Komik :)

Bütün günü bilgisayar başında geçiren bir doktora öğrencisi ne yapar? Elbette “procrastination” yani “ıvır zıvır işlere takılıp zaman öldürmece”!!! Ben de böyle zamanlarda bir sürü internet sitesinde dolaşmak suretiyle topladığım komik materyalleri sizinle de paylaşmak ve okuyanları biraz da olsa gülümsetmek istedim. Bakalım nasıl bulacaksınız? (Tıklayıp resimleri büyütebilirsiniz efenim…) (Disclaimer: resimler bana ait değildir; imgfave.com, bobiler.org ve facebook demotivational pictures grubundan alınmıştır…)

Hayvan resimlerine bayılıyorum! İşte size ruh eşini bulmuş bir rakun (kokarca olsaydı Pepe Le Pew olduğundan şüphelenecektim!!!)

Ve bir “efsane beşlik”:

Ünlü olmak isteyen sincaba ne dersiniz? “Olum, ben aslında çok fotojeniğimdir, arkadaki kazmaları bırak beni çek!” diyo sanki!😛

Ve en bomba olanı sona sakladım: Bu resimdeki kediler mi daha komik, yoksa dans eden sarışın nerd herif mi, cidden karar veremiyorum!😀😀 (Ayrıca İngilizce alt başlığına da epey güldüm, ama burda çevirmeyeyim şimdi, hahah😀 :D)

Şimdi mantıklı bir uyarı:

Şu gazete manşetini çözebilenlere Harvard fahri doktora derecesi veriyormuş:

Veee geldik en komik kısımlara! Uzak Doğu’ya uzanmadan olur mu hiç??

Biri gözünü mü yumdu?!

Kedisi çalınanların bakacağı ilk adres!

Dünya yuvarlaktır!Pilav günü geleneği nerden mi geliyor? İşte kaynağı:

Gay Çinli asker iç ses: “Humm, Obama da taşmış!”

Bu resmi açıklayacak kelime bulamıyorum😛

Bazıları doğuştan çılgındır. Bazıları ise… eee.. (olmayınca olmuyor, zorlamamak gerek…)

Kara kayaklarınızı saplayabilirsiniz, kendiniz saplanabilirsiniz, hatta adam öldürüp gömebilirsiniz! Yeter ki sigara söndürmeyin, bu konuda çok hassasız😀Bazı insanlar hayata 1-0 yenik başlar: Çocuğunuza verdiğiniz isme dikkat etmek lâzım!Biz Amerikalıları aptal biliriz, ama onlar da Kanadalılarla çok pis dalga geçerler. Aşağıdaki haber, bu dalga geçmelerin çok da yersiz olmadığını kanıtlar gibi. Boş işlerle uğraşıyorlar (diş fırçasına yeni kıvrım eklemek… yumurtanın bir tarafını bir macun diğerini ipanayla fırçalamak…) diye İsviçreli bilim adamlarının boşuna günahını almışız: Asıl boş iş burdaymış! Ben de böyle research yapmak istiyorum lan, ohhh, kebap!

(Türkçe’si: Montreal Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmanın sonucuna göre tüm erkeklerin porno izlediği sonucuna varıldı. Kanadalı bilim adamları porno izlemeyenleri izleyenlerle karşılaştırmak üzere denek ararken bu şaşırtıcı sonuca ulaştı: 20li yaşlarında olup daha önce hiç porno izlememiş erkek denek bulunamadı!) Yav bunu bana sor, ben sana söylerdim; o kadar masraf, deney için ayrılan ödenek falan da boşa gitmemiş olurdu. Piiii…

Nette Justin Bieber’ı öyle yerin dibine sokuyorlar ki hayret edersiniz! Evet, Amerikalılar JB’yi hiç sevmiyor… Hoş, dünya üzerinde 10-17 yaş arasında olmayıp kendisini seven var mı, merak etmekteyim😀 Bu velet yetmezmiş gibi bi de Selena Gomez’ler, Rebecca Black’ler filan çıktı😛 N’apalım, biz de dalga geçer eğleniriz🙂 İşte size birkaç dalgacı resim:

Harry Potter’a uzanalım: Harry, biz seni böyle bilmezdik; n’aptın oğlum sen?!

Veee, işte en favorim olan resim geliyor: Twilight’la süper bir şekilde dalga geçen, ilk gördüğümde gülmekten karnıma ağrılar girmesine sebep olan bir resim. Özellikle “what he sees” ve “what we see” kısımlarına kopuyorum😀😀 Da da da dannnnn:

Genel, Komik içinde yayınlandı | 15 Yorum

2011 Kore Yaz Dizileri – Part 1

2011 yaz sezonu Kore dizileri açısından çok bereketli geçti. Birbirinden güzel diziler izledik / izlemeye devam ediyoruz. Her birini teker teker anlatmaya kalksam bir sürü yazı yazmam gerekeceği için tembellik yapıp sezonu şöyle genel bir değerlendireyim dedim. Böylece bu dizileri henüz izlememiş olup da “hangisini seçsem acaba?” diyenler için de bir fikir edinme imkânı olur… Korkmayınız, dizilerin sadece konularından ve artı/eksilerinden bahsedecek, mümkün olduğunca spoiler vermeyeceğim🙂

(Bu arada, bu yazı yazılırken henüz Myung Wol The Spy, Baby Faced Beauty ve Scent of a Woman’a başlamamıştım. Onlar da birbirinden güzel ve tanıtılmaya değer çıkınca yazı dizisinin ikincisini de hazırlamak şart oldu; o yüzden bu yazının başına “part 1″ı ekleyiverdim. Bir süre sonra devamını da bekleyiniz efenim :))

The Greatest Love: Bu dizimiz bir romantik komedi. Ününün doruğundaki aktör Dok Go Jin (Cha Seung Won) ile eski bir ünlü olan ve şimdi “skandallar kraliçesi” diye anılan Gu Ae Jung (Gong Hyo Jin)’in sıradışı ve son derece komik aşkını anlatıyor; bir yandan da televizyon dünyasının iç yüzünde dönen dolaplarla acı acı dalgasını geçiyor. Üstelik bu dizi hem komik, hem romantik, hem de çok duygusal; hepsinin mükemmel bir bileşimi. Hatta bu sene izlediğim en iyi romantik komedi dizisi diyebilirim – Scent of Woman’a haksızlık etme pahasına derim bunu! Daha önce hakkında şöyle bir yazı yazmıştım: https://hikaruivy.wordpress.com/2011/06/08/dinledim-okudum-izledim/ Ama daha geniş ve detaylı bilgi için Chibi‘ye veya Koredelisi‘ne bakabilirsiniz.

Artılar: Hangi birini sayayım? Muhteşem oyunculuklar, inanılmaz komik ve sürükleyici bir öykü, ve süper bir anti-kahraman: Dok Go Jin! Secret Garden’la başlayan “farklı bir esas oğlan” yaratma trendinin bu dizide de devam ettiğini görüyoruz: Kore dizilerinin klasik soğuk ve cool esas oğlanları, artık cool duruşu sadece görünüşte olan, oysa esasen son derece çocuksu, bencil ama çok da sevilesi yaratıklara dönüşmüş durumdalar. Secret Garden fenomeni gibi, Dok Go Jin de gülüşü ve birbirinden komik tepkileriyle şimdiden bir kült haline dönüştü bile.

Eksiler: Son iki bölüm. Hayır, bu haliyle bile çok iyi, ama yine de benim son iki bölümden beklentim farklıydı: Fazla spoiler vermeden şöyle söyleyeyim; Gu Ae Jung’un du-gun du-gun’unun birden hayati önem kazanmasını ve böylece genç kadının halkın gözünde en yüksek yere yükselmesini bekliyordum. Senaristler başka bir yol uygun gördüler, ve Dok Go Jin’in büyük bir tehdit unsuru gibi gösterilen hastalığı çabucak geçiştirildi maalesef… Neyse…  Bir de Gu Ae Jung’un o korkunç kıyafetleri yok mu, dizinin en kötü yanlarından birini oluşturuyordu gözümde: Ayol sen TV’lere çıkan ünlü bir hatunsun; bizim gibi sıradan vatandaşların pazara giderken bile giymeyeceği puantiyeli + çizgili, sarılı-morlu-yeşilli iğrenç kombinasyonları nasıl giyersin çok merak ediyorum haggaten…

Puanım: 9.5/10

Lie to Me: Bu dizi benim için büyük hayalkırıklığı oldu maalesef… Hakkında detaylı yazıyı mydestiny ve secret‘ın kaleminden okuyabilirsiniz. Konusunu kısaca “eskiden platonik âşık olduğu adam arkadaşı tarafından elinden alınmış olan devlet memuru kızımız Ah Jung’un, kıskanç arkadaşını uyuz etmek amacıyla zengin bir adamla evli olduğu yalanını atması ve akabinde gelişen olaylar” diye özetleyebiliriz (ben nasıl bir cümle kurdum böyle?!)

Artılar: Elbette Kang Ji Hwan ve Yoon Eun Hye. İkisini de ayrı ayrı çok severim; burada uyumlu da buldum. Tatlı bir çift olmuşlardı. Özellikle dizinin 6-7-8. bölümleri cıvarında kimyaları öyle bir tutmuştu ki, gerçekten birbirlerine âşık olduklarını düşünmeye başlamıştım (bunlar ileride bir gün evlenirse şaşmayacağım, bakın buraya yazıyorum, haha :D)! Karaoke ve kola sahneleri mesela: Son derece hoş ve Kore dizilerinde görmeye alışık olmadığımız türden sahnelerdi.

