Suç ve Ceza

Elbette Raskolnikov gibi bir anti-kahraman bu listede olmazsa olmazdı. Dostoyevski’nin muhteşem psikolojik tahlilleri ile bezenmiş olan bu romanı, yazılmasının üzerinden 150 sene geçtiği halde hâlâ tüm canlılığını ve güncelliğini koruyor; insanı “iyi nedir? kötü nedir? iyi insanlara mutluluk getirmek için kötü bir insana zarar vermek kabul edilebilir mi?” gibi felsefi soruların tam ortasında bırakıyor…

Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

 Beni bilirsiniz, entel görünme derdinde değilim. Zaten entel de değilim; zannetmem ki hiçbir gerçek entelektüel popcorn dizilerle benim kadar haşır neşir olsun, Kim Ki Duk’un filmlerinde rol almaları ya da kabiliyetleri ile değil de yakışıklılıkları ile ön plana çıkan Koreli aktörleri falan tanısın, ahah :D :D O yüzden Kafka’nın Dönüşüm’ünü, Hermann Hesse’nin Siddhartha’sını okurken sıkıldığımı itiraf etmekten çekinmiyorum; Camus’nün Yabancı romanını sıradan bulmuştum, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı ise tam bir mind-blower’dı benim için; okurken çok zorlandım. (Gerçi yirmi yaşında bir mühendis adayı iken okuduğum Tutunamayanlar’da Oğuz amcanın tam bir mühendis bakış açısı ile yaptığı analizleri çok ilginç bulduğumu itiraf etmeliyim: Kitapta mesela tüm bilinmeyen parametreler tanımlanabilmiş olsa, bir insanın psikolojik özellikleri ve çevresel etmenler formülize edilerek bir olaya belli şartlar altında nasıl tepkiler verebileceğinin kesin olarak bilinebileceği gibi teoriler vardı!! Galiba otuz yaşında bu romanı bir kez daha okursam iyi olacak…) Neyse, ne diyorduk… Entel kitaplarına bayılan biri değilim. Ama Milan Kundera’nın bu entelektüel çevrelerce çok övülen romanı, aynı zamanda bir edebiyat şaheseri ve okuması müthiş keyifli bir kitaptır. Daha ilk sayfalarında sizi “her hayat bir defa yaşandığı için değerlidir… her şeyi tekrar tekrar yaşama şansınız olduğunu düşünün: iyilik de kötülük de önemini kaybeder, ne de olsa her şey tekrarlanacaktır…” gibi bir felsefe ile sarsar, savunmasız bırakır. “Einmal ist keinmal.”

Şibumi

 

Trevanian’ın çağının çok ilerisinde öngörüler içeren romanı Şibumi, vatansız, milliyetsiz bir casus olan Nicolai Hel’in yaşantısını anlatır: Japonya’da doğan bu Rus-Alman melezi adam, “insan mısın ulan sen?” diyeceğiniz ölçüde aşmış bir insanoğludur: Bir A4 kağıdıyla bile adam öldürebilir (kâğıt kesiği en fenası zaten, ıyhh), bir kitaptan kendi kendine Bask dilini öğrenebilir, mağaracıdır, istediği anda trans haline geçebilir, onunla bir sevişirseniz bir daha asla kimseyle seksten zevk alamazsınız, vesaire vesaire… Romanda Trevanian’ın müthiş hayalgücüne hayran olursunuz, bir sürü atraksiyon içinde bilmediğiniz bir dolu şey de öğrenirsiniz (go oyunu ile ilk defa bu romanda tanışmıştım mesela). Romanın kendisi de gerçek bir şibumi örneğidir. Şibumi’nin kelime anlamı “zerafet” demektir, ama bildiğimiz zerafetten öte bir kavramdır bu: Sadeliğin, bilgeliğin doruğunda ulaşılan bir güzelliği anlatır Şibumi. Japon zen bahçeleri gibi…

Küçük Dünya

Emine Işınsu bu romanı yazdığında yalnızca 23 yaşındaymış… Ben ilk okuduğumda 11 yaşımdaydım. Sonra defalarca yeniden okudum, nerdeyse her cümlesini ezbere bilirim. Işınsu’nun duru anlatımıyla su gibi okunan bu kısacık romanda çok derin konular işlenir aslında: İki genç insan arasında büyüyen duygular, “kaderini sevmek” felsefesi içerisinde anlatılır ve buruk bir tat bırakır okuyanda… Doğru olan nedir? Aşk mı önemlidir yoksa sadakat mi? Ruhları yüzlerce yıllık kral mezarında birbiri içinde eriyen iki genç, gerçekten doğru olanı mı yapmıştır?

