Memories of Murder: Kore’nin Behzat Ç.’si

Uzun zamandır şöyle iyi bir film izlemiyordum. Hurricane Irene sağolsun; kendimizi dört duvar arasında kapalı bulduğumuz bu cumartesi-pazar mecburen filmlere sardık. Ve böylece, pek çok yerde methini işittiğim Memories of Murder (Salinui Chueok) pazar akşamımızı şenlendirdi.

Memories of Murder, yönetmen Bong Joon Ho‘nun ikinci uzun metraj filmiymiş. Fakat sinematografisiyle olsun, kurgusuyla, müzikleriyle olsun, son derece başarılı bir film. Bana hangi iki filmi çağrıştırdı biliyor musunuz: İki yıl önce Oscar ödülü alan Arjantin filmi El Secreto de Sus Ojos, ve ünlü Amerikan seri katili Zodiac’tan esinlenilerek çekilen, David Fincher’ın Zodiac filmlerini. El Secreto de Sus Ojos’la en büyük benzer yanı, iki filme de hâkim olan yarı melankolik, yarı heyecanlı havaydı: Bir seri katil filminin dramatik yanının ağır basmasını pek ummazsınız; ama bu iki film de epeyce drama kaçıyor… Bunun dışında, ikisinde de derin bir sistem eleştirisi var: Arjantin filminde bir katilin ceza almadan elini kolunu sallayarak serbest kalmasını sağlayan çarpık bürokrasi eleştirilirken burda G. Kore’nin 1986 yılındaki feci hallerini görüyoruz: Her yanından öğrenci ayaklanmaları fışkıran, solcuların kahvelerde dövüldüğü, polislerin işkenceci manyaklar olduğu, bir yandan da K. Kore’nin saldırması paranoyasıyla yaşayan, şimdiye kıyasla epey fakir bir ülke… Dizilerde Kore’nin şıkır şıkır şehirlerini, en güzel insanlarını görmeye alışık olunca bu film insanda bir şok etkisi yaratabilir, uyarmadı demeyin!😛

Zodiac’a benzerliği ise, iki filmin de açık uçlu final yapıyor olması… Spoiler vermemek için ayrıntıya girmiyorum; ama film bittiğinde uzun bir süre “ee??” diye ekrana bakıp kendimce bir anlam çıkarmaya çalıştım. Fakat sonradan öğrendim ki, tıpkı ünlü Zodiac olayı gibi, Kore’nin Seul’e çok yakın bir eyaleti olan Gyunggi’de bu seri katil olayı gerçekten de yaşanmış, ve detayları hiçbir zaman tam olarak aydınlatılamamış… Taşralı, her şeyi kendi kafasına göre yapan polis dedektifi (Song Kang Ho) ile Seul’den gelen akıllı ve işlerin kitabına uygun yürümesini isteyen yakışıklı dedektifimiz (Kim Sang Kyung) kurmaca karakterler olmakla beraber, filmin senaryosu gerçek olaylara dayanıyormuş yani…

iki dedektifimiz: soldaki taşralı sağdaki böyük şeherli

Fakat filmin benim için asıl çarpıcı yanına gelirsek: Ben bu filmde feci bir Behzat Ç. tadı aldım arkadaşlar! Tıpkı Behzat Ç.’nin kaba saba polisleri gibi, ilk önce tüm polis karakterlere fecii gıcık kaptım. Ama sonra sevdim! İşkenceci, yalancı kanıt üreten pis herifler olmalarına rağmen sevdim hem de! Önlerine gelene Allah ne verdiyse kafa göz dalmaları nasıl da bizimkileri çağrıştırıyordu!😀😀 Hatta bu Koreli polisler olayı iyice abartmışlardı; kurbanlarına çift ayak uçan tekmeyle dalıyorlardı!!!😀😛 Ahah, çok komikti, selam sabah bile vermeden pat diye uçan tekmeyle dalıyorlardı yahu, hiç böyle bişey görmemiştim😀😀 (Hatta feci canım çekti, ben de birine öyle uçmak istiyorum, sadist damarımı uyandırdınız lan Koreliler… :P) Filmin ilk başlarında özürlü bir çocukcağıza yapmadıklarını bırakmadılar, yazık yavrum neler çekti adamlardan😛 Ama sonra Seul’den gelen düzgün polisimizle birlikte yavaş yavaş değiştiler. Daha doğrusu, Seullü polis taşralılara benzemeye başlarken taşralı ablak suratlı esas oğlanımız Seullü’ye dönüşmeye başladı; bu dönüşümü izlemesi son derece keyifliydi. Ayrıca oyunculuklar bir harikaydı; özellikle iki dedektif tek kelimeyle döktürüyorlardı. Ve kartpostal gibi sahneler vardı. Her yönüyle çok kaliteli bir filmdi kısacası.

Filmi fazla anlatmıyorum. Sadece izleyin ve görün diyorum. Hatta izleyin ve gülün: Korelilerle aramızdaki benzerlikleri fark ettikçe acı acı gülün.🙂 Bu arada filme dram artı macera dedik, ama kara bir mizah da var ve bence filme çok güzel oturmuş. Daha ilk sahneden bizim taşralı polisin traktörün arkasından koşan çocuklara cücük hareketi yapmasıyla hem büyük bir dumur yaşadım, hem de Türklere özgü olduğunu zannettiğim bu ayıp el hareketinin Korelilerde de olduğunu görüp tuhaf bir sevinç duydum: Böyle, yabancı arkadaşlarına Türkçe küfür öğretirsin de onlar tuhaf telaffuzlarıyla bu küfrü söyler ya, işte o zaman hissettiğin seviyesiz bir neşelenme hissi vardır, hah ben de işte aynen öyle sevindim. Ehehe😀😀 Sonracığıma şu alttaki sahneyi de gülsem mi ağlasam mı hissiyle izledim: Özürlü oğlanı zorla itirafçı yapıp, polis memurlarından birini kadın kılığına sokup cinayet tatbikatına getirdiklerinde oğlancığın babasını görüp kaçmaya çalışması üzerine bir sürü polisin onu kovalaması, bu arada muhabirlerin ve gazetecilerin olaya dalması, tam bir curcuna yaşanması sahnesidir bu. Zaten cinayet mahaline langır lungur giren adamlar, traktörle izlerin üzerinden geçen insanlar, işkence ile herkesin işlemediği suçlar üstlenmesi, polisin şamanlardan medet umması… Peheyyy, Kore polisi böyleyse siz yanmışsınız dostum😛

Filmde pek çok etkileyici sahne vardı: Mesela yönetmenin hiçbir ekstra efekt, müzik kullanmadan yarattığı, gece yarısı yolda şarkı söyleyerek yürüyen bir kadının aynı melodiyi hemen arkasından bir başkasının ıslıkla çaldığını fark ettiği andaki dehşet duygusu… Aman Tanrım, yazarken bile tüylerim diken diken oldu! Ya da kırmızı donlu herifin fabrika işçileri arasında yakalanması sahnesi sırasındaki ağır çekimler… Ufak bir yara bandı… İki kadının ıssız bir sokakta yan yana geçmesi ânında, katilin seçimi… Ve nihayet, insanı bitiren şu tünel sahnesi…

Kısacası eğer bazı şeylerin seyirciye bırakıldığı filmlerden hoşlanıyorsanız, bu filmi es geçmeyin derim. Yalnız ben bazı şeylere gıcık kaptım, onu da belirtmeden edemeyeceğim:  Tamam pek çok şeyi özellikle açıklamadınız da; bari o şarkının olayı neydi onu deyivereydiniz yahu? Bizim suratsız yakışıklı neden yağmurlu günlerde o şarkıyı istiyormuş? Ulen ben bu merakla nasıl yaşarım şimdi?? Arrrghhh!😛😛

sinema, Uzak Doğu içinde yayınlandı | Tagged , , , | 13 Yorum

En Blogger’lar…

Lee‘den ve Mydestiny‘den pek hoş bir mim gelmiş: “Blogger’lar N’lerini seçiyor.” Lee bütün Uzak Doğu camiasına pasladığı için benim kimseye göndermeme gerek yok, o zaman kuralları istediğim gibi eğip bükebilirim, nıhaha😀😀 O yüzden ben sadece belirtilen kategorilerle yetinmiyor ve kafama göre başka kategoriler de ekliyorum. Bakalım benim listemi nasıl bulacaksınız?😉

İşte size hikaru’nun ENleri:

En iyi tasarıma sahip blogger: bunusevdim, lee (metropolgünlüğü)

En güncel blogger: winpohu ve neo. Ayrıca lee ve mavi de bloglarını sık sık güncellerler; gerçi yaz tatili süresince bunu biraz ihmal ettiler, fakat bu kadarını görmezden gelebiliriz😛

En meraklı blogger: “Meraklı”yı araştırmacı ruhlu olarak algılıyorum ve kaktüsçiçeği‘ni tek geçerim diyorum: Sayesinde So Ji Sub enişteyle kanka olduk, artık sokakta görsem ensesine bi şaplak atıp: “Ji Sub n’aber olum yaa? Cafe işleri nası gidiyo bakiym? Senin de işin zor, ne acılar çekmişsin gençliğinde… Bu arada reklam filmlerin arasında en çok Prag’da çekilen Sony reklamını seviyorum…” diye muhabbete gireceğim!😀😀

En çok gezen blogger: Humm, bunu pek bilemiyorum, çünkü bizim bloglar gezi üzerine değil, Uzak Doğu üzerine… Eskiden olsa kendimi aday gösterirdim, ama şimdi bilgisayar başından kalkamayan zavallı bir öğrenciyim😛 Ben en iyisi İzmir çevresinde araştırmadık sualtı, izlenmedik gökyüzü bırakmayan diabolo‘yu seçeyim…

En çok bilgilendiren blogger: Ucu İyagi, Neo ve Diaboloviolette ipi göğüslüyorlar🙂 Diabolo’nun “köken bilir misiniz?” serisi muhteşemdir.

