Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı: Bir başyapıt

(Bu yazıyı okurken bir yandan da Zen Garden‘ı dinleyebilirsiniz.)

“Bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti” diye başlayan Yeni Hayat kitabını bilir misiniz? Ben -çok üzülerek söylüyorum ki- iyi bilirim: Kendisi, okuduğum en korkunç Orhan Pamuk kitabı olur! Bu arada Orhan Pamuk’un nerdeyse tüm külliyatını okuduğumu da belirtmek isterim; aslında diğer kitapları hiç de fena değildir ve zaten Nobel ödüllü bir yazara çemkirmek bana değil edebiyat eleştirmenlerine düşer… Ama Yeni Hayat hakkında tek bir şey söyleyeceğim: OKUMAYINNN!!!

Neyse, Yeni Hayat’tan bana kalan ve uzun süre üzerimden atamadığım depresif modu (ki 16 yaşında, hayatımın baharındaydım…) telafi etmek için yeterli olup olmadığı tartışmalı olsa da, bu güzel cümle kitabı okumaktan gelen en büyük kazancım oldu ve şu anki ruh halime cuk oturdu: “Bir kitap okudum, hayatım değişti…” Doğrusu hayatım boyu çok ama çok güzel kitaplar okudum; bazı kitap karakterlerini gerçekten dostlarımmış, yaşayan kanlı canlı insanlarmış gibi benimsedim; size daha sonra her birini uzun uzun anlatırım… Ama şimdiye kadar beni bu kitap kadar sarsan, hayatımla ve dünyaya bakış açımla derinden bir bağ kurduğum bir başka kitap daha olmamıştı…

“Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı” roman falan değil, felsefi bir kitap. Ama tuhaf şey, okurken hiç ama hiç sıkılmadım, bir an bile elimden bırakamadım; bir felsefe profesörünün (Robert Pirsig) fikirler ve kavramlar üzerine çıktığı yolculuğu nefesim kesilerek takip ettim. Ve bunca yıldır neden okumamışım bu kitabı diye hayıflandım durdum! Evet, eğer düşünmekle ilgili bir iş yapıyorsanız bu kitabı mutlaka ama mutlaka okumalısınız. Örneğin öğretmenseniz, akademisyenseniz, master ya da doktora yapıyorsanız, hatta üniversite öğrencisiyseniz bile okuyun. Branşınız ne olursa olsun. Çünkü felsefe üzerine görünen bu kitapta bir mühendis olarak acayip derecede kendime yakın şeyler buldum ben, ve okuyan herkesin -özellikle içinde bir parça da olsa araştırmacı ruh taşıyanların- benle benzer duyguları paylaşacağından da eminim.

Kitabın ismi biraz ürkütücü görünebilir: Hadi “Zen” neyse, Uzak Doğu ile ilgili olan her şey bir biçimde ilgi alanımıza girer; fakat “Motosiklet bakım sanatı” ne ayak dostum?? Ama durun, teknolojik bir kitap ya da bir tamircinin el kitabı falan değil bu. Yazarın zaman zaman motosiklette karşılaşacağı sorunlardan yola çıkarak felsefi tahliller yaptığı doğru; fakat “Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı” aslında bir yol kitabı: ABD’nin orta-batı eyaletlerinin muhteşem çöl ve dağ manzarası eşliğinde motosiklet üzerinde yapılan bir yolculuğu anlatıyor. Yazar, fiziksel olarak bu yolculuğu yaparken bir yandan da geçirdiği ruhsal yolculuğu anlatıyor bize: “Nitelik” kavramını sorgularken yaşadığı büyük macerayı.

“Nitelik”, yani quality, aslında hepimizin peşine düştüğü şey: Hangimiz güzel, kaliteli işler yapmayı istemeyiz, hangimiz nitelikli bir hayat sürme peşinde değiliz ki? Peki ama nitelik nedir gerçekten? Peki bu duygu içimizde nasıl var olmuştur? Bir şeyin kaliteli olup olmadığına nasıl karar veririz? İşte kitap bunları sorguluyor. Ve bence bu işi muhteşem yapıyor: Kitabın özellikle Phaedrus’un Aristo’nun ipliğini pazara çıkardığı bölümlerini nefesim kesilerek, çok heyecanlı bir polisiye roman okurmuş gibi yutarak okudum! Resmen aydınlanma yaşadım, şaka yapmıyorum! Yazar, Doğu Roma ve Osmanlı İmparatorluğu da dahil, eski, doğu kökenli imparatorluklar yıkılıp bilim ve teknolojiye dayanan Batılı imparatorluklar yükselirken, Batı kafasının özne ve nesneyi ayırarak insanlığa aslında nasıl bir kötülük yaptığını anlatıyordu: “Bir şey yitirmeden asla bir şey kazanamazsın.” İnsanoğlu, dünyayı diyalektik hakikatlere dayanarak kavrama ve yönetme yeteneği kazanmış, bilimsel yeterliliğe sahip imparatorluklar kurmuştu belki; ama aynı büyüklükte bir anlayış imparatorluğunu kaybetmişti: Dünyanın bir parçası olmanın ve onun düşmanı olmamanın ne olduğunu içeren anlayışın…

Ve elbette romantik ve klasik bakış açıları: Pek çok insanın teknolojiye neden düşman olduğunu bilir misiniz? Çünkü anlamazlar ve bir şeyi anlamamak ona karşı bir nefret uyandırır. Fakat sorun sadece bu da değildir; akıl ve yasaları izleyen “klasik” tarz, sezgi ve yaratıcılığa dayanan “romantik”lere çok sıkıcı görünür. Matematikten nefret ediyorsanız, muhtemelen siz romantik tarzda birisiniz. Öte yandan bilimsel yasaları her şeyin üstünde tutuyorsanız, ve analiz yönünüz gelişmişse, muhtemelen klasik kafaya sahipsiniz demektir ve sanatçıