En Acıklı Eski Türk filmleri…

Uzun zamandır gözlerim yollarda, bu mim bana ne zaman gelecek diye bekliyordum. Sağolsun deli çingum beni ilk hatırlayan oldu (nnnayır, nnnağlamıyorum… gözüme bir şey kaçtı…) ve nostaljik acıklı Türk filmleri listesi oluşturma sırası bana geldi… Şimdi, ben biraz kolaya kaçacağım sevgili abilerim ablalarım. Şöyle ki, listedeki bazı filmler zaten bazı arkadaşlarca gayet güzel bir biçimde hatırlatıldı; hepimiz burnumuzu çekip “ah ah…” nidaları eşliğinde duygulanarak o güzelim sahneleri anımsadık. O yüzden o filmleri kısa geçmeyi planlıyorum. Ama listeye almadan da edemedim; çünkü gerçekten hüngür şakır ağladığım filmlerdi bunlar. İşte geliyor:

1. Canım Kardeşim (1973)

Ahh, bu filmi izleyip duygulanmayan bir insan evladı olabilir mi acaba? Özellikle, sizin de mini mini bir kardeşiniz varsa… (Tamam, benimki artık kazık kadar olmuş olabilir; ama yine de ömrümün sonuna kadar benim minik kuzum olarak kalacak…) Konusu ve detaylı anlatımı için La Fea‘ya ve bakabilirsiniz. Canım Kardeşim, mükemmel bir filmdir: Küçük oyuncu Kahraman Kıral, bu filmde tek kelimeyle devleşmiştir. (Zaten bu çocukcaaz gelmiş geçmiş en yetenekli Türk çocuk yıldızıyken neden sinemaya devam etmeyip mobilyacı oldu, hâlâ bilmem…) Tarık Akan ve Halit Akçatepe’nin de hakkını yemeyelim, bu iki aktör de harika oynarlar. Fakirlik, parasızlık, hastalık, ölüm… Tamam, aşk filmlerinin yeri ayrıdır; ama ölümün yanında başka şeyin lafı mı olur? Küçük bir çocuğun son isteğini anlatan bir filmden daha dokunaklı, daha trajik ne olabilir ki? Canım Kardeşim, son derece orijinal senaryosu, iç dağlayan müzikleri ve harika oyunculukları ile bu listeye birinci sıradan girmeyi hak ediyor…

2. Ah Müjgan Ah (1970)

Ahh Sadri baba ah… Ne güzel insandın sen! Komedinin hasını oynadığın gibi (Turist Ömer Uzay Yolunda mesela; benim için efsane filmlerdendir! :D) dramı da öyle güzel oynardın ki, dudakların titreyerek “bu da mı gol değil??” deyişin hâlâ kulaklarımda… İşte bu film de Sadri Alışık’ın muhteşem oyunculuğu ile efsaneleşen filmlerdendir. Öyle âşık bakar, öyle acı çeker ki; bu duyguları oynuyor olamaz, muhakkak hissetmiştir dersiniz. Sevgilisini öyle bir anlatır ki mesela: “Elleri ufacık, gözleri dört defa lacivert” diye; o hitap ilk duyduğumdan beri aklıma kazınmış, hiç çıkmamıştır… “Param olsaydı, sensiz olmazdım” diye hıçkırır Hüsnü, ve yüreğimiz dağlanır… Film hakkında uzuuuun bir yazıyı canım arkadaşım Makinosev yazdı bile; o yüzden daha fazla uzatmaya gerek duymuyorum. Sadece şunu da ekleyeyim, birkaç sene önce Bülent İnal, Özge Borak, Tuba Büyüküstün ve Sinan Tuzcu’nun oynadığı “Ihlamurlar Altında” dizisi de bu filmden esinlenmişti.Bir de o efsane son sahneyi bir defa daha anmadan edemeyeceğim: Spoiler’dan korkmayan bünyeler için gelsin:

3. Boş Çerçeve (1969)

Aslında bu film biraz komikti bence: Ortaokulda falandım izlediğimde, o yaşta bile bazı sahneleri epey acemi, biraz da yapmacık bulmuştum ki tip tip sırıtmıştım. Daha doğrusu şöyle; ilk başları zatek komiktir, çünkü film romantik komedi gibi başlar: Hülya Koçyiğit yani Alev kızımızın ablası Arzu tanımadığı bir adamla beşik kertmesidir. Ama kız buna gönüllü olmadığı için beşik kertiği (kertik??) olan delüganlıyla (ki bu delikanlımız zamanın en yakışıklı jönlerinden Kartal Tibet abimiz oluyor…) kendisi yerine kardeşi mektuplaşmaya başlar. Alev kendini kaptırıp mektuplaştığı adama aşık olur, adam da ona. Ama Kartal abi bir de öğrenir ki, ölümcül hastalığa tutulmuştur! İşte bundan sonra Kartal abinin Alev’i kendinden soğutma sahneleri vardı ki, duygulanmam gerekirken ekran başında “puhaaaa!” diye kopmama sebep olmuştu: Kartal abi asıl nişanlısıyla tanışır; sonra ölümcül hastalığa mahkum olmuş her Türk ve Kore filmi esas oğlanı gibi dünyanın en gerizekâlı planını yapar: Alev’i kendisinden soğutacaktır! Bunun için de gider ablayı tavlar! Aferin esas oğlan, son günlerini sevdiğin kadınla geçireceğine onu kendinden nefret ettir ki, hem sen acı çek, hem de o kadıncağız gerçeği öğrenince kahrolsun; planın da böylesi; vallahi bravo! Bir de şöyle sahneler vardı: Kartal Tibet ve abla, yanlarına baldız Alev’i de alır üçü birlikte dağ-taş dere-tepe gezerler. Bu gezintiler esnasında Kartal abi yan yan baldıza bakarken ablaya: “Ah Arzucuğum, siz benim hayatımın kadınısınız… Sizden öncekiler gelip geçici aşklarmış…” falan der; bu sırada kamera Alev’in onlara arkasını dönmüş/kameraya dönük bir biçimde acı içinde (ama vakur durmaya çalışarak) bu sözleri dinlemesini gösterir. Ben de her seferinde ablası ve ablasının sevgilisiyle üçüncü teker şeklinde gezmelere gitmeye doyamayan Alev’ın mallığına koparım! Alev ne diye şimdi ablasıyla birlikte olan eski sevgilisinin yamacına yamacına gider, o da nasıl bir mazohisttir, valla takdiri siz Türk halkına bırakıyorum… Filmi izlemek isteyenlere buyrunuz “yutup” link’i:

Ama Allah için sonu pek acıklıdır… Zaten filmde de ismini veren “Boş Çerçeve” şarkısı yıkar geçer adamı:

4. Teyzem (1986)

Bu film Türk sinemasının gelmiş geçmiş en iyi filmlerinden biridir bence. Yönetmen Halit Refiğ’in en iyi işlerindendir; senarist Ümit Ünal senaryoyu kendi hayat hikâyesinden yola çıkarak yazmıştır. Filmi küçük Umur’un gözünden izleriz: Umur ve annesi, yıllar sonra annesinin ailesinin evine gelirler. Burada Umur ilk kez teyzesi Üftade (Müjde Ar) ile tanışır. Üftade’cik güzeller güzeli bir genç kızdır; ama genç kızlığı üvey baba taciziyle geçmiştir… Sonra âşık olur; ama bu aşk gerçek midir hayal midir, bir türlü bilemeyiz: Çünkü Üftade, aynı zamanda şizofrendir de… Evdeki huzursuz ortamdan kurtulmak için alelacele bir evilik yapar; ama kocası (Uğur Yücel) eşcinsel çıkar! Üftade’ye dokunmaz bile, aynı evde iki yabancı olarak yaşarlar… En sonunda Üftade daha fazla dayanamaz, baba evine döner, ama çilesi bitmemiştir… Film boyunca Üftade için üzülmekten bir hal olursunuz… Son sahne zaten çok feciidir de, ondan sonra Üftade ve Umur’un mutlu geçirdikleri eski bir güne dönüş yapılınca insana daha da fena koyar: Bu eski anıda, sağlıklı, pırıl pırıl bir Üftade bütün gençliği ve neşesiyle Umur’a: “Söyle bakalım Umur,” diye sorar, “Senin sevdiğin biri var mı? Hadi söyle, kimi seviyorsun?” Umur ise çocukluğun bütün saflığıyla: “teyzemi” diye yanıtlar. O zaman Üftade çok içten, çok neşeli bir kahkaha atar. Ve siz, bu hayat dolu kızcağızın başına gelecekleri bildiğiniz için yüreğiniz fena burkulur… Sanırım esas kıza bu kadar üzüldüğüm sadece bir tek film (aslında tiyatro) daha vardı; o da Yılmaz Erdoğan’ın (bence en iyi eseri olan) “Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?” süydü: Bahtsız kız çocukları yüreğimi parçalıyor… Ah, zavallı Ünzile’ler! :(

5. Menekşe Gözler (1969)

Yine bir Sadri Alışık filmi; yine büyük ustanın beni ağlatmayı başardığı filmlerden… Sadri Alışık, Erol Büyükburç ve Fatma Girik’in başrollerini paylaştığı bir filmdir bu. Pek bilen yoktur… Pek ağlayan da yoktur belki: Çünkü göreceli olarak mutlu biter. Fakir kız Fatma Girik, sokağa düşüp Sadri Alışık’ın evine sığındıktan sonra Sadri Alışık’ın çapkın arkadaşı Erol Büyükburç’la birbirlerine aşık olurlar. Bir nevi “hatunların efendi erkek yerine piç tercihi” vakasıdır yani… Bunun üzerine, kızı koruyan kollayan, ama aslında kendisi de ona derinden âşık olmuş olan asil adam Sadri Alışık aradan çekilir; ikisini birbiriyle evlendirir… Bu yönüyle biraz “Cyrano de Bergerac”a benzer belki, hım?

Son olarak, Sadri babanın enfes sesinden “Menekşe gözlerde hiç vefa yokmuş”u dinlemeden geçmek olur mu?

Ahh, ortaokul-lise yıllarımın okuldan eve gelip TV karşısına kurulup öğledensonra kuşağında birbirinden güzel nostaljik filmlerini izlediğim zamanlarına gittim bu mim sayesinde… Ne güzel günlermiş; ah, ah… Eski Türk filmleri kültürümü de o günlere borçluyum ;) Şimdi gelelim mim’i yollamaya: Sevgili diabolo‘cum, Uzak Doğu değil ama Türk işi bir şeyler ilgini çeker diye önce sana yolluyorum ;) Ayrıca Mydestiny ve Secret da henüz -bildiğim kadarıyla, yanlışsam kusura bakmayın- kimse tarafından mimlenmedi; o zaman ben mimleyeyim :) Listelerinizi merakla bekleyeceğim kızlar ^^

mim, sinema içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | 13 Yorum

“Bana Aşkı Öğretir Misin?”

Şimdi size birbirinden tatlı iki film tanıtacağım. İkisi de romantik komedi; ama öyle sabun köpüğü romantik komedilerden değil. Derinliği olan filmler bunlar: Belki hatıralarınızın silinip gitme olasılığı ile, belki bir çınar ağacının kesilmesi ile gözlerinizi dolduran; ilk aşkı anlatan, bittiklerinde yüzünüzde baldan tatlı bir gülümseme, gönlünüzde sıcacık bir his bırakan filmler… “Bana aşkı öğretir misin?” yazdım başlıkta; çünkü bence bu cümle ikisini birden özetliyor: “We Teach Love” ve “Flipped”den bahsediyorum.

Filmleri tanıtmaya geçmeden önce sevgili Koredelisi ve Sermin‘e teşekkür edeyim: Link’lerde de göreceğiniz üzre bu iki filmi onların bloglarındaki övgü dolu yazıları okuyunca izlemeye karar verdim ve her zaman olduğu gibi zevkleri ile beni yanıltmadılar. Kamsahamnida çingular! :)

Flipped: 2010 yapımı bu film, The Story of Us, When Harry Met Sally, The Bucket List gibi benim çok sevdiğim filmlerin yönetmeni Rob Reiner‘a aitmiş. Rob Amca bizi yine hayalkırıklığına uğratmıyor ve 1957’de başlayıp 1963’te biten çok ama çok sevimli bir hikâye anlatıyor. Bu kez başrol oyuncularımız 13 yaşındaki Julie (Madeline Carroll) ve Bryce (Callan McAuliffe). Hikâyemiz, Bryce ve ailesinin Julie’lerin karşısındaki eve taşınması ile başlıyor. Julie, Bryce’ı görür görmez bu “göz kamaştırıcı gözleri olan” yedi yaşındaki çocuğun onun ilk aşkı olacağını şıp diye anlayıveriyor! Ve her zamanki sevimliliği ile koşup onlara yardım etmeye gidiyor. Ama Bryce, bütün iyi niyetiyle onunla tanışmaya gelmiş olan bu minik kızdan ürküyor önceleri: Çünkü Julie çok cesur, çok arkadaş canlısı; onun tam tersi yani! Okulda aynı sınıfa düştükleri zaman sevinçle gelip ona sarılan, onun kavun kokan saçlarını koklayan, bir çınar ağacının en yüksekteki dallarına korkusuzca tırmanan ve bu ağaç kesilmesin diye bütün mahalleyi inleten acayip renkli, şahane bir kız var karşısında! Her erkek böyle bir kızla baş edemez elbette; özellikle de cool takılmaya çalışan, okulda karizmasını çizdirmemeye, evde ise babasının sözünden çıkmamaya çalışan korkak bir oğlan çocuğunun bunu başarabilmesi hiç de kolay bir iş değil… Bryce Julie’nin değerini hiç bilemeden böyle tam altı sene geçiyor… Sonra, ikisi de ortaokuldayken Bryce’ın dedesi gelip onlarla yaşamaya başlıyor ve birdenbire işler tersine dönüyor: Dedesi sayesinde Julie’nin ne kadar gözkamaştırıcı bir insan olduğunu (dedesinin söylemiyle “She is quite the girl!” “esaslı kız” yani) anlamaya başlıyor bizim ufaklık. Ama ne yazık ki Julie de “insanların genellikle parçalarının toplamından daha az ettiğini” anlamış artık… Bryce’in gözkamaştırıcı gözlerinin ışığı Julie’nin gözlerinden silinmeye başlarken, Bryce acaba hayatının fırsatını kaçıracak mı, yoksa bu tatlı kızın ilk öpücüğünü kapmayı başarabilecek mi, izleyip görelim diyorum.