En çok eğlendiren blogger: Komik kız Kaktüs sağolsun beni çok güldürüyor🙂 Sermin ve Kimbapsushi de öyle.  Aferin kızlar, hep böyle devam🙂

En çok yorum yapan: Hayalciğim hiçbir yazımı pas geçmez. Kaktüs ve Masal da öyle. Sağolun var olun canlar, sayenizde geyiğin dibine vuruyor, biraz olsun dertlerimi unutuyorum🙂

En çok özlenen: Koredelisi😦 Aptal wordpress’le sorununu çözüp bir an önce aramıza geri dönmesi en büyük dileğim.


Gelelim benim eklediklerime (kafiye olsun diye uğraştığımdan dolayı kategori isimleri son derece saçma olabilir, mazur görün :P):

En çatlak: Mavi (ne de olsa Karadenizli😀 :D)

En kaçak:  Sheyma (uzun süre güncellemeyince öldü mü kaldı mı bu kız demiştim ama neyse ki shounen’ler üzerine bir yazıyla geri döndü…) Zebzeyra (teee marttan beri yazmıyor… bir ses ver zeb!)

En modacı: Secret tabii ki de…

En Oppa’cı: La Fea (yeminini bile bozdun ülennn!😀 ) ve Aslı (Koreli prensler, Türk prensler yazıları ile bu sıfatı almaya hak kazanmıştır! :D) Kaktüs’ü araştırmacı gazeteci sınıfına soktuğum için buraya almadım. Hayal, seni de Min Ho köşeni doldurduktan sonra Oppa’cı seçmeyi planlıyorum😛😀

En akademik: Ucu İyagi (adam post-doc beyler…)

En egzantrik: Egosantrikrapsody (eheh, isim de yakınmış😀 :D) Türk filmlerine müziklerle bakalım post’u ve Ewan McGregor yazısındaki Star Wars minyatürü ile beni benden aldı🙂

En özetçi: Koreesintisi (Yazıları kısa kısa olur)

En filmci: Mavi, Winpohu ve Sermin‘in film yorumlarını pek severim… Masalevi‘nin Uzak Doğu korku filmleri tanıtımları da muhteşemdir.

En öğretmen: Mydestiny (photoshop konusunda on çok şey borçluyuz ^^)

En müzisyen: Kpop dünyası konusunda bizi aydınlatan yazılarıyla Kendisi ve sadece Kore’yle yetinmeyip listeye Jrock’ı da ekleyen kimbap

En taze filiz: Korehayranı (Henüz girmiş on dört on beş yaşına😀 :D)

En İngiliz: Chibi ve Winpohu‘nun 18-19. yy İngiliz edebiyatı hayranlığı bu kategoriyi üretmeme bahane oldu😀

İşte benim kategorilerim de böyle😉 Ödül alan-alamayan bütün arkadaşları tebrik eder gözlerinden öperim. İyi ki varsınız ^^

mim içinde yayınlandı | 39 Yorum

Küçüklüğümün Türk Dizileri

Çıtır blogger’larımızdan korehayranı çok tatlı bir mim başlattı: “Küçüklüğümüzün Türk dizileri” Ve öncelikle bana ve hayalmiyim’e paslamış. Ne iyi etmiş! Sayesinde ben de bir yandan ödevimi yaparken bir yandan TV karşısında dizi izlediğim, yan taraftan annemin zorla ağzıma portakal dilimleri tıkıştırmaya çalıştığı, babamın üçlü koltukta uzanıp uyukladığı ama kumandasından asla vazgeçmediği, kardeşimin muhtemelen beni gıcık ettiği o şeker mi şeker (evet, her şeye rağmen pek şeker) akşamlara geri dönmüş oldum😀😀 Bakalım siz bu dizileri anımsayınca hangi anılara doğru yollanacaksınız? İşte size 90ların Türk dizilerinden bir demet:

Süper Baba: Türk televizyonlarında çığır açan bir dizi varsa, o da budur arkadaşlar! Bundan önceki dizileri doğru dürüst hatırlamıyorum bile; zaten hatırlanmaya değer pek bir şey yoktu. TV izlemek -çizgi filmler dışında tabii- o günlerde benim için gereksiz bir eylemdi: Örneğin, bir zamanların fenomeni olan Bizimkiler’den ve içindeki tüm tiplemelerden nefret ederdim ben! Yine 90larda hangi cin fikirli televizyoncunun başının altından çıktığını bilemediğim ve mantar gibi yayılan “türkücü/şarkıcılara şarkı isimli dizi çekme” modası eseri ortaya çıkmış olan ucube dizilerden “ıyyykk!” efekti eşliğinde kaçardım! Hatta ıyykkk, şimdi o dizileri düşündüm de tüylerim diken diken oldu gene, o korkunç furya neydi öyle be? Türkiye’nin en esmer adamlarının en sarışın ve renkli gözlü dilberlerle oynamasının en birinci şart olduğu “Canısı”lar, “Alem Buysa”lar; yengesini başka bir adamla basan “Küçük İbo”lar, hatta karate kid bozması “Karate Can”lar… Yuhh ki ne yuhh! O günleri sağ salim atlatabilmişiz ya, gene Allah korumuş valla…

İşte televizyonculuğun yerlerde süründüğü böyle bir ortamda Süper Baba çölde açan ender bir çiçek gibiydi (benzetme de süper yalnız… edebiyat parçalıyorum, evet…). Çok güzel ve sıcacık bir mahalle hikâyesi anlatan; hem romantizm, hem komedi, hem de dram içeren dört dörtlük bir diziydi bu. Üç çocuğuna hem annelik hem babalık yapan Fiko’nun (Şevket Altuğ) zorluklarla geçen hayatını anlatıyordu. Fiko’nun çocukluk aşkı İpek (Jülide Kural), kankası kalıplı ama çok iyi bir adam olan Nihat (Sümer Tilmaç), çocukları Zeynep (Sevinç Erbulak), Alim (Eray Demirkol) ve Mine (Payende Çizmeci), ağabeyi Cevdet (Metin Çekmez), babası ve dedesi (Aytaç Yörükaslan, İhsan Devrim), ve mahalle esnafından oluşan geniş bir kadrosu vardı. Müzikleri Yeni Türkü tarafından yapılmıştı; “Bana Bir Masal Anlat Baba” hepimizin zihnine yer etmiş efsane müziklerdendir. Ayrıca dizi İstanbul’un en güzel mahallelerinden Çengelköy’de çekiliyordu. Dizi bittikten çok sonraları gidip Fiko’nun dükkanını, Nihat’ın kahvesini görmüş, kahvede bir çınar ağacının altında oturup denize nazır çay içmiş, ve TVde gösterilirken bize çok büyük görünen o yerlerin ne kadar ufacık, sokakların dar olduğunu görüp şaşırmıştım! Acaba çocukken mi gözüme büyük görünüyordu, yoksa televizyonun bir hilesi mi bu?🙂 Neyse… Diziye sonradan dahil olan Deniz (ki kendisine Şevval Sam hayat vermekteydi) birçok ergenin ilk aşkı olmuştur, ehe🙂 En son asi kız tiplemesiyle dahil olan Elif’se, Yaprak Dökümü’nün evde kalmış sessiz sakin ablası Fikret (Bennu Yıldırımlar)’ten başkası değildir! Zeynep’in gitar tutkusu, Alim’in GS lisesinde yaşadıkları (mesela kız meselesi yüzünden kavga ettiği çocukla baş edebilmek için aikido öğrenmişti, o sahneleri büyülenmiş gibi izlediğimi hatırlarım… Aikidoyu ilk defa bu dizide duymuştum… Sonradan kavga ettiği eleman onun en yakın arkadaşı olmuştu, adı da Emre’ydi. Çocuk yakışıklı bişey olunca adını sanını unutmamışım bak, eheh :D) Fiko’nun isyan ettiği sahneler, İpek’in hastalığı… her biri hâlâ dün gibi hatrımda. Halbuki bugün izlediğim dizileri hemencecik unutuveriyorum!😛

Kısacası Süper Baba biz 90ların çocukları için öyle tatlı anılar bırakmış, içimizi öyle ısıtmıştır ki, şimdiki çocuklara görüp görebilecekleri kapıcı kızı Feriha’nın yalanları, zavallı Fatmagül’ün başına gelenler, ve bol bol ağalı-mafyalı dizi olduğu için resmen üzülüyorum… Zavallıcıklar, bir Süper Baba’ları bile olmayacak!😦

Kara Melek: Bu dizimiz ancak “olaylar, olaylar!” diye özetleyebileceğimiz türden, zamanın pembe dizileri Yalan Rüzgarı ve Cesur ve Güzel’e taş çıkartacak kadar entrikayla dolu, çok acayip bir diziydi: Ece Uslu’nun canlandırdığı hanım hanımcık, uslu bir kızcağız vardı. Bu kızın babası yıllar önce kendilerini terk edip gitmişti. Kız arıyor tarıyor babasını buluyordu (bu baba Mustafa Alabora çıkıyordu) ve bu adamın şimdi zengin bir işadamı olmuş olduğunu öğreniyorduk. Bu arada bir de kızımızın ev arkadaşı vardı ki, kara melek işte buydu: Sanem Çelik’in büyük bir başarıyla hayat verdiği Kara Melek, iyi mi kötü mü bir türlü karar veremeyeceğiniz bir tipti: Ev arkadaşının bu yıllar sonra bulduğu babasını baştan çıkarıyordu (oha!), ve bir şekilde bu aileye kapağı atıyordu falan… Ha sonra ne oluyordu derseniz, valla onu hiç hatırlamıyorum. Bundan sonrasını tamamen hafızadan silmişim. Yalnız dizide Toprak Sergen oynuyordu; bir de Mehmet Ali Alabora memoli tiplemesinden önce ilk defa bu dizide görünmüştü; aklımda sadece bunlar kalmış… Bir de tabii o jenerik müziği: “sevdin dedin hiç sevmedin / sen kimleri mahvettin kara melek? sen bu hayat oyununda zalim bir yürek / sen mutluluk masalında kara bir melek!”