Bonus: Kanatsız Kuşlar

Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini ile tanıdığım ve çok sevdiğim Louis de Berniéres’in bu kitabında hikâye 1. dünya savaşı öncesinde Ege’deki bir köyde geçiyor. Türk’ü-Rum’u bir arada yaşayan bu güzel köydeki huzurlu yaşam savaşın kopması ile bozulacaktır… Kanatsız Kuşlar, yabancı bir yazar tarafından yazılmış olmasına karşın benzerine az rastlanır ölçüde tarafsız bir romandır. Mutlaka okunası…

kitap içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , | 44 Yorum

Ortaya Karışık – Film, dizi, anime…

Yine bir “toplu yazı” ile karşınızdayım. İşte bu aralar izleyip beğendiğim işlere dair birkaç satır:

Brave: Disney-Pixar ortak yapımı olan Brave, birkaç haftadır vizyonda ancak ben izlemeye henüz fırsat buldum. İlk defa protagonisti (esas kahramanı) erkek değil kadın olan, üstelik “beyaz atlı prens” bekleyen hanım hanımcık bir kız değil de cesur bir prenses olan bu animasyonu seveceğimi daha gitmeden biliyordum. Ve tahminlerimde yanılmadım. Belki pixar’ın en güzel filmi bu değil, ama bu kıvırcık kızıl saçlı bıcırık kesinlikle en sevdiğim prenseslerden biri oldu. Hafiften spoiler esintilerine razıysanız filmimizin konusu şöyle:

William Wallace’ın modacısıyla çalışan Lord Macintosh :)

10. yüzyıl İskoçya’sında geçen hikâyemizin baş kahramanı on beş yaşındaki Merida, Remzi Fındıklı‘nın büyük büyük atası olan annesi tarafından “on beşindeki kız ya erde olacak ya yerde!” denilerek evliliğe zorlanmaktadır. Ama Merida “hangi çağda yaşıyoruz anne? yontma taş devri biteli çok oldu, artık modern dünyada hepimiz kendi seçimlerimizi yapabilmeliyiz!” diyerek buna karşı çıkar, kızıl saçlarını savurta savurta gezip her gördüğü ağacı oklamaya devam eder. Ama anne kararlıdır; diğer üç İskoç klanına haber yollar: Krallıkta düzenlenen yarışmada her lordun en büyük oğlu birbiriyle yarışacak, yarışmayı kazanan prensesle evlenecektir. Ancak tarihin ilk feminist prensesinden söz ediyoruz burda, boru mu? Merida önce bu üç oğlanın üçünü de bir güzel rezil eder, sonra saraydan kaçıp ormandaki mavi İskoç cinleri gibin bişiylerin peşine takılır (o zamanlar rak bendler vardı da Merida mı takılmadı?…) ve kendisini yaşlı bir cadının evinde bulur. Hazır cadıyı bulmuşken annesinin evlilik saplantısını değiştirmek için onun yardımına başvurur, ama sonuç hiç de tahmin ettiği gibi olmayacaktır… 

yaramaz veletler :) kurabiye hırsızları ve filmin en şeker yaratıklarıydılar :)

Brave’in en tatlı yanı üzerine sinmiş olan İskoçya havasıydı: Müzikler, aksanlar, yeşil İskoç çayırları, Stonehenge (bu Güney İngiltere’deydi gerçi di mi…) benzeri taş dikitler, ve elbette gaydalar ile etekler :) Fakat hikâyede bir miktar kopukluk olduğu doğru (ya da kopukluk değil de… hikâyenin başlangıcından tamamen farklı bir yöne gitmesi diyelim). Kimi eleştirmenler filmi çok yüzeysel bulmuş, kimileri Merida’nın kahramanlıklar yapmaasını beklerken bu beklentilerin boşa çıkmasını eleştirmiş, ama sanırım ben filmin böyle oluşunu daha çok sevdim: Film animasyon tekniği ve eski zamanların Avrupa’sında geçmesi yönü ile bana How to Train Your Dragon‘u çok çağrıştırdı, ama onun bir şablona oturtulmuş gibi hissettiren ve bir sonraki sahneyi tahmin edebileceğiniz hikâyesinin aksine çok değişik, özgün bir hikâyeye sahipti. Ve bu hikâyenin ana ekseni aslında “erkeklere kafa tutan kahraman kız” değil, “anne-kız ilişkisi”ydi.

seni yirim bıcırık! :)

Filmin ilk yarısında Merida ve Elinor arasında geçenler eminim her anne-kızın yaşadığı türden çatışmalardı; çok tanıdık geldi ve çok eğlendim. Ancak filmin sonlarına doğru gözlerim doldu, annemi çok özlediğimi hissettim… Sanırım eleştirmenler hikâyeyi bu bakış açısı ile görmedikleri için filmi boş ve yüzeysel bulmuşlar; ama bence anneleriyle didişen ergen kızlar ve kız evlat sahibi anneler Brave’i ayrı bir beğeneceklerdir. Ve umarım mesajı her iki taraf da almayı başarır: “Her sorun çözülür. Yeter ki birbirimizi dinleyelim, anlamaya çalışalım, ve her ikimiz de biraz değişmeye çabalayalım.”

