City Hall: Herkese hitap etmeyen bir drama

2009 yapımı City Hall‘u ben yeni izledim:  Kore’nin en iyi iki aktör/aktrislerinden Cha Seung Won ve Kim Sun Ah‘ın başrollerini paylaştığı bu politik dizi daha önce dikkatimi çekmemişti. Ama The Greatest Love‘la birlikte hepimize “Dok Go Jin” gibi muhteşem bir tiplemeyi armağan eden Cha Seung Won’un “My name is Kim sam Soon“da harikalar yaratan “Wonder Woman” Kim Sun Ah ile paylaştığı bir diziye daha fazla kayıtsız kalamazdım. Böylece City Hall’u izlenecekler listesinde ilk sıraya aldım.

İtiraf etmek gerekirse ilk bölümlerde diziyi pek sevemedim. Arada bir keçiboynuzu misali hoş sahneler, ya da güzel laflar yakaladığım oluyordu (ki ilk bölümün açılış sekansında Franklin P. Adams’tan yapılan “seçimler çoğunlukla insanlar birisi kazanmasın diye diğer adaya oy verdiği için kazanılır!” alıntısını buraya not düşelim; nasıl da doğru bir laf!) Ama ilk bölümler fazla sıkıcı, Kim Sun Ah kendisine o çok yakışan deli-dolu, tuttuğunu koparan kadın tiplemesinden çok uzaktaydı… Fakat neyse ki ilk bölümlerde pek ısınamadığınız karakterler zamanla o kadar çok değişip gelişiyorlar ki, onların bu yolculuğunu izlemek ve ilk bölümlerdeki halleriyle son hallerini kıyaslamak son derece keyifli oluyor: En başta ezik bir memur olan Mi Rae, ülkenin en güçlü politikacılarına kafa tutacak kadar güçlü bir kadına dönüşüyor… İlk bölümlerde kendinden başkasını düşünmeyen aşırı derecede kibirli Jo Guk, dizinin sonunda “parantezini bulmuş”, sevmeyi ve vermeyi öğrenmiş bir insan haline geliyor… Yani diziyi “bu neydi yaa? zaman kaybı…” hissiyle değil, yüzünüzde keyifli bir gülümsemeyle bitiriyorsunuz.

Yine de baştan uyarayım: Bu dizi herkese hitap edecek bir dizi değil. Kafa dağıtmak, eğlenmek için bir romantik komedi arayanlardansanız City Hall’u büyük ihtimalle sevmeyeceksiniz. City Hall, epeyce politik bir dizi: Birbirinin ayağını kaydırmaya çalışan hırslı politikacılar, rüşvet yiyenler, dönen dolaplar, seçim kampanyaları ve oy satın almalar, tüm bunlar dizide önemli yer tutuyor. (Bu arada, dizi sayesinde belediyelerin çalışması ile ilgili epeyce bilgim oldu, sanırım Türkiye’de de işleyiş çok farklı değildir:) ) Yani sadece aşk ve romantizm arıyorsanız City Hall size göre değil. Ayrıca içerdiği aşk öyküsü biraz daha yetişkinlere hitap eden cinsten: Başrol kahramanlarımız otuzlarının ikinci yarısındaki insanlar, ve ilişkileri de ona göre oluyor haliyle… Ki bence bu iyi bir şey; saçma sapan tepkiler verip incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden küsüp durmuyorlar; sorunları gerçekten -çinnnça çinça!-önemli sorunlar. Bu büyük engellerin üstesinden gelmek için akıllıca hamleler yapmalarını izlemek insana keyif veriyor…

Hikâyemiz, genç, hırslı bir politikacı olan Jo Guk’un, “Inju City” adındaki fakir kalmış balıkçı şehrine gelişi ile başlıyor. Bu taşra kentinde belediyede çalışan 10. dereceden (en alt derece yani) bir memur olan Shin Mi Rae ile tanışıyor ve tanıştığı ilk anda bu ezik genç kadını umursamıyor bile… Ama Mi Rae, parasızlık yüzünden son çare olarak gördüğü “İnju Sehri güzellik yarışması”na katılabilmek için genç adamın sürekli önüne çıkıp durdukça ikilinin komik ilişkisi de böylece başlamış oluyor. İki kahramanımız, güzellik yarışması’ndan Mi Rae’nin hakkını arayan tek kişilik protestosuna, oradan belediye başkanlık seçimlerine, nihayet milletvekili seçimlerine kadar uzanan daha büyük olayların içinde buluyor kendilerini. Elbette bir sürü entrika, dalavere, ve imkânsız bir aşkın da!…

Dizide pek çok efsane sahne vardı (arabadaki öpüşme sahnesi… sokak fenerlerinin teker teker yanması sahnesi… Mi Rae’nin okyanusa karşı “özür dilerim!” diye bağıra bağıra ağlarken Jo Guk’un gözünde yaşlarla onu izlemesi sahnesi… Mi Rae’nin tek kişilik protesto sahneleri… 19. bölümdeki yağmur sahnesi ki wikipedia’ya göre iki oyuncu bu sahne için ciddi ciddi saatlerce yağmur altında kalmışlar! ve elbette evlilik teklifi sahnesi…) ama beni en çok etkileyen sahne, Mi Rae ve Jo Guk’un Inju City’ye tepeden bakıp Jo Guk’un çiçeği burnunda belediye başkanına şehrin geleceğini hayal etmesini söylediği sahne oldu… Eskiden beri hevesliyimdir; siyasete atılıp bu ülke için bir şeyler yapmayı, elimi taşın altına koymayı çok kereler düşledim… Ama sonra, benim gibi duygusal bir hatunun bu işi yapamayacağına karar verdim: O kirli ve karanlık işler, dönen çarklar arasında ben ya üzüntüden kanser olurum; ya da ezilir giderim, yazık bana😛:) Ama yine de, Mi Rae ile Jo Guk’un Inju City’yi tepeden izleyip ileride yapılacak olan hastane, fabrika, Disneyland gibi yerleri hayal ettikleri şu sahnede boğazıma bir şeyler düğümlendi; çok çok özendim!

O zaman biraz hayal kuralım; bildiğiniz gibi bu blogda hep yaptığım şey!😀 Ben belediye başkanı olsam, yönettiğim şehri nasıl bir yere dönüştürmek isterdim, biliyor musunuz? (Bu arada siz de dizinin en güzel iki melodisini dinleyiniz: Anxious Love ve I Love You Again and Again) İşte şöyle bir şehre:

İsterdim: Geniş ve ferah yolları, tertemiz sokakları olan bir şehir…

İsterdim: Cafelerinin, restoranlarının masaları yol kenarlarına taşmış, insanların yemek yiyip sohbet ederken neşeli kahkahalar attıkları bir şehir…

İsterdim: Ortasından bir nehir geçen; nehir kenarında dünyanın en güzel parklarının, çay bahçelerinin olduğu bir şehir…

İsterdim: Okulları, hastaneleri, fabrikaları, bağları bahçeleriyle güllük gülistanlık, zengin ve refah içinde bir şehir…

İsterdim: Yağmur yağınca sokakları sel götürmeyen… Evleri depreme hazırlıklı… Çarpık kentleşme, gecekondu sorunu olmayan bir şehir…

İsterdim: Sokaklarında tinerci çocukları olmayan bir şehir… Böyle çocukların her birinin sıcacık evlerde, başlarında en iyi eğitmenlerle, en iyi biçimde yaşadığı ve değişik mesleklere yönlendirildiği…

İsterdim: Ev hanımlarına el becerilerini ihraç etme imkânı sağlamak için kooperatifler, onlara bu yönde eğitim veren halk evleri olan… Yine aynı halk evinde çocuklara, gençlere, ve elbette her yaştan vatandaşlara bilgisayar, dil, ve spor kursları verilen…

İsterdim: Sokak hayvanlarının (açlığa ve ölüme terk edildiği değil!) en iyi biçimde bakıldığı barınakları olan…

İsterdim: Kütüphaneleri kitaplarla ve insanlarla dolup taşan bir şehir… Üniversitelerinde yerli yabancı bilim adamlarının ağırlandığı, sürekli sempozyumlar düzenlendiği…

İsterdim: Eğlence parkları, aquapark, sinemalar, tiyatrolar, kayak merkezleri, plajlar, ve envai çeşit eğlence imkânı olan… Zavallı üniversite gençlerini cafe’lerde oturup okey oynamaya mahkum etmeyecek türden bir şehir!