Yalnız Sanem Çelik, sen nasıl bir güzelliktin yahu? Erkek olsam âşık olurdum yeminle…

Sıcak Saatler: Bu dizi ilk yayınlandığı sezonda her sahnesini ekrana yapışarak takip ettiğim, çok ama çok sevdiğim bir diziydi. Mehmet Aslantuğ ve Arzum Onan’ın başrollerini paylaştığı dizimiz TV’ye bir reality show programı hazırlayan gazeteci Sedat Yalçın’ın programının reytingleri artsın diye yanına katık edilen genç ve güzel Buket’le yaşadığı fırtınalı aşkı anlatırdı. İkilimiz önce her Türk ve Kore dizisinde olduğu gibi birbirinden nefret etmiş, ama sonra büyük bir aşka düşmüşlerdi. (Yazarın notu: Yalnız şu klişenin gerçek hayatta bir örneğini görsem çocuğumu kesicem ha! İlk görüşte aşkı anlarım; ama ilk görüşte nefret ettiysen vardır bi yamukluk, bir iticilik; aynı adama sonra nasıl âşık oluyorsun ki? Var mı aranızda böyle bir aşk yaşayan, beni bilgilendirsenize…) Dizimizin ilk sezonunda muhteşem bir kötü adam tiplemesi vardı: Ceyhun Emre. Bu kötü adam kafayı Buket kızcağıza takmış, hatta onunla nişanlanmayı bile başarmıştı! Tabii sonra bu adamın süper habercimiz Sedat tarafından ipliği pazara çıkarıldı, Ceyhun Emre kaçıp kendini dağlara filan vurdu, en sonunda da öldü galiba, pek hatırlamıyorum😛 Ama onun gidişinden sonra dizi saçmaladı, tuhaf tuhaf bir sürü kötü adamlar çıktı; ben de izlemeyi bıraktım. Ama dizideki tiplemeleri hâlâ hatırlarım: Mesela bir Cehennem Cevdet vardı ki, rahmetli Nihat Nikerel tarafından canlandırılırdı; Sedat Yalçın’la ikisinin felsefi muhabbetleri olmadan bölüm geçmezdi… Bu felsefik muhabbetlerse “sen hiç ay ışığında şeytanla dans ettin mi cehennem? oysa o ay ışığının yansıdığı damlalarda günahın bile tadı bir başkadır…” şeklindeydi! Şimdi olsa “bögkk?? bu ne be? doğru dürüst konuşsanıza olum!” demem yüksek ihtimal, ama o zamanlar böyle edebiyat parçalama olayları güzel geliyordu ne biliym (gençliğime verin…)😛 Sedat Yalçın’ın ailesi ise Süper Baba’nın tonton babası Aytaç Yürükaslan, yılların eskitemediği Sevda Ferdağ (ki kendisi benim dedemin büyük aşkı olur😛 :D) ve genç kızımız Şükran’dan oluşmaktaydı. Aa bir de minik Süleyman vardı: Bu ufak oğlan çocuğu Sedat’ın Bosna muhabiriyken savaşın ortasında hayatını kurtardığı ve evlat (kardeş?) edindiği bir veletti. Ama nasıl şirin, nasıl şirin bir şeydi! Yıllar sonra onun büyümüş halini yine TV ekranında, Baba Ocağı dizisinde gördüm ve bu şirin veledin göbekli çirkin bir oğlana dönüşmüş olduğunu görünce şok geçirdim! Hayat bizi neden yoruyosun?? Böhü😦 Haaa, bir de Buket Hazal’ın babası kimdi bilin bakalım: Bizim kim beş yüz milyar isterci Kenan Işık’tı yav! Ama daha da önemlisi, kardeşi Cem Kılıç’tı ki, Ekmek Teknesi’ndeki “lan Jale” fenomeninden önce bu adamı bu dizide görüp tanımış, hastası olmuştuk. Ya da en azından ben olmuştum, eheh😀

Kısacası güzel, hoş bir diziydi Sıcak Saatler… Biraz Süper Baba’vâri, aile dizisi tadında, biraz da sonradan gelecek olan Deliyürek’lere, Kurtlar Vadilerine yolu açacak cinsten aksiyonlar içeren, ortaya karışık bir şeydi…

Bizim Aile: Ahh bu diziyi hatırlayan var mı ki? Ömrü pek kısa oldu, halbuki ben çok ama çok sevmiştim. Yedi çocuklu orta halli bir ailenin hikâyesini anlatırdı. Başrolünde Mine Çayıroğlu -ve cımbız değmemiş kaşları- vardı. Bu kızımız pek bir hanım hanımcıktı ve bir tiyatronun kostüm sorumlusu gibi bir şeydi yanılmıyorsam. Onun sevgilisi olarak havai bir tiyatrocu tiplemesiyle Toprak Sergen diziye dahil olmuş, ama sonra galiba ikilinin arası bozulmuştu. (Bu arada bu yazıda ne çok Toprak Sergen dedik, adamın kulakları çınlaya çınlaya bir hal olmuştur… Ama 90ların yakışıklı, serseri tipli jönü olarak akla ilk o gelirdi. Şimdinin Nejat İşler’i gibi düşünün… Bi de bu Toprak Sergen Issız Adam Cemal Hünal’a benzemiyor mu sizce de? Toprak Sergen’i anımsamaya çalışıyorum ama gözümün önünde ısrarla Cemal Hünal’ın suratı canlanıyor yav…) Neyse, Mine Çayıroğlu ailenin büyük kızıydı ama en büyük çocuk olarak bir adet daşşş gibi abisi vardı: Devrim Nas. Bu çocuğu oldum olası pek bi beğenmişimdir, ama maalesef beklenen patlamayı yapamadı gitti zavallım… Ayrıca kendisi 72 doğumlu olmasına rağmen hâlâ hikaru’nun “en yakışıklı Türk aktörler” listesinde kendine yer bulabildiği için tebrik edilesidir (bir diğer 70lerin çocuğu olup hâlâ daş gibi olan adam olarak Berke Hürcan’ı da saymadan geçmeyeyim… bu ikisi dışında 75 ve öncesinde doğan bütün aktörler kapsama alanımdan çıkmış bulunuyor, bilginize…) Bu abimiz de özünde çok iyi bir insandı ama şanssızdı garibim: Ailesine tıp okuduğu hakkında yalan söylemişti ama aslında üniversiteye girememiş, hademelik mi yapıyordu, öle bişeydi (yuh yalnız, bu detayları az öncesine kadar hatırlamıyordum yemin ederim! yazmaya başlayınca aklıma geldi…) Onun sevgilisi ise Oylum Öktem’di ki, bu manken kızımız bence mankenler arasında en iyi oyunculardan ve en değişik güzellerden biriydi; ben çok severdim. Sonra neden elini eteğini çekti bu piyasadan bilmiyorum ama ciddi ciddi üzülmüştüm… (İki dakika sonra gelen edit: Valla google’da on saniye arama yapıp buldum dostlar, şu yüzdenmiş: http://www.milliyet.com.tr/2006/04/30/pazar/paz01.html) Evet, ne diyorduk? Evin ortanca çocukları sarışın liseli kızımız (ki kendisi liseliydi ama 30 yaşında falan gösteriyordu… Ayrıca kendinden epey büyük bir adamla aşk yaşıyordu dizide, Civan Canova’yla) ve Sarp-Kaya Akkaya’nın can verdiği ikizlerdi: Sarp Akkaya’yı Ezel’in Tefo’su olarak bilirsiniz; yukarıdaki resimde gözlüklü kıvırcık saçlı olan ikiz kendisi oluyor… Kaya Akkaya ise Çağan Irmak’ın Ulak’ında, Özge Özberk’in dizisi Yol Arkadaşım’da ve daha pek çok yapımda rol almıştı, mutlaka tanırsınız kendisini (o pek değişmemiş zaten… ama Tefo öyle mi? Saç maç kalmamış çocukta, piiii…) Veletlerin bir ufak boyu olan gözlüklü kızımızın inek olması dışında hiçbir özelliği kalmamış aklımda… Ve nihayet, bu aile planlamasından haberi olmayan ailenin çocuk kadrosu, sevimlilik kontenjanından diziye dahil olan Can ile tamamlanıyordu: Can’ın yaşı küçük olduğu için aşkla meşkle işi yoktu, onun olayı yaşlı bir nineyle (Jeyan Tözüm) kanka olup sokakta bulduğu kocaman bir köpeği gizlice eve getirip beslemekten ibaretti… Anne ve baba rolündeki emektar tiyatrocularımızı ise yine başka dizilerden tanıyoruz (Serpil Tamur, Süper Baba’da da anneydi; Kurtlar Vadisi’nde de anne olmaya devam ediyor… mesleğini “anne” diye değiştirmeli bence) ama ilginç olan, baba karakterini canlandıran Mehmet Çerezcioğlu’nun bir zamanlar fırtınalar kopartan ve best-seller olan “Mavi saçlı kız” kitabının yazarı, genç yaşında lösemiden ölen Burçak Çerezcioğlu’nun babası olmasıdır… Bu da böyle bir bilgi…