Ve bu kadar da değil; 60lı yılların başında Amerikan ailelerinin pek o kadar dejenere olmadığını (ehu :D) görmek ve iki çocuğun ailelerinin öyküsünü de tatlı tatlı izlemek için de muhteşem bir film bu. Filmin özeti ise, galiba büyükbabanın şu sözlerinde saklı:

“Kimilerimiz soluk, kimilerimiz saten gibi parlak, kimilerimiz ise ışıl ışıldır. Ama çok nadiren rengarenk birisiyle karşılaşırsın ve işte o zaman bu, başka hiçbir şeyle kıyaslanamaz.”

(Öhömm, tam bu noktada bir parantez açıp blogumun adına tekrardan dikkat çekmek istiyorum :D Tamam, dikkati çektim, şimdi olaysızca dağılabiliriz :P)

Bir de eklemeden edemiyciğim: Keşke bizim okullarda da oğlanları açık artırmayla satın aldığımız “basket boys” geleneği olsaymış; belki bu sayede orta 3’teyken platonik âşık olduğum çocukla bir yemek yemiş olurdum! Zaten benim o zamanki garip zevklerim göz önüne alınırsa o çocuk için benden başka teklif veren kimse olacağını da zannetmiyorum; oğlanı ucuza kapardım valla! Haha :D :D

Buyrunuz filmin soundtrack’inden en bir leziz haliyle 60ların Pretty Little Angel Eyes‘ı:

We Teach Love (Sarangeul Gareuchyeo Deurimnida): Sadece 70 dakikalık bir film, sizi hem deli gibi güldürüp, hem de hüzünlendirip gözlerinizi doldurabilir mi? Bu Kore filmi yapıyor arkadaş! Aslında dizi olacakmış ama olamamış. Bence daha iyi olmuş; dizilerdeki gereksiz uzatmaların aksine 70 dakikaya acayip tatlı bir hikâye sığdırılmış… We Teach Love, kız tavlamak isteyen başarısız erkeklere hizmet veren bir çeşit çöpçatanlık şirketinin cool ve -elbette- aşka inanmayan patronu Kwon Tae Joon (Tae-yeong Ki) ile tanışmamızla başlıyor: Bu soğuk adama, ilk aşkı Chul Woo (Jin-woo Yang)‘ya senelerdir açılamamış umutsuz vaka bir kızcağız, adıyla sanıyla Lee Jin Yi (Gyu-ri Kim), yardım almak üzere başvuruyor.  Tae Joon prensip olarak kadınlarla çalışmadığını, çünkü onların ne istediklerini bilmez ve gönlü hemen değişiveren yaratıklar olduğunu savunsa da Jin Yi’nin ısrarlarına dayanamayıp ona yardım etmeye karar veriyor ve kızımızın ilk aşkını tavlamasını sağlamak üzere işe girişiyor. Bu arada inanılmaz komik sahneler yaşanıyor: Kulağındaki kulaklıktan kendisine verilen direktiflere göre haraket eden saf kızımızın ilk aşkı ile konuşurken saçma sapan cümleler kurması mı dersiniz; yoksa tuvaletten çıkarken eteğinin çorabına sıkıştığını fark edemeyip rezil olması mı! :D :D Nihayet Jin Yi ilk aşkının dikkatini çekiyor çekmesine, ama bundan sonra sürpriz üstüne sürpriz bizi bekliyor: Ben tam iki kere ters köşe oldum! Çok değişik, çok şeker bir finali vardı filmin; şimdiye dek belki yüzlerce romantik komedi filmi izlediğim halde asla tahmin edemedim ve çok, çok sevdim!

Bir de esas kızımız filmin başlarındaki dalgalı saçlı haliyle bence feci halde Selin Şekerci’yi andırıyordu. Ben Selin Şekerci’yi de çok sempatik bulurum, o yüzden esas kıza ilk görüşte kanım ısınıverdi. Ayrıca film boyunca çiçeklerin anlamlarını açıkladıkça, yol ortasında bitivermiş bir karahindibayı kurtarmak için uğraştıkça onu daha da, daha da sevdim. Bir Kore filminde esas kızı bu kadar sevdiğim nadirdir, ben genelde ikinci oğlanları çok severim :D :D Bu yönüyle de benim için enteresan bir deneyim oldu :D

Kısacası We Teach Love az zamanda büyük işler başarmak isteyenlere (eğlence anlamında :D) tavsiyemdir! ;)

sinema içinde yayınlandı | Tagged , , , , | 42 Yorum

En Sevdiğim Amerikalı Aktörler

Sevgili Aslı’nın iki post’u (Koreli prensler ve Türk prensler, haha :D) bana da ilham verdi. Ben de sizle en sevdiğim Amerikalı aktörleri paylaşayım dedim. Aşağıdaki listede oyunculuk ve kariyer başarısı ön plana alınmıştır. Ama yakışıklılığa ve subjektif değerlendirmelere hiç önem vermedim desem yalan olur :P Ayrıca popüler olandan biraz (sadece biraz… aksi takdirde 3 ve 1. sıradakilerin orda ne işi var?!) kaçındım sanırım; yoksa Brad Pitt listede, hem de en tepede olabilirdi. Galiba bu bakımdan biraz akademiye benziyorum; onlar da senelerdir zavallı Brad’e bi oscar veremediler gitti… Bense oyunculuğunu, yakışıklılığını ve film seçimlerini çok ama çok takdir etsem de, galiba bu Brangelina olayı yüzünden soğudum kendisinden (evet o köfte dudaklı, evinde ufak çapta bir Birleşmiş Milletler yaratma heveslisi, iskeletor Angelina’yı sevmiyorum lan, var mı? :P) Neyse, işte size hikaru’nun top aktörleri, buyrunuz:

Mansiyon ödülü: Robert Downey Jr. Geçmişteki tüm vukuatlarına rağmen o kadar iyi bir aktördür ki, dibe vurmuş kariyerini resmen en baştan inşa etmiştir. Sırf bunun için bile sever ve takdir ederim onu. Ayrıca çok güzel bir burnu var :) Sherlock Holmes’un ikincisini iple çekiyorum sevgili Iron Man! ^^

5. Jim Parsons: Nam-ı diğer Sheldon! Kendisi hakkındaki görüşlerimi(zi) galiba şu grafik daha iyi özetleyecektir:

Evet, o IQ’su 200 ama EQ’su 20 olan manyak fizikçi Sheldon tiplemesi olmasa bu sitcom bu kadar güzel olmazdı! Onun “bazinga!” derken suratının aldığı ifadeye gülmeyen varsa hakkaten dertli bir adamdır dostum :P Ayrıca 73 doğumlu olup 25 gösterdiği için ayrı bir “vaovv!”u hak ediyor. Ehem, sırrını bize de versen Sheldon kardeş??

4. Jason Segel: Bu dev adamsa şirinliği ile gönlümü kazanan bir isim. Hatta sizi şaşırtacağım belki, ama pek çoklarının aksine How I Met Your Mother’da benim favori karakterim Barney değil, Marshall’dır. Evet, o çocuk ruhlu koca adama bayılıyorum :) Lily’ye olan sadakati gözlerimi yaşartıyor! :) Jason Segel şimdilik Forgetting Sarah Marshall, I Love You Man gibi vasat filmlerde rol alsa da bundan çok daha iyisini yapabileceğini biliyor ve heyecanla takip ediyorum kendisini. (2011 sonbaharında kendi yazıp yönettiği “Muppet show” filmi gelecek; bakalım nasıl bir iş çıkarmış?)

3. Johnny Depp: Bu adam var ya bu adam: Kılık değiştirme ustası, en manyak rollerin (Mad Hatter… Jack Sparrow..), en cool rollerin (Roux-Chocolat), en nahif rollerin (Edward Scissorhands… Gilbert Grape…) başarılı oyuncusu, hafiften Uzak Doğulu hatları olan (çıkık elmacık kemikleri ve o dudaklar…) hem yakışıklı hem de süper oyuncu olan adam: Hey dostum, sen insan mısın lan?! (Madame Tussauds müzesindeki balmumu heykeline yanaktan öpücük kondurduğum bi resmim var; acaba buraya eklesem gerçek zanneden olur mu? :P) Hiç gocunmadan her kılığa girebildiği için kendisini tebrik ediyor ve Allah sahibine bağışlasın, bi de Allah Tim Burton’dan ayırmasın deyip geçiyoruz :)

2. Michael C. Hall: Kendisini sinemada pek göremesek de (Gördüğümüzde de sonuç pek iç açıcı olmuyor: The Gamer felaket bir filmdi!) Michael C Hall’un aktörlüğü tek kelimeyle harikuladedir. Six Feet Under’daki rolüyle Dexter’daki halleri arasında bir gram benzerlik yoktur; bunu nasıl başarmaktadır, hiçbir fikrim yok… Valla helal olsun… 2010da Golden Globe’u alınca kendim almış kadar sevinmiştim. Üstelik o zamanlar kanserle boğuşmaktaydı :( Neyse ki atlattı ve Dexter’la bir sezon daha evlerimize konuk olacak. Çok yaşa Michael, ve bol bol dizi ve film yap bize!

Veeee işte en sevdiğim aktör: Dı nı nı nıııııııın!

1. Leonardo DiCaprio: Ehu ehu, durun, klasik bir Titanic sendromu değil bu! Leonardo’yu ilk kez (hepimiz gibi) Titanic’le tanısam da, o zamanlar tıfıl, sıradan bir oğlandı gözümde. Evet, baby-face ve sarışın sever olduğum halde (üstelik de o sıralarda her yakışıklıdan etkilenmeye meyilli bir ergen olmama rağmen!) beni cezbetmemişti. (Allah Allah, niye öyle olmuş ki acaba? Hayret… :P) Sonra üniversite 1deyken falan sanırım, Catch Me If You Can’ini izledim, ve ondan sonra hiçbir filmini kaçırmadım. Ve sevgili Leo (hey dostum, sana Leo dememde bir sakınca yok, di mi? güzeeel…) beni hiç hayalkırıklığına uğratmadı: The Aviator, The Departed, Blood Diamond… birbirinden iyiydi. Shutter Island, geçen yıl izlediğim en iyi psikolojik gerilimdi. Ve elbette Inception: Bence Oscar almalıydı! Kısacası sevgili Leo, harika seçimleriyle benim all time favori aktörüm olmayı başardı: Artık onun filmlerine gözü kapalı gidiyorum, çünkü iyi filmler olacağından eminim. Keep up the good work Leo! ;)

Şimdilik aklıma gelenler bunlar… Bu arada fark ettiyseniz listede orta yaşın üzerinde hiç isim yok. Eğer yaşlı aktörleri de işin içine katarsak Jeff Bridges, Anthony Hopkins, Robert De Niro ve Al Pacino da listeye girmeli… Eğer Avustralyalı/İngiliz aktörlerden bahsedeceksek Colin Firth, Christian Bale ve Hugh Jackman olmazsa olmaz! O listeleri de isteyen başka arkadaşlara bırakıyor ve şimdilik kaçıyorum, ja ne! ;)

sinema içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | 13 Yorum

Güzel Dizi Müzikleri ^^

Herkesler yazdı çizdi… Mim değildi ama galiba bütün blogger arkadaşlar beğendikleri dizi OST’lerinden bahsettiler; yazmayan bir ben kaldım. Madem öyle, şimdi size en sevdiğim dizi müziklerini tanıtayım. Aslında severek dinlediğim çok parça var; ama aşağıda sıraladıklarım çok ama çokkkk sevdiğim; defalarca dinlediğim halde hâlâ bıkmadığım parçalar. İşte başlıyoruzzz:

Coffee House: SB Wannabe: Ahhh, bu şarkıyı üst üste defalarca dinledim, bıkmadım, bıkmıyorum… Hem umutlu, hem hüzünlü. Dinledikçe, sevgilisini son anda trene/uçağa binmeden yakalamak için koşan âşık bir adam canlanıyor gözümde. Tam da böylesi bir sahneye yakışan müzik, sizce de öyle değil mi? ;)

My Girlfriend is a Gumiho: Bu dizinin müzikleri efsanedir. Ama fazla abartmamak için iki tanesini seçtim: Fox rain ve I Can Give You All. Ama Two for One, Trap ve diğerlerini de youtube’dan bir dinleyin derim ;)

Fox Rain: Ben bu şarkıyı anime müziklerine benzetiyorum. (It’s Only the Fairy Tale’i bir dinleyin, ne demek istediğimi anlayacaksınız.) Ama süper şarkı!

I can give you all:

You’re Beautiful: Bu da müzikleriyle efsane olan bir başka dizi. Nasıl olmasın; yakışıklılıkları kadar birbirinden güzel sesleri de dillere destan olan üç tane başrol oyuncumuz var: Geun Suk, Yong Hwa ve Hong Ki. Yine abartmamak için iki şarkı seçiyorum ama grooveshark’ta A.N.Jell yazınca gelen bütün şarkıları severek dinliyorum.