Ve isterdim: Neşeli çocuk sesleriyle, çimlerinde sere serpe uzanmış gençleriyle, herkesin mutlu mesut yaşadığı, “yaşayan” bir şehir kurmak isterdim. Kaktüsçiçeği’nden bir alıntının tam sırasıdır (biraz çarpıtılmış halinin :P) : “Hayaller gerçek olabilir mi? Olamaz mı?”😉

Kdrama, Uzakdoğulu aktörler/aktrisler içinde yayınlandı | Tagged , , | 15 Yorum

Once upon a time, in America…

Geçenlerde evisırtında Amerika hayatımı anlattığım bir blogum olup olmadığını sordu. Ona da söylediğim gibi, hayır, maalesef yok… Ama başka bir ülkede yaşıyor olma duygusu nasıl bir şey diye merak edenler vardır diye ara ara bu konuda da bir şeyler yazmaya karar verdim. Merak etmeyin, niyetim ukalalık etmek değil😀 Zaten ukalalık edecek bir hayatım da yok, mütevazı bir öğrenci hayatı sürdürüyorum:) Evdeki yaşam tarzımın Türkiye’dekinden hiçbir farkı yok: Buzdolabında Türk marketlerinden (ve internetten!) aldığım Türk peynir/zeytin/reçelleri, mutfak raflarında hazır yiyecekler değil, pirinç/bulgur ve bilumum bakliyat, hatta duvarda asılı kurutulmuş biberlerim bile var😀 TV’yi de bilgisayara bağladım, akşam yemeği eşliğinde Türk dizileri izliyoruz (bu da sanırım nasıl olup da her diziden haberdar olduğumu açıklıyor :D); Amerikan kanallarını ise ayda yılda bir açarım (biraz da bilerek; çünkü burdaki kanallarda atıyorum Seinfeld’in, Friends’in bölümleri üst üste verildiği için bir defa takıldınız mı saatler boyunca TV’nin başından kalkamayabiliyorsunuz! :P) Neyse, kısacası demem o ki, ben size taşı toprağı altın Amerika’dan değil, asimile olmaktan epeyce uzak bir Türk’ün Amerika izlenimlerinden bahsedeceğim:)

Öncelikle belki çoğunuzu şaşırtacağım ama ben genelde Amerikalıları severim. Kötü insanlar değillerdir, sıcakkanlıdırlar. Çok aptalı da vardır belki; ama benim tanıdıklarım genelde üniversite çevresinden, kültürlü ve zeki insanlar oldukları için “Amerikan halkı aptaldır” genellemesini doğrulayamayacağım. Amerikalıları severim dedim; çünkü Allah için bir kötülüklerini, bir dışlamalarını görmedim. Ama örneğin Avrupa’da bu böyle değildir: Avrupa ülkelerinde yaşamadım; sadece kısa süreli ziyaretlerim oldu; ama onlarda bile Türk olduğum için burun kıvırarak bakan tiplerle karşılaştım: özellikle İngiliz, Danimarkalı, Belçikalı ve Fransızları pek sevmem bu yüzden… Ama Amerika’da, hele hele New York, Chicago gibi büyük şehirlerde zaten çok yüksek oranda yabancı yaşıyor olduğu için (Meksikalı, Hintli ve Çinliler bu yabancı nüfusunun çoğunluğunu oluşturmakta) bir Türk kendisini hiç de dışlanmış hissetmeyecektir (ama “bible belt” yani “İncil kuşağı” denilen iç kesimlerde bu durum farklı olabilir; o konuda bir şey diyemeyeceğim…) İlginç bir şey daha söyleyeyim: Amerikalılar aslında muhafazakardır. Bakmayın siz Sex and the City türü dizilere: Amerikalılar, Avrupalıları ahlâksız bulur!😀😀 Sokaklarda öpüşen sevişen insanlara rastlayamazsınız (oysa mesela Fransa’da yollar böyle çiftlerden geçilmez😀 :D) Ayrıca çok katı Hristiyan mezhepleri vardır burda; metroda durup dururken amcanın teki ayağa kalkıp size Jesus’ın yolunun hak yolu olduğuna dair vaazlar vermeye başlayabilir! Bu katı mezheplerin en ünlüsü olan Mormon’ları muhtemelen hepiniz duymuşsunuzdur…

Times Square - Free Hugs gönüllüleri :)

Times Square - Free Hugs gönüllüleri:)

Tabii her kültürün olduğu gibi Amerikan kültürünün de bize çok değişik gelecek olan yönleri var. Gerçi hepimiz zaten Hollywood filmleri sağolsun, bu kültürü kendimizinkinden bile iyi tanır olduk! Ama bazı ilginç ayrıntılar var ki, burada yaşamaya başlamadan önce ben bilmiyordum; belki size de ilgi çekici gelir diye onlardan bahsedeyim biraz. İleride buraya gelmeyi düşünenler varsa onlara da erken uyarı olmuş olur, haha😀

Önce, Amerikan kültüründe olup bizde olmayan ve benim sevdiğim şeyler:

1. Trafikte saygı: Trafik lambasında beklerken ışık yeşile döndüğü saniye gaza basmazsan seni kornalamaya başlayan tabakhane yolcusu şoförler ABD’de (en azından Philadelphia dışındaki şehirlerde!) yoktur. Yani ABD’de araba kullanmak (özellikle kadınsanız) çok rahat ve keyiflidir. Buna geniş şeritli yolları ve genelde otomatik vitesli olan arabaları da ekleyin, ohhh, araba sürmek ne güzel şeymiş meğer!😀 Bir tek taksicileri bu genellemelerin dışında tutuyor ve onlara dikkat etmeniz gerektiği konusunda sizi uyarıyorum: Çünkü taksici, dünyanın her yerinde taksicidir!😀

2. Herkes işinde gücündedir, kimse seni sallamaz: İster mini etek giy gez, ister türban tak; saçma sapan bakışların, “kız hepsi senin mi?” gibi beyinsizce lafların (yok, yarısını ödünç aldım… töbe töbeeee!),  hedefi olmazsın. Oohhh, yok böyle bir rahatlık… Güzel görünmeyi seven, ama taciz kurbanı olmayı da katiyyen istemeyen bir kadın için daha güzel bir ortam düşünemiyorum! Türkiye’ye dönünce en çok bunu özleyeceğim…

3. Elektronik eşya ve marka kıyafetler (tabii aşmış markalardan değil, ortalama markalardan söz ediyorum: GAP, H&M falan…) Türkiye şartlarına göre acayip ucuzdur. Bir de outlet bulursanız, rüyanızda bile görseniz inanmayacağınız fiyatlara süper şeyler alırsınız. Mesela ben geçenlerde Nine West’ten çok şık üç tane çantayı, çanta başı 15er dolardan aldım! GAP tişörtleri 10 dolara alıyorum, converse’leri 30 dolara, Nike 35-40 dolar cıvarı, H&M zaten buranın Collezione’u gibi olduğu için gayet ucuz… Öyle yani:)

4. Amerikalılar acayip rahat adamlardır; ütüsüz gömlekler, rengi atmış kotlar, uyumsuz renkteki kıyafetlerle sosyal ortamlara girer ve bundan hiiiç gocunmazlar. Ortalama bir Türk kızı giyim tarzı ile ortamın ikoncanı olabilir. Alanında dünyanın en ünlü profesörlerinden biri sunum yapmaya siyah takım elbisenin altında bembeyaz spor ayakkabılarla gelmişti, daha ben ne diyem? Tek sorun, bu rahatlığa kendinizi fazla kaptırmanız durumunda Türkiye’ye dönüşünüzde tuhaf karşılanmanız ihtimalidir… (Mesela bizim okuldaki hocalar genelde ABD doktoralı oldukları için son derece salaş bir biçimde okula gelirlerdi ve zaman zaman müstahdemle karıştırılma tehlikesi yaşarlardı!😀 :D)

5. Görev adamı olmaları: Otobüs şoförü, yaşlı bir teyzenin otobüse bindikten sonra yerine oturmasını bekler, ondan sonra hareketlenir… Bir memura bir şey sorarsanız, en ince ayrıntısına kadar anlatır. Hem de bunu gayet güleryüzlü biçimde yapar.

6. Çocukları asla ağlamaz! Cidden, çok merak ediyorum, bu çocukları nasıl eğitiyorlar abi? Bizim veletler en ufak bir şeyde yaygarayı basarken, beyaz Amerikalı’ların sarı kafalı, aşırı derecede şeker veletleri önlerine konulmuş bir oyuncakla saatlerce oynayabilir ve gık’larını bile çıkarmazlar! Öyle çocuğum olacağını bilsem on tane doğururum valla! Ama yok, bizim genlerden mi, çokça şımartma alışkanlığından mı, her nedense çok nazlı ve şımarık çocuklarımız oluyor. O yüzden ben pek çocuk sevmiyorum (bu konuda da Gülse Birsel kafasındayım yani. Gülse’ciğim, adamımsın!😀 :D)

Times Square - "Çıplak Kovboy" şarkı söyleyip fotoğraf çektirerek para topluyor!

Times Square - "Çıplak Kovboy" şarkı söyleyip fotoğraf çektirerek para topluyor!

Ama madalyonun bir de öteki yüzü var elbette: Hem de yukarıdaki maddelerle çok bağlantılı bir biçimde! İşte geliyor, Amerikalıların en sevmediğim özellikleri:

1. Taşrada arabanız yoksa bir hiçsiniz: Public transport iğrençtir; genellikle sadece zenciler ve “white trash” dediğimiz toplumun en alt tabakasından insanlar kullanır. Otobüste kendinizi çok tuhaf tiplerle bir arada bulup tırsabilirsiniz… Şehirler arası otobüsler daha da iğrençtir; bizim ilçelere çalışan otobüsler bile bunlardan kat kat iyidir, çok ciddi söylüyorum. Cidden abi, hiç anlamıyorum: Amerikalılar geri zannettikleri Türkiye’nin şehirlerarası otobüslerinin uçaklardan bile konforlu olduğunu görselerdi oturup hallerine ağlarlardı! Neden kendileri bu konuya hiç önem vermezler; üstelik de bu ülkede karayolu taşımacılığı en az trenler kadar önemliyken, gerçekten bilemiyorum…

2. Kimse seni sallamaz: Ölsen kalsan kimsenin haberi olmaz. Evet, komşuluk falan yalan burda. Ayrıca arkadaşlık da biraz yalan: Mesela bir Amerikalıyı arabanla evine bırakırsın, “gel içeri sana çay demleyeyim iki muhabbet edelim” demek geçmez aklından. Tamam, çay demlemeyi bilmiyor olabilir (haha :D) ama bir kahve ikram etsen ona da hayır demezdim be dostum😛 Kahve ikram etmek sadece sevgili olma potansiyeli olanlara sakladıkları bir ayrıcalık galiba😛 Bu konularda biraz tuhaftırlar yani…

3. Sebze-meyve çok pahalıdır. Bir kilo domates yerine bir cumhuriyet altını al, yatırım olsun, o derece! Ayrıca çok fecii katkı maddeleri vardır; içinde “high fructose corn syrup” olmayan bir tatlı bulmak hayal gibidir; o yüzden ABD’de kilonuzu korumak acayip zordur. Zaten restoran porsiyonları, hiç abartmıyorum, Fransa’dakilerin iki katıdır; sonra da neden Amerikalılar obez, Fransızlar ince diye merak ederler… Olum, adamların iki katı kadar yemek yiyorsun, ya ne olacağdı?! Sinemalarda “bucket size” yani bildiğin kova (gerçek kova!)yla patlamış mısır satılıyor; daha ben ne diyem? Azıcık insan olun lan!

4. Klimalarrrrr! Yazın asfaltta yumurta haşlanacak kadar sıcak günlerinde ben hep elimde bir hırka ile gezmek zorunda kalıyorum: Çünkü kapalı mekânlarda hepimiz doğal habitatı Güney Kutbu olan penguenlerin soyundan geliyormuşuz da çaktırmıyormuşuz gibi bir anlayış hakim! Yahu, sizin o koca beyaz elinizin bi ayarı yok mu, o klimalar neden hep en son derecede çalıştırılmak zorunda???!!! Tamam, siz Amerikalılar kışın bile incecik şortlar ve parmak arası terliklerle gezen manyaklar olabilirsiniz; ama ben ve benim gibi normal insanlar, iki lafının biri “aman evladım hırkanı giy, üşütürsün…” “yavrum çıplak ayakla taşa basma, çocuğun olmaz” vs. olan anneler tarafından büyütüldük. Bu klimalar biz Türk kökenlilerin ABD topraklarından silinmesi için CIA tarafından özel olarak geliştirilmiş bir komplodur, dediydi dersiniz!

Benzer bir biçimde, restoranlarda getirilen suyun içinde yaz-kış buzlar yüzer, bunu da unutmayalım.

5. Görev adamı olmaları: Şimdi buna iyi bir şey dedik, ama kötü bir yanı da var. Şöyle ki, bir şey adamların görev tanımı kapsamına girmezse katiyyen insiyatif kullanıp sizin işinizi kolaylaştırmaya çalışmazlar! Bir yaşlının otobüse binmesini kırk saat bekleyen aynı otobüs şoförü, kalkış saatini bir dakika geçirdiğiniz anda sizin ilerden koşarak otobüse yetişmeye çabaladığınızı görse bile beklemez, pat diye basar gider. Saat 4’ü bir dakika geçirirseniz yan tarafta mektubun üzerine adres yazdığınızı gördüğü halde postane görevlisi yüzünüze baka baka gişesini kapar. Uyuz herifler, ne var lan on saniye daha bekleseniz?! Böyle şeyler yüzünden az küfretmedim bunlara…

6. Hitaplar: Yaşınıza başınıza, title’ınıza bakılmadan herkes birbirine ilk ismiyle hitap eder. Japonlardaki soyadıyla hitap etme olayını ne kadar abartılı buluyorsam, bu ilk isimle hitap etme olayını da o kadar abartılı buluyorum: Yahu, adam 60 yaşında, koskoca profesör. İsmi benim ders kitaplarımda geçiyor! Ben bu adama “hey, n’aber Bob?” diye nasıl sesleneyim?! “Professor Schwarz” diyeceğim elbette. Ama bu sefer de adam bunu çok tuhaf bulur ve “bana Bob de, böyle çok resmi oluyor…” deyiverir… En sonunda “Professor Bob”da anlaşma yoluna gitmek mümkün. Ama bu bile asistanlarına dahi “Hocam” diye seslenmeye alışmış bir milletin evladı için çok zor bir durum:) Yine de Japon öğrenciler kadar zorlanmıyoruz; zavallıcıklar burada resmen kültür şoklaması yaşıyor (hocasına “çok saygıdeğer profesör Schwarz” diye hitap eden manyakları bile var😀 :D)

7. Güvenlik olayını abartırlar: Her ay bizim eve yangın tüpü, yangın alarmı kontrolüne gelirler mesela. Hadi bunu geçtim, ayda bir yangın tatbikatı yaparlar, ya da buluttan nem kapan aşırı derecede hassas yangın alarmının ötmesiyle birlikte yanlış alarmlar yaşanır: Birdenbire evin ortasında korkunç derecede yüksek sesle alarmlar çalmaya başlar, itfaiye gelip o alarmı kapatana kadar dışarıda beklemek zorunda kalırsınız. Ben bir çıktım, iki çıktım, baktım her seferinde yanlış alarm; artık sese falan aldırmadan evde oturuyorum!!! Bir gün gerçekten yangın çıkacak ve evden çıkmayan Türk kızı yanarak öldü diye haber okuyacaksınız!😀😛 Şaka şaka, evden çıkmıyorum, çünkü ev zaten ikinci katta yahu: Yangın çıksa bile balkondan atlarım, bişiycik de olmaz. Ama dışarı çıkmadığım anlaşılırsa Amerikalı komşuların bana nasıl kınayan gözlerle bakacağını adım gibi biliyorum.😀 İki sene önce çok şiddetli bir fırtınada elektrik direkleri hasar görüp evlere iki gün süreyle elektrik verilemediği zaman bize evde yatmayı yasaklamışlardı! Neden, çünkü elektrik yoksa yangın alarmı da çalışmazmış: Yüzbinde bir ihtimalle yangın çıkarsa diye bu riski göze alamazlarmış!! Neymiş, gidip otelde kalacakmışız… “Hass…” dedik ve tabii ki otelde kalmadık, parayı sokaktan mı topluyoz kardeşim?! Gören de ömrümüz boyunca alarmlı evlerde yaşadık sanacak… Biz Türk’üz olum, bize bişi olmaz, tieyyyt!😀 (Gördüğünüz gibi bu konuda çok çabuk gaza geliyor ve aldığım tüm yüksek eğitimi bir kenara atıp milletimin genlerine kodlanmış olan “bize bişi olmaz abi” kafasına derhal giriveriyorum!😀😀 Ama onlar da bu kadar abartmasınlar canım, cık cık cık…)

8. Hiç dışarı çıkmazlar: En büyük eğlenceleri ailecek mall’a gidip alışveriş yapmaktır! Güzelim havalarda güzelim parklar bomboş olur (aslında bu bir bakıma iyi: canımız ne zaman isterse göl kenarında süper manzaralı piknik alanlarını bomboş bulup tadını biz çıkarıyoruz, ehe :D) Küçük şehirlerde dışarıda gezen tek bir insan bile bulamazsınız: dışarıdaki tek tük sayıda insan da ya köpeğini gezdirmeye ya da jogging yapmaya çıkmıştır; onun dışında bizler gibi sırf hava almak ya da insan yüzü görmek için dışarı çıkan vatandaş bulunmaz buralarda. Bu da insanı biraz fena yapıyor: Küçük şehirlerde resmen hayat yok kardeşim yaa… Bizde olsa ne güzel; çekirdek çitletip birbirlerinin dedikodusunu yapan teyzeler, dört-beş oğlan bir arada takılan yeniyetmeler, çoluk-çocuk sesleri olur… küçük şehirlerde bile şöyle bir şehir merkezine inince insan yaşadığını hisseder yahu. Burda tıss…

İşte böyle… Şimdilik aklıma gelenler bunlar, başka şeyler hatırlarsam yine benzer bir yazı yazarım:) Sormak istedikleriniz varsa yorum bırakabilirsiniz😉

ABD içinde yayınlandı | Tagged , | 29 Yorum

2011 Bahar Sezonu Animeleri – Part 1: AnoHana

Başlık biraz “2011 bahar modası” çağrışımı yapıyor, di mi? İdare ediniz dostlar:) Size bu senenin en çok ilgimi çeken ve zevkle izlediğim üç adet animesinden bahsedecektim aslında: AnoHana, Hanasaku Iroha ve Gosick. Hiçbiri shoujo ya da josei değil, ama aksiyon olmak yerine “drama” yönleri ağır basıyor. O yüzden yaşını başını almış bir hanım olarak (öhöm öhöm…) şu sakin ve tembel yaz günlerinde çok keyifle izlediğim diziler oldu bunlar. Ama ilkini yazmaya başlayıp kendimi durduramayınca okurların selameti açısından yazıyı ikiye bölmeye karar verdim.😀 O yüzden bu yazıda yalnızca Ano Hana’yı tanıtacağım. İşte geliyor:

Dizimizin resmi ismi: “Ano Hi Mita Hana No Namae o Bokutachi wa Mada Shiranai“. “Yuh, bu nasıl isim lann?” dediğinizi duyar gibiyim (eheh). “Over Her Dead Body” filminin Türkçe’ye “Sevgilimin kazara bu dünyadan göçmüş eski nişanlısıyla tanıştığım gün” ismiyle çevrilme faciası gibi bir şey cidden😀 “O gün gördüğümüz çiçeğin adını hâlâ bilmiyoruz” anlamına geliyor. Ama biz kısaca AnoHana diyeceğiz, çünkü animenin forumlarda ve “medeni dünya”da kabul gören makul ismi bu:) (Zaten forumlarda “We still don’t remember the name of that anime because it was too damned long” diye dalga geçiyorlar, ehu ehe😀 )

Sadece 11 bölümden oluşan kısacık, ama son derece “yoğun” bir anime olan AnoHana, üçü kız üçü erkek altı çocukluk arkadaşının hikâyesini anlatıyor: Bu altı gencin çocukluklarında birlikte geçirdikleri ve çok eğlendikleri yaz günleri, trajik bir olayla son bulur. Aradan tam on yıl geçtikten sonra eski dostlar yeniden bir araya gelirler. Ama zannedildiğinin aksine zaman her şeyin ilacı değildir… Karakterlerimizin hepsi bir biçimde geçmişteki travmaya takılıp kalmıştır ve içlerindeki boşluğu doldurmak için her biri ayrı bir teselli bulmuştur (kimi hikikomori olmuş, evden çıkmamakta;kimi kendini eğlenceye, kimiyse gezip tozmaya vermiş, bazıları ise derslere gömülüp inek olmuştur! :P) Grubun 6. elemanı Menma sayesinde tekrar yolları kesişen bu eski çocukluk arkadaşları geçmişi anıp bastırılmış hislerini, pişmanlıklarını, suçluluk duygularını ve söylenememiş aşklarını konuşmaya başlayınca ortaya büyük sırlar dökülür… ve aralarındaki o çocuksu ama içten dostluğu yeniden yakalamak için bir şans doğar belki de, neden olmasın?

Evet, spoiler vermeden çizgi dizimizin konusu böyle. Ama aşağıda daha detaylı bir anlatımını yapacağım; tamamen spoiler’sız izlemek istiyorsanız lütfen son paragrafa atlayınız😉

Çocukluklarında yaşadıkları travma şu oluyor efenim: Aralarından hepsinin en sevdiği olan, sürekli gülümseyen şeker kız Meiko “Menma” Honma, kaza sonucu nehre düşüp boğularak ölmüştür! Bu olayın üzerinden tam on yıl geçtikten sonra, grubun o zamanki lideri, şimdi ise kendini eve kapatmış bir antisosyal olan Jintan’ın başına birdenbire çok garip bir şey gelir: Menma’nın hayaletini görmeye başlar! Üstelik Menma görüntü olarak şimdi olması gereken yaştadır, yani lise çağında bir genç kız olmuştur (gerçi davranışları hâlâ 5 yaşındaki çocuk davranışıdır ya… neyse…) ve Jintan’dan eski grubu yeniden toplamasını ve hayattaki son dileğini gerçekleştirmelerini ister. Yalnız bir sorun vardır: Menma bu son dileği bir türlü hatırlayamamaktadır!

Bundan sonrası izlerken dudaklarınızda buruk bir gülümseme bırakan cinsten: Her biri bambaşka bir tarafa savrulmuş, kendince hayatlarına devam etmiş, ama aslında hiçbiri Menma’nın ölümünün yarattığı travmayı atlatamamış olan beş genç, yeniden bir araya gelirler. Başta bu durum hepsi için zordur: Bir zamanların neşeli, lider çocuğu Jintan, şimdi sosyal fobi sahibi ezik bir insana dönüşmüştür. Sessiz, herkesten hemen etkilenen, ve gizli gizli Menma’yı kıskanan Anaru, okulun kevaşe kızlarıyla takılan, adı kötüye çıkmış bir hatun olup çıkmıştır. Grubun sessiz çocuğu ve Jintan’ın hep gölgesinde kalmış olan Yukiatsu, şimdi en prestijli lisede en yüksek notları alan, süper cool ve yakışıklı bir delikanlıdır. Aynı şekilde Tsuruko da onunla aynı liseye gider ve Menma’yı ve çocukluklarını yeniden hatırlama çabalarını boşuna bulur. Sadece Poppo ruhen değişmemiş, aynı çocuk ruhuyla kalmıştır… ama o da eski bücürlüğünün aksine şimdi iri-yarı bir adama dönüşmüştür! Beş genç birlikte geçirdikleri o yazı ve ölmüş çocukluk arkadaşlarını hatırlayıp birlikte vakit geçirdikçe, bilinmeyenler, unutulanlar, ve gizli kalmış duygular ortaya dökülür…

Dizinin ilk bölümü açıkçası beni çok sarmamıştı: 5 yaşında kız sesiyle konuşan ve sürekli “Jintan… Jintan….” diye salak salak nazlanarak çocuğun kucağına atlayan Menma, bende acıma (gencecik ölmüş, tüh tüh tüh!) yerine, kendisini fecii halde tokat manyağı yapma isteği uyandırmıştı!! (yaklaşık 4738402. kez yineliyorum: kawaii olmaya çalışan mıymıy anime kızlarından neffffret ederim!!! Bu -bence- iğrenç anime karakterleri, güzelim Clannad’ı ve Honey&Clover’ı yarıda bırakma sebebimdir…) Bir de belirtmeden geçemiyciğim, yemek pişirebilen, hatta yemek yiyebilen bir hayalet, nasıl bir şeydir abi?! Yazarlar, kafanız mı güzeldi sizin?! Üstelik Jintan, Menma’nın var olduğunu diğerlerine kanıtlamak için kıçını yırtnıştı: halbuki en baştan evine davet etsen, mutfakta kendi kendine havada uçan ev aletlerini ve kendiliğinden pişen kurabiyeleri göstersen olacakmış meğer… Pöffff… Neyse lan ben bişey demiyorum😛

Ama izlemeye devam ettikçe sinir zıplatan Menma ve mantık sınırlarını zorlayan diğer faktörlere rağmen bu duygu yüklü animeyi sevmeye başladım. Bazı aşk dalgaları (evet, tahmin edebileceğiniz gibi ben Anaru’yu tutuyordum :)) ve en son bölümdeki dozu fazla kaçmış melodram pek hoşuma gitmese de, sonuç olarak izlemesi keyifli bir animeydi. Zaten “ToraDora”nın yaratıcılarına düşük kalitede bir seri yakışmazdı. Sonuç olarak, AnoHana özellikle nostaljik bünyelere, ve çocukluk anılarıyla ilgili hikâyelerle duygu yoğunluğu olan dizileri sevenlere tavsiyemdir😉

Ayrıca şu kapanış parçası ne kadar güzel, renkler ne kadar tatlı!

anime içinde yayınlandı | Tagged , , | 2 Yorum

Türk Dizileri – Sezon Sonu Karnesi

Karpuz kabuğu denize düşüp yaz sezonu açılınca bizim bütün diziler de tatile girdi sevgili okurlar… (Gerçi bu işi de hiç anlamam valla; insanların asıl yayıla yayıla TV izleyeceği zaman yaz tatili değil midir? Neden yazları TVde abuk subuk yarışma programları, ucuz bütçeli saçma salak diziler ve eskilerin tekrarları dışında hiçbir şey olmaz?! Gerçi bana ne, benim izleyeceklerimin listesi şimdiden hazır: Amerikan/İngiliz dizileri: The Wire, The Big C, Misfits; ve Kore dizileri City Hunter, Hong Gil Dong, City Hall, The Return of Iljimae ve You’ve Fallen For Me’den oluşan kalabalık bir yaz programım var. Yani son derece yoğun bir dönemimdeyim; ahh, çok çalışmam lâzım çok…😀😀 ) Hal böyleyken, geçtiğimiz senenin iddialı Türk yapımlarının bir sezonunu şöyle bi değerlendirelim, ne dersiniz? İşte size takip ettiğim dizilerin sezon sonu değerlendirmeleri:

Behzat Ç: Ahhh benim kalbimin en baş köşesine kurulan; içimdeki Angaralı magandayı uyandırıp beni hanımefendi kimliğimden ayırarak sevgilime “naber laa” diye hitap etmeme sebep olan, aksiyon ve komediyi en güzel bi biçimde harmanlayan sevgili dizim! Senin o dehşetengiz sezon finalini sanırım yıllar yıllar sonra bile unutmayacağım: Bu dumuru bir The Usual Suspects’te, bir de Se7en’da yaşamıştım (bir de 6. His’te diyebilmek isterdim, ama maalesef filme gideceğim gün sınıfta bağıra çağıra finali söyleyip bu zevkimin içine eden bi arkadaş yüzünden kısmet olmadı! Ayrıca o arkadaşa buradan sesleneyim: aradan on seneden fazla geçmiş olabilir, ama o gün yaptığın hıyarlığı hâlâ unutmadım sütoğlan: Seni face’ten takip ediyorum, hayatının bütün detaylarını biliyorum, çok pis stalker’ın oldum olum: Akrep kadını kinci olur, bir gün gelip intikamımı alacağım, kork benden! Nıhahaha😀 :D) Neyse dağıldık iyice, muhteşem final diyorduk… Hadi bir ters köşe olursun da, iki ters köşe birden bir Türk dizisi için fazla değil mi be dostlar? Biz Türk dizilerinde bu kadar zekice kurgulara alışık değiliz, dengemizi alt üst ettiniz! Şaka bir yana, hakikaten çok iyi finaldi; çok ufak şeyler dışında benim gözüme batan bir tutarsızlık olmadı; o ufak şeylerin de zaten ikinci sezonda açıklanacağına inanıyorum… Fakat finalinden de öte, Behzat Ç.’nin gönlümüze taht kurmasının asıl sebebi birbirinden harika karakterleriydi zaten. Üç aylık bir sürede bile sevgili Behzat amirimi, Hayalet’i, sevimli lahana mühendisi Cevdet’i, hatta ayı Harun’u bile özleyeceğim!😀 Dileğim o ki, bu dizi Balkanlar’dan Orta Doğu’ya, o da yetmez Amerika’dan Çin’e kadar her ülkede yayınlansın ve deliler gibi izlensin. Tüm dünya Türkler isteyince neler yapabiliyormuş görsün yav! Her hafta bir buçuk saat dizi çekip gene de kaliteyi düşürmemek budur! Serdar Akar, Emrah Serbes, Ercan Mehmet Erdem ve tüm oyuncular başta olmak üzere yapımda/yayında emeği geçen herkese helal olsun! Notum 10/10.

ÖBGZK: Ajitasyon kralı sevgili dizimiz ÖBGZK’de bütün sezon boyunca atraksiyonlar bitmek bilmedi sevgili seyirciler… Dizide hapse girmeyen, hastaneye düşmeyen, umutsuz aşka düşüp acı çekmeyen kalmadı; gözyaşları sel oldu. Hatta döktüğümüz gözyaşlarını milletçe gözyaşı şişelerinde biriktirsek ve sevabına bir baraja bağışlasak Türkiye’nin bir senelik ihtiyacını karşılayacak kadar elektrik üretirdik; çok ciddi diyorum. Neyse ki ikinci sezon var ve bu gidişle dram ve trajedi gene bitmeyecek; sayın yöneticiler baraj önerimi bi düşünsünler… Cemile ve ailesini dünyanın gelmiş geçmiş en kara bahtlı kem talihli ailesi ilan ediyorum (gerçi bir de Küçük Kadınlar faciası vardı di mi… O dizide de bu zavallı kızcağızların üzerinde dolanan cenabetlik ne menem bişiydi, hâlâ çözememişimdir… İnsan bahtsız olur da, bu kadar da olmaz ki be kardeşim! Hani karma diye bişey vardı, hani biz kardeştik?!)

Gelelim sezon finaline: Final bölümünde Ahmet’in Berrin’lerin kömürlüğünde bıraktığı silah ortaya çıktığı anda (büyük üstad Çehov’un yıllar yıllar öncesinden işaret ettiği gibi) neler olacağını anlamıştık: Bir hikâyede duvarda asılı bir tüfekten bahsedilirse o tüfek patlamak zorundadır! (Yalnız bu noktada bir parantez açıp malak Ahmet’e saydırmak istiyorum: Lan Ahmet, mal mısın sen olum?! Bir insan silahını öyle ulu orta nasıl bırakır laynnn?! Zaten bir ay boyunca Berrin’lerin kömürlüğünde yatıp kalktın, ekmek elden su gölden beslendin, zavallı fakir ailenin rızkına ortak olup zayıflayacağın yerde iyice semirmiş bir halde çıktın ordan! Tüm bunlar yüzünden zaten gıcıktım sana, bir de bu mallığını gördüm tam oldu. Ben bundan sonra Hakan’cıyım ey dostlar: Berrin’i o kapsın, nıhahaha!😀 Zaten çocukcaaz Berrin’le Ahmet’in arkasını topluycam diye bir hal oldu; motosikletle gelip ikisini kurtarmalar mı dersin (o sahne de ne komikti yav: üçü birden motosiklete binip kaçtılar! üç kişi ufacık bir motosiklette tost vaziyetinde oturmuş, çok komik görünüyorlardı😀 :D), Ahmet kendi babasını vurduğu halde ona sahip çıkmalar mı dersin… Hatta Ahmet’i öldürmek üzere hastaneye gelenlerin elinden bile onu gene Hakan kurtardı lan, daha n’apsın bu çocuk?! Ayrıca çohoş çocuk bence, böyle eski Amerikan aktörleri tipi var bu Hakan’da, beğeniyorum ben kendisini. Alooo Hakancığım, slm, nbr, asl, pls?) Öhömm, neyse, konuyu dağıtmayalım. Ne diyorduk, düğün sahnesi, evet. Şimdiii, aranızda Ali kaptanın kuzu kuzu bu nikaha boyun eğeceğini düşünen var mıydı sevgili arkadaşlar? Yoktu, de mi? Yoktu tabii, çünkü elhamdülillah zekâmız yerinde ve tam bir sezon boyunca yapmadığı itlik kalmayan ve hepsinden paçayı tereyağından kıl çeker gibi sıyıran Ali Kaptan’ın psikopatlığını kafamıza vura vura öğretti senarist amcamız saolsun… Ama koskoca bir holdingin başkanı olan pek değerli işadamımız sevgili Balıkçı (adamın adı da balıkçı kaldı yalnız… Balıkçı, başımın tacı…) böyle bir olasılığı hiç hesaba katmayarak herkesin elini kolunu sallayarak geldiği bir yerde bir kır düğünü düzenliyor, ve de düğüne davetsiz misafirlerin gelmesini engellemek için etrafa bir tane bile koruma dikmiyor! Sonra da Ali kaptan gelip silahı bunlara doğrultunca yüzlerde bir şaşkınlık, aman bir hayret peyda oluyor: Ne bekliyodunuz ulen, adamın daha önce gemiyle gelip senin evine dalmışlığı var (gemi diyorum gemiii!), tüm psikopatlığını bir kenara bırakıp “ay canımm, çok yakıştılar birbirlerine, Allah mesut etsin” deyip düğüne çiçek mi gönderecekti?! (Öyle bir şey ancak Leyla ile Mecnun’da olur, bunu da sadece en sevdiğimiz kötü karakter Arda yapar! Ardacım, adamımsın!😀 :D) O yüzden son sahnede Balıkçı’nın vurulmasına hiiiiiç üzülmedim: salak herif kendi akılsızlığına yansın! Ali kaptanın ölmeyeceğini de zaten adım gibi biliyorum; o olmazsa ortada gerilim faktörü neyin kalmayacağından birkaç gün hastanede yatıp tedavi görmekle turp gibi olacaktır… Eh, dizi karakterlerinin böğrüne beş kurşun yiyip iki günde ayağa kalkması olayı biz fanilerin dünyasında büyük bir mucize iken diziler evreninde vaka-i adiyedendir ne de olsa😉

Bu dizi hakkında yazacak daha çok şey vardı ama lafı yeterince uzattığım için burda kesiyorum. Yalnız İnci hocaya pek üzüldüm yav… Sübyancıydı-mübyancıydı ama iyi kadındı. Ayrıca onu en iyi ben anlarım (çıtırcı Hikaru kimliğimle :P), yazık canım benim; azıcık daha dişini sıkaydı, iki sene sonra Mete reşit olunca evlenir muratlarına ererlerdi… Böhü…😦 (Bir de Murat hani ölümcül hastaydı, o iş n’ooldu usta?? Aylin’i alınca herif resmen viagra yutmuşa döndü, gözler fıldır fıldır, felfecir okuyor! Kızım Aylin, sen unut Soner’i: Bu Murat seni de, onu da gömer!) Neyse, sana puanım 6/10 kanka; o da sırf güzel çekimlerin için; yoksa senaryo tırt…

Leyla ile Mecnun: Bu diziyi geç keşfedip birikmiş tüm bölümlerini su gibi içtim ve tek kelimeyle bayıldım! Her karakterinin ayrı ayrı hastasıyım! Nam nam nam’cı ve laaaapss’cı İsmail abiden arkadaşlarını satmaya hazır Erdal bakkal’a, onun gotik karısından “ben böyle bir adam mıyım?”cı Yavuz hırsız’a, ama illa ki, en çok da tıstıs Arda’sına hastayım😀 Bu Arda’dan markette satılmıyo mu? Eve alıp beslemek istiyorum ben ama? Parası neyse vericem kardeşim!😀😀