Eksiler: Yan karakterler çok yapay, çok klişe, çok sıkıcıydı. Ne Gi Jun’un kardeşinden ne de eski sevgilisinden güzel bir çatışma çıkabildi; her zamanki klişe şeyler işte… Ayrıca esas kızı kıskanan en iyi arkadaşı ve onun salak kocası karakterleri çok antipatik ve çok ama çok klişe geldiler bana. Hele dizinin en sonunda mutlu sona bağlamak için onları bizim çiftin en yakın kankaları yaptılar ya, “öeehh” diyebildim yalnızca!

Sadece bunlar olsa yine iyi: Olay örgüsü renksizdi. Zaten dizi baştan yanlış başladı; “arkadaşlarına hava atmak üzere evli olduğunu söyleyen bir kız ve bu yalana bütün dünyanın inanması” ne derece ikna edici bir hikâye olabilir ki Allahaşkına? İlk iki-üç bölüm benim için “meh” kıvamındaydı. Sonra biraz toparladı (bakınız yukarısı, “artılar” kısmı). Ama sonra yine klasik çatışmalara (eski sevgili gelir, aile büyükleri problem çıkarır…) bağladılar, benim de ekran karşısında içim bayıldı. 12’de izlemeyi bıraktım; sonra ayıp olmasın bari diye 15-16’yı izledim ama çok da keyif alamadım… Ji Hwan ve Eun Hye harcanmışlar böyle bir diziyle; o kadar diyeyim.

Puanım: 6/10

City Hunter: Bu yılın en büyük hit’lerinden biri. İlk iki bölümü şöyle bir değerlendirmiştim şurda: https://hikaruivy.wordpress.com/2011/06/17/city-hunter-ilk-izlenimler/ Ama hakkında daha ayrıntılı bir yazı için koredelisi‘ne bakabilirsiniz.

Artılar: Acayip sürükleyici bir hikâyeye sahip olması! Dizide heyecan bir an bile dinmiyor, “Acaba şimdi ne olacak?” sorusu hiç yakanızı bırakmıyor.  Romantizm ve drama da öyle: Yoon Sung ve Nana’nın ölüm tehlikesi altında (birbirlerini ölümden kurtararak ya da birbirlerinin nerdeyse ölümüne sebep olarak!) gelişen aşkları gerçekten nefes kesici. En güzeli de klasik Kore dizisi mizanseni “ikilinin arasına girmeye çalışan ikinci erkek… eski sevgili… onları ayırmaya çalışan kötü kalpli kaynana” gibi durumların bu dizide esamesinin okunmuyor olması. (Hoş, zaten Ezel tadında ilerleyen bir dizide böyle şeyler olsaydı komik kaçacaktı: Ölüm tehlikesi varken dırdırcı kaynananın lafı mı olur?!😀 :D) Bu dizi şimdiye dek Kore dizisi namına sadece romantik komediler izlemiş bünyeme çölde vaha gibi geldi; içimde diğer “sert” Kore dizilerini de izleme isteği uyandırdı. Ama bu diğer sert dizilerin komedi/romantizm dozunu City Hunter kadar iyi miktarda verebileceğinden kuşkuluyum doğrusu… Üstelik sadece romantizm ya da sadece intikam hikâyesi değil anlatılan: İyiliğin ve kötülüğün doğasına dair; babaların günahlarından çocukların ne derece sorumlu tutulması gerektiğine dair, anne-oğul, baba-oğul ilişkilerine dair bir sürü yan hikâye var ki, her biri çok iyi işlenmiş, kalbinize dokunan hikâyeler bunlar… City Hunter, hikâye anlatıcılığı konusunda aldığı tüm övgüleri hak ediyor.

Sadece bunlar da değil elbet: Çekim kalitesi ve yönetmenliği son derece üst düzey olan bir iş bu. Soundtrack bir harika. Oyunculuklar vasatın üzerinde. Ve muhteşem bir “eye candy” olan Min Ho var, daha ne olsun?🙂 Lee Min Ho’nun sanırım şimdiye kadar yaptığı en iyi şey bu dizide oynamak oldu. City hunter’ın cool, dövüş sanatlarında usta, ama yufka yürekli yakışıklısı Yoon Sung rolü kanımca canlandırdığı karakterler arasında en karizmatiği ve kendisine en çok yakışanıydı. Nasıl ki Gong Yoo Coffee Prince’le efsaneler arasına girdiyse, bence Min Ho da City Hunter’la genç yaşında unutulmazlar arasına adını yazdırdı.

Eksiler: Oldukça az… Belki yalnızca bazı şeylerin “too convenient” olmasını sayabilirim: Yani nedir, mesela Jin Pyo Yoon Sung’u annesinin kollarından kaçırdığını yanındaki adamına anlatırken Yoon Sung’un tam da o anda kapıya gelip her şeyi duyması türünden şeyler. Ya da Yoon Sung’un dinleme cihazını peşine olduğu 5 politikacıdan birinin odasına yerleştirdiği anda adamın rüşvetle ilgili bir şeylerden, ya da yok edilmesi gereken belgelerden bahsetmeye başlaması gibi… Dikkat edin, bu türden sahnelerin miktarı biraz fazla kaçmıştı. Ama sonuçta bu bir dizidir, dizilerde olur böyle şeyler derseniz başımı eğip “peki” der, huzurunuzdan ayrılırım🙂 Bir başka eleştirim ise şöyle 13-14. bölüm civarında ilk 10 bölümün heyecanının kalmamasıydı. Bunun sebebini açıkçası pek çözemedim; acaba bu kadar aksiyon benim bünyeme ağır mı geldi diye düşündüm, ama twitter’da yorumlardan anladığım kadarıyla herkes aynı şeyi düşünmüş… Sanırım babanın şeytani planlarının fazla yer tutmaya başlaması ve intikam alınacak olan 5li hikâyesinin bir süreliğine arka planda kalması buna sebep olarak gösterilebilir (oysa ilk bölümlerde öyle miydi? City Hunter politikacıları paket yapıp yapıp savcıya gönderdikçe hepimizin yüreğinin yağları eriyordu!) Neyse… Yine de her şey tadında bırakılmıştı; bence bu dizi en iyi Kore dizileri listesine girebilecek seviyede.

Puanım: 9/10

You’ve Fallen For Me (Heartstrings): Bu dizimiz de “genç güzel kız-erkek kim varsa toplayalım, içinde sanat, müzik olan bir şeyler çekelim” ekolünden bir dizi. Bu yönüyle bana Dream High’ı anımsatıp durdu! Ama sıkılmadan izleniyor mu, bence izleniyor. Ve Dream High’ın aksine biraz daha dingin, daha “slice of life” tadında. Çok abartılı olaylar, büyük sansasyonlar sevmeyen izleyicilere ilaç gibi gelecektir. Hakkında başka yazılar okumak için kimbapsushi‘ye ve koredelisi‘ne bakabilirsiniz.

Artılar: Eğlenceli, ve akıp giden, doğal bir hikâye… Genç, güzel oyuncular… (özellikle Yong Hwa😀 Kerata oyunculuğunu bir kademe daha geliştirmiş, gözlerden kaçmadı🙂 Sonracığıma her ne kadar bu kadar şirinlik sağlığa zarar desek de baterist oğlanımız ve tam bir fıstık olan şarkıcı oğlanımız da şu mübarek ramazan günlerinde güzele bakmak sevaptır kontenjanından bol bol sevap kazanmamızı sağlıyorlar!) Ve elbette müzik öğrencisi olan gençleri konu alması yönüyle bol bol güzel müzikler: Hele şu parçaya bitiyorum:

Eksiler: Humm, sanırım burda en başta sayacağım nokta “odak eksikliği” olacaktır. Yani nedir, çok fazla karakter var (ki bir çoğu bence gereksiz), çok fazla hikâye var, ve her birinin hikâyesi anlatılacak diye başrollerimiz Park Shin Hye ve Jung Yong Hwa’nın ilişkisinin gelişimi biraz eksik işleniyor gibi geliyor bana: İlk bölümlerde kıza karşı çok soğuk olan gitarcı çocuğumuzun birdenbire ondan hoşlanmaya başlamasını ben pek inandırıcı bulmadım; bu hikâye daha güzel geliştirilebilirdi. Ya da bazı hikayeler yarım yamalak işleniyor; Shin’in babasıyla ilişkisi gibi (adam çat diye hikâyeye girdi, çat diye çıktı, Shin ondan biraz gitar öğrendi, biraz ağladı, bitti gitti yani… Eee? Niye böyle bir şeye ihtiyaç duydunuz yahu, o baba olayı hiç işlenmese olmaz mıydı?) Sonra, ne idüğü belirsiz kahramanlarımız var ki; mesela tam bir çıtır olan ve ikinci erkek olacağını zannettiğim Ki Young’un son bölümlerde gereksiz bir karaktere dönüştüğü gözlerden kaçmıyor: Sahne korkusu bilmemne geyiğiyle hikâyeye girmişti; şimdi bakıyoruz yönetmen Seok Hyun ona bir video izletti, bir de sahneye çıkmadan önce Gyu Won ona “prova yapıyoruz farz et” dediği için bu korku buhar oldu gitti! Ben bunu kabul etmiyorum: Bir karakteri hikâyeye böyle dahil ediyorsanız onun gelişimini de daha iyi bir biçimde yansıtmanız gerekir sayın senaristler.

Puanım: 7.5/10

İkinci yazıda görüşmek üzere😉

Kdrama içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , | 27 Yorum

City Hall: Herkese hitap etmeyen bir drama

2009 yapımı City Hall‘u ben yeni izledim:  Kore’nin en iyi iki aktör/aktrislerinden Cha Seung Won ve Kim Sun Ah‘ın başrollerini paylaştığı bu politik dizi daha önce dikkatimi çekmemişti. Ama The Greatest Love‘la birlikte hepimize “Dok Go Jin” gibi muhteşem bir tiplemeyi armağan eden Cha Seung Won’un “My name is Kim sam Soon“da harikalar yaratan “Wonder Woman” Kim Sun Ah ile paylaştığı bir diziye daha fazla kayıtsız kalamazdım. Böylece City Hall’u izlenecekler listesinde ilk sıraya aldım.

İtiraf etmek gerekirse ilk bölümlerde diziyi pek sevemedim. Arada bir keçiboynuzu misali hoş sahneler, ya da güzel laflar yakaladığım oluyordu (ki ilk bölümün açılış sekansında Franklin P. Adams’tan yapılan “seçimler çoğunlukla insanlar birisi kazanmasın diye diğer adaya oy verdiği için kazanılır!” alıntısını buraya not düşelim; nasıl da doğru bir laf!) Ama ilk bölümler fazla sıkıcı, Kim Sun Ah kendisine o çok yakışan deli-dolu, tuttuğunu koparan kadın tiplemesinden çok uzaktaydı… Fakat neyse ki ilk bölümlerde pek ısınamadığınız karakterler zamanla o kadar çok değişip gelişiyorlar ki, onların bu yolculuğunu izlemek ve ilk bölümlerdeki halleriyle son hallerini kıyaslamak son derece keyifli oluyor: En başta ezik bir memur olan Mi Rae, ülkenin en güçlü politikacılarına kafa tutacak kadar güçlü bir kadına dönüşüyor… İlk bölümlerde kendinden başkasını düşünmeyen aşırı derecede kibirli Jo Guk, dizinin sonunda “parantezini bulmuş”, sevmeyi ve vermeyi öğrenmiş bir insan haline geliyor… Yani diziyi “bu neydi yaa? zaman kaybı…” hissiyle değil, yüzünüzde keyifli bir gülümsemeyle bitiriyorsunuz.

Yine de baştan uyarayım: Bu dizi herkese hitap edecek bir dizi değil. Kafa dağıtmak, eğlenmek için bir romantik komedi arayanlardansanız City Hall’u büyük ihtimalle sevmeyeceksiniz. City Hall, epeyce politik bir dizi: Birbirinin ayağını kaydırmaya çalışan hırslı politikacılar, rüşvet yiyenler, dönen dolaplar, seçim kampanyaları ve oy satın almalar, tüm bunlar dizide önemli yer tutuyor. (Bu arada, dizi sayesinde belediyelerin çalışması ile ilgili epeyce bilgim oldu, sanırım Türkiye’de de işleyiş çok farklı değildir🙂 ) Yani sadece aşk ve romantizm arıyorsanız City Hall size göre değil. Ayrıca içerdiği aşk öyküsü biraz daha yetişkinlere hitap eden cinsten: Başrol kahramanlarımız otuzlarının ikinci yarısındaki insanlar, ve ilişkileri de ona göre oluyor haliyle… Ki bence bu iyi bir şey; saçma sapan tepkiler verip incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden küsüp durmuyorlar; sorunları gerçekten -çinnnça çinça!-önemli sorunlar. Bu büyük engellerin üstesinden gelmek için akıllıca hamleler yapmalarını izlemek insana keyif veriyor…

Hikâyemiz, genç, hırslı bir politikacı olan Jo Guk’un, “Inju City” adındaki fakir kalmış balıkçı şehrine gelişi ile başlıyor. Bu taşra kentinde belediyede çalışan 10. dereceden (en alt derece yani) bir memur olan Shin Mi Rae ile tanışıyor ve tanıştığı ilk anda bu ezik genç kadını umursamıyor bile… Ama Mi Rae, parasızlık yüzünden son çare olarak gördüğü “İnju Sehri güzellik yarışması”na katılabilmek için genç adamın sürekli önüne çıkıp durdukça ikilinin komik ilişkisi de böylece başlamış oluyor. İki kahramanımız, güzellik yarışması’ndan Mi Rae’nin hakkını arayan tek kişilik protestosuna, oradan belediye başkanlık seçimlerine, nihayet milletvekili seçimlerine kadar uzanan daha büyük olayların içinde buluyor kendilerini. Elbette bir sürü entrika, dalavere, ve imkânsız bir aşkın da!…

Dizide pek çok efsane sahne vardı (arabadaki öpüşme sahnesi… sokak fenerlerinin teker teker yanması sahnesi… Mi Rae’nin okyanusa karşı “özür dilerim!” diye bağıra bağıra ağlarken Jo Guk’un gözünde yaşlarla onu izlemesi sahnesi… Mi Rae’nin tek kişilik protesto sahneleri… 19. bölümdeki yağmur sahnesi ki wikipedia’ya göre iki oyuncu bu sahne için ciddi ciddi saatlerce yağmur altında kalmışlar! ve elbette evlilik teklifi sahnesi…) ama beni en çok etkileyen sahne, Mi Rae ve Jo Guk’un Inju City’ye tepeden bakıp Jo Guk’un çiçeği burnunda belediye başkanına şehrin geleceğini hayal etmesini söylediği sahne oldu… Eskiden beri hevesliyimdir; siyasete atılıp bu ülke için bir şeyler yapmayı, elimi taşın altına koymayı çok kereler düşledim… Ama sonra, benim gibi duygusal bir hatunun bu işi yapamayacağına karar verdim: O kirli ve karanlık işler, dönen çarklar arasında ben ya üzüntüden kanser olurum; ya da ezilir giderim, yazık bana😛🙂 Ama yine de, Mi Rae ile Jo Guk’un Inju City’yi tepeden izleyip ileride yapılacak olan hastane, fabrika, Disneyland gibi yerleri hayal ettikleri şu sahnede boğazıma bir şeyler düğümlendi; çok çok özendim!

O zaman biraz hayal kuralım; bildiğiniz gibi bu blogda hep yaptığım şey!😀 Ben belediye başkanı olsam, yönettiğim şehri nasıl bir yere dönüştürmek isterdim, biliyor musunuz? (Bu arada siz de dizinin en güzel iki melodisini dinleyiniz: Anxious Love ve I Love You Again and Again) İşte şöyle bir şehre:

İsterdim: Geniş ve ferah yolları, tertemiz sokakları olan bir şehir…

İsterdim: Cafelerinin, restoranlarının masaları yol kenarlarına taşmış, insanların yemek yiyip sohbet ederken neşeli kahkahalar attıkları bir şehir…

İsterdim: Ortasından bir nehir geçen; nehir kenarında dünyanın en güzel parklarının, çay bahçelerinin olduğu bir şehir…

İsterdim: Okulları, hastaneleri, fabrikaları, bağları bahçeleriyle güllük gülistanlık, zengin ve refah içinde bir şehir…

İsterdim: Yağmur yağınca sokakları sel götürmeyen… Evleri depreme hazırlıklı… Çarpık kentleşme, gecekondu sorunu olmayan bir şehir…

İsterdim: Sokaklarında tinerci çocukları olmayan bir şehir… Böyle çocukların her birinin sıcacık evlerde, başlarında en iyi eğitmenlerle, en iyi biçimde yaşadığı ve değişik mesleklere yönlendirildiği…

İsterdim: Ev hanımlarına el becerilerini ihraç etme imkânı sağlamak için kooperatifler, onlara bu yönde eğitim veren halk evleri olan… Yine aynı halk evinde çocuklara, gençlere, ve elbette her yaştan vatandaşlara bilgisayar, dil, ve spor kursları verilen…

İsterdim: Sokak hayvanlarının (açlığa ve ölüme terk edildiği değil!) en iyi biçimde bakıldığı barınakları olan…

İsterdim: Kütüphaneleri kitaplarla ve insanlarla dolup taşan bir şehir… Üniversitelerinde yerli yabancı bilim adamlarının ağırlandığı, sürekli sempozyumlar düzenlendiği…

İsterdim: Eğlence parkları, aquapark, sinemalar, tiyatrolar, kayak merkezleri, plajlar, ve envai çeşit eğlence imkânı olan… Zavallı üniversite gençlerini cafe’lerde oturup okey oynamaya mahkum etmeyecek türden bir şehir!

Ve isterdim: Neşeli çocuk sesleriyle, çimlerinde sere serpe uzanmış gençleriyle, herkesin mutlu mesut yaşadığı, “yaşayan” bir şehir kurmak isterdim. Kaktüsçiçeği’nden bir alıntının tam sırasıdır (biraz çarpıtılmış halinin :P) : “Hayaller gerçek olabilir mi? Olamaz mı?”😉

Kdrama, Uzakdoğulu aktörler/aktrisler içinde yayınlandı | Tagged , , | 15 Yorum

Once upon a time, in America…

Geçenlerde evisırtında Amerika hayatımı anlattığım bir blogum olup olmadığını sordu. Ona da söylediğim gibi, hayır, maalesef yok… Ama başka bir ülkede yaşıyor olma duygusu nasıl bir şey diye merak edenler vardır diye ara ara bu konuda da bir şeyler yazmaya karar verdim. Merak etmeyin, niyetim ukalalık etmek değil😀 Zaten ukalalık edecek bir hayatım da yok, mütevazı bir öğrenci hayatı sürdürüyorum🙂 Evdeki yaşam tarzımın Türkiye’dekinden hiçbir farkı yok: Buzdolabında Türk marketlerinden (ve internetten!) aldığım Türk peynir/zeytin/reçelleri, mutfak raflarında hazır yiyecekler değil, pirinç/bulgur ve bilumum bakliyat, hatta duvarda asılı kurutulmuş biberlerim bile var😀 TV’yi de bilgisayara bağladım, akşam yemeği eşliğinde Türk dizileri izliyoruz (bu da sanırım nasıl olup da her diziden haberdar olduğumu açıklıyor :D); Amerikan kanallarını ise ayda yılda bir açarım (biraz da bilerek; çünkü burdaki kanallarda atıyorum Seinfeld’in, Friends’in bölümleri üst üste verildiği için bir defa takıldınız mı saatler boyunca TV’nin başından kalkamayabiliyorsunuz! :P) Neyse, kısacası demem o ki, ben size taşı toprağı altın Amerika’dan değil, asimile olmaktan epeyce uzak bir Türk’ün Amerika izlenimlerinden bahsedeceğim🙂