Without Words:

Still:

(İki tane demiştim ama dayanamıycam: )

Promise:

Secret Garden: Bu yılın efsane dizilerinden biri olan bu dizide Hyun Bin’in “This Man” performansı çok konuşuldu. Appear, You Are My Everything, Here I Am de hoş parçalardan. Ama benim favorim Guardian Angel: İnsanı alıp götüren bir melodi…

Marry Me Mary: Bu dizi de klişe konusu ve sürüm sürüm sürünen aşk üçgenleriyle bende hayalkırıklığı yaratmış olsa da, müziklerinin hakkını vermek lâzım: Hello Hello, Tell Me Your Love, I Will Promise You, Because of Her: Her biri son derece hoş şarkılardır. Ama ben en çok My Precious‘ı seviyorum galiba…

Boys Over Flowers: Soundtrack’i süper olan dizilerden biri de budur. Paradise, Lucky, Because I am Stupid… Her biri çok hoş, keyifli şarkılar. Ama ben ikinci soundtrack’ten bir şeyler seçtim:

What do I do:

Starlight Tears:

Sungkyunkwan Scandal: İşte benim en sevdiğim, canımın içi dizim. Burdan da iki şarkıyı çok severim:

Too Love:

Trouble Maker: Bu şarkının keman girdikten sonraki kısımlarını başka bir parçaya benzetiyorum ama bulamadım nedir :/

The Greatest Love: Ve 2011’in efsanesi olmaya aday, şirin mi şirin, sımsıcacık bir Kore draması olan bu diziden şarkı paylaşmazsak olmaz! Elbette dizinin temel taşlarından “dugun-dugun” (thump thump, ya da Türkçe ismiyle “küt küt”) melodisi favorimiz. Şöyle diyor şarkı sözlerinde: “Ah kalbim ben senden çok çektim, valla sen delisin delisin!” Şaka şaka! :D :D

dugeun dugeun:

Ama bir de “Don’t forget me” var ki, dinlediğim en güzel romantik melodilerden biri

Evet, uzun mu uzun bir post’un daha sonuna geldik :) Hepinize bol müzikli günler dilerim. Esen kalın sevgili izleyiciler ^^

Kdrama, Müzik içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | 23 Yorum

City Hunter: İlk İzlenimler…

The Greatest Love’ın son bölümlerini heyecanla beklediğim şu günlerde boşluğu Lie To Me ile dolduruyordum. City Hunter’ı ise hem bölümler biriksin diye hem de gereken özeni göstererek (haha :D) izlemek üzere bekletiyordum ama merakım galip geldi; bugün ilk iki bölümü izleyiverdim. Hazır izlemişken de ilk izlenimlerimi aktarayım istedim. Öncelikle hemen belirteyim, Lee Min Ho bu dizide de her zamanki Lee Min Ho. Yani nedir, bildiğin “taş” :D Üstelik sadece hoş endamının ardına sığınıp ekranda salak salak salınmıyor; aynı zamanda yetenekli ve gayretli: Onun oyunculuğunu izlemek bana büyük keyif veriyor… Fakat Min Ho faktörü bir yana bırakılsa bile City Hunter oldukça iyi bir dizi. Tamam; birtakım klişeleri ve abartılı kısımları olabilir (ki zaten aşağıda da okuyacağınız gibi bunlara dikkat çekip biraz dalga geçmeden edemiyciğim :P) ama Kore dizisi namına sadece romantik komedilere aşina olduğum için (ki bu da benim ayıbım :P) ilk iki bölüm itibariyle ağzımda çok farklı bir tat bıraktı. Değişik, ilginç bir dizi bu: Aksiyondan drama, ordan romantik komediye geçiş yapan ilginç bir tarzı var.

Şimdi gelelim City Hunter’ın ilk 2 bölümünün yorumuna: Bundan sonra hafif spoiler’lar olacak, ama olayları genellikle üstü kapalı geçiştireceğim; o yüzden izlemediyseniz üstünkörü bir fikir edinmek için okuyabilirsiniz… Ama “yok hacı, ben en ufak bir spoiler bile istemiyorum” derseniz yazının devamını okumayınız, baştan uyaralım :)

İlk bölüm aksiyonu, temposu hiç düşmeyen bir bölümdü. Min Ho’nun canlandırdığı “Yoon Sung” karakterinin geçmişini ve neden “City Hunter” olacağının temellerini öğrenmiş olduk. Ayrıca sizi bilmem ama ben Min Ho’yu ekranda görmeyi feci halde özlemişim. Ve şahsen eli silah tutan şu hallerini feci halde karizmatik buldum (zaten bütün diziyi “yavrum beee!” nidaları atarak izledim, çaktırmayın :P) :

Evet, şu poza bakınca dayanamıyor ve yine söylüyorum: Yavrum benim beee, silah tutuşuna kurban! :D :D Bu halleriyle Min Ho oğlan en az romantik komediler kadar, hatta belki de daha çok, aksiyon ve dövüş ağırlıklı filmlere/dizilere de yakıştığını kanıtlıyor. Adamın tipi de müsait zaten; ne de olsa feminen görünümlü Koreliler arasında erkeksi yüz hatlarıyla ön plana çıkıyor… Ama umarım ciddiye alınma çabası içine girip romantik komedilerden elini ayağını tamamen çekmez: Çünkü ona BOF’taki gibi “aksi ama iyi kalpli kara prens” türü roller de çok yakışıyordu.

Bu ikinci resimde arkadaki amca pek boş beleş bi figürandı yalnız: Tayland’da bir uyuşturucu kampında yaşayan Amerikan ordusundan emekli dövüş sporları ustası. Sadece o da değil, kampta bir tane de Amerikalı doktor, bir de Min Ho’nun sandal sefası yaptığı arkadaşları arasında sarışın bir eleman da vardı… Hee, oldu canım… Yani kusura bakmayın ama sevgili Koreliler, nedir sizdeki bu “diziye İngilizce konuşan figüran dahil edelim” takıntısı anlamadım gitti… Her dizide birkaç Batılı mutlaka görünüyor anacım… Hayır yani, ne gerek var? Özentiler sizi! :P :P

Gelelim ilk iki bölüm itibariyle gözüme çarpanlara:

-Bir kere, olayın arka planı oldukça hoştu: Düşman kardeş Kuzey Kore’yi senaryoya dahil etmek; ama sonra olayı derin devlet işine dönüştürmek güzeldi bence. Ama dizinin tek olayı intikam hikayesi olsaydı beni pek çekmeyecekti… Yani Min Ho hatrına yine izlerdim izlemesine; ama ne yalan söyleyeyim, çok da sevmezdim… Cain and Able, Bad Guy, Iris… bu tarz diziler ne kadar iyi olursa olsun beni çekmedi, çekmiyor…

– Denizaltının 20 adamı öldürmesi sahnesini çok beğendim: Çok etkileyiciydi. Şu sahne ise bariz Titanic çakmasıydı; hatta babanın kankası olan amca bir an “Jack, geri gel Jaaack!” diye ağlayacak diye bekledim :P Ama güzel çekim, güzel sahne; o konuda laf yok.