İbreti Ailem: Yaz ekranı dizilerinden iki tanesini takip ediyorum: İşler Güçler ve İbreti Ailem. İşler Güçler zaten hepimizin mâlumu, ama İbreti Ailem’i pek bilen ve öven yok. Ama bu dizi de süper! Shameless’ı çağrıştıran (eee, aslında Shameless’ı izlemedim… ama  konuyu biliyorum) türden manyak bir aile ile karşı karşıyayız: Baba bir an önce parayı bulma derdinde, anne klasik bir ev hanımı (bu arada saklama kaplarına verdiği önemde kendimi gördüm, ehu ehe :D), dede ergenliğini yeni yaşayan incici bir genç (!), evin oğlu tam bir embesil ve evin çatlak kızı patronuyla çıkan iş arkadaşına âşık… Hepsi ayrı telden çalıyor, ama her birinin hikâyesi ayrı güldürüyor. Dizinin zaten Zafer Algöz, Şebnem Dönmez, hatta Çağlar Çorumlu gibi birbirinden iyi oyuncuları var. Ama ben özellikle evin kızı olan Gonca Vuslateri’ne hasta oldum: Goncacım, sen ne tatlı hatunmuşsun öyle! Bu kızı bugüne kadar bir tek Canım Ailem’de izlemiş, orda canlandırdığı rolü hiç sevmemiştim. Tipini de Deniz Çakır’a aşırı derecede benzettiğim için aklımda “Ferhunde’nin kardeşi kılıklı” diye kodlanmış olarak kalmıştı. Ama meğer kızın oyunculuğu bir harikaymış, özellikle ilk bölümde konuk oyuncu Melek Baykal’la olan sahneleri beni gülmekten yerlere yatırdı :) :) Aynı sahnelerde bir de Gonca’nın patronu olan kadının şahanelikleri vardı ki (Melda Gür canlandırıyor bu rolü) önce kendisi hakkında şu bilgiyi vermek lazım: Bu hanım abla Amerika’da büyümüş, okumuş falan olup Türk kültürüne fena halde yabancı. O yüzden altın gününe gideceği zaman heyecan yapmış, ne söylemesi gerektiğine dair evine temizliğe gelen kadından ders almıştır! Ama küçük bir şeyi hesap edememiştir, o da yardımcı hanımın Trakyalı olduğu gerçeğidir. Böylece sosyetik patron abla güne gidince birdenbire “a be kızanlar, atıverelim birkaç göbecik” falan diye Trakya ağzıyla konuşmaya başlar :D :D Zaten dizinin diğer bölümlerinde de “Ben avukatıma sordum, bu eyalette (İstanbul’dan bahsediyor) idam cezası yokmuş” “Reklam kampanyamızda zenci ve Latinleri de oynatmayı düşünüyorum, minority’lere iyi görünmemiz lâzım” falan gibi müthiş fikirler yumurtlar :D Hey dostum lanet olsun, seneye ben de mi böyle olacağım?! :P

Bitirirken dizideki esprilerden bir kuple sunalım bakalım: Müjdat Gezen’in canlandırdığı ergen dede karakteri huzurevine yerleşmek istemektedir (bunu isteme sebebi de “orda kızlar teklif ediyormuş” şeklinde duyumlar almasıdır! :D :D) ve oğlu rolündeki Zafer Algöz’le sokak ortasında “gidicem! gitmiyceksin!” şeklinde kavgaya tutuşurlar. Dede, elindeki huzurevi broşürlerini oğluna gösterir: “Bak bak, ne güzel yerler var!” Oğlu broşürleri okumaya başlar: “Coen kardeşler huzurevi: İhtiyarlara yer var!” Bu da yetmezmiş gibi bir sonraki sahnede, arkadaşının kaldığı huzurevinin tabelasını okuruz: “R.I.P huzurevi!” :D :D :D Güzel kafalar bunlar, aynen devam ;)