Öncelikle belki çoğunuzu şaşırtacağım ama ben genelde Amerikalıları severim. Kötü insanlar değillerdir, sıcakkanlıdırlar. Çok aptalı da vardır belki; ama benim tanıdıklarım genelde üniversite çevresinden, kültürlü ve zeki insanlar oldukları için “Amerikan halkı aptaldır” genellemesini doğrulayamayacağım. Amerikalıları severim dedim; çünkü Allah için bir kötülüklerini, bir dışlamalarını görmedim. Ama örneğin Avrupa’da bu böyle değildir: Avrupa ülkelerinde yaşamadım; sadece kısa süreli ziyaretlerim oldu; ama onlarda bile Türk olduğum için burun kıvırarak bakan tiplerle karşılaştım: özellikle İngiliz, Danimarkalı, Belçikalı ve Fransızları pek sevmem bu yüzden… Ama Amerika’da, hele hele New York, Chicago gibi büyük şehirlerde zaten çok yüksek oranda yabancı yaşıyor olduğu için (Meksikalı, Hintli ve Çinliler bu yabancı nüfusunun çoğunluğunu oluşturmakta) bir Türk kendisini hiç de dışlanmış hissetmeyecektir (ama “bible belt” yani “İncil kuşağı” denilen iç kesimlerde bu durum farklı olabilir; o konuda bir şey diyemeyeceğim…) İlginç bir şey daha söyleyeyim: Amerikalılar aslında muhafazakardır. Bakmayın siz Sex and the City türü dizilere: Amerikalılar, Avrupalıları ahlâksız bulur!😀😀 Sokaklarda öpüşen sevişen insanlara rastlayamazsınız (oysa mesela Fransa’da yollar böyle çiftlerden geçilmez😀 :D) Ayrıca çok katı Hristiyan mezhepleri vardır burda; metroda durup dururken amcanın teki ayağa kalkıp size Jesus’ın yolunun hak yolu olduğuna dair vaazlar vermeye başlayabilir! Bu katı mezheplerin en ünlüsü olan Mormon’ları muhtemelen hepiniz duymuşsunuzdur…

Times Square - Free Hugs gönüllüleri :)

Times Square - Free Hugs gönüllüleri🙂

Tabii her kültürün olduğu gibi Amerikan kültürünün de bize çok değişik gelecek olan yönleri var. Gerçi hepimiz zaten Hollywood filmleri sağolsun, bu kültürü kendimizinkinden bile iyi tanır olduk! Ama bazı ilginç ayrıntılar var ki, burada yaşamaya başlamadan önce ben bilmiyordum; belki size de ilgi çekici gelir diye onlardan bahsedeyim biraz. İleride buraya gelmeyi düşünenler varsa onlara da erken uyarı olmuş olur, haha😀

Önce, Amerikan kültüründe olup bizde olmayan ve benim sevdiğim şeyler:

1. Trafikte saygı: Trafik lambasında beklerken ışık yeşile döndüğü saniye gaza basmazsan seni kornalamaya başlayan tabakhane yolcusu şoförler ABD’de (en azından Philadelphia dışındaki şehirlerde!) yoktur. Yani ABD’de araba kullanmak (özellikle kadınsanız) çok rahat ve keyiflidir. Buna geniş şeritli yolları ve genelde otomatik vitesli olan arabaları da ekleyin, ohhh, araba sürmek ne güzel şeymiş meğer!😀 Bir tek taksicileri bu genellemelerin dışında tutuyor ve onlara dikkat etmeniz gerektiği konusunda sizi uyarıyorum: Çünkü taksici, dünyanın her yerinde taksicidir!😀

2. Herkes işinde gücündedir, kimse seni sallamaz: İster mini etek giy gez, ister türban tak; saçma sapan bakışların, “kız hepsi senin mi?” gibi beyinsizce lafların (yok, yarısını ödünç aldım… töbe töbeeee!),  hedefi olmazsın. Oohhh, yok böyle bir rahatlık… Güzel görünmeyi seven, ama taciz kurbanı olmayı da katiyyen istemeyen bir kadın için daha güzel bir ortam düşünemiyorum! Türkiye’ye dönünce en çok bunu özleyeceğim…

3. Elektronik eşya ve marka kıyafetler (tabii aşmış markalardan değil, ortalama markalardan söz ediyorum: GAP, H&M falan…) Türkiye şartlarına göre acayip ucuzdur. Bir de outlet bulursanız, rüyanızda bile görseniz inanmayacağınız fiyatlara süper şeyler alırsınız. Mesela ben geçenlerde Nine West’ten çok şık üç tane çantayı, çanta başı 15er dolardan aldım! GAP tişörtleri 10 dolara alıyorum, converse’leri 30 dolara, Nike 35-40 dolar cıvarı, H&M zaten buranın Collezione’u gibi olduğu için gayet ucuz… Öyle yani🙂

4. Amerikalılar acayip rahat adamlardır; ütüsüz gömlekler, rengi atmış kotlar, uyumsuz renkteki kıyafetlerle sosyal ortamlara girer ve bundan hiiiç gocunmazlar. Ortalama bir Türk kızı giyim tarzı ile ortamın ikoncanı olabilir. Alanında dünyanın en ünlü profesörlerinden biri sunum yapmaya siyah takım elbisenin altında bembeyaz spor ayakkabılarla gelmişti, daha ben ne diyem? Tek sorun, bu rahatlığa kendinizi fazla kaptırmanız durumunda Türkiye’ye dönüşünüzde tuhaf karşılanmanız ihtimalidir… (Mesela bizim okuldaki hocalar genelde ABD doktoralı oldukları için son derece salaş bir biçimde okula gelirlerdi ve zaman zaman müstahdemle karıştırılma tehlikesi yaşarlardı!😀 :D)

5. Görev adamı olmaları: Otobüs şoförü, yaşlı bir teyzenin otobüse bindikten sonra yerine oturmasını bekler, ondan sonra hareketlenir… Bir memura bir şey sorarsanız, en ince ayrıntısına kadar anlatır. Hem de bunu gayet güleryüzlü biçimde yapar.

6. Çocukları asla ağlamaz! Cidden, çok merak ediyorum, bu çocukları nasıl eğitiyorlar abi? Bizim veletler en ufak bir şeyde yaygarayı basarken, beyaz Amerikalı’ların sarı kafalı, aşırı derecede şeker veletleri önlerine konulmuş bir oyuncakla saatlerce oynayabilir ve gık’larını bile çıkarmazlar! Öyle çocuğum olacağını bilsem on tane doğururum valla! Ama yok, bizim genlerden mi, çokça şımartma alışkanlığından mı, her nedense çok nazlı ve şımarık çocuklarımız oluyor. O yüzden ben pek çocuk sevmiyorum (bu konuda da Gülse Birsel kafasındayım yani. Gülse’ciğim, adamımsın!😀 :D)

Times Square - "Çıplak Kovboy" şarkı söyleyip fotoğraf çektirerek para topluyor!

Times Square - "Çıplak Kovboy" şarkı söyleyip fotoğraf çektirerek para topluyor!

Ama madalyonun bir de öteki yüzü var elbette: Hem de yukarıdaki maddelerle çok bağlantılı bir biçimde! İşte geliyor, Amerikalıların en sevmediğim özellikleri:

1. Taşrada arabanız yoksa bir hiçsiniz: Public transport iğrençtir; genellikle sadece zenciler ve “white trash” dediğimiz toplumun en alt tabakasından insanlar kullanır. Otobüste kendinizi çok tuhaf tiplerle bir arada bulup tırsabilirsiniz… Şehirler arası otobüsler daha da iğrençtir; bizim ilçelere çalışan otobüsler bile bunlardan kat kat iyidir, çok ciddi söylüyorum. Cidden abi, hiç anlamıyorum: Amerikalılar geri zannettikleri Türkiye’nin şehirlerarası otobüslerinin uçaklardan bile konforlu olduğunu görselerdi oturup hallerine ağlarlardı! Neden kendileri bu konuya hiç önem vermezler; üstelik de bu ülkede karayolu taşımacılığı en az trenler kadar önemliyken, gerçekten bilemiyorum…

2. Kimse seni sallamaz: Ölsen kalsan kimsenin haberi olmaz. Evet, komşuluk falan yalan burda. Ayrıca arkadaşlık da biraz yalan: Mesela bir Amerikalıyı arabanla evine bırakırsın, “gel içeri sana çay demleyeyim iki muhabbet edelim” demek geçmez aklından. Tamam, çay demlemeyi bilmiyor olabilir (haha :D) ama bir kahve ikram etsen ona da hayır demezdim be dostum😛 Kahve ikram etmek sadece sevgili olma potansiyeli olanlara sakladıkları bir ayrıcalık galiba😛 Bu konularda biraz tuhaftırlar yani…

3. Sebze-meyve çok pahalıdır. Bir kilo domates yerine bir cumhuriyet altını al, yatırım olsun, o derece! Ayrıca çok fecii katkı maddeleri vardır; içinde “high fructose corn syrup” olmayan bir tatlı bulmak hayal gibidir; o yüzden ABD’de kilonuzu korumak acayip zordur. Zaten restoran porsiyonları, hiç abartmıyorum, Fransa’dakilerin iki katıdır; sonra da neden Amerikalılar obez, Fransızlar ince diye merak ederler… Olum, adamların iki katı kadar yemek yiyorsun, ya ne olacağdı?! Sinemalarda “bucket size” yani bildiğin kova (gerçek kova!)yla patlamış mısır satılıyor; daha ben ne diyem? Azıcık insan olun lan!