Evet, dediğim gibi Bizim Aile’nin ekran serüveni ne yazık ki pek uzun ömürlü olmadı, ama ben bu diziyi hep özel bir sevgiyle anarım. Ondan sonra böyle bir sürü genç kahramanı olan ve aile sıcaklığını içeren güzel bir Türk dizisi pek gelmedi çünkü.

Eveeet, yine uzun ve nostaljik bir yazının daha sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bu güzel mim’i birkaç arkadaşa daha paslamadan edemeyeceğim, ne de olsa 90ların TV’si bir deniz, daha anımsanacak ne diziler var! Sevgili Aslı ve Winpohu; size paslıyorum, olur mu? Arşivcilik dehanız ve kıyıda köşede kalmış yakışıklı aktörleri bulup çıkarma yeteneğinize güvenim tam!😀😀 Yazılarınızı merakla bekleyeceğim. ^^

Türk dizisi içinde yayınlandı | Tagged , , , , | 39 Yorum

2011 Kore Yaz Dizileri – Part 2

Yazı dizimizin ilkini hatırlarsınız, işte burda. İlk yazıya sığdıramadığım birbirinden şahane dizilerin geri kalanını bu yazıda yorumlayacağım. Gerçi yorumlanmaya değer diziler yine bitmiyor, yine bitmiyor sevgili dostlar: Daha “Protect the Boss” var ki, ilk 4 bölüm itibariyle hakkındaki düşüncelerim gayet olumlu oldu. Karşımızda yine klişeleri yıkan, dört esas karakterinin dördü de birbirinden şeker olan bir dizi var (evet evet, ikinci kız bile gıcık değil bu dizide! İnanılır gibi değil, ama gerçekten de durum böyle! :D) Ama artık abartmayayım diyerekten ondan söz etmeyi diğer blogger arkadaşlara bıraktım, Protect the Boss ne menem bir diziymiş diye merak edenler kimbapsushi ve lee‘ye bakabilirler. Bense bu yazıda size 2011 yaz sezonu dizilerinden üç tanesini daha tanıtacağım: İşte üçü de birbirinden şeker olan Baby Faced Beauty, Myung Wol the Spy ve Scent of a Woman:

Baby-Faced Beauty: 34 yaşındaki So Young’un (Jang Na Ra) -şans mı lanet mi artık nasıl adlandırırsanız- bir özelliği vardır: Bu ufak tefek, bebek yüzlü genç kadın, 25ten bir gün bile yaşlı görünmemektedir! Ama kızcağız hayat boyu çile çekmiştir: Evi terk edip giden hayırsız bir babası, süslenip püslenip gezmek dışında bir işe yaramayan bir kardeşi ve sürekli küçük kızını kayıran bir annesi vardır; ve bu aileye bir tekstil atölyesinde çalışarak kazandığı para ile kendisi bakmaktadır. Ama günün birinde işe kendisinden daha genç bir kız alınacağı için işten atılır! Mahallelerindeki kuru temizlemecide işe başlar, bu sefer de kardeşinin düşüncesizliği yüzünden dükkandan bir elbise kaybolur, So Young elbisenin peşinde gezerken Jin Wook’la tanışır – hatta bu tanışma sonucunda kaza eseri o sırada oldukları mekânı dağıtırlar, birbirleriyle papaz olurlar, burası biraz uzun bir hikâye🙂 Neyse, daha sonra So Young kardeşinin tembelliği yüzünden gitmediği işe onun yerine gidince Jin Wook’la bir defa daha karşılaşır. Bu şirket bir moda şirketidir ve So Young ilk defa hayallerindeki mesleği (moda tasarımı) yapma fırsatı bulmuştur! Yalnız bir sorun vardır: İşe alınabilmek için kardeşi gibi davranmış; 34 değil, 25 yaşında olduğu yalanını söylemiştir! Böylece genç kadın için yalanlarla örülü, ama gayet komik ve eğlenceli bir macera başlar…

Artılar: Eğlenceli bir hikâye. Çok tatlı, rengarenk ortamlar, güzel çekimler. İnsan izlerken içi açılıyor valla🙂 Bir de moda tasarımına falan ilgi duyan bir tipseniz, bu diziye bayılacaksınız! Rengarenk kıyafetler, tasarımlar, biçki dikişler, bunları izlemek bile keyifliydi doğrusu😉

Başrol oyuncuları oyunculukları ile gözüme girdiler. Ama tipleri konusunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim maalesef; erkek oyuncular pek gözüme hitap etmediler😛😛 Ama rollerine iyi gittiklerini belirteyim; Daniel Choi şebek ve iyi kalpli genç çocuğu, Ryu Jin ise cool ve hâlâ taş olan 30larının sonundaki patronu iyi canlandırmışlardı. Bebek yüzlü kızımız masum tipi ile, ikinci kız taş gibi oluşu ile, kardeş rolündeki diğer taş kızımız ise biraz şeytani bir havaya sahip olması ile gayet başarılı olan cast seçimini tamamlıyorlardı. Bir de Dream High’da da esas kızın kardeşi rolünde tanıdığımız ufaklık kız çocuğu var ki, küçük yaşına rağmen gene döktürüyordu kerata.🙂

Ama dizi boyunca benim favori karakterim Jin Wook oldu. Bu kalıplı genç adam neler neler yapmadı ki So Yeung için: Dizayn ettiği ceketi diktirebilmek için eski bir fabrika şefini ikna etmesi gerektiğinden pazarcılık yapıp elbiseler mi satmadı? Dağcı kıyafetinin yağmura, güneşe, tere dayanıklılığını anlayabilmesi için gönüllü modellik yapıp buz gibi sulara, yakıcı güneşe, sivrisineklerin ısırmasına mı katlanmadı?! Kısacası Jin Wook her kadına lâzım, süper bir sevgili, süper bir arkadaştı! Bakın burda pazarcı kılığında “gel abla geeeel, batan geminin malları bunlaaaar, ikizlere takke de var!” diye çığırırken çekilmiş fotoları:

Ayrıca dizide çok tatlı, sıcacık romantizm dolu sahneler vardı. Mesela şu öpücük sahnesi:

Eksiler: Dizi bence 11de tavan yaptı: Dizi boyunca bu bölümdeki kadar güldüğümü, “eyvah, şimdi ne olacak?” diye heyecan yaptığımı ve duygulandığımı bilmiyorum. Ama sonra inişe geçti; son bölümlere doğru biraz gereksiz uzatılmış gibi geldi (bunda dizinin 2 bölüm uzatılmasının da etkisi olabilir) Bir başka negatif yön olarak, ikinci kız Kim Min Seo (ki kendisini SKKS’da çok beğenmiş, hastası olmuştum) aşırı kıskançlıklara kapılıp çok klasik entrikalara giriştikçe uyuz oldum: Artık şu evil karakterleri biraz daha gerçekçi yapınız sayın senaristler, kimse durup dururken iyi bir insandan nefret etmez. Sonra bazen senaristlerin kafası karışıp hikâyeyi gereksiz yerlere dağıttıkları oldu: Mesela bir amca karakteri vardı ki, diziye niye girdi niye çıktı hâlâ bir anlam verebilmiş değilim… Neyse… Bir de son olarak, noona-dongseng aşkı hikâyelerini çok sevsem de (evet, artık biliyorsunuz, çıtırcı kimlik…) bu dizide başrol oyuncuları arasındaki kimya bence biraz yetersizdi… Yine de izlemesi keyifli, çıtır çerez bir diziydi; romantik komedi seven gruptansanız gönül rahatlığı ile izleyebilirsiniz.

Puanım: 8/10

Myung Wol The Spy: Acayip derecede komik, eğlenceli ve romantik bir dizi bu: Dünyanın en şaşkın ajanı Myung Wol’la tanışın!