– İntikamcı amcanın el kadar bebeyi annesinin koynundan kaçırması olayına çok afedersiniz kocaman bir “has…r” dedim. Lan, ajusshi dedik bağrımıza bastık, ama sen ne pis bir adammışsın be kanka amca?! Seni kınıyorum ve sana laflar hazırladım: O kadıncağıza yazık değil mi, hem kocadan oldu, hem de daha öpüp koklayamadığı bebeciğini kaybetti… Anayla oğulu ayırdın, pü sana! Hayır bi de arkadaşın ölürken karısı ve bebeğini sana emanet etmişti, bu mudur senin emanete sahip çıkma anlayışın?! O kadıncağızın haline üzülmekten dizinin sonraki yarım saatini cık cık’lar içinde izledim. Pis adam!

– İlk bölümdeki Tayland (Aslında burası “altın üçgen” imiş ki, Burma, Vietnam, Tayland ve Laos arasında kalan dağlık bölgeye bu isim veriliyormuş… Ve dünyanın Afganistan’dan sonra en büyük eroin üretme merkeziymiş!) manzaraları pek hoştu…

-İkinci bölüm ilk bölümden bariz bir biçimde farklıydı: Aksiyon-dram tadında ilerleyen dizi, birdenbire romantik komediye döndü! Tabii yine ciddileşip aksiyon-dram çizgisine geri döneceği âşikar; ama ben bu hallerinin tadını çıkarma hevesindeyim.

– Yoon Sung’un MIT doktoralı olduğunu öğrenince bir an “puhaaaaa!” diye kopmadan edemedim :D Tamam şimdi doğruya doğru; hukuk denince Harvard, mühendislik denince MIT… de, bir şeyin de bokunu çıkarmasanız be sevgili Koreliler… Neden Kore dizilerindeki şirketler hep Kore’nin en büyük üç şirketinden biri, Amerika’ya okumaya gidenler ya Harvard ya Yale ya MIT’li, eski sevgililer hem güzel hem zengin hem çok başarılı bir iş kadını… olmak zorundadır ki? Alo, burası Houston, sesim gelür mü? Biraz dünyaya inseniz diyorum, alo?? Neyse ki Min Ho dizide 28 yaşında bir doktoru canlandırıyor; eğer 23’ünde MIT’den doktorasını alıp gelmiş falan olsaydı ardımda “sizin yüzünüzden komplekse girdim hain Koreliler!” diye bir intihar notu bırakarak şuracıkta kendimi intihar ederdim :P Adam hem ultra yakışıklı, hem ultra zeki, hem ultra eğitimli, hem dövüş sanatlarında bir efsane… E biz ölelim…

-Bu arada minnacık boyu ve cılız vücuduyla süper bir koruma olduğu varsayılan Park Min Young’dan hiç bahsetmiyorum dikkat ettiyseniz… (Bu arada minnacık diyorum ama kız benle aynı boydaymış yav… Ama Min Ho’nun yanında minnacık kalıyor, yalan değil :P) Yine de Min Ho’yu yerden yere vurduğu sahneler pek şekerdi haa :D :D (Gerçi o sahnelerin anlamını da çözemedim: Şimdi, bir tarafta korumalarımız var, ki her biri dövüş sporlarında usta… Diğer tarafta ise… geek beyin takımı?? Sizce inek mühendislerin kazanma şansı nedir? Hayır, bu mühendislerin dövüş sporu eğitimi alması gerekiyor, o yüzden bunları dövüştürüyorlar desem, onun da mantığını çözemedim… Mühendis bunlar olum, mühendis adam karate bilse ne bilmese ne?!)

-Bir de farkında mısınız, Kore dizilerinde esas oğlanımız kızı öperse ve kız çok tepki gösterirse şu senaryo aynen yaşanıyor: Esas oğlan şakayla karışık: “Aaa, hadi amaa, bu kadar büyütecek ne var? İlk öpücüğün mü sanki?” diyor; bunun üzerine esas kızımız kızarıp bozarıyor; esas oğlanda jeton düşerken hayretle: “Ohaaa! Sen kaç yaşına gelmişsin, daha hiç öpüşmedin mi?!” diye gülmeye başlıyor. Esas kız ister erkek fatma ve somurtuk, ister çok oyuncu ve komik bir tip olsun; her halükarda son derece masum olması kuralı hiç değişmiyor! Bir tek Kim Sam Soon bu klişeyi feci halde yıkan bir diziydi; o yüzden de gönlümde yeri ayrıdır… Neyse, epeyce spoiler vermiş oldum; bu dizide de aynı senaryoya rastladık deyip geçelim :)

-Son olarak, ben şimdi bişeyi anlamadım: Min Ho, kızın kampta resmini gördüğü kız olduğunu anladı, de mi? Duşa girip diri fücudunu göstermeden önce kısa bir sahnede kızın fotosunu gördüğü günlere flashback yaptık… Ama hacı, insan bir heyecanlanır, bir “vuhaaa, tesadüfe bak!” falan der… Tamam anladık, kapıların aşka kapalı, sen bir hedefin peşindesin… de; gene de hiç mi heyecanlanmaz, şaşırmazsın? Ben mi yanlış anladım acaba? Yoksa bunun altından başka bir şey mi çıkacak?

Neyse, izleyip görelim diyorum. Bakalım ilerleyen bölümler bize neler gösterecek? ;)

Kdrama içinde yayınlandı | Tagged , , | 26 Yorum

Bir Mim daha: Nuguseyo??

Sevgili hayalmiyim bir önceki 13 soruluk mim’i yeterli bulmayıp kendi mim sorularını yazmış, şanslı talihli olarak da bana paslamış. Ona teşekkür edip hikaruivy denen bu kızın ne menem bişi’ olduğunu biraz daha gözler önüne sermek istiyorum. Bakınız hayal’in aklına neler takılmış: ;)

Takıntınız var mı? Varsa anlatıverin lütfen :)

Var tabii, olmaz mı? Ben saçımla oynarım. Ama öyle böyle değil, çok fecii oynarım! :P Ders çalışırken, bir şey düşünürken, hatta birisiyle konuşurken, sürekli bir elim buklelerimdedir. Ne yaptıysam bu huyumdan vazgeçemedim. Bir psikologa gitsem bana obsesif kompulsif tanısı falan koyucak, durum o derece ciddi yani :P En sonunda saçları sıfıra vurdurup öyle bırakıcam heralde, başka yolu yok! :P

Evde yangın çıksa kurtarılacaklar listenizin ilk 3 sırasında hangi eşyalarınız var?

Laptop, laptop, laptop! Günümün yaklaşık 15 saati laptop karşısında geçiyor. Hem eğlence, hem çalışma aletim o benim. Allah muhafaza laptopumun başına bir şey gelse oturur hüngür hüngür ağlarım! O yüzden her türlü tehlikede ilk kurtarılacakların başında gelir… Sonra da cüzdanımı ve pasaportumu alayım mümkünse… (Öfff, çok sıkıcıyım lan…)

Pizzanızı neli seversiniz?