4. Klimalarrrrr! Yazın asfaltta yumurta haşlanacak kadar sıcak günlerinde ben hep elimde bir hırka ile gezmek zorunda kalıyorum: Çünkü kapalı mekânlarda hepimiz doğal habitatı Güney Kutbu olan penguenlerin soyundan geliyormuşuz da çaktırmıyormuşuz gibi bir anlayış hakim! Yahu, sizin o koca beyaz elinizin bi ayarı yok mu, o klimalar neden hep en son derecede çalıştırılmak zorunda???!!! Tamam, siz Amerikalılar kışın bile incecik şortlar ve parmak arası terliklerle gezen manyaklar olabilirsiniz; ama ben ve benim gibi normal insanlar, iki lafının biri “aman evladım hırkanı giy, üşütürsün…” “yavrum çıplak ayakla taşa basma, çocuğun olmaz” vs. olan anneler tarafından büyütüldük. Bu klimalar biz Türk kökenlilerin ABD topraklarından silinmesi için CIA tarafından özel olarak geliştirilmiş bir komplodur, dediydi dersiniz!

Benzer bir biçimde, restoranlarda getirilen suyun içinde yaz-kış buzlar yüzer, bunu da unutmayalım.

5. Görev adamı olmaları: Şimdi buna iyi bir şey dedik, ama kötü bir yanı da var. Şöyle ki, bir şey adamların görev tanımı kapsamına girmezse katiyyen insiyatif kullanıp sizin işinizi kolaylaştırmaya çalışmazlar! Bir yaşlının otobüse binmesini kırk saat bekleyen aynı otobüs şoförü, kalkış saatini bir dakika geçirdiğiniz anda sizin ilerden koşarak otobüse yetişmeye çabaladığınızı görse bile beklemez, pat diye basar gider. Saat 4’ü bir dakika geçirirseniz yan tarafta mektubun üzerine adres yazdığınızı gördüğü halde postane görevlisi yüzünüze baka baka gişesini kapar. Uyuz herifler, ne var lan on saniye daha bekleseniz?! Böyle şeyler yüzünden az küfretmedim bunlara…

6. Hitaplar: Yaşınıza başınıza, title’ınıza bakılmadan herkes birbirine ilk ismiyle hitap eder. Japonlardaki soyadıyla hitap etme olayını ne kadar abartılı buluyorsam, bu ilk isimle hitap etme olayını da o kadar abartılı buluyorum: Yahu, adam 60 yaşında, koskoca profesör. İsmi benim ders kitaplarımda geçiyor! Ben bu adama “hey, n’aber Bob?” diye nasıl sesleneyim?! “Professor Schwarz” diyeceğim elbette. Ama bu sefer de adam bunu çok tuhaf bulur ve “bana Bob de, böyle çok resmi oluyor…” deyiverir… En sonunda “Professor Bob”da anlaşma yoluna gitmek mümkün. Ama bu bile asistanlarına dahi “Hocam” diye seslenmeye alışmış bir milletin evladı için çok zor bir durum🙂 Yine de Japon öğrenciler kadar zorlanmıyoruz; zavallıcıklar burada resmen kültür şoklaması yaşıyor (hocasına “çok saygıdeğer profesör Schwarz” diye hitap eden manyakları bile var😀 :D)

7. Güvenlik olayını abartırlar: Her ay bizim eve yangın tüpü, yangın alarmı kontrolüne gelirler mesela. Hadi bunu geçtim, ayda bir yangın tatbikatı yaparlar, ya da buluttan nem kapan aşırı derecede hassas yangın alarmının ötmesiyle birlikte yanlış alarmlar yaşanır: Birdenbire evin ortasında korkunç derecede yüksek sesle alarmlar çalmaya başlar, itfaiye gelip o alarmı kapatana kadar dışarıda beklemek zorunda kalırsınız. Ben bir çıktım, iki çıktım, baktım her seferinde yanlış alarm; artık sese falan aldırmadan evde oturuyorum!!! Bir gün gerçekten yangın çıkacak ve evden çıkmayan Türk kızı yanarak öldü diye haber okuyacaksınız!😀😛 Şaka şaka, evden çıkmıyorum, çünkü ev zaten ikinci katta yahu: Yangın çıksa bile balkondan atlarım, bişiycik de olmaz. Ama dışarı çıkmadığım anlaşılırsa Amerikalı komşuların bana nasıl kınayan gözlerle bakacağını adım gibi biliyorum.😀 İki sene önce çok şiddetli bir fırtınada elektrik direkleri hasar görüp evlere iki gün süreyle elektrik verilemediği zaman bize evde yatmayı yasaklamışlardı! Neden, çünkü elektrik yoksa yangın alarmı da çalışmazmış: Yüzbinde bir ihtimalle yangın çıkarsa diye bu riski göze alamazlarmış!! Neymiş, gidip otelde kalacakmışız… “Hass…” dedik ve tabii ki otelde kalmadık, parayı sokaktan mı topluyoz kardeşim?! Gören de ömrümüz boyunca alarmlı evlerde yaşadık sanacak… Biz Türk’üz olum, bize bişi olmaz, tieyyyt!😀 (Gördüğünüz gibi bu konuda çok çabuk gaza geliyor ve aldığım tüm yüksek eğitimi bir kenara atıp milletimin genlerine kodlanmış olan “bize bişi olmaz abi” kafasına derhal giriveriyorum!😀😀 Ama onlar da bu kadar abartmasınlar canım, cık cık cık…)

8. Hiç dışarı çıkmazlar: En büyük eğlenceleri ailecek mall’a gidip alışveriş yapmaktır! Güzelim havalarda güzelim parklar bomboş olur (aslında bu bir bakıma iyi: canımız ne zaman isterse göl kenarında süper manzaralı piknik alanlarını bomboş bulup tadını biz çıkarıyoruz, ehe :D) Küçük şehirlerde dışarıda gezen tek bir insan bile bulamazsınız: dışarıdaki tek tük sayıda insan da ya köpeğini gezdirmeye ya da jogging yapmaya çıkmıştır; onun dışında bizler gibi sırf hava almak ya da insan yüzü görmek için dışarı çıkan vatandaş bulunmaz buralarda. Bu da insanı biraz fena yapıyor: Küçük şehirlerde resmen hayat yok kardeşim yaa… Bizde olsa ne güzel; çekirdek çitletip birbirlerinin dedikodusunu yapan teyzeler, dört-beş oğlan bir arada takılan yeniyetmeler, çoluk-çocuk sesleri olur… küçük şehirlerde bile şöyle bir şehir merkezine inince insan yaşadığını hisseder yahu. Burda tıss…

İşte böyle… Şimdilik aklıma gelenler bunlar, başka şeyler hatırlarsam yine benzer bir yazı yazarım🙂 Sormak istedikleriniz varsa yorum bırakabilirsiniz😉

ABD içinde yayınlandı | Tagged , | 29 Yorum

2011 Bahar Sezonu Animeleri – Part 1: AnoHana

Başlık biraz “2011 bahar modası” çağrışımı yapıyor, di mi? İdare ediniz dostlar🙂 Size bu senenin en çok ilgimi çeken ve zevkle izlediğim üç adet animesinden bahsedecektim aslında: AnoHana, Hanasaku Iroha ve Gosick. Hiçbiri shoujo ya da josei değil, ama aksiyon olmak yerine “drama” yönleri ağır basıyor. O yüzden yaşını başını almış bir hanım olarak (öhöm öhöm…) şu sakin ve tembel yaz günlerinde çok keyifle izlediğim diziler oldu bunlar. Ama ilkini yazmaya başlayıp kendimi durduramayınca okurların selameti açısından yazıyı ikiye bölmeye karar verdim.😀 O yüzden bu yazıda yalnızca Ano Hana’yı tanıtacağım. İşte geliyor:

Dizimizin resmi ismi: “Ano Hi Mita Hana No Namae o Bokutachi wa Mada Shiranai“. “Yuh, bu nasıl isim lann?” dediğinizi duyar gibiyim (eheh). “Over Her Dead Body” filminin Türkçe’ye “Sevgilimin kazara bu dünyadan göçmüş eski nişanlısıyla tanıştığım gün” ismiyle çevrilme faciası gibi bir şey cidden😀 “O gün gördüğümüz çiçeğin adını hâlâ bilmiyoruz” anlamına geliyor. Ama biz kısaca AnoHana diyeceğiz, çünkü animenin forumlarda ve “medeni dünya”da kabul gören makul ismi bu🙂 (Zaten forumlarda “We still don’t remember the name of that anime because it was too damned long” diye dalga geçiyorlar, ehu ehe😀 )

Sadece 11 bölümden oluşan kısacık, ama son derece “yoğun” bir anime olan AnoHana, üçü kız üçü erkek altı çocukluk arkadaşının hikâyesini anlatıyor: Bu altı gencin çocukluklarında birlikte geçirdikleri ve çok eğlendikleri yaz günleri, trajik bir olayla son bulur. Aradan tam on yıl geçtikten sonra eski dostlar yeniden bir araya gelirler. Ama zannedildiğinin aksine zaman her şeyin ilacı değildir… Karakterlerimizin hepsi bir biçimde geçmişteki travmaya takılıp kalmıştır ve içlerindeki boşluğu doldurmak için her biri ayrı bir teselli bulmuştur (kimi hikikomori olmuş, evden çıkmamakta;kimi kendini eğlenceye, kimiyse gezip tozmaya vermiş, bazıları ise derslere gömülüp inek olmuştur! :P) Grubun 6. elemanı Menma sayesinde tekrar yolları kesişen bu eski çocukluk arkadaşları geçmişi anıp bastırılmış hislerini, pişmanlıklarını, suçluluk duygularını ve söylenememiş aşklarını konuşmaya başlayınca ortaya büyük sırlar dökülür… ve aralarındaki o çocuksu ama içten dostluğu yeniden yakalamak için bir şans doğar belki de, neden olmasın?