Kids on the Slope (Sakamichi no Apollon): Son zamanlarda pek fazla anime izleyemiyorum… İzlenecekler listemde Mirielenda‘nın övdüğü Kuroko no Basket ve Mikalzia onaylı Daily Lives of High School Boys var. Ama bu dizinin yüksek puanını görünce dayanamadım ve önce onu izleyip bitirdim (zaten topu topu 12 bölümcük, çerez gibi gitti). 1960’ların küçük bir Japon kasabasında geçen hikâyemiz, yine bir grup liseliyi anlatıyor (Japonya’da 18 yaşından büyük olan hiçkimsenin anlatmaya değer bir hikâyesi olmadığına inanasım geliyor…) Ancak bu animenin tonu biraz hüzünlü. Bu yönüyle teenager’lara değil, daha büyük bir yaş grubuna hitap ediyor. Konusu şöyle: Kaoru Nishimi ömrü ordan oraya taşınmakla geçmiş, yalnız ve asosyal bir çocuktur. Yine uzak bir akrabasının evine, Kyushu isimli küçük bir sahil kentine taşınır. Okulun daha ilk günlerinde kötü bir üne sahip olan (serseri çocuk yani) Sentarou ve onun çocukluk arkadaşı şirin Ritsuko ile tanışır. Bu iki çocuk onu olduğu gibi kabul edecek ve ilk defa arkadaşlığın güzelliğini tattıracaklardır…

Anime klasik bir başlangıç yaptı, hatta teee 1. bölümü yayınlandığı sırada ilk 5-10 dakikasını izleyip pek de beğenmemiş, belki sonra izlerim diye rafa kaldırmıştım. Ama sonra aldığı güzel eleştiriler merakımı çekti ve yeni baştan izlemeye başladım. Daha ilk bölümlerde animenin bir başka temasının da caz müziği olduğunu keşfedince iyice bir tuhaf oldum: Cazdan nefret ederim ayol ben! (Hatta hayatımda gittiğim ilk ve tek caz konserinde uyumuşluğum bile vardır… Üstüme gelmeyin, uykusuzdum o gün :P :P) Ama ilginçtir, bu dizide caz yapılan sahnelerde bile forward tuşuna dokunmadım, sevdim diyemeyeceğim ama katlanılır buldum. Ben bile böyleyken caz sevenler bu seriye bayılacaklardır. Ayrıca uzun zamandır arkadaşlık üzerine bu kadar tatlı bir hikâye izlememiştim. Karakterlerin hepsini çok sevdim. Gerçi Kaoru’sunu benim ünlü Kaan’a benzetmedim değil (izleyenler sebebini şıp diye anlayacaklardır), ama Sentarou “dıştan serseri görünüp özünde altın gibi bir kalbi olan çocuk” ve Ricchan “şeker kız”ın sözlük tanımı gibiydiler. Arada görünüp kaybolan Yurika ve Junichi de hoş bir ikiliydi; sırf onların hikâyesinden bile öğrenci olayları, siyaset, aşk ve dram içeren bir başka anime çıkabilirdi…  

Zaten hikâye o kadar hızlı akıyor ki, animenin 20 dakikalık her bir bölümü iki Türk dizisi bölümüne bedeldi! Bunun sebebi, 9 volume’lük mangayı 12 bölüm animeye sığdırmış olmaları. Bu durum özellikle son bölümün biraz aceleye gelmiş hissi yaratmasına sebep olmuş, ama yine de bence güzel bir finalle bitti… En sevdiğim sahne ise (bakınız yandaki resim) sondan bir önceki bölümde yer alıyordu, şu şarkı eşliğinde:

Tatlı, sakin bir anime izlemek isteyenlere tavsiyemdir ;)

anime, sinema, Türk dizisi içinde yayınlandı | Tagged , , | 9 Yorum

Hikaru ergeninin kısa aşk tarihi

Bana ilk defa ilân-ı aşk edildiği zaman lise 1’deydim. Evet, çıkma teklifi değil, ilân-ı aşk. Hoş, daha önce çıkma teklifi de almamıştım; ortaokul yıllarımda önceleri maymun, ardındansa inek formunda gezdiğimi biliyorsunuz (bilmeyenler şu yazıya bakabilir…) Arkadaşlarıma, özellikle güzeller güzeli Şirvan’a liseli çocuklardan teklifler yağarken ben “bağa niye püskevit almıyonuz?? anne bağa niye yok??” diye içimden isyan ederek melül melül bakmakla yetinirdim. Sonra liseye geçtik ve ben Anadolu Lisesi’nden küçük şirin ilimizdeki fen lisesine terfi ettim. Bu noktada şöyle bir açıklama yapmak lâzım: Söylemesi ayıp, fen lisesi sınavında bayaa sağlam bir Türkiye derecesi yapmış, 18. olmuştum. Böylece küçük ilimiz çapında ünlü olmuştum. Neden İzmir ya da Ankara fen lisesi yazmadın Hikaru diyorsanız küçükken tam bir anne kuzusu olduğumu belirtmek isterim: Hatta 12 yaşıma kadar bir (sayıyla 1) gece bile annemle babamdan ayrı yerde kalmadım! Bebeklikten beri arkadaşım olan, çok yakın aile dostlarımızın kızı canciğer kuzu sarması dostum Zeliş gelip bizde kalırdı mesela, ama ben onlarda bir gece bile kalamamıştım: Bunu yapmaya niyetlendiğim her seferinde “galiba bu kez şeytanın bacağını kırıcam! yaşasın!” diyerekten neşe içerisinde Zeliş’lere gider, ama gecenin ilerleyen saatlerinde üzerime bir mahsunluk çökerdi: Yatakların açılma saati gelip çatınca benim de gözpınarlarım dolu dolu olurdu. Ve nihayet gecenin sonunda annemler kendilerine edilen “sizin kız gene ağlıyo…” telefonunun ardından apar topar beni almaya gelirlerdi. Evet böyle de mal bir çocuktum. (Zaten benim çocukluk tarihim çok acayip atraksiyonlarla doludur, alien’lardan mı almışlar nedir, tuhaf çocuğun tekiydim lan ben. Neyse ki ortaokulda epeyce normale döndüm.)

Neyse konudan çok saptım, geri gelelim: Fen liselerini bilenler bilir; ufak okullardır, sevgili adayları konusunda fazla şansınız yoktur: Yeni gelenlerden bir tane kaptın kaptın, yoksa eskilere talim etmek zorunda kalırsın. Özellikle (sayıları az olduğu için) kızlar pek bir değerlidir: Her sene yeni gelen lise 1 kızları, lise 2 erkekleri tarafından şöööyle bir süzülür, notları verilir, ve herkes talip olduğu çıtıra yazılmaya başlar. Ben de okulun ilk günlerinde beni kesen birkaç lise 2 erkeği ile müşerref oldum, hatta “noliyy?? lan, yoksa hayatımda ilk kez biri beni beğendi mi??” diye kalp çarpıntıları bile yaşadım. Ama okulda ünümün yayılması gecikmedi; birileri bu oğlanlara: “oolum o kız Türkiye 18.’siymiş, kaç kaç kaç!” falan dedi heralde, bi baktım aaa, öğretmen derse girmeden önce kendi sınıflarının kapısında durup beni kesen oğlanlardan eser kalmamış! Bu arada bizim sınıfın kızları lise 1 kızları arasında en cevval, en atak olanlarıydılar (halen bizim lise tayfası arasında “ünlü 31 kızları” diye anılırlar – hayır lan, sapıtmayın, bu lakap yurttaki oda numaraları olan 31’den geliyor…) bu yüzden de okulun açılmasından bir ay sonra sınıfımızdaki kızlar arasında sevgilisi olmayan bir ben kalmıştım! :P Eh ne yapalım, kısfmet deyip boynumu büktüm her zamanki gibi :P

Fakat bilmiyordum ki meğer kader bana bambaşka oyunlar hazırlamış, meğersem ben çıkma teklifi safhaları falan geçilip direk evlenilecek kızmışım! :P :D Talibimin kendisi de bizim sınıftaydı, hatta ineğin önde gideniydi (yazılmamış toplum normları madde 238: inek kızlara talip olarak inek erkekler gelir! :D) Hepimiz çocuğun zekâsına hayrandık, kendisi fen lisesi sınavında fazla varlık gösterememiş olsa da Anadolu Lisesi sınavlarında Türkiye derecesi yapmış, kalem kağıt kullanmadan en deli matematik, fizik problemlerini çözebilen cinsten bir insandı. Ama işte aşk bünyeye girince zekâ falan kalmıyor anam babam, bana açılması aynen şu şekilde oldu: Bir gün ders çıkışı okulda kalmış, spor salonunda üst sınıflardan biriyle bizim sınıfın basketbol maçını izliyordum. O sırada bizim inek vatandaş (adına mesela Kaan diyelim) yanıma geldi. O zamana kadar da kendisiyle hiçbir muhabbetim yok ha, belirteyim.

“Şeyy, Hikaru, sana bir şey diyeceğim, benimle biraz dışarı gelir misin?”

Hareketleri son derece şüpheli olduğu halde (kekeleyerek konuşuyor, boncuk boncuk terlemiş garibim…) ben Hikaru safı hiçbir şey çakmadım. (Zaten böyle maybaş bir yanım vardır; gerçi sonraları ilişki terapisti kesildim, iki insan arasındaki elektriğin voltajını ölçebilecek derecede güçlü sezgiler sahibi oldum, tam bir çöpçatan oldum çıktım falan ama ortaokul, hatta lise 1’de safın önde gideniydim: Bir seferinde yolda durdurup bana saati soran, ardından bir süre peşimize takılıp takip eden bir elemanın sapığım olduğunu bir türlü anlamamış (ah yazık, evi bu tarafta heralde…), ancak benden üç yaş küçük kardeşim “abla, bu çocuğun bakışları normal değil, eve gidelim istersen” diye beni çeke çeke eve götürünce durumu çakabilmiştim.) Neyse konuyu dağıtmayayım, ben de saf saf: “Aaa olur tabii..” deyip Kaan’ı takip ettim.