Şimdiiii, Leyla ile Mecnun’u anlatacak cümle arıyorum ama cık, bulamıyorum. Ben hayatımda bu kadar absürt, bu kadar acayip bir şey izlemedim!😀 Ama inanılmaz tatlı; göndermeler, espriler gırla gidiyor! Bir dizide hem Lost’a, hem Geleceğe Dönüş’e, hem Ferdi Tayfur ve diğer arabesk şarkıcılara, hem futbolcu Gökhan Zan’a, hepsine birden selam çakılabilir mi yau?! Bu neyin kafasıdır arkadaş?! Bu haller incirden mi, erikten mi, yoksa üzümden midir?!😀😀 Dizinin çok efsane sahneleri vardı; ama İsmail abinin aileden gelen dağcılık eğilimini anlatırken “bizde dağcılık aile mesleği… mesela benim halamı dağa kaldırdılar!” demesiyle giren hala sahnesi beni bitiren yer olmuştur! Ay hâlâ aklıma geldikçe gülüyorum, ahaha😀😀 Bir de elbette “bu kıza kadar” klibi: Bir gün boyunca evde kendi kendime “ben böyle bir adam mıydım? mıydım??” diye söylene söylene dolaşmama sebep oldu! Bir tek, evet bir tek sezon finalini beğenmedim: Absürt komedi dizisi olarak duygusala bağlamanıza bence hiç gerek yoktu sevgili senarist bey evlâdım; üstelik bunu yapabilmek için esprilerden kısmanız gözümden kaçmadı… Neyse, yine de hoşgörülebilir bir durum, ayrıca sadece 1 ay aradan sonra yeni bölümleriyle karşımızda olacak olması her şeyi affettiriyor:) Kısacası sana da puanım 10/10, yeni sezonda da başarılarının devamını diler, gözlerinden öperim yavrum.

“Erik çok güzel erik…”

“Nasııııılll??!”

Türk dizisi içinde yayınlandı | Tagged , , , | 14 Yorum

En Acıklı Eski Türk filmleri…

Uzun zamandır gözlerim yollarda, bu mim bana ne zaman gelecek diye bekliyordum. Sağolsun deli çingum beni ilk hatırlayan oldu (nnnayır, nnnağlamıyorum… gözüme bir şey kaçtı…) ve nostaljik acıklı Türk filmleri listesi oluşturma sırası bana geldi… Şimdi, ben biraz kolaya kaçacağım sevgili abilerim ablalarım. Şöyle ki, listedeki bazı filmler zaten bazı arkadaşlarca gayet güzel bir biçimde hatırlatıldı; hepimiz burnumuzu çekip “ah ah…” nidaları eşliğinde duygulanarak o güzelim sahneleri anımsadık. O yüzden o filmleri kısa geçmeyi planlıyorum. Ama listeye almadan da edemedim; çünkü gerçekten hüngür şakır ağladığım filmlerdi bunlar. İşte geliyor:

1. Canım Kardeşim (1973)

Ahh, bu filmi izleyip duygulanmayan bir insan evladı olabilir mi acaba? Özellikle, sizin de mini mini bir kardeşiniz varsa… (Tamam, benimki artık kazık kadar olmuş olabilir; ama yine de ömrümün sonuna kadar benim minik kuzum olarak kalacak…) Konusu ve detaylı anlatımı için La Fea‘ya ve bakabilirsiniz. Canım Kardeşim, mükemmel bir filmdir: Küçük oyuncu Kahraman Kıral, bu filmde tek kelimeyle devleşmiştir. (Zaten bu çocukcaaz gelmiş geçmiş en yetenekli Türk çocuk yıldızıyken neden sinemaya devam etmeyip mobilyacı oldu, hâlâ bilmem…) Tarık Akan ve Halit Akçatepe’nin de hakkını yemeyelim, bu iki aktör de harika oynarlar. Fakirlik, parasızlık, hastalık, ölüm… Tamam, aşk filmlerinin yeri ayrıdır; ama ölümün yanında başka şeyin lafı mı olur? Küçük bir çocuğun son isteğini anlatan bir filmden daha dokunaklı, daha trajik ne olabilir ki? Canım Kardeşim, son derece orijinal senaryosu, iç dağlayan müzikleri ve harika oyunculukları ile bu listeye birinci sıradan girmeyi hak ediyor…

2. Ah Müjgan Ah (1970)

Ahh Sadri baba ah… Ne güzel insandın sen! Komedinin hasını oynadığın gibi (Turist Ömer Uzay Yolunda mesela; benim için efsane filmlerdendir! :D) dramı da öyle güzel oynardın ki, dudakların titreyerek “bu da mı gol değil??” deyişin hâlâ kulaklarımda… İşte bu film de Sadri Alışık’ın muhteşem oyunculuğu ile efsaneleşen filmlerdendir. Öyle âşık bakar, öyle acı çeker ki; bu duyguları oynuyor olamaz, muhakkak hissetmiştir dersiniz. Sevgilisini öyle bir anlatır ki mesela: “Elleri ufacık, gözleri dört defa lacivert” diye; o hitap ilk duyduğumdan beri aklıma kazınmış, hiç çıkmamıştır… “Param olsaydı, sensiz olmazdım” diye hıçkırır Hüsnü, ve yüreğimiz dağlanır… Film hakkında uzuuuun bir yazıyı canım arkadaşım Makinosev yazdı bile; o yüzden daha fazla uzatmaya gerek duymuyorum. Sadece şunu da ekleyeyim, birkaç sene önce Bülent İnal, Özge Borak, Tuba Büyüküstün ve Sinan Tuzcu’nun oynadığı “Ihlamurlar Altında” dizisi de bu filmden esinlenmişti.Bir de o efsane son sahneyi bir defa daha anmadan edemeyeceğim: Spoiler’dan korkmayan bünyeler için gelsin:

3. Boş Çerçeve (1969)

Aslında bu film biraz komikti bence: Ortaokulda falandım izlediğimde, o yaşta bile bazı sahneleri epey acemi, biraz da yapmacık bulmuştum ki tip tip sırıtmıştım. Daha doğrusu şöyle; ilk başları zatek komiktir, çünkü film romantik komedi gibi başlar: Hülya Koçyiğit yani Alev kızımızın ablası Arzu tanımadığı bir adamla beşik kertmesidir. Ama kız buna gönüllü olmadığı için beşik kertiği (kertik??) olan delüganlıyla (ki bu delikanlımız zamanın en yakışıklı jönlerinden Kartal Tibet abimiz oluyor…) kendisi yerine kardeşi mektuplaşmaya başlar. Alev kendini kaptırıp mektuplaştığı adama aşık olur, adam da ona. Ama Kartal abi bir de öğrenir ki, ölümcül hastalığa tutulmuştur! İşte bundan sonra Kartal abinin Alev’i kendinden soğutma sahneleri vardı ki, duygulanmam gerekirken ekran başında “puhaaaa!” diye kopmama sebep olmuştu: Kartal abi asıl nişanlısıyla tanışır; sonra ölümcül hastalığa mahkum olmuş her Türk ve Kore filmi esas oğlanı gibi dünyanın en gerizekâlı planını yapar: Alev’i kendisinden soğutacaktır! Bunun için de gider ablayı tavlar! Aferin esas oğlan, son günlerini sevdiğin kadınla geçireceğine onu kendinden nefret ettir ki, hem sen acı çek, hem de o kadıncağız gerçeği öğrenince kahrolsun; planın da böylesi; vallahi bravo! Bir de şöyle sahneler vardı: Kartal Tibet ve abla, yanlarına baldız Alev’i de alır üçü birlikte dağ-taş dere-tepe gezerler. Bu gezintiler esnasında Kartal abi yan yan baldıza bakarken ablaya: “Ah Arzucuğum, siz benim hayatımın kadınısınız… Sizden öncekiler gelip geçici aşklarmış…” falan der; bu sırada kamera Alev’in onlara arkasını dönmüş/kameraya dönük bir biçimde acı içinde (ama vakur durmaya çalışarak) bu sözleri dinlemesini gösterir. Ben de her seferinde ablası ve ablasının sevgilisiyle üçüncü teker şeklinde gezmelere gitmeye doyamayan Alev’ın mallığına koparım! Alev ne diye şimdi ablasıyla birlikte olan eski sevgilisinin yamacına yamacına gider, o da nasıl bir mazohisttir, valla takdiri siz Türk halkına bırakıyorum… Filmi izlemek isteyenlere buyrunuz “yutup” link’i:

Ama Allah için sonu pek acıklıdır… Zaten filmde de ismini veren “Boş Çerçeve” şarkısı yıkar geçer adamı:

4. Teyzem (1986)

Bu film Türk sinemasının gelmiş geçmiş en iyi filmlerinden biridir bence. Yönetmen Halit Refiğ’in en iyi işlerindendir; senarist Ümit Ünal senaryoyu kendi hayat hikâyesinden yola çıkarak yazmıştır. Filmi küçük Umur’un gözünden izleriz: Umur ve annesi, yıllar sonra annesinin ailesinin evine gelirler. Burada Umur ilk kez teyzesi Üftade (Müjde Ar) ile tanışır. Üftade’cik güzeller güzeli bir genç kızdır; ama genç kızlığı üvey baba taciziyle geçmiştir… Sonra âşık olur; ama bu aşk gerçek midir hayal midir, bir türlü bilemeyiz: Çünkü Üftade, aynı zamanda şizofrendir de… Evdeki huzursuz ortamdan kurtulmak için alelacele bir evilik yapar; ama kocası (Uğur Yücel) eşcinsel çıkar! Üftade’ye dokunmaz bile, aynı evde iki yabancı olarak yaşarlar… En sonunda Üftade daha fazla dayanamaz, baba evine döner, ama çilesi bitmemiştir… Film boyunca Üftade için üzülmekten bir hal olursunuz… Son sahne zaten çok feciidir de, ondan sonra Üftade ve Umur’un mutlu geçirdikleri eski bir güne dönüş yapılınca insana daha da fena koyar: Bu eski anıda, sağlıklı, pırıl pırıl bir Üftade bütün gençliği ve neşesiyle Umur’a: “Söyle bakalım Umur,” diye sorar, “Senin sevdiğin biri var mı? Hadi söyle, kimi seviyorsun?” Umur ise çocukluğun bütün saflığıyla: “teyzemi” diye yanıtlar. O zaman Üftade çok içten, çok neşeli bir kahkaha atar. Ve siz, bu hayat dolu kızcağızın başına gelecekleri bildiğiniz için yüreğiniz fena burkulur… Sanırım esas kıza bu kadar üzüldüğüm sadece bir tek film (aslında tiyatro) daha vardı; o da Yılmaz Erdoğan’ın (bence en iyi eseri olan) “Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?” süydü: Bahtsız kız çocukları yüreğimi parçalıyor… Ah, zavallı Ünzile’ler!😦

5. Menekşe Gözler (1969)

Yine bir Sadri Alışık filmi; yine büyük ustanın beni ağlatmayı başardığı filmlerden… Sadri Alışık, Erol Büyükburç ve Fatma Girik’in başrollerini paylaştığı bir filmdir bu. Pek bilen yoktur… Pek ağlayan da yoktur belki: Çünkü göreceli olarak mutlu biter. Fakir kız Fatma Girik, sokağa düşüp Sadri Alışık’ın evine sığındıktan sonra Sadri Alışık’ın çapkın arkadaşı Erol Büyükburç’la birbirlerine aşık olurlar. Bir nevi “hatunların efendi erkek yerine piç tercihi” vakasıdır yani… Bunun üzerine, kızı koruyan kollayan, ama aslında kendisi de ona derinden âşık olmuş olan asil adam Sadri Alışık aradan çekilir; ikisini birbiriyle evlendirir… Bu yönüyle biraz “Cyrano de Bergerac”a benzer belki, hım?

Son olarak, Sadri babanın enfes sesinden “Menekşe gözlerde hiç vefa yokmuş”u dinlemeden geçmek olur mu?

Ahh, ortaokul-lise yıllarımın okuldan eve gelip TV karşısına kurulup öğledensonra kuşağında birbirinden güzel nostaljik filmlerini izlediğim zamanlarına gittim bu mim sayesinde… Ne güzel günlermiş; ah, ah… Eski Türk filmleri kültürümü de o günlere borçluyum😉 Şimdi gelelim mim’i yollamaya: Sevgili diabolo‘cum, Uzak Doğu değil ama Türk işi bir şeyler ilgini çeker diye önce sana yolluyorum😉 Ayrıca Mydestiny ve Secret da henüz -bildiğim kadarıyla, yanlışsam kusura bakmayın- kimse tarafından mimlenmedi; o zaman ben mimleyeyim:) Listelerinizi merakla bekleyeceğim kızlar ^^

mim, sinema içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | 13 Yorum

“Bana Aşkı Öğretir Misin?”

Şimdi size birbirinden tatlı iki film tanıtacağım. İkisi de romantik komedi; ama öyle sabun köpüğü romantik komedilerden değil. Derinliği olan filmler bunlar: Belki hatıralarınızın silinip gitme olasılığı ile, belki bir çınar ağacının kesilmesi ile gözlerinizi dolduran; ilk aşkı anlatan, bittiklerinde yüzünüzde baldan tatlı bir gülümseme, gönlünüzde sıcacık bir his bırakan filmler… “Bana aşkı öğretir misin?” yazdım başlıkta; çünkü bence bu cümle ikisini birden özetliyor: “We Teach Love” ve “Flipped”den bahsediyorum.

Filmleri tanıtmaya geçmeden önce sevgili Koredelisi ve Sermin‘e teşekkür edeyim: Link’lerde de göreceğiniz üzre bu iki filmi onların bloglarındaki övgü dolu yazıları okuyunca izlemeye karar verdim ve her zaman olduğu gibi zevkleri ile beni yanıltmadılar. Kamsahamnida çingular!:)

Flipped: 2010 yapımı bu film, The Story of Us, When Harry Met Sally, The Bucket List gibi benim çok sevdiğim filmlerin yönetmeni Rob Reiner‘a aitmiş. Rob Amca bizi yine hayalkırıklığına uğratmıyor ve 1957’de başlayıp 1963’te biten çok ama çok sevimli bir hikâye anlatıyor. Bu kez başrol oyuncularımız 13 yaşındaki Julie (Madeline Carroll) ve Bryce (Callan McAuliffe). Hikâyemiz, Bryce ve ailesinin Julie’lerin karşısındaki eve taşınması ile başlıyor. Julie, Bryce’ı görür görmez bu “göz kamaştırıcı gözleri olan” yedi yaşındaki çocuğun onun ilk aşkı olacağını şıp diye anlayıveriyor! Ve her zamanki sevimliliği ile koşup onlara yardım etmeye gidiyor. Ama Bryce, bütün iyi niyetiyle onunla tanışmaya gelmiş olan bu minik kızdan ürküyor önceleri: Çünkü Julie çok cesur, çok arkadaş canlısı; onun tam tersi yani! Okulda aynı sınıfa düştükleri zaman sevinçle gelip ona sarılan, onun kavun kokan saçlarını koklayan, bir çınar ağacının en yüksekteki dallarına korkusuzca tırmanan ve bu ağaç kesilmesin diye bütün mahalleyi inleten acayip renkli, şahane bir kız var karşısında! Her erkek böyle bir kızla baş edemez elbette; özellikle de cool takılmaya çalışan, okulda karizmasını çizdirmemeye, evde ise babasının sözünden çıkmamaya çalışan korkak bir oğlan çocuğunun bunu başarabilmesi hiç de kolay bir iş değil… Bryce Julie’nin değerini hiç bilemeden böyle tam altı sene geçiyor… Sonra, ikisi de ortaokuldayken Bryce’ın dedesi gelip onlarla yaşamaya başlıyor ve birdenbire işler tersine dönüyor: Dedesi sayesinde Julie’nin ne kadar gözkamaştırıcı bir insan olduğunu (dedesinin söylemiyle “She is quite the girl!” “esaslı kız” yani) anlamaya başlıyor bizim ufaklık. Ama ne yazık ki Julie de “insanların genellikle parçalarının toplamından daha az ettiğini” anlamış artık… Bryce’in gözkamaştırıcı gözlerinin ışığı Julie’nin gözlerinden silinmeye başlarken, Bryce acaba hayatının fırsatını kaçıracak mı, yoksa bu tatlı kızın ilk öpücüğünü kapmayı başarabilecek mi, izleyip görelim diyorum.

Ve bu kadar da değil; 60lı yılların başında Amerikan ailelerinin pek o kadar dejenere olmadığını (ehu :D) görmek ve iki çocuğun ailelerinin öyküsünü de tatlı tatlı izlemek için de muhteşem bir film bu. Filmin özeti ise, galiba büyükbabanın şu sözlerinde saklı:

“Kimilerimiz soluk, kimilerimiz saten gibi parlak, kimilerimiz ise ışıl ışıldır. Ama çok nadiren rengarenk birisiyle karşılaşırsın ve işte o zaman bu, başka hiçbir şeyle kıyaslanamaz.”