Evet, spoiler vermeden çizgi dizimizin konusu böyle. Ama aşağıda daha detaylı bir anlatımını yapacağım; tamamen spoiler’sız izlemek istiyorsanız lütfen son paragrafa atlayınız😉

Çocukluklarında yaşadıkları travma şu oluyor efenim: Aralarından hepsinin en sevdiği olan, sürekli gülümseyen şeker kız Meiko “Menma” Honma, kaza sonucu nehre düşüp boğularak ölmüştür! Bu olayın üzerinden tam on yıl geçtikten sonra, grubun o zamanki lideri, şimdi ise kendini eve kapatmış bir antisosyal olan Jintan’ın başına birdenbire çok garip bir şey gelir: Menma’nın hayaletini görmeye başlar! Üstelik Menma görüntü olarak şimdi olması gereken yaştadır, yani lise çağında bir genç kız olmuştur (gerçi davranışları hâlâ 5 yaşındaki çocuk davranışıdır ya… neyse…) ve Jintan’dan eski grubu yeniden toplamasını ve hayattaki son dileğini gerçekleştirmelerini ister. Yalnız bir sorun vardır: Menma bu son dileği bir türlü hatırlayamamaktadır!

Bundan sonrası izlerken dudaklarınızda buruk bir gülümseme bırakan cinsten: Her biri bambaşka bir tarafa savrulmuş, kendince hayatlarına devam etmiş, ama aslında hiçbiri Menma’nın ölümünün yarattığı travmayı atlatamamış olan beş genç, yeniden bir araya gelirler. Başta bu durum hepsi için zordur: Bir zamanların neşeli, lider çocuğu Jintan, şimdi sosyal fobi sahibi ezik bir insana dönüşmüştür. Sessiz, herkesten hemen etkilenen, ve gizli gizli Menma’yı kıskanan Anaru, okulun kevaşe kızlarıyla takılan, adı kötüye çıkmış bir hatun olup çıkmıştır. Grubun sessiz çocuğu ve Jintan’ın hep gölgesinde kalmış olan Yukiatsu, şimdi en prestijli lisede en yüksek notları alan, süper cool ve yakışıklı bir delikanlıdır. Aynı şekilde Tsuruko da onunla aynı liseye gider ve Menma’yı ve çocukluklarını yeniden hatırlama çabalarını boşuna bulur. Sadece Poppo ruhen değişmemiş, aynı çocuk ruhuyla kalmıştır… ama o da eski bücürlüğünün aksine şimdi iri-yarı bir adama dönüşmüştür! Beş genç birlikte geçirdikleri o yazı ve ölmüş çocukluk arkadaşlarını hatırlayıp birlikte vakit geçirdikçe, bilinmeyenler, unutulanlar, ve gizli kalmış duygular ortaya dökülür…

Dizinin ilk bölümü açıkçası beni çok sarmamıştı: 5 yaşında kız sesiyle konuşan ve sürekli “Jintan… Jintan….” diye salak salak nazlanarak çocuğun kucağına atlayan Menma, bende acıma (gencecik ölmüş, tüh tüh tüh!) yerine, kendisini fecii halde tokat manyağı yapma isteği uyandırmıştı!! (yaklaşık 4738402. kez yineliyorum: kawaii olmaya çalışan mıymıy anime kızlarından neffffret ederim!!! Bu -bence- iğrenç anime karakterleri, güzelim Clannad’ı ve Honey&Clover’ı yarıda bırakma sebebimdir…) Bir de belirtmeden geçemiyciğim, yemek pişirebilen, hatta yemek yiyebilen bir hayalet, nasıl bir şeydir abi?! Yazarlar, kafanız mı güzeldi sizin?! Üstelik Jintan, Menma’nın var olduğunu diğerlerine kanıtlamak için kıçını yırtnıştı: halbuki en baştan evine davet etsen, mutfakta kendi kendine havada uçan ev aletlerini ve kendiliğinden pişen kurabiyeleri göstersen olacakmış meğer… Pöffff… Neyse lan ben bişey demiyorum😛

Ama izlemeye devam ettikçe sinir zıplatan Menma ve mantık sınırlarını zorlayan diğer faktörlere rağmen bu duygu yüklü animeyi sevmeye başladım. Bazı aşk dalgaları (evet, tahmin edebileceğiniz gibi ben Anaru’yu tutuyordum :)) ve en son bölümdeki dozu fazla kaçmış melodram pek hoşuma gitmese de, sonuç olarak izlemesi keyifli bir animeydi. Zaten “ToraDora”nın yaratıcılarına düşük kalitede bir seri yakışmazdı. Sonuç olarak, AnoHana özellikle nostaljik bünyelere, ve çocukluk anılarıyla ilgili hikâyelerle duygu yoğunluğu olan dizileri sevenlere tavsiyemdir😉

Ayrıca şu kapanış parçası ne kadar güzel, renkler ne kadar tatlı!

anime içinde yayınlandı | Tagged , , | 2 Yorum

Türk Dizileri – Sezon Sonu Karnesi

Karpuz kabuğu denize düşüp yaz sezonu açılınca bizim bütün diziler de tatile girdi sevgili okurlar… (Gerçi bu işi de hiç anlamam valla; insanların asıl yayıla yayıla TV izleyeceği zaman yaz tatili değil midir? Neden yazları TVde abuk subuk yarışma programları, ucuz bütçeli saçma salak diziler ve eskilerin tekrarları dışında hiçbir şey olmaz?! Gerçi bana ne, benim izleyeceklerimin listesi şimdiden hazır: Amerikan/İngiliz dizileri: The Wire, The Big C, Misfits; ve Kore dizileri City Hunter, Hong Gil Dong, City Hall, The Return of Iljimae ve You’ve Fallen For Me’den oluşan kalabalık bir yaz programım var. Yani son derece yoğun bir dönemimdeyim; ahh, çok çalışmam lâzım çok…😀😀 ) Hal böyleyken, geçtiğimiz senenin iddialı Türk yapımlarının bir sezonunu şöyle bi değerlendirelim, ne dersiniz? İşte size takip ettiğim dizilerin sezon sonu değerlendirmeleri:

Behzat Ç: Ahhh benim kalbimin en baş köşesine kurulan; içimdeki Angaralı magandayı uyandırıp beni hanımefendi kimliğimden ayırarak sevgilime “naber laa” diye hitap etmeme sebep olan, aksiyon ve komediyi en güzel bi biçimde harmanlayan sevgili dizim! Senin o dehşetengiz sezon finalini sanırım yıllar yıllar sonra bile unutmayacağım: Bu dumuru bir The Usual Suspects’te, bir de Se7en’da yaşamıştım (bir de 6. His’te diyebilmek isterdim, ama maalesef filme gideceğim gün sınıfta bağıra çağıra finali söyleyip bu zevkimin içine eden bi arkadaş yüzünden kısmet olmadı! Ayrıca o arkadaşa buradan sesleneyim: aradan on seneden fazla geçmiş olabilir, ama o gün yaptığın hıyarlığı hâlâ unutmadım sütoğlan: Seni face’ten takip ediyorum, hayatının bütün detaylarını biliyorum, çok pis stalker’ın oldum olum: Akrep kadını kinci olur, bir gün gelip intikamımı alacağım, kork benden! Nıhahaha😀 :D) Neyse dağıldık iyice, muhteşem final diyorduk… Hadi bir ters köşe olursun da, iki ters köşe birden bir Türk dizisi için fazla değil mi be dostlar? Biz Türk dizilerinde bu kadar zekice kurgulara alışık değiliz, dengemizi alt üst ettiniz! Şaka bir yana, hakikaten çok iyi finaldi; çok ufak şeyler dışında benim gözüme batan bir tutarsızlık olmadı; o ufak şeylerin de zaten ikinci sezonda açıklanacağına inanıyorum… Fakat finalinden de öte, Behzat Ç.’nin gönlümüze taht kurmasının asıl sebebi birbirinden harika karakterleriydi zaten. Üç aylık bir sürede bile sevgili Behzat amirimi, Hayalet’i, sevimli lahana mühendisi Cevdet’i, hatta ayı Harun’u bile özleyeceğim!😀 Dileğim o ki, bu dizi Balkanlar’dan Orta Doğu’ya, o da yetmez Amerika’dan Çin’e kadar her ülkede yayınlansın ve deliler gibi izlensin. Tüm dünya Türkler isteyince neler yapabiliyormuş görsün yav! Her hafta bir buçuk saat dizi çekip gene de kaliteyi düşürmemek budur! Serdar Akar, Emrah Serbes, Ercan Mehmet Erdem ve tüm oyuncular başta olmak üzere yapımda/yayında emeği geçen herkese helal olsun! Notum 10/10.

ÖBGZK: Ajitasyon kralı sevgili dizimiz ÖBGZK’de bütün sezon boyunca atraksiyonlar bitmek bilmedi sevgili seyirciler… Dizide hapse girmeyen, hastaneye düşmeyen, umutsuz aşka düşüp acı çekmeyen kalmadı; gözyaşları sel oldu. Hatta döktüğümüz gözyaşlarını milletçe gözyaşı şişelerinde biriktirsek ve sevabına bir baraja bağışlasak Türkiye’nin bir senelik ihtiyacını karşılayacak kadar elektrik üretirdik; çok ciddi diyorum. Neyse ki ikinci sezon var ve bu gidişle dram ve trajedi gene bitmeyecek; sayın yöneticiler baraj önerimi bi düşünsünler… Cemile ve ailesini dünyanın gelmiş geçmiş en kara bahtlı kem talihli ailesi ilan ediyorum (gerçi bir de Küçük Kadınlar faciası vardı di mi… O dizide de bu zavallı kızcağızların üzerinde dolanan cenabetlik ne menem bişiydi, hâlâ çözememişimdir… İnsan bahtsız olur da, bu kadar da olmaz ki be kardeşim! Hani karma diye bişey vardı, hani biz kardeştik?!)

Gelelim sezon finaline: Final bölümünde Ahmet’in Berrin’lerin kömürlüğünde bıraktığı silah ortaya çıktığı anda (büyük üstad Çehov’un yıllar yıllar öncesinden işaret ettiği gibi) neler olacağını anlamıştık: Bir hikâyede duvarda asılı bir tüfekten bahsedilirse o tüfek patlamak zorundadır! (Yalnız bu noktada bir parantez açıp malak Ahmet’e saydırmak istiyorum: Lan Ahmet, mal mısın sen olum?! Bir insan silahını öyle ulu orta nasıl bırakır laynnn?! Zaten bir ay boyunca Berrin’lerin kömürlüğünde yatıp kalktın, ekmek elden su gölden beslendin, zavallı fakir ailenin rızkına ortak olup zayıflayacağın yerde iyice semirmiş bir halde çıktın ordan! Tüm bunlar yüzünden zaten gıcıktım sana, bir de bu mallığını gördüm tam oldu. Ben bundan sonra Hakan’cıyım ey dostlar: Berrin’i o kapsın, nıhahaha!😀 Zaten çocukcaaz Berrin’le Ahmet’in arkasını topluycam diye bir hal oldu; motosikletle gelip ikisini kurtarmalar mı dersin (o sahne de ne komikti yav: üçü birden motosiklete binip kaçtılar! üç kişi ufacık bir motosiklette tost vaziyetinde oturmuş, çok komik görünüyorlardı😀 :D), Ahmet kendi babasını vurduğu halde ona sahip çıkmalar mı dersin… Hatta Ahmet’i öldürmek üzere hastaneye gelenlerin elinden bile onu gene Hakan kurtardı lan, daha n’apsın bu çocuk?! Ayrıca çohoş çocuk bence, böyle eski Amerikan aktörleri tipi var bu Hakan’da, beğeniyorum ben kendisini. Alooo Hakancığım, slm, nbr, asl, pls?) Öhömm, neyse, konuyu dağıtmayalım. Ne diyorduk, düğün sahnesi, evet. Şimdiii, aranızda Ali kaptanın kuzu kuzu bu nikaha boyun eğeceğini düşünen var mıydı sevgili arkadaşlar? Yoktu, de mi? Yoktu tabii, çünkü elhamdülillah zekâmız yerinde ve tam bir sezon boyunca yapmadığı itlik kalmayan ve hepsinden paçayı tereyağından kıl çeker gibi sıyıran Ali Kaptan’ın psikopatlığını kafamıza vura vura öğretti senarist amcamız saolsun… Ama koskoca bir holdingin başkanı olan pek değerli işadamımız sevgili Balıkçı (adamın adı da balıkçı kaldı yalnız… Balıkçı, başımın tacı…) böyle bir olasılığı hiç hesaba katmayarak herkesin elini kolunu sallayarak geldiği bir yerde bir kır düğünü düzenliyor, ve de düğüne davetsiz misafirlerin gelmesini engellemek için etrafa bir tane bile koruma dikmiyor! Sonra da Ali kaptan gelip silahı bunlara doğrultunca yüzlerde bir şaşkınlık, aman bir hayret peyda oluyor: Ne bekliyodunuz ulen, adamın daha önce gemiyle gelip senin evine dalmışlığı var (gemi diyorum gemiii!), tüm psikopatlığını bir kenara bırakıp “ay canımm, çok yakıştılar birbirlerine, Allah mesut etsin” deyip düğüne çiçek mi gönderecekti?! (Öyle bir şey ancak Leyla ile Mecnun’da olur, bunu da sadece en sevdiğimiz kötü karakter Arda yapar! Ardacım, adamımsın!😀 :D) O yüzden son sahnede Balıkçı’nın vurulmasına hiiiiiç üzülmedim: salak herif kendi akılsızlığına yansın! Ali kaptanın ölmeyeceğini de zaten adım gibi biliyorum; o olmazsa ortada gerilim faktörü neyin kalmayacağından birkaç gün hastanede yatıp tedavi görmekle turp gibi olacaktır… Eh, dizi karakterlerinin böğrüne beş kurşun yiyip iki günde ayağa kalkması olayı biz fanilerin dünyasında büyük bir mucize iken diziler evreninde vaka-i adiyedendir ne de olsa😉

Bu dizi hakkında yazacak daha çok şey vardı ama lafı yeterince uzattığım için burda kesiyorum. Yalnız İnci hocaya pek üzüldüm yav… Sübyancıydı-mübyancıydı ama iyi kadındı. Ayrıca onu en iyi ben anlarım (çıtırcı Hikaru kimliğimle :P), yazık canım benim; azıcık daha dişini sıkaydı, iki sene sonra Mete reşit olunca evlenir muratlarına ererlerdi… Böhü…😦 (Bir de Murat hani ölümcül hastaydı, o iş n’ooldu usta?? Aylin’i alınca herif resmen viagra yutmuşa döndü, gözler fıldır fıldır, felfecir okuyor! Kızım Aylin, sen unut Soner’i: Bu Murat seni de, onu da gömer!) Neyse, sana puanım 6/10 kanka; o da sırf güzel çekimlerin için; yoksa senaryo tırt…

Leyla ile Mecnun: Bu diziyi geç keşfedip birikmiş tüm bölümlerini su gibi içtim ve tek kelimeyle bayıldım! Her karakterinin ayrı ayrı hastasıyım! Nam nam nam’cı ve laaaapss’cı İsmail abiden arkadaşlarını satmaya hazır Erdal bakkal’a, onun gotik karısından “ben böyle bir adam mıyım?”cı Yavuz hırsız’a, ama illa ki, en çok da tıstıs Arda’sına hastayım😀 Bu Arda’dan markette satılmıyo mu? Eve alıp beslemek istiyorum ben ama? Parası neyse vericem kardeşim!😀😀

Şimdiiii, Leyla ile Mecnun’u anlatacak cümle arıyorum ama cık, bulamıyorum. Ben hayatımda bu kadar absürt, bu kadar acayip bir şey izlemedim!😀 Ama inanılmaz tatlı; göndermeler, espriler gırla gidiyor! Bir dizide hem Lost’a, hem Geleceğe Dönüş’e, hem Ferdi Tayfur ve diğer arabesk şarkıcılara, hem futbolcu Gökhan Zan’a, hepsine birden selam çakılabilir mi yau?! Bu neyin kafasıdır arkadaş?! Bu haller incirden mi, erikten mi, yoksa üzümden midir?!😀😀 Dizinin çok efsane sahneleri vardı; ama İsmail abinin aileden gelen dağcılık eğilimini anlatırken “bizde dağcılık aile mesleği… mesela benim halamı dağa kaldırdılar!” demesiyle giren hala sahnesi beni bitiren yer olmuştur! Ay hâlâ aklıma geldikçe gülüyorum, ahaha😀😀 Bir de elbette “bu kıza kadar” klibi: Bir gün boyunca evde kendi kendime “ben böyle bir adam mıydım? mıydım??” diye söylene söylene dolaşmama sebep oldu! Bir tek, evet bir tek sezon finalini beğenmedim: Absürt komedi dizisi olarak duygusala bağlamanıza bence hiç gerek yoktu sevgili senarist bey evlâdım; üstelik bunu yapabilmek için esprilerden kısmanız gözümden kaçmadı… Neyse, yine de hoşgörülebilir bir durum, ayrıca sadece 1 ay aradan sonra yeni bölümleriyle karşımızda olacak olması her şeyi affettiriyor🙂 Kısacası sana da puanım 10/10, yeni sezonda da başarılarının devamını diler, gözlerinden öperim yavrum.

“Erik çok güzel erik…”

“Nasııııılll??!”