Birlikte okulun girişine çıktık. Tabii dersler bitmiş olduğu için etrafta kimseler yok. Merdivenlerin başında dikildik. Ben merakla ne söyleyecek diye beklerken (yok lan, yalan: Merak ettiğim falan yok, heralde ödev soracak inek diye düşünüyorum) Kaan damdan düşercesine pat diye:

“Seni seviyorum, sen de beni seviyor musun?”

demez mi!

Höööyyyy??

Eşekten düşmüşe döndüm. Evet, doğru tabir bu :) Lan oğlum, bu nasıl bir giriş cümlesi?? Önce bir tanışsaydık, bir nasılsın, iyi misin, anangiller nasıllar falan deseydik… Ama bizim elemanda Big Bang Theory mode on, sanırım bu aynştaynlar gerçekten de sosyal zekâ konusunda Esra Ceyda kardeşlerden hallice bir zekâya sahip oluyorlar..

Neyse ki on beş yaşımda da olsam benim sosyal zekâm normale epeyce yakındı. Tam anlamıyla şok olmuş olmakla beraber birden kadınsal içgüdülerim olayı devraldı, yüzüme normal bir gülücük kondurdum:

“Immm, şey Kaan… Ben şu anda böyle bir şey düşünmüyorum, biliyorsun okula yeni başladık, ayrıca dersler de çok zor…” diye kadınlık tarihinin en eski yalanlarından birini (bkz: “şu anda kariyerime odaklandım”) söylemeyi başardım.

Zavallı Kaan’cığın yüzü düştü, boynunu büküp “peki” diyerek gerisin geri spor salonuna döndü. Ben de öyle. Hiçbir şey olmamış gibi eski yerlerimize oturduk, maçı izlemeye devam ettik.

Tabii sadece görünürde: Muhtemelen çocukcağız bayaa üzülmüştü. Maçtan falan bir bok anladığını sanmıyorum.

Bense…

“HÖLEEELEEEYYYY! ÇIKMA TEKLİFİ ALDIM OOOLUM BEN, ÇIKMA TEKLİFİ ALDIM, OLLLLEYYYYY BEEEAAA!”

O anda iç dünyamda neonlar yanıp sönüyor, havai fişekler atılıyor, böbreklerimle midem kol kola girmiş halay çekiyorlardı! Demek ki lanetli falan değildim! Demek ki “forever alone” olmayacak, 70 yaşımda bir kızkurusu olarak evimde 40 kediyle ölü halde bulunmayacaktım! Beni de beğenen vardı oğlum, hem de IQ’su 170 falan olan çocuklar beğeniyordu beni, naberrr??

Nitekim sevgili Kaan’ı hâlâ minnetle anarım: Onun itirafı gerçekten de hayatımda bir dönüm noktası oldu. Kendisinin belki kalbini kırdım; ama o komik (yine de romantik) cümlesi ile özgüvenime tavan yaptırdı, sayesinde aşka inancım arttı (haha :D :D). Evet onu reddettim, çünkü yalnız ve aşksız bir ergenken bile tip konusunda yüksek standartlarım vardı: Bir Boliç, bir kızıl saçlı Alpay falan gelmeliydi ki kabul edeyim (bööğkk, tamam tamam bildiğin zevksizmişim…) Yani Kaan’ın klasik “gözlüklü, çelimsiz inek” görünümü ergen Hikaru’nun zevkine hiiiiç uymuyordu… Ders-mers bahane, zavallıcık tipten kaybetti yani, boş yere çektirdim çocuğa… Gerçi düşünüyorum da, o da bana az çektirmedi, lise hayatım boyunca Kaan’la köşe kapmaca oynadık: Lise 1’deki itirafı ve reddedilmesinin ardından lise 2’de bir kez daha ilân-ı aşk etti. Sonra lise 3’te bir kez daha. Bense en sonunda “ehhh, yeter beaaa!” moduna girdim, gıcık olmuştum: Oğlum kız sevmiyo işte, anlasana artık! (Şu: “bir kız size hayır dediyse ‘belki’ demek istiyordur, ısrar edin” lafını uyduranı bir bulursam var ya…) Hatta lise 3’te gelip “Peki ama üniversitede de mi olmaz? Bak ben ciddi düşünüyorum,” deyince artık sinir krizi geçirdim, bütün kibarlığımı bir kenara atıp: “Olmaz ulan olmaz! Sevmiyorum ben seni!” diye bağırıp okul koridorlarında ağlaya ağlaya tuvalete koşturdum falan, bir sürü rezillik, piii… :P :P Neyse ki sonra akıllandı demek isterdim ama diyemiyorum: Çünkü üniversiteye başladıktan sonra da lise tayfası olarak her bir araya gelişimizde bir kez daha şansını denemeye devam etti (neyse ki en azından artık aynı okulda değildik, buna da şükür…) Sonra Amerika’da karşılaştık, o da doktoraya gelmişti (hatta kendisi MIT’de okudu. valla lan, çok zeki diyorum inanmıyonuz…) New York’taki son görüşmemizde bile “hâlâ mı olmaz?” deyip “olmaz” cevabı aldıktan sonra boynunu büktü ve nihayet kaderini kabullendi, benim Kuzu bey’i nüfusuma almamla birlikte “artık dünya ahret bacımsın” diye bir mail atarak bir yıldız gibi uzayın derinliklerinde kayboldu… (Güle güleeee, yolun açık olsuuuun, wohooo!! \^_^/ İnşallah başka bir kızla mutlu olmuşsundur sevgili ilk ilân-ı aşkcım :))