Ajanımız Myung Wol (Han Ye Seul), Kuzey Koreli genç bir askerdir. Hayattaki tek ideali Kuzey Kore İstihbarat’ına girmek olan genç kız, ardı ardına gelen tesadüfler sonucu kendini Güney Kore’de çok gizli bir görevin içinde bulur: Hallyu Star Kang woo’yu (Eric) tavlayacak, onunla evlenecek ve birlikte Kuzey Kore’ye iltica edeceklerdir! Böylece Kuzey Kore’nin Güney Kore’ye “Hahaha, en ünlü yıldızlarınızdan biri bize iltica etti! Nası koyduk ama?!” demesini sağlayacaktır.😀😀

Fakat şöyle bir sorun vardır: Myung Wol, bugüne kadar hiçbir erkekle ilişkisi olmamış, kendini tamamen görevine adamış, kadınsı çekicilik nasıl kullanılır bilmeyen bir kızcağızdır. Ona bu zorlu görevde Güney Kore’de gizli kimlikle yaşayan iki Kuzey Kore ajanı; bir zamanların Mata Hari’si olan Ri Ok Soon, ve bir dedektiflik bürosu işleten Han Hee Bok yardımcı olacaklardır. İşin içine Kang Woo’nun dizideki partneri ve kendisine aşık olan Joo In Ah (Jang Hee Jin) ve yine Kuzey Koreli bir ajan olan Choi Ryu (Lee Jin Wook) da girince işler iyice arap saçına döner!

Artılar: Acayip eğlenceli ve akıcı bir hikâye. Saf ajanımız Myung Wol’un oğlanı tavlayacağım diye yaptığı salaklıklar gülmekten gözlerimden yaş getiriyor!😀 Hallyu Star Kang Woo’nun da ondan kalır yanı yok; yine “dışarıdan cool görünen, kendini beğenmiş, ama aslında şeker ve çocuksu” bir esas oğlan var karşımızda (artık bu formülün çok tuttuğunun senaristler de farkında olmalı ki, son dönem dizilerinde hep böyle esas oğlanlar izler olduk). Ayrıca yaşlı Kuzey Kore ajanları da bence çok komikler: Onların 1940lardan kalma tekniklerle ajanlık yapmaya çalışması beni çok güldürüyor. Hele de Kuzey Kore’yle radyo programı aracılığıyla anlaşmaları, bu arada ortaya çıkan talihsizlikler (şifreli mesajın radyo spikeri tarafından yanlış okunması sonucu karşı tarafa tamamen alakasız bir mesaj gitmesi gibi!😀 :D) çok eğlenceli ve komik sahneler yaratıyor🙂 Güney Koreliler, bu ufak tefek ayrıntılarla çaktırmadan Kuze Kore’deki rejimle de dalgalarını geçiyorlar.😉

Eksiler: İlk bölümler biraz sıkabilir. Hatta Myung Wol’un Kang Woo’nun koruması olana kadar geçen süreç biraz fazla zorlama gelebilir, bana öyle geldi😀 Ama gerçek dünyada değil dizi evrenindeyiz; o yüzden tesadüflerin tavana vurmasında yanlış bir şey yok😀

15 ağustos sonrası zorunlu ekleme: Fakat bundan daha da önemlisi, şu anda bu güzelim dizi büyük bir skandal sonucu boka sarmış vaziyette: Çünkü başrol oyuncusu Han Ye Seul çekim ekibiyle kavga etmiş ve kimseye haber bile vermeden basıp ABD’ye gitmiş!!! Gerçi sonra geri döndü ve özür diledi; böylece dizinin çekimlerine yeniden başlandı ama eski tadı tuzu pek kalmadı sanırım… Bütün ekibin enerjisi düştü ve ilk bölümlerdeki güzel performans artık yakalanamayacak gibi bir his var içimde😦 Umarım yanılıyorumdur… Şimdilik puanım 8.5/10, ama son bölümleri izledikten sonra gelip buraya eklemeler yapacak, son puanımı o zaman vereceğim.

Scent of a Woman: Ve ve ve merakla beklenen, altyazıları fellik fellik aranan, hepimizin daha ilk bölümden hastası olduğu süper dizi, Kim Sun Ah ve Lee Dong Wook’tan bir romantik komedi şaheseri geliyor: Scent of a Woman!

Dizi kanser olduğunu ve çok az ömrü kaldığını öğrenen 34 yaşındaki Lee Yeon Jae (Kim Sun Ah)’ın kendini ve hayatını sorgulaması ile başlıyor: Bir turizm acentesinde çalışan ve oldukça ezik bir kişiliğe sahip görünen esas kızımız, kanser olduğunu öğrenince birdenbire fark ediyor ki bugüne kadar aslında hiç yaşamamış… Almak istediği hiçbir kıyafeti almamış, yapmak istediklerini yapamamış, iş yerinde kendisine saygı gösterilmemesine katlanarak öyle mal mal işten eve evden işe giderek yaşamış durmuş… Ama kanseri öğrenmesiyle birlikte insanların kendisine davranışları ve bugüne dek yaşayamayıp içinde kalan ukdeler canına tak edince “eeeehh, yemişim ben böyle işi! yeter beeaahh!” diye haykırarak istifasını basıyor, gününü gün etmeye karar veriyor! Bu amaçla Okinawa’ya tatile gidiyor. Ama o da ne? Şirkette işe yeni başlayan yakışıklı genç patron Kang Ji Wook da bir iş için oraya gelmemiş mi? İkili orda tanışıp kaynaşıyorlar elbette, kih kih🙂 Ancak Seul’e döndüklerinde Ji Wook’un uyuz nişanlısı Se Kyung “heytt, yedirir miyim ben gül gibi çocuğu sana??” deyip işin içine dalıveriyor. Bu arada bir de Yeon Jae’nin doktoru Eun Suk (Eom Ki Joon) var ki, hastaları tarafından açık sözlülüğü ve soğukluğu yüzünden sevilmeyen bu doktor abimiz aslında Yoon Jae’nin tee ilkokul arkadaşı (ve belki de daha fazlası :D) Kısacası aşk dörtgeni her zamanki gibi hazır ve nazır!

Artılar: Scent of a Woman’ı farklı kılan şey, sanırım hem güldürme hem ağlatma potansiyeline sahip bu konuyu çok güzel işlemesi: İlk iki bölümde esas kız için yüreğim harap oldu; ama 5 ve 6. bölümlerde o kadar güldüm ki bir bölümden diğerine tarzı bu kadar değişebilen, ve hem güldürme hem ağlatma işini bu denli iyi beceren başka bir dizi olduğunu sanmıyorum!😀 Oyunculuklara zaten laf yok; Kim Sun Ah her zamanki gibi süper, ama beni asıl şaşırtan Dong Wook’un performansı oldu. Burdan ona şöyle seslenmek istiyorum: “Sesss… deneme sesss… se! se! Lee Dong Wook, beni duyabiliyor musun? Sevgili İspanyol/İtalyan görünümlü Kore erkeği, seni tebrik ediyorum evladım: Meğer sadece güzel bir fizikten ibaret değilmişsin, oyunculuğun da gayet iyiymiş (ki My Girl’de seni biraz kazma bulurdum, artık kusura bakmayacaksın…) Bu performansın sayesinde seni hikaru’nun oppa listesinin ilk 10una alıyorum ki bu büyük onura erişmek kolay şey değildir! Tebrik eder, başarılarının devamını dilerim! (Unutma, çok çalışırsan belki bir gün ilk 5e bile girebilirsin!)”😛😀 Hımm, bir de eklemeyi unutmayalım: Dramamızın en güzel yönlerinden biri de şu ki, dizi sarkmıyor, boş şeylerle vakit öldürmüyor, her sahnesi birbirinden heyecanlı, birbirinden komik ilerliyor; kısacası hikâye olarak da son derece başarılı. İzleyicisini sık sık gülümsetmeyi, heyecanlandırmayı ve duygulandırmayı başarıyor. Daha ilk 8 bölümde bir yığın favori sahnem oldu; ateşli tango sahnesi, Junsu’nun fan meeting sahnesi ve soğuk ama şirin doktorun şu sahnesi: Yeon Jae doktorumuzu arayıp evine geleceğini söylemiştir, bizim oğlan haliyle pek bi heyecanlıdır. Ona kapıyı açtığım anda ne söylesem acaba diye kendi kendine prova yaparken “gel içeri” ve “sağlığın (vücudun) nasıl?” cümlelerini tekrarlayıp durur. Sonra kapı çalar ve kız gelir. Bizimki ne dese beğenirsiniz: “vücudun gelsin içeri (your body come in)”😀😀😀 Allah için o stresi ben de önemli bir telefon görüşmesinden önce, hatta dolmuştan inerken yaşadığım için doktoru çok iyi anlıyor ve “Allah bizi böyle dil sürçmelerinden korusun” diyorum!😀

Eksiler: İlk 8 bölüm itibariyle ben bulamadım😛 Dizi o derece iyi, düşünün yani… Yine de çekimser davranıyorum ve bu çizgisini bozmaması için (haha :D) şimdilik 10 puan vermiyorum: Puanım 9.5/10.

Eveeeeet, bir Kore dizisi seansının daha sonuna geldik… Bu arada bu yaz hayatımın rekorunu kırıp delilerrr gibi Kore dizisi izlediğim için artık kusma noktasına gelmiş vaziyetteyim! O yüzden benden epeyce uzun bir süre Kdrama yazısı beklemeyin, olur mu? Artık kendimi akademik kariyerime ve özel hayatıma adamak istiyorum😛 (Hehe, desem de inanmayın, huylu huyundan vazgeçmez😛 :P) Yeni yazılarda görüşmek üzere😉

Kdrama içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , | 20 Yorum

Komik :)

Bütün günü bilgisayar başında geçiren bir doktora öğrencisi ne yapar? Elbette “procrastination” yani “ıvır zıvır işlere takılıp zaman öldürmece”!!! Ben de böyle zamanlarda bir sürü internet sitesinde dolaşmak suretiyle topladığım komik materyalleri sizinle de paylaşmak ve okuyanları biraz da olsa gülümsetmek istedim. Bakalım nasıl bulacaksınız? (Tıklayıp resimleri büyütebilirsiniz efenim…) (Disclaimer: resimler bana ait değildir; imgfave.com, bobiler.org ve facebook demotivational pictures grubundan alınmıştır…)

Hayvan resimlerine bayılıyorum! İşte size ruh eşini bulmuş bir rakun (kokarca olsaydı Pepe Le Pew olduğundan şüphelenecektim!!!)

Ve bir “efsane beşlik”:

Ünlü olmak isteyen sincaba ne dersiniz? “Olum, ben aslında çok fotojeniğimdir, arkadaki kazmaları bırak beni çek!” diyo sanki!😛

Ve en bomba olanı sona sakladım: Bu resimdeki kediler mi daha komik, yoksa dans eden sarışın nerd herif mi, cidden karar veremiyorum!😀😀 (Ayrıca İngilizce alt başlığına da epey güldüm, ama burda çevirmeyeyim şimdi, hahah😀 :D)

Şimdi mantıklı bir uyarı:

Şu gazete manşetini çözebilenlere Harvard fahri doktora derecesi veriyormuş:

Veee geldik en komik kısımlara! Uzak Doğu’ya uzanmadan olur mu hiç??

Biri gözünü mü yumdu?!

Kedisi çalınanların bakacağı ilk adres!

Dünya yuvarlaktır!Pilav günü geleneği nerden mi geliyor? İşte kaynağı:

Gay Çinli asker iç ses: “Humm, Obama da taşmış!”

Bu resmi açıklayacak kelime bulamıyorum😛

Bazıları doğuştan çılgındır. Bazıları ise… eee.. (olmayınca olmuyor, zorlamamak gerek…)

Kara kayaklarınızı saplayabilirsiniz, kendiniz saplanabilirsiniz, hatta adam öldürüp gömebilirsiniz! Yeter ki sigara söndürmeyin, bu konuda çok hassasız😀Bazı insanlar hayata 1-0 yenik başlar: Çocuğunuza verdiğiniz isme dikkat etmek lâzım!Biz Amerikalıları aptal biliriz, ama onlar da Kanadalılarla çok pis dalga geçerler. Aşağıdaki haber, bu dalga geçmelerin çok da yersiz olmadığını kanıtlar gibi. Boş işlerle uğraşıyorlar (diş fırçasına yeni kıvrım eklemek… yumurtanın bir tarafını bir macun diğerini ipanayla fırçalamak…) diye İsviçreli bilim adamlarının boşuna günahını almışız: Asıl boş iş burdaymış! Ben de böyle research yapmak istiyorum lan, ohhh, kebap!

(Türkçe’si: Montreal Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmanın sonucuna göre tüm erkeklerin porno izlediği sonucuna varıldı. Kanadalı bilim adamları porno izlemeyenleri izleyenlerle karşılaştırmak üzere denek ararken bu şaşırtıcı sonuca ulaştı: 20li yaşlarında olup daha önce hiç porno izlememiş erkek denek bulunamadı!) Yav bunu bana sor, ben sana söylerdim; o kadar masraf, deney için ayrılan ödenek falan da boşa gitmemiş olurdu. Piiii…

Nette Justin Bieber’ı öyle yerin dibine sokuyorlar ki hayret edersiniz! Evet, Amerikalılar JB’yi hiç sevmiyor… Hoş, dünya üzerinde 10-17 yaş arasında olmayıp kendisini seven var mı, merak etmekteyim😀 Bu velet yetmezmiş gibi bi de Selena Gomez’ler, Rebecca Black’ler filan çıktı😛 N’apalım, biz de dalga geçer eğleniriz🙂 İşte size birkaç dalgacı resim:

Harry Potter’a uzanalım: Harry, biz seni böyle bilmezdik; n’aptın oğlum sen?!

Veee, işte en favorim olan resim geliyor: Twilight’la süper bir şekilde dalga geçen, ilk gördüğümde gülmekten karnıma ağrılar girmesine sebep olan bir resim. Özellikle “what he sees” ve “what we see” kısımlarına kopuyorum😀😀 Da da da dannnnn:

Genel, Komik içinde yayınlandı | 15 Yorum

2011 Kore Yaz Dizileri – Part 1

2011 yaz sezonu Kore dizileri açısından çok bereketli geçti. Birbirinden güzel diziler izledik / izlemeye devam ediyoruz. Her birini teker teker anlatmaya kalksam bir sürü yazı yazmam gerekeceği için tembellik yapıp sezonu şöyle genel bir değerlendireyim dedim. Böylece bu dizileri henüz izlememiş olup da “hangisini seçsem acaba?” diyenler için de bir fikir edinme imkânı olur… Korkmayınız, dizilerin sadece konularından ve artı/eksilerinden bahsedecek, mümkün olduğunca spoiler vermeyeceğim🙂

(Bu arada, bu yazı yazılırken henüz Myung Wol The Spy, Baby Faced Beauty ve Scent of a Woman’a başlamamıştım. Onlar da birbirinden güzel ve tanıtılmaya değer çıkınca yazı dizisinin ikincisini de hazırlamak şart oldu; o yüzden bu yazının başına “part 1″ı ekleyiverdim. Bir süre sonra devamını da bekleyiniz efenim :))

The Greatest Love: Bu dizimiz bir romantik komedi. Ününün doruğundaki aktör Dok Go Jin (Cha Seung Won) ile eski bir ünlü olan ve şimdi “skandallar kraliçesi” diye anılan Gu Ae Jung (Gong Hyo Jin)’in sıradışı ve son derece komik aşkını anlatıyor; bir yandan da televizyon dünyasının iç yüzünde dönen dolaplarla acı acı dalgasını geçiyor. Üstelik bu dizi hem komik, hem romantik, hem de çok duygusal; hepsinin mükemmel bir bileşimi. Hatta bu sene izlediğim en iyi romantik komedi dizisi diyebilirim – Scent of Woman’a haksızlık etme pahasına derim bunu! Daha önce hakkında şöyle bir yazı yazmıştım: https://hikaruivy.wordpress.com/2011/06/08/dinledim-okudum-izledim/ Ama daha geniş ve detaylı bilgi için Chibi‘ye veya Koredelisi‘ne bakabilirsiniz.

Artılar: Hangi birini sayayım? Muhteşem oyunculuklar, inanılmaz komik ve sürükleyici bir öykü, ve süper bir anti-kahraman: Dok Go Jin! Secret Garden’la başlayan “farklı bir esas oğlan” yaratma trendinin bu dizide de devam ettiğini görüyoruz: Kore dizilerinin klasik soğuk ve cool esas oğlanları, artık cool duruşu sadece görünüşte olan, oysa esasen son derece çocuksu, bencil ama çok da sevilesi yaratıklara dönüşmüş durumdalar. Secret Garden fenomeni gibi, Dok Go Jin de gülüşü ve birbirinden komik tepkileriyle şimdiden bir kült haline dönüştü bile.

Eksiler: Son iki bölüm. Hayır, bu haliyle bile çok iyi, ama yine de benim son iki bölümden beklentim farklıydı: Fazla spoiler vermeden şöyle söyleyeyim; Gu Ae Jung’un du-gun du-gun’unun birden hayati önem kazanmasını ve böylece genç kadının halkın gözünde en yüksek yere yükselmesini bekliyordum. Senaristler başka bir yol uygun gördüler, ve Dok Go Jin’in büyük bir tehdit unsuru gibi gösterilen hastalığı çabucak geçiştirildi maalesef… Neyse…  Bir de Gu Ae Jung’un o korkunç kıyafetleri yok mu, dizinin en kötü yanlarından birini oluşturuyordu gözümde: Ayol sen TV’lere çıkan ünlü bir hatunsun; bizim gibi sıradan vatandaşların pazara giderken bile giymeyeceği puantiyeli + çizgili, sarılı-morlu-yeşilli iğrenç kombinasyonları nasıl giyersin çok merak ediyorum haggaten…

Puanım: 9.5/10

Lie to Me: Bu dizi benim için büyük hayalkırıklığı oldu maalesef… Hakkında detaylı yazıyı mydestiny ve secret‘ın kaleminden okuyabilirsiniz. Konusunu kısaca “eskiden platonik âşık olduğu adam arkadaşı tarafından elinden alınmış olan devlet memuru kızımız Ah Jung’un, kıskanç arkadaşını uyuz etmek amacıyla zengin bir adamla evli olduğu yalanını atması ve akabinde gelişen olaylar” diye özetleyebiliriz (ben nasıl bir cümle kurdum böyle?!)

Artılar: Elbette Kang Ji Hwan ve Yoon Eun Hye. İkisini de ayrı ayrı çok severim; burada uyumlu da buldum. Tatlı bir çift olmuşlardı. Özellikle dizinin 6-7-8. bölümleri cıvarında kimyaları öyle bir tutmuştu ki, gerçekten birbirlerine âşık olduklarını düşünmeye başlamıştım (bunlar ileride bir gün evlenirse şaşmayacağım, bakın buraya yazıyorum, haha :D)! Karaoke ve kola sahneleri mesela: Son derece hoş ve Kore dizilerinde görmeye alışık olmadığımız türden sahnelerdi.