(Öhömm, tam bu noktada bir parantez açıp blogumun adına tekrardan dikkat çekmek istiyorum😀 Tamam, dikkati çektim, şimdi olaysızca dağılabiliriz :P)

Bir de eklemeden edemiyciğim: Keşke bizim okullarda da oğlanları açık artırmayla satın aldığımız “basket boys” geleneği olsaymış; belki bu sayede orta 3’teyken platonik âşık olduğum çocukla bir yemek yemiş olurdum! Zaten benim o zamanki garip zevklerim göz önüne alınırsa o çocuk için benden başka teklif veren kimse olacağını da zannetmiyorum; oğlanı ucuza kapardım valla! Haha😀😀

Buyrunuz filmin soundtrack’inden en bir leziz haliyle 60ların Pretty Little Angel Eyes‘ı:

We Teach Love (Sarangeul Gareuchyeo Deurimnida): Sadece 70 dakikalık bir film, sizi hem deli gibi güldürüp, hem de hüzünlendirip gözlerinizi doldurabilir mi? Bu Kore filmi yapıyor arkadaş! Aslında dizi olacakmış ama olamamış. Bence daha iyi olmuş; dizilerdeki gereksiz uzatmaların aksine 70 dakikaya acayip tatlı bir hikâye sığdırılmış… We Teach Love, kız tavlamak isteyen başarısız erkeklere hizmet veren bir çeşit çöpçatanlık şirketinin cool ve -elbette- aşka inanmayan patronu Kwon Tae Joon (Tae-yeong Ki) ile tanışmamızla başlıyor: Bu soğuk adama, ilk aşkı Chul Woo (Jin-woo Yang)‘ya senelerdir açılamamış umutsuz vaka bir kızcağız, adıyla sanıyla Lee Jin Yi (Gyu-ri Kim), yardım almak üzere başvuruyor.  Tae Joon prensip olarak kadınlarla çalışmadığını, çünkü onların ne istediklerini bilmez ve gönlü hemen değişiveren yaratıklar olduğunu savunsa da Jin Yi’nin ısrarlarına dayanamayıp ona yardım etmeye karar veriyor ve kızımızın ilk aşkını tavlamasını sağlamak üzere işe girişiyor. Bu arada inanılmaz komik sahneler yaşanıyor: Kulağındaki kulaklıktan kendisine verilen direktiflere göre haraket eden saf kızımızın ilk aşkı ile konuşurken saçma sapan cümleler kurması mı dersiniz; yoksa tuvaletten çıkarken eteğinin çorabına sıkıştığını fark edemeyip rezil olması mı!😀😀 Nihayet Jin Yi ilk aşkının dikkatini çekiyor çekmesine, ama bundan sonra sürpriz üstüne sürpriz bizi bekliyor: Ben tam iki kere ters köşe oldum! Çok değişik, çok şeker bir finali vardı filmin; şimdiye dek belki yüzlerce romantik komedi filmi izlediğim halde asla tahmin edemedim ve çok, çok sevdim!

Bir de esas kızımız filmin başlarındaki dalgalı saçlı haliyle bence feci halde Selin Şekerci’yi andırıyordu. Ben Selin Şekerci’yi de çok sempatik bulurum, o yüzden esas kıza ilk görüşte kanım ısınıverdi. Ayrıca film boyunca çiçeklerin anlamlarını açıkladıkça, yol ortasında bitivermiş bir karahindibayı kurtarmak için uğraştıkça onu daha da, daha da sevdim. Bir Kore filminde esas kızı bu kadar sevdiğim nadirdir, ben genelde ikinci oğlanları çok severim😀😀 Bu yönüyle de benim için enteresan bir deneyim oldu😀

Kısacası We Teach Love az zamanda büyük işler başarmak isteyenlere (eğlence anlamında :D) tavsiyemdir!😉

sinema içinde yayınlandı | Tagged , , , , | 42 Yorum

En Sevdiğim Amerikalı Aktörler

Sevgili Aslı’nın iki post’u (Koreli prensler ve Türk prensler, haha :D) bana da ilham verdi. Ben de sizle en sevdiğim Amerikalı aktörleri paylaşayım dedim. Aşağıdaki listede oyunculuk ve kariyer başarısı ön plana alınmıştır. Ama yakışıklılığa ve subjektif değerlendirmelere hiç önem vermedim desem yalan olur😛 Ayrıca popüler olandan biraz (sadece biraz… aksi takdirde 3 ve 1. sıradakilerin orda ne işi var?!) kaçındım sanırım; yoksa Brad Pitt listede, hem de en tepede olabilirdi. Galiba bu bakımdan biraz akademiye benziyorum; onlar da senelerdir zavallı Brad’e bi oscar veremediler gitti… Bense oyunculuğunu, yakışıklılığını ve film seçimlerini çok ama çok takdir etsem de, galiba bu Brangelina olayı yüzünden soğudum kendisinden (evet o köfte dudaklı, evinde ufak çapta bir Birleşmiş Milletler yaratma heveslisi, iskeletor Angelina’yı sevmiyorum lan, var mı? :P) Neyse, işte size hikaru’nun top aktörleri, buyrunuz:

Mansiyon ödülü: Robert Downey Jr. Geçmişteki tüm vukuatlarına rağmen o kadar iyi bir aktördür ki, dibe vurmuş kariyerini resmen en baştan inşa etmiştir. Sırf bunun için bile sever ve takdir ederim onu. Ayrıca çok güzel bir burnu var:) Sherlock Holmes’un ikincisini iple çekiyorum sevgili Iron Man! ^^

5. Jim Parsons: Nam-ı diğer Sheldon! Kendisi hakkındaki görüşlerimi(zi) galiba şu grafik daha iyi özetleyecektir:

Evet, o IQ’su 200 ama EQ’su 20 olan manyak fizikçi Sheldon tiplemesi olmasa bu sitcom bu kadar güzel olmazdı! Onun “bazinga!” derken suratının aldığı ifadeye gülmeyen varsa hakkaten dertli bir adamdır dostum😛 Ayrıca 73 doğumlu olup 25 gösterdiği için ayrı bir “vaovv!”u hak ediyor. Ehem, sırrını bize de versen Sheldon kardeş??

4. Jason Segel: Bu dev adamsa şirinliği ile gönlümü kazanan bir isim. Hatta sizi şaşırtacağım belki, ama pek çoklarının aksine How I Met Your Mother’da benim favori karakterim Barney değil, Marshall’dır. Evet, o çocuk ruhlu koca adama bayılıyorum:) Lily’ye olan sadakati gözlerimi yaşartıyor!:) Jason Segel şimdilik Forgetting Sarah Marshall, I Love You Man gibi vasat filmlerde rol alsa da bundan çok daha iyisini yapabileceğini biliyor ve heyecanla takip ediyorum kendisini. (2011 sonbaharında kendi yazıp yönettiği “Muppet show” filmi gelecek; bakalım nasıl bir iş çıkarmış?)

3. Johnny Depp: Bu adam var ya bu adam: Kılık değiştirme ustası, en manyak rollerin (Mad Hatter… Jack Sparrow..), en cool rollerin (Roux-Chocolat), en nahif rollerin (Edward Scissorhands… Gilbert Grape…) başarılı oyuncusu, hafiften Uzak Doğulu hatları olan (çıkık elmacık kemikleri ve o dudaklar…) hem yakışıklı hem de süper oyuncu olan adam: Hey dostum, sen insan mısın lan?! (Madame Tussauds müzesindeki balmumu heykeline yanaktan öpücük kondurduğum bi resmim var; acaba buraya eklesem gerçek zanneden olur mu? :P) Hiç gocunmadan her kılığa girebildiği için kendisini tebrik ediyor ve Allah sahibine bağışlasın, bi de Allah Tim Burton’dan ayırmasın deyip geçiyoruz:)

2. Michael C. Hall: Kendisini sinemada pek göremesek de (Gördüğümüzde de sonuç pek iç açıcı olmuyor: The Gamer felaket bir filmdi!) Michael C Hall’un aktörlüğü tek kelimeyle harikuladedir. Six Feet Under’daki rolüyle Dexter’daki halleri arasında bir gram benzerlik yoktur; bunu nasıl başarmaktadır, hiçbir fikrim yok… Valla helal olsun… 2010da Golden Globe’u alınca kendim almış kadar sevinmiştim. Üstelik o zamanlar kanserle boğuşmaktaydı😦 Neyse ki atlattı ve Dexter’la bir sezon daha evlerimize konuk olacak. Çok yaşa Michael, ve bol bol dizi ve film yap bize!

Veeee işte en sevdiğim aktör: Dı nı nı nıııııııın!

1. Leonardo DiCaprio: Ehu ehu, durun, klasik bir Titanic sendromu değil bu! Leonardo’yu ilk kez (hepimiz gibi) Titanic’le tanısam da, o zamanlar tıfıl, sıradan bir oğlandı gözümde. Evet, baby-face ve sarışın sever olduğum halde (üstelik de o sıralarda her yakışıklıdan etkilenmeye meyilli bir ergen olmama rağmen!) beni cezbetmemişti. (Allah Allah, niye öyle olmuş ki acaba? Hayret… :P) Sonra üniversite 1deyken falan sanırım, Catch Me If You Can’ini izledim, ve ondan sonra hiçbir filmini kaçırmadım. Ve sevgili Leo (hey dostum, sana Leo dememde bir sakınca yok, di mi? güzeeel…) beni hiç hayalkırıklığına uğratmadı: The Aviator, The Departed, Blood Diamond… birbirinden iyiydi. Shutter Island, geçen yıl izlediğim en iyi psikolojik gerilimdi. Ve elbette Inception: Bence Oscar almalıydı! Kısacası sevgili Leo, harika seçimleriyle benim all time favori aktörüm olmayı başardı: Artık onun filmlerine gözü kapalı gidiyorum, çünkü iyi filmler olacağından eminim. Keep up the good work Leo!😉

Şimdilik aklıma gelenler bunlar… Bu arada fark ettiyseniz listede orta yaşın üzerinde hiç isim yok. Eğer yaşlı aktörleri de işin içine katarsak Jeff Bridges, Anthony Hopkins, Robert De Niro ve Al Pacino da listeye girmeli… Eğer Avustralyalı/İngiliz aktörlerden bahsedeceksek Colin Firth, Christian Bale ve Hugh Jackman olmazsa olmaz! O listeleri de isteyen başka arkadaşlara bırakıyor ve şimdilik kaçıyorum, ja ne!😉

sinema içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | 13 Yorum