(Yazının başlığını Hikaru’nun kısa aşk tarihi koyduk ama ilk maceradan geri kalanlarına fırsat kalmadı… Neyse, onlar da başka yazıya inşallah…)

kişisel, Komik içinde yayınlandı | 59 Yorum

Bir zamanlar yazmıştım bunları…

Eskiden çeşitli internet sözlüklerinde yazmışlığım vardır. Hesaplarım hâlâ duruyor ama bu blog işine girdim gireli sözlük yazarlığı olayını epeyce boşladım… Yine de zaman zaman açıp eskiden yazmış olduklarıma bakarım ve bazı yazılarımı gülerek anarım. Şimdi blog güncellemesi konusunda tembel olduğum bu günlerde, canı yazmak istemediği zaman eski yazılarını ısıtıp ısıtıp önümüze süren bazı gazeteciler gibi (Hıncal Uluç? Çetin Altan??) ben de eski yazılarımdan birkaç derleme yapayım dedim. Buyrunuz, eğlenerek okuyunuz :)

Anlamını bilmeden İngilizce yazılı tişört giymek:

Hayatta neye güldüysem ya da kınayarak eleştirdiysem aynen başıma gelmiştir! O yüzden, aşağıda yazdığım olayı sanırım türbanlı bir kızcağızın “i am pregnant and i don’t know who the father is” yazılı tişörtüne güldüğüm için yaşadım diye tahmin ediyorum:

İngilizce değil ama İspanyolca “caliente” yazılı bir tişörtü giyip gün boyu New York sokaklarında dolaşmışlığım vardır. Hayır, caliente sıcak anlamına da gelir, ben de o kadarını zahmet edip araştırmıştım giymeden önce; ama meğer bir de argoda “horny”, yani azgın demek oluyormuş! Şilili arkadaşlar bana bakıp bakıp gülüyorlar, bense mal mal neler olduğunu anlamaya çalışıyordum ki, en sonunda içlerinden biri halime acıdı da söyleyiverdi. Gerçi gün boyu yarısı ispanyolca konuşan bir şehrin sokaklarında herkese azgın olduğumu ilan ettikten sonra söylemişsin söylememişsin ne fark edecekse…

Bir daha da kimseyle dalga geçer miyim, geçmem, tövbeee!

Serdar Ortaç dinleyerek hayata tutunmaya çalışmak

Gerçek Zaytung haberlerinden biri olmaya aday bir durumdur:

“Kız arkadaşından ayrıldıktan sonra Serdar Ortaç şarkıları dinleyerek hayata tutunduğu bildirilen Ersin Özbükey (21), aşk acısı çeken gençler için yeni bir umut oldu. İsviçreli bilim adamları derneği adına konuşan Johann Van der Basten, “Sayın Özbükey’in göstermiş olduğu başarı bilim dünyasında bir mihenk taşıdır. Topu topu 7 nota olduğu için hep aynı şarkıyı yapan Ortaç, daha önceki deneklerimizde ağır beyin deformasyonuna sebep oluyor ve intihar etme isteği uyandırıyordu. Fakat sayın Özbükey zekâ katsayısındaki otuz puanlık gerileme hariç, son derece sağlıklı ve mutludur. Kendisi üzerindeki çalışmalarımız devam etmektedir. Demet Akalın şarkılarının da basura iyi geldiği yönünde bulgularımız var; araştırmalarımız sürüyor…” şeklindeki demeciyle yeni gelişmelerin sinyallerini verdi. Konuyla ilgili görüştüğümüz Ersin Özbükey ise: “jötem ille de jötemm! hebeleeee” diyerek mutluluğunu ifade etti.”