Mantar, sucuk, kaşar ve siyah zeytinli. Ama ABD’ye geldiğimden beri bu zevki tadamadığım için pizzadan soğumuştum resmen. Sebep elbette sucuk ve türevlerinin hep domuz eti olması… Neyse ki yakın zamanda bir Türk pizzacısı keşfettim; orada kullanılan sucuk ve sosislerin dana eti olduğuna dair güvence verdiler de yıllardan sonra adam gibi bir pizza yemiş oldum…

En çok hangi tür filmleri seversiniz?

İşte bu soruyu tipik bir kız gibi cevaplayacağım: Romantik komedi! Ama korku filmlerinin de tadı ayrıdır; hem tırsar hem izlerim :) Ve ne yazık ki her iki janrda da şöyle ağzıma layık, gerçekten kaliteli filmler bulmakta zorlanıyorum… Çok güzel romantik komedi veya korku filmi senede bir veya iki tane ancak çıkıyor :(

En sevdiğiniz çizgifilm kahramanı hangisi?

Bu çok zor bir soru :) Anime karakterlerinden favorim Oscar ve André’dir. Onlardan sonra Avatar’ın yakışıklı ve asi prens Zuko’su ve Ouran Host Club’ın yakışıklı ve saf prens Tamaki’si geliyor. Ama bahsettiğimiz anime değil bildiğin düz çizgi film diyorsanız “naber cnmm?” diyen şirin yaratık Bugs Bunny, yine Türkçe seslendirmesiyle ağzından salyalar akıtarak peltek peltek konuşan hain kedi Sylvester, ve de Yekta Kopan’ın muhteşem seslendirmesiyle Buz Devri’nin Tembel Hayvanı Sid derim. Yirim! :)

Lakabınız var mı? Varsa bunu da söyleyiverin lütfen :P

Evet, lise yıllarımdan beri lakabım ivy. Lise arkadaşlarım bana hâlâ öyle hitap eder. (Bunu daha önce bi daha yazdım ben, acaba nerdeydi? :P)

Yapmayı çok istediğiniz, hep hayal ettiğiniz bir şey var mı?

Ohoooo… O kadar çok hayalim, yapmak istediğim şey var ki, hangi birini sayayım? Hatta bana bu hayat yetmeyecek, mümkünse reenkarnasyona talibim :) Ama bir gün mutlaka yapacağım dediklerimden ilginç olabilecekleri şöyle bir sıralayalım: Balonla dünyayı dolaşmak (tamam, sadece güzel bir şehri tepeden izlesem de olur…), güzelliğim solmadan bir moda fotoğrafçısına fotoğraf çektirmek (inanılmaz derecede anti-fotojeniğimdir; bunu sadece benim de güzel fotoğraflarım olabilsin diye istiyorum), aikido öğrenmek, piyanoda en azından bir parçayı kusursuz çalmak, bir filmde ya da dizide oynamak (joong ki’nin ya da min ho’nun kötü kalpli eski sevgilisi rolüyle figüranlık yapmak öncelikli tercihimdir, ama onlarla aynı filmde olacaksam ajumma’ları bile olurum :P :P), TV’den halka hitaben bir konuşma yapmak (siyasete mi atılsam? :P bu hayali gerçekleştirmenin başka yolu var mıdır?) ve bu konuşma esnasında “şu anda 75 milyon bizi izliyor” lafını kullanmak (bunu dedikten sonra dayanamaz bir kahkaha atarım yalnız :D :D) Oldu mu? ;)

Bir de hayal en sona bir soru daha ekleyip öyle paslamamızı istemiş; o zaman ben de şu soruyu ekliyorum:

Zaman makinanız olsa ve tek bir zamana/mekâna gidip gelme seçeneği verilse hangi zamanı seçerdiniz?

Hımm, zor soru (hahaha :D ) Geleceğe gitmek de cazip olabilir ama ben sanırım büyük bir tarihi olaya tanıklık etmek isterdim: O yüzden ya Fatih Sultan Mehmet döneminin İstanbul’unu seçerdim, ya da Atatürk dönemi Türkiye’sini…

Evet şimdi geldi bu mim’i paslamaya: Masal‘cığım ve Deli‘ciğim: sizi seçtim Pikaçular! Acelesi yok tabii, sınavlarınız bittikten sonra yazın :) En sona kendi sorularınızı da eklemeyi unutmayın, tımam mı? ;)

Genel içinde yayınlandı | 14 Yorum

Dinledim… Okudum… İzledim…

Şöyle ortaya karışık, kısacık kısacık yazasım var… Uzun uzun dizi yorumu yapmayı özledim aslında. Ama bu isteğimi daha ileriki vakitlere saklıyor ve şimdilik şu eteğimdekileri bir dökülmek istiyorum:

Dinledim: Teee Uzak Doğu’ya uzanıyoruz da, daha yakın doğuya neden gelmeyelim? Şöyle soydaşlarımıza doğru? Hem onlar da çekikler; di mi ama? Eheh :) Sizi bilmem, ama benim Kırgız, Kazak, Özbek ve bilumum Türkî halklarına özel bir sevgim vardır. Henüz çocukken Antalya’da bir yaz kampında tanıştığım sevgili Kırgız arkadaşlarım Kültigin ve Gülina’yı hâlâ sevgiyle anarım: Ne şirin çocuklardınız siz öyle! Kültigin’in oradaki Türk okullarından birinde okuduğu için Türkçe’si vardı; ama sevgili Gülina’cıkla büyük ölçüde beden diliyle anlaşıyorduk. Gerçi o bana biraz Kırgızca öğretmişti, ben de ona Türkçe. Yüzmek kelimesinin Kırgızca’sının “süzgen” olduğunu hâlâ anımsıyorum mesela…

Şimdi bunları neden anlattın derseniz, Ulytau‘dan (Türkiye Türkçe’siyle Uludağ) bahsedeceğim de konuya girmeye çalışıyorum :). Bilenler vardır; hatta ben de epeydir (bir seneyi aşkın) haberdarım kendilerinden. Kazak-Rus müzisyenlerden oluşan bu grup çok başarılı müzikler yapıyorlar. Ayrıca her biri çok yakışıklı/güzel. Üstelik çekik, üstelik Türk! (Tamam, Türkî, ama Türkî kardeşlerimizin bence Türk’ten farkı yoktur, tek farkımız bizim atalarımızın ailenin yerinde duramayan yaramaz küçük veletleri olup onlarınkilerin “otur oturduğun yerde!” denilince söz dinleyen büyük kardeşler olması: Haliyle, bizimkiler taa Anadolu’ya göç ederken onlar oldukları yerde kalmışlar… Ayrıca dil yapıları dolayısıyla Koreli ve Japonlar’ın da uzaktan akrabamız olduğuna dair teorilerim var ki, onları duyarsanız beni Atsızcılar forumundaki gök yeleli bozkurtlara havale edersiniz diye burada dillendirmiyorum! :D) İşte bu sevgili Kazak müzisyenlerin şarkılarını dinlemeye doyum olmuyor: Keman, elektogitar ve benzeri modern rock enstrümanlarını yerel bir Kazak çalgısı olan “dombra” ile birlikte kullanıyor ve öyle hoş müzikler yapıyorlar ki, aylardır dinlediğim halde bıkmadım. İşte size bu güzel müziklerden birkaç örnek:

İlk şarkımız benim en sevdiğim şarkıları olan “Jumyr Kylysh“: Yani “Yağmur Kılıcı”. Klibi size de eski Türk destanlarını, Dede Korkut hikâyelerini filan anımsatmadı mı? :)

(Aynı klibi HD izlemek isteyenleri “Two Warriors” isimli videoya alalım: )

Bir başka eski Kazak türküsü Ata Tolgau:

Ve tarihi film tadında bir kliple (aslında bu official klip mi, yoksa birisi mi bu görüntüleri şarkıya uydurmuş, bilemedim…) güzeller güzeli Adai:

Bu da modern bir Türk marşı uyarlaması:

Kısacası Ulytau, Kazakistan’ın gururu olmuş durumda: Dünya çapında 2 milyondan fazla albüm satmışlar. Merak edenler için grubun resmi websitesi şu adreste:

http://www.ulytau.kz/en/home

Okudum: “Prenses’e Mektuplar” isimli websitesini bilir misiniz? (Senin bildiğini biliyorum Mavi, yorumlarına sık sık rastgeliyorum! :)) Çok bilgilendirici, çok akıcı, okunası yazıların olduğu bir sitedir; tüm prenseslere burdan önereyim hemen :) İşte orada rastladığım şu yazıyı diğer Uzak Doğu- (daha spesifik olarak Japon-) severler de mutlaka görmeli diye düşündüm:

http://www.prensesemektuplar.com/2011/04/modern-tokyonun-moda-savascilari.html

Muhteşem bir yazı! Deli Capon’ların pek çok deliliğini artık kanıksamış olsam da, cosplay olayını bu derece ciddiye aldıklarından haberdar değildim. Şu anda suratına kocaman bir yaş pasta yemiş bir insan evladı kadar şaşkınım! o_O Her millet hakkında kafamda az-çok bir stereotip vardır (yani nedir; Almanlar çalışkan ve displinli olur… Fransızlar çapkın olur… Yahudiler kurnaz olur…) ama bu Japon milletini bir türlü çözemedim arkadaş! Bir bakıyorsun deprem sonrası sükunetleri ve ülkeden en ufacık yağma görüntüsü bile gelmemesi ile “vay be, ne olgun millet…” dedirtiyor sana; bir bakıyorsun en çılgın Rio karnavalında bile göremeyeceğin çılgınlıkları yapıyorlar. Hem akıllı hem deli; dünyanın en ilginç milleti! Beni şaşırtmaktan asla vazgeçmiyorsunuz sevgili Japonlar, iyi ki varsınız :D

İzledim: Evet, en sonunda Lee, Kimbap ve Mydestiny başta olmak üzere ağzımın suyunu akıtan çinguların yoğun övgülerine dayanamadım; Lie to Me’yi, City Hunter’ı bir kenara attım; ve The Greatest Love‘ı ben de izlemeye başladım! Hemen belirteyim, kesinlikle çinguların dedikleri kadar var: Şu anda ilk 4 bölümü izledim ve tek kelimeyle “müthiş!” diyorum. Çok komik, çok sıradışı, çok tatlı. Aslında konusu itibariyle Secret Garden’ı anımsatıyor: Huysuz ve kendini beğenmiş esas oğlan sokakta görse dönüp yüzüne bile bakmayacağı kendinden aşağı seviyedeki esas kıza tutulur ve bu gerçeği önce inkâr etmeye çabalasa da kalbine söz geçiremez… Fakat hikâyenin gidişatını tahmin ettiğimiz halde dizi bizi eğlendirmekten bir an bile geri kalmıyor: Daha ilk dört bölümde güldüğüm o kadar çok yer oldu ki, sırıtmaktan yanaklarım ağrıdı :D Hemen kısa kısa özet geçeyim; izleyenler de hatırlasın ve benimle birlikte gülümsesinler: Quiz show’daki üzüm sorusu… Elinde boxer’la yakalanan kız… “Çakma Hyun Bin” büyükbabanın parlak eşofmanları… Ve Dok Go Jin’in bütün mimikleri (menajer ve temsilci Moon Gu Ae Jung’dan konuşurken onları dinlemeye çabalarken girdiği haller; minibüste Ae Jung’a doktordan hoşlanıp hoşlanmadığı sorulunca kızın cevabını beklerken surat ifadesinin şekli; hepsi, hepsi! :D )

Bu arada, dizi şu anda çok eğlenceli ve neşeli gidiyor; ama alttan alta sağlam bir drama potansiyeli olduğunu da hissettiriyor: Esas kızımız Ae Jung’un skandallar kraliçesi olarak adlandırılması ve grubun dağılmasından sorumlu tutulmasının ardından hiç beklemediğimiz bir hikâye çıkacak, buna eminim. Muhtemelen Ae Jung; diğer kızlardan biri, yani Se Ri, Jenny veya Mi Na için kendini feda etti ve günah keçisi olmayı kabullendi… Sadece o da değil: Mühim bir kalp ameliyatı geçirmiş olan huysuz ve tatlı esas oğlanımız Dok Go Jin, hastalığının nüksetmesiyle bizi ağlatacak gibi bir his var içimde… Umarım yanılıyorumdur! (Secret Garden da az korkutmamıştı; ama neyse ki son bölümleriyle bir oh çektirdi!) Ayrıca burdaki esas kızı çok çok daha fazla sevdim ben: Soğuk nevale Ra Im’in aksine şirin mi şirin bir kızımız var burda. Gong Hyo Jin’in hayat verdiği Ae Jung, benim de gönlümü kazandı, Hyo Jin’in en sevilen aktrisler listesine girmesi gerektiği konusunda Lee’ye hak verdirtti. Ayrıca ikinci oğlan Soon Cheol de (dizideki ismini ezberleyemedim henüz… Ayrıca Kye Sang benim için hep sermin’in yavuklusu Soon Cheol olarak kalacak! :D ) şirin mi şirin bir yaratık: Eğer Dok Go Jin böyle huysuz ama sevimli bir adam olmasaydı, favorim kesinlikle bu nerd doktor olurdu! Kısacası The Greatest Love, karakterleriyle ve hikâyesiyle şimdiden gönlümü kazandı. Üstelik üçüncü bölümde Park Si Yeon’cuğumu bile gördüm (Coffee House’tan beri pek bi seviyorum bu kızı…), 9. bölümde mi ne, bi de Lee Seung Gi’yi görecekmişiz, daha ne olsun?! Bu yaz sağlam bir kahkaha arayanlara tavsiyemdir! ;)

Kdrama, Müzik, Uzak Doğu içinde yayınlandı | Tagged , , , | 26 Yorum