Eksiler: Yan karakterler çok yapay, çok klişe, çok sıkıcıydı. Ne Gi Jun’un kardeşinden ne de eski sevgilisinden güzel bir çatışma çıkabildi; her zamanki klişe şeyler işte… Ayrıca esas kızı kıskanan en iyi arkadaşı ve onun salak kocası karakterleri çok antipatik ve çok ama çok klişe geldiler bana. Hele dizinin en sonunda mutlu sona bağlamak için onları bizim çiftin en yakın kankaları yaptılar ya, “öeehh” diyebildim yalnızca!

Sadece bunlar olsa yine iyi: Olay örgüsü renksizdi. Zaten dizi baştan yanlış başladı; “arkadaşlarına hava atmak üzere evli olduğunu söyleyen bir kız ve bu yalana bütün dünyanın inanması” ne derece ikna edici bir hikâye olabilir ki Allahaşkına? İlk iki-üç bölüm benim için “meh” kıvamındaydı. Sonra biraz toparladı (bakınız yukarısı, “artılar” kısmı). Ama sonra yine klasik çatışmalara (eski sevgili gelir, aile büyükleri problem çıkarır…) bağladılar, benim de ekran karşısında içim bayıldı. 12’de izlemeyi bıraktım; sonra ayıp olmasın bari diye 15-16’yı izledim ama çok da keyif alamadım… Ji Hwan ve Eun Hye harcanmışlar böyle bir diziyle; o kadar diyeyim.

Puanım: 6/10

City Hunter: Bu yılın en büyük hit’lerinden biri. İlk iki bölümü şöyle bir değerlendirmiştim şurda: https://hikaruivy.wordpress.com/2011/06/17/city-hunter-ilk-izlenimler/ Ama hakkında daha ayrıntılı bir yazı için koredelisi‘ne bakabilirsiniz.

Artılar: Acayip sürükleyici bir hikâyeye sahip olması! Dizide heyecan bir an bile dinmiyor, “Acaba şimdi ne olacak?” sorusu hiç yakanızı bırakmıyor.  Romantizm ve drama da öyle: Yoon Sung ve Nana’nın ölüm tehlikesi altında (birbirlerini ölümden kurtararak ya da birbirlerinin nerdeyse ölümüne sebep olarak!) gelişen aşkları gerçekten nefes kesici. En güzeli de klasik Kore dizisi mizanseni “ikilinin arasına girmeye çalışan ikinci erkek… eski sevgili… onları ayırmaya çalışan kötü kalpli kaynana” gibi durumların bu dizide esamesinin okunmuyor olması. (Hoş, zaten Ezel tadında ilerleyen bir dizide böyle şeyler olsaydı komik kaçacaktı: Ölüm tehlikesi varken dırdırcı kaynananın lafı mı olur?!😀 :D) Bu dizi şimdiye dek Kore dizisi namına sadece romantik komediler izlemiş bünyeme çölde vaha gibi geldi; içimde diğer “sert” Kore dizilerini de izleme isteği uyandırdı. Ama bu diğer sert dizilerin komedi/romantizm dozunu City Hunter kadar iyi miktarda verebileceğinden kuşkuluyum doğrusu… Üstelik sadece romantizm ya da sadece intikam hikâyesi değil anlatılan: İyiliğin ve kötülüğün doğasına dair; babaların günahlarından çocukların ne derece sorumlu tutulması gerektiğine dair, anne-oğul, baba-oğul ilişkilerine dair bir sürü yan hikâye var ki, her biri çok iyi işlenmiş, kalbinize dokunan hikâyeler bunlar… City Hunter, hikâye anlatıcılığı konusunda aldığı tüm övgüleri hak ediyor.

Sadece bunlar da değil elbet: Çekim kalitesi ve yönetmenliği son derece üst düzey olan bir iş bu. Soundtrack bir harika. Oyunculuklar vasatın üzerinde. Ve muhteşem bir “eye candy” olan Min Ho var, daha ne olsun?🙂 Lee Min Ho’nun sanırım şimdiye kadar yaptığı en iyi şey bu dizide oynamak oldu. City hunter’ın cool, dövüş sanatlarında usta, ama yufka yürekli yakışıklısı Yoon Sung rolü kanımca canlandırdığı karakterler arasında en karizmatiği ve kendisine en çok yakışanıydı. Nasıl ki Gong Yoo Coffee Prince’le efsaneler arasına girdiyse, bence Min Ho da City Hunter’la genç yaşında unutulmazlar arasına adını yazdırdı.

Eksiler: Oldukça az… Belki yalnızca bazı şeylerin “too convenient” olmasını sayabilirim: Yani nedir, mesela Jin Pyo Yoon Sung’u annesinin kollarından kaçırdığını yanındaki adamına anlatırken Yoon Sung’un tam da o anda kapıya gelip her şeyi duyması türünden şeyler. Ya da Yoon Sung’un dinleme cihazını peşine olduğu 5 politikacıdan birinin odasına yerleştirdiği anda adamın rüşvetle ilgili bir şeylerden, ya da yok edilmesi gereken belgelerden bahsetmeye başlaması gibi… Dikkat edin, bu türden sahnelerin miktarı biraz fazla kaçmıştı. Ama sonuçta bu bir dizidir, dizilerde olur böyle şeyler derseniz başımı eğip “peki” der, huzurunuzdan ayrılırım🙂 Bir başka eleştirim ise şöyle 13-14. bölüm civarında ilk 10 bölümün heyecanının kalmamasıydı. Bunun sebebini açıkçası pek çözemedim; acaba bu kadar aksiyon benim bünyeme ağır mı geldi diye düşündüm, ama twitter’da yorumlardan anladığım kadarıyla herkes aynı şeyi düşünmüş… Sanırım babanın şeytani planlarının fazla yer tutmaya başlaması ve intikam alınacak olan 5li hikâyesinin bir süreliğine arka planda kalması buna sebep olarak gösterilebilir (oysa ilk bölümlerde öyle miydi? City Hunter politikacıları paket yapıp yapıp savcıya gönderdikçe hepimizin yüreğinin yağları eriyordu!) Neyse… Yine de her şey tadında bırakılmıştı; bence bu dizi en iyi Kore dizileri listesine girebilecek seviyede.

Puanım: 9/10

You’ve Fallen For Me (Heartstrings): Bu dizimiz de “genç güzel kız-erkek kim varsa toplayalım, içinde sanat, müzik olan bir şeyler çekelim” ekolünden bir dizi. Bu yönüyle bana Dream High’ı anımsatıp durdu! Ama sıkılmadan izleniyor mu, bence izleniyor. Ve Dream High’ın aksine biraz daha dingin, daha “slice of life” tadında. Çok abartılı olaylar, büyük sansasyonlar sevmeyen izleyicilere ilaç gibi gelecektir. Hakkında başka yazılar okumak için kimbapsushi‘ye ve koredelisi‘ne bakabilirsiniz.

Artılar: Eğlenceli, ve akıp giden, doğal bir hikâye… Genç, güzel oyuncular… (özellikle Yong Hwa😀 Kerata oyunculuğunu bir kademe daha geliştirmiş, gözlerden kaçmadı🙂 Sonracığıma her ne kadar bu kadar şirinlik sağlığa zarar desek de baterist oğlanımız ve tam bir fıstık olan şarkıcı oğlanımız da şu mübarek ramazan günlerinde güzele bakmak sevaptır kontenjanından bol bol sevap kazanmamızı sağlıyorlar!) Ve elbette müzik öğrencisi olan gençleri konu alması yönüyle bol bol güzel müzikler: Hele şu parçaya bitiyorum:

Eksiler: Humm, sanırım burda en başta sayacağım nokta “odak eksikliği” olacaktır. Yani nedir, çok fazla karakter var (ki bir çoğu bence gereksiz), çok fazla hikâye var, ve her birinin hikâyesi anlatılacak diye başrollerimiz Park Shin Hye ve Jung Yong Hwa’nın ilişkisinin gelişimi biraz eksik işleniyor gibi geliyor bana: İlk bölümlerde kıza karşı çok soğuk olan gitarcı çocuğumuzun birdenbire ondan hoşlanmaya başlamasını ben pek inandırıcı bulmadım; bu hikâye daha güzel geliştirilebilirdi. Ya da bazı hikayeler yarım yamalak işleniyor; Shin’in babasıyla ilişkisi gibi (adam çat diye hikâyeye girdi, çat diye çıktı, Shin ondan biraz gitar öğrendi, biraz ağladı, bitti gitti yani… Eee? Niye böyle bir şeye ihtiyaç duydunuz yahu, o baba olayı hiç işlenmese olmaz mıydı?) Sonra, ne idüğü belirsiz kahramanlarımız var ki; mesela tam bir çıtır olan ve ikinci erkek olacağını zannettiğim Ki Young’un son bölümlerde gereksiz bir karaktere dönüştüğü gözlerden kaçmıyor: Sahne korkusu bilmemne geyiğiyle hikâyeye girmişti; şimdi bakıyoruz yönetmen Seok Hyun ona bir video izletti, bir de sahneye çıkmadan önce Gyu Won ona “prova yapıyoruz farz et” dediği için bu korku buhar oldu gitti! Ben bunu kabul etmiyorum: Bir karakteri hikâyeye böyle dahil ediyorsanız onun gelişimini de daha iyi bir biçimde yansıtmanız gerekir sayın senaristler.