Yunusa benzeyen kavun

(Haber link’i: http://fotogaleri.hurriyet.com.tr/galeridetay.aspx?cid=25479&rid=2)

Aynı haber linkinde daha önce: “Malatya’da ağız ve yüz yapısı neredeyse tamamen yunus balığına benzeyen kavun ilgi çekti” yazıyordu yeminlen! Görünce gazeteci amcanın Türkçe bilgisine küfretmeden edememiştim; bravo valla, kavunun ağzı-yüzü, aferin! “Yunus paluğu” gafını saymıyorum bile… Şimdi haber başlığını “Malatya’da yunus balığının yüz kısmını andıran kavun ilgi çekti.” diye değiştirmişler ama aynı cümleyi kavunun sahibi vatandaşın ağzından bir kez daha yazmadan edememişler… Adam bu lâfı etti mi bilmem; ama etmediyse haberi okuyunca sanırım fecii bozulmuştur. Aynı tepkiyi annemden biliyorum çünkü:

Bir-iki sene önce kendisi ressamlığa heves etmiş, bir de güzel sergi açmıştı. Küçük ilimizin yerel gazetelerinden biri sergi haberini verirken annemin ağzından: “Resim yapmayı kendi kendime öğrendim. Bu benim ilk sergim. Çok mutluyum” diye yazmaz mı?! Annem üç gün kendine gelemedi! Duruyor duruyor:

“Okuma yazmayı kendi kendine öğrenen küçük çocuk muyum ben, ya da tuvalet eğitimi almadan kendi kendine kuma pislemeyi öğrenen evcil hayvan mıyım, resim yapmayı kendi kendine öğrenmek ne demek???”

diye sinir krizi geçiriyordu. “Aman annecim, canım annecim!” deyip sakinleştiriyorduk, biraz sonra:

“Bak bak bak! Ulan ben ilkokul çocuğu muyum? Bu benim ilk sergim, çok mutluyum diye iki kelimelik cümleler mi kurmuşum? Muhabir kıza iki saat Monet’yi, empresyonistleri anlatmıştım, yazdığı cümlelere bak ulan!” diye başka bir histeri krizine giriyordu. Üstüne üstlük 1957 olan doğum tarihi yaşı ile karışmış, 50 yaşındaki annemi “57 yaşındaki emekli öğretmen” diye yazmamışlar mı! Bu da üstüne tüy dikti, annem bir daha iflâh olmadı…

Diyeceğim o ki, gazeteci olacak arkadaşlar, lütfen cümlelerimize özen gösterelim. Azıcık kitap okuyalım. İlkokul ikinci sınıf cümleleri kurmayalım. Kavunlu haberdeki son cümleye de hâlâ münasip bi tarafımla gülüyorum:

“Fırat evde sakladığı kavunu çalıştığı sürücü kursundaki işyeri arkadaşlarına gösterirken, bunu görenler şaşkınlıklarını gizleyemedi.”

Liverpool Ülkü Ocakları

(Yukarıdaki resmin yarattığı bir internet fenomenidir, hâlâ hakkındaki geyikleri okur okur gülerim :) Ama Allahaşkına söyleyin, The Beatles elemanları gerçekten de “ülkücü gençlik” olmamışlar mı?!)

Ozan Lennon ve Paul Yıldızdoğan, Liverpool ocağına bağlı en önemli ülkücü müzisyenlerdendir.

Ünlü şarkılarından bazılarının Türkçe isimleri şu şekildedir:

all you need is love — ya sev ya terk et
hallelujah, i love her so — ya allah bismillah allahu ekber
a world with love — dünya ingiliz olsun
i wanna be your man — ya benimsin ya toprağın
i wanna hold your hand – namusumsun komşu kızı
lucy in the sky with diamonds — göklerdeki hilâl bizimdir
you know my name (look up the number) — akıllı ol, aklını alırım senin (sen benim kim olduğumu bilirsin lan)
shake, rattle, and roll — çırpınırdı ülkücüler
across the universe — bir gece ansızın 82-venüs 83-mars 84-jüpiter
the long and winding road — ülkü yolu yokuştur
i’ll follow the sun — biz yürürüz dağlar yürür ardımızdan

(Not: Yukarıdaki yazı tamamen eğlence amaçlı olup hiçbir siyasi görüşle alay etme amacı taşımamaktadır. Geyik işte o’lum :P)

Genel, Komik içinde yayınlandı | 9 Yorum