Türk dizisi içinde yayınlandı | Tagged , , , | 14 Yorum

En Acıklı Eski Türk filmleri…

Uzun zamandır gözlerim yollarda, bu mim bana ne zaman gelecek diye bekliyordum. Sağolsun deli çingum beni ilk hatırlayan oldu (nnnayır, nnnağlamıyorum… gözüme bir şey kaçtı…) ve nostaljik acıklı Türk filmleri listesi oluşturma sırası bana geldi… Şimdi, ben biraz kolaya kaçacağım sevgili abilerim ablalarım. Şöyle ki, listedeki bazı filmler zaten bazı arkadaşlarca gayet güzel bir biçimde hatırlatıldı; hepimiz burnumuzu çekip “ah ah…” nidaları eşliğinde duygulanarak o güzelim sahneleri anımsadık. O yüzden o filmleri kısa geçmeyi planlıyorum. Ama listeye almadan da edemedim; çünkü gerçekten hüngür şakır ağladığım filmlerdi bunlar. İşte geliyor:

1. Canım Kardeşim (1973)

Ahh, bu filmi izleyip duygulanmayan bir insan evladı olabilir mi acaba? Özellikle, sizin de mini mini bir kardeşiniz varsa… (Tamam, benimki artık kazık kadar olmuş olabilir; ama yine de ömrümün sonuna kadar benim minik kuzum olarak kalacak…) Konusu ve detaylı anlatımı için La Fea‘ya ve bakabilirsiniz. Canım Kardeşim, mükemmel bir filmdir: Küçük oyuncu Kahraman Kıral, bu filmde tek kelimeyle devleşmiştir. (Zaten bu çocukcaaz gelmiş geçmiş en yetenekli Türk çocuk yıldızıyken neden sinemaya devam etmeyip mobilyacı oldu, hâlâ bilmem…) Tarık Akan ve Halit Akçatepe’nin de hakkını yemeyelim, bu iki aktör de harika oynarlar. Fakirlik, parasızlık, hastalık, ölüm… Tamam, aşk filmlerinin yeri ayrıdır; ama ölümün yanında başka şeyin lafı mı olur? Küçük bir çocuğun son isteğini anlatan bir filmden daha dokunaklı, daha trajik ne olabilir ki? Canım Kardeşim, son derece orijinal senaryosu, iç dağlayan müzikleri ve harika oyunculukları ile bu listeye birinci sıradan girmeyi hak ediyor…

2. Ah Müjgan Ah (1970)

Ahh Sadri baba ah… Ne güzel insandın sen! Komedinin hasını oynadığın gibi (Turist Ömer Uzay Yolunda mesela; benim için efsane filmlerdendir! :D) dramı da öyle güzel oynardın ki, dudakların titreyerek “bu da mı gol değil??” deyişin hâlâ kulaklarımda… İşte bu film de Sadri Alışık’ın muhteşem oyunculuğu ile efsaneleşen filmlerdendir. Öyle âşık bakar, öyle acı çeker ki; bu duyguları oynuyor olamaz, muhakkak hissetmiştir dersiniz. Sevgilisini öyle bir anlatır ki mesela: “Elleri ufacık, gözleri dört defa lacivert” diye; o hitap ilk duyduğumdan beri aklıma kazınmış, hiç çıkmamıştır… “Param olsaydı, sensiz olmazdım” diye hıçkırır Hüsnü, ve yüreğimiz dağlanır… Film hakkında uzuuuun bir yazıyı canım arkadaşım Makinosev yazdı bile; o yüzden daha fazla uzatmaya gerek duymuyorum. Sadece şunu da ekleyeyim, birkaç sene önce Bülent İnal, Özge Borak, Tuba Büyüküstün ve Sinan Tuzcu’nun oynadığı “Ihlamurlar Altında” dizisi de bu filmden esinlenmişti.Bir de o efsane son sahneyi bir defa daha anmadan edemeyeceğim: Spoiler’dan korkmayan bünyeler için gelsin:

3. Boş Çerçeve (1969)

Aslında bu film biraz komikti bence: Ortaokulda falandım izlediğimde, o yaşta bile bazı sahneleri epey acemi, biraz da yapmacık bulmuştum ki tip tip sırıtmıştım. Daha doğrusu şöyle; ilk başları zatek komiktir, çünkü film romantik komedi gibi başlar: Hülya Koçyiğit yani Alev kızımızın ablası Arzu tanımadığı bir adamla beşik kertmesidir. Ama kız buna gönüllü olmadığı için beşik kertiği (kertik??) olan delüganlıyla (ki bu delikanlımız zamanın en yakışıklı jönlerinden Kartal Tibet abimiz oluyor…) kendisi yerine kardeşi mektuplaşmaya başlar. Alev kendini kaptırıp mektuplaştığı adama aşık olur, adam da ona. Ama Kartal abi bir de öğrenir ki, ölümcül hastalığa tutulmuştur! İşte bundan sonra Kartal abinin Alev’i kendinden soğutma sahneleri vardı ki, duygulanmam gerekirken ekran başında “puhaaaa!” diye kopmama sebep olmuştu: Kartal abi asıl nişanlısıyla tanışır; sonra ölümcül hastalığa mahkum olmuş her Türk ve Kore filmi esas oğlanı gibi dünyanın en gerizekâlı planını yapar: Alev’i kendisinden soğutacaktır! Bunun için de gider ablayı tavlar! Aferin esas oğlan, son günlerini sevdiğin kadınla geçireceğine onu kendinden nefret ettir ki, hem sen acı çek, hem de o kadıncağız gerçeği öğrenince kahrolsun; planın da böylesi; vallahi bravo! Bir de şöyle sahneler vardı: Kartal Tibet ve abla, yanlarına baldız Alev’i de alır üçü birlikte dağ-taş dere-tepe gezerler. Bu gezintiler esnasında Kartal abi yan yan baldıza bakarken ablaya: “Ah Arzucuğum, siz benim hayatımın kadınısınız… Sizden öncekiler gelip geçici aşklarmış…” falan der; bu sırada kamera Alev’in onlara arkasını dönmüş/kameraya dönük bir biçimde acı içinde (ama vakur durmaya çalışarak) bu sözleri dinlemesini gösterir. Ben de her seferinde ablası ve ablasının sevgilisiyle üçüncü teker şeklinde gezmelere gitmeye doyamayan Alev’ın mallığına koparım! Alev ne diye şimdi ablasıyla birlikte olan eski sevgilisinin yamacına yamacına gider, o da nasıl bir mazohisttir, valla takdiri siz Türk halkına bırakıyorum… Filmi izlemek isteyenlere buyrunuz “yutup” link’i:

Ama Allah için sonu pek acıklıdır… Zaten filmde de ismini veren “Boş Çerçeve” şarkısı yıkar geçer adamı:

4. Teyzem (1986)

Bu film Türk sinemasının gelmiş geçmiş en iyi filmlerinden biridir bence. Yönetmen Halit Refiğ’in en iyi işlerindendir; senarist Ümit Ünal senaryoyu kendi hayat hikâyesinden yola çıkarak yazmıştır. Filmi küçük Umur’un gözünden izleriz: Umur ve annesi, yıllar sonra annesinin ailesinin evine gelirler. Burada Umur ilk kez teyzesi Üftade (Müjde Ar) ile tanışır. Üftade’cik güzeller güzeli bir genç kızdır; ama genç kızlığı üvey baba taciziyle geçmiştir… Sonra âşık olur; ama bu aşk gerçek midir hayal midir, bir türlü bilemeyiz: Çünkü Üftade, aynı zamanda şizofrendir de… Evdeki huzursuz ortamdan kurtulmak için alelacele bir evilik yapar; ama kocası (Uğur Yücel) eşcinsel çıkar! Üftade’ye dokunmaz bile, aynı evde iki yabancı olarak yaşarlar… En sonunda Üftade daha fazla dayanamaz, baba evine döner, ama çilesi bitmemiştir… Film boyunca Üftade için üzülmekten bir hal olursunuz… Son sahne zaten çok feciidir de, ondan sonra Üftade ve Umur’un mutlu geçirdikleri eski bir güne dönüş yapılınca insana daha da fena koyar: Bu eski anıda, sağlıklı, pırıl pırıl bir Üftade bütün gençliği ve neşesiyle Umur’a: “Söyle bakalım Umur,” diye sorar, “Senin sevdiğin biri var mı? Hadi söyle, kimi seviyorsun?” Umur ise çocukluğun bütün saflığıyla: “teyzemi” diye yanıtlar. O zaman Üftade çok içten, çok neşeli bir kahkaha atar. Ve siz, bu hayat dolu kızcağızın başına gelecekleri bildiğiniz için yüreğiniz fena burkulur… Sanırım esas kıza bu kadar üzüldüğüm sadece bir tek film (aslında tiyatro) daha vardı; o da Yılmaz Erdoğan’ın (bence en iyi eseri olan) “Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?” süydü: Bahtsız kız çocukları yüreğimi parçalıyor… Ah, zavallı Ünzile’ler!😦

5. Menekşe Gözler (1969)

Yine bir Sadri Alışık filmi; yine büyük ustanın beni ağlatmayı başardığı filmlerden… Sadri Alışık, Erol Büyükburç ve Fatma Girik’in başrollerini paylaştığı bir filmdir bu. Pek bilen yoktur… Pek ağlayan da yoktur belki: Çünkü göreceli olarak mutlu biter. Fakir kız Fatma Girik, sokağa düşüp Sadri Alışık’ın evine sığındıktan sonra Sadri Alışık’ın çapkın arkadaşı Erol Büyükburç’la birbirlerine aşık olurlar. Bir nevi “hatunların efendi erkek yerine piç tercihi” vakasıdır yani… Bunun üzerine, kızı koruyan kollayan, ama aslında kendisi de ona derinden âşık olmuş olan asil adam Sadri Alışık aradan çekilir; ikisini birbiriyle evlendirir… Bu yönüyle biraz “Cyrano de Bergerac”a benzer belki, hım?

Son olarak, Sadri babanın enfes sesinden “Menekşe gözlerde hiç vefa yokmuş”u dinlemeden geçmek olur mu?

Ahh, ortaokul-lise yıllarımın okuldan eve gelip TV karşısına kurulup öğledensonra kuşağında birbirinden güzel nostaljik filmlerini izlediğim zamanlarına gittim bu mim sayesinde… Ne güzel günlermiş; ah, ah… Eski Türk filmleri kültürümü de o günlere borçluyum😉 Şimdi gelelim mim’i yollamaya: Sevgili diabolo‘cum, Uzak Doğu değil ama Türk işi bir şeyler ilgini çeker diye önce sana yolluyorum😉 Ayrıca Mydestiny ve Secret da henüz -bildiğim kadarıyla, yanlışsam kusura bakmayın- kimse tarafından mimlenmedi; o zaman ben mimleyeyim🙂 Listelerinizi merakla bekleyeceğim kızlar ^^

mim, sinema içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | 13 Yorum