Puanım: 7.5/10

İkinci yazıda görüşmek üzere😉

Kdrama içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , | 27 Yorum

City Hall: Herkese hitap etmeyen bir drama

2009 yapımı City Hall‘u ben yeni izledim:  Kore’nin en iyi iki aktör/aktrislerinden Cha Seung Won ve Kim Sun Ah‘ın başrollerini paylaştığı bu politik dizi daha önce dikkatimi çekmemişti. Ama The Greatest Love‘la birlikte hepimize “Dok Go Jin” gibi muhteşem bir tiplemeyi armağan eden Cha Seung Won’un “My name is Kim sam Soon“da harikalar yaratan “Wonder Woman” Kim Sun Ah ile paylaştığı bir diziye daha fazla kayıtsız kalamazdım. Böylece City Hall’u izlenecekler listesinde ilk sıraya aldım.

İtiraf etmek gerekirse ilk bölümlerde diziyi pek sevemedim. Arada bir keçiboynuzu misali hoş sahneler, ya da güzel laflar yakaladığım oluyordu (ki ilk bölümün açılış sekansında Franklin P. Adams’tan yapılan “seçimler çoğunlukla insanlar birisi kazanmasın diye diğer adaya oy verdiği için kazanılır!” alıntısını buraya not düşelim; nasıl da doğru bir laf!) Ama ilk bölümler fazla sıkıcı, Kim Sun Ah kendisine o çok yakışan deli-dolu, tuttuğunu koparan kadın tiplemesinden çok uzaktaydı… Fakat neyse ki ilk bölümlerde pek ısınamadığınız karakterler zamanla o kadar çok değişip gelişiyorlar ki, onların bu yolculuğunu izlemek ve ilk bölümlerdeki halleriyle son hallerini kıyaslamak son derece keyifli oluyor: En başta ezik bir memur olan Mi Rae, ülkenin en güçlü politikacılarına kafa tutacak kadar güçlü bir kadına dönüşüyor… İlk bölümlerde kendinden başkasını düşünmeyen aşırı derecede kibirli Jo Guk, dizinin sonunda “parantezini bulmuş”, sevmeyi ve vermeyi öğrenmiş bir insan haline geliyor… Yani diziyi “bu neydi yaa? zaman kaybı…” hissiyle değil, yüzünüzde keyifli bir gülümsemeyle bitiriyorsunuz.

Yine de baştan uyarayım: Bu dizi herkese hitap edecek bir dizi değil. Kafa dağıtmak, eğlenmek için bir romantik komedi arayanlardansanız City Hall’u büyük ihtimalle sevmeyeceksiniz. City Hall, epeyce politik bir dizi: Birbirinin ayağını kaydırmaya çalışan hırslı politikacılar, rüşvet yiyenler, dönen dolaplar, seçim kampanyaları ve oy satın almalar, tüm bunlar dizide önemli yer tutuyor. (Bu arada, dizi sayesinde belediyelerin çalışması ile ilgili epeyce bilgim oldu, sanırım Türkiye’de de işleyiş çok farklı değildir🙂 ) Yani sadece aşk ve romantizm arıyorsanız City Hall size göre değil. Ayrıca içerdiği aşk öyküsü biraz daha yetişkinlere hitap eden cinsten: Başrol kahramanlarımız otuzlarının ikinci yarısındaki insanlar, ve ilişkileri de ona göre oluyor haliyle… Ki bence bu iyi bir şey; saçma sapan tepkiler verip incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden küsüp durmuyorlar; sorunları gerçekten -çinnnça çinça!-önemli sorunlar. Bu büyük engellerin üstesinden gelmek için akıllıca hamleler yapmalarını izlemek insana keyif veriyor…

Hikâyemiz, genç, hırslı bir politikacı olan Jo Guk’un, “Inju City” adındaki fakir kalmış balıkçı şehrine gelişi ile başlıyor. Bu taşra kentinde belediyede çalışan 10. dereceden (en alt derece yani) bir memur olan Shin Mi Rae ile tanışıyor ve tanıştığı ilk anda bu ezik genç kadını umursamıyor bile… Ama Mi Rae, parasızlık yüzünden son çare olarak gördüğü “İnju Sehri güzellik yarışması”na katılabilmek için genç adamın sürekli önüne çıkıp durdukça ikilinin komik ilişkisi de böylece başlamış oluyor. İki kahramanımız, güzellik yarışması’ndan Mi Rae’nin hakkını arayan tek kişilik protestosuna, oradan belediye başkanlık seçimlerine, nihayet milletvekili seçimlerine kadar uzanan daha büyük olayların içinde buluyor kendilerini. Elbette bir sürü entrika, dalavere, ve imkânsız bir aşkın da!…

Dizide pek çok efsane sahne vardı (arabadaki öpüşme sahnesi… sokak fenerlerinin teker teker yanması sahnesi… Mi Rae’nin okyanusa karşı “özür dilerim!” diye bağıra bağıra ağlarken Jo Guk’un gözünde yaşlarla onu izlemesi sahnesi… Mi Rae’nin tek kişilik protesto sahneleri… 19. bölümdeki yağmur sahnesi ki wikipedia’ya göre iki oyuncu bu sahne için ciddi ciddi saatlerce yağmur altında kalmışlar! ve elbette evlilik teklifi sahnesi…) ama beni en çok etkileyen sahne, Mi Rae ve Jo Guk’un Inju City’ye tepeden bakıp Jo Guk’un çiçeği burnunda belediye başkanına şehrin geleceğini hayal etmesini söylediği sahne oldu… Eskiden beri hevesliyimdir; siyasete atılıp bu ülke için bir şeyler yapmayı, elimi taşın altına koymayı çok kereler düşledim… Ama sonra, benim gibi duygusal bir hatunun bu işi yapamayacağına karar verdim: O kirli ve karanlık işler, dönen çarklar arasında ben ya üzüntüden kanser olurum; ya da ezilir giderim, yazık bana😛🙂 Ama yine de, Mi Rae ile Jo Guk’un Inju City’yi tepeden izleyip ileride yapılacak olan hastane, fabrika, Disneyland gibi yerleri hayal ettikleri şu sahnede boğazıma bir şeyler düğümlendi; çok çok özendim!

O zaman biraz hayal kuralım; bildiğiniz gibi bu blogda hep yaptığım şey!😀 Ben belediye başkanı olsam, yönettiğim şehri nasıl bir yere dönüştürmek isterdim, biliyor musunuz? (Bu arada siz de dizinin en güzel iki melodisini dinleyiniz: Anxious Love ve I Love You Again and Again) İşte şöyle bir şehre:

İsterdim: Geniş ve ferah yolları, tertemiz sokakları olan bir şehir…

İsterdim: Cafelerinin, restoranlarının masaları yol kenarlarına taşmış, insanların yemek yiyip sohbet ederken neşeli kahkahalar attıkları bir şehir…

İsterdim: Ortasından bir nehir geçen; nehir kenarında dünyanın en güzel parklarının, çay bahçelerinin olduğu bir şehir…

İsterdim: Okulları, hastaneleri, fabrikaları, bağları bahçeleriyle güllük gülistanlık, zengin ve refah içinde bir şehir…

İsterdim: Yağmur yağınca sokakları sel götürmeyen… Evleri depreme hazırlıklı… Çarpık kentleşme, gecekondu sorunu olmayan bir şehir…

İsterdim: Sokaklarında tinerci çocukları olmayan bir şehir… Böyle çocukların her birinin sıcacık evlerde, başlarında en iyi eğitmenlerle, en iyi biçimde yaşadığı ve değişik mesleklere yönlendirildiği…

İsterdim: Ev hanımlarına el becerilerini ihraç etme imkânı sağlamak için kooperatifler, onlara bu yönde eğitim veren halk evleri olan… Yine aynı halk evinde çocuklara, gençlere, ve elbette her yaştan vatandaşlara bilgisayar, dil, ve spor kursları verilen…

İsterdim: Sokak hayvanlarının (açlığa ve ölüme terk edildiği değil!) en iyi biçimde bakıldığı barınakları olan…

İsterdim: Kütüphaneleri kitaplarla ve insanlarla dolup taşan bir şehir… Üniversitelerinde yerli yabancı bilim adamlarının ağırlandığı, sürekli sempozyumlar düzenlendiği…

İsterdim: Eğlence parkları, aquapark, sinemalar, tiyatrolar, kayak merkezleri, plajlar, ve envai çeşit eğlence imkânı olan… Zavallı üniversite gençlerini cafe’lerde oturup okey oynamaya mahkum etmeyecek türden bir şehir!

Ve isterdim: Neşeli çocuk sesleriyle, çimlerinde sere serpe uzanmış gençleriyle, herkesin mutlu mesut yaşadığı, “yaşayan” bir şehir kurmak isterdim. Kaktüsçiçeği’nden bir alıntının tam sırasıdır (biraz çarpıtılmış halinin :P) : “Hayaller gerçek olabilir mi? Olamaz mı?”😉

Kdrama, Uzakdoğulu aktörler/aktrisler içinde yayınlandı | Tagged , , | 15 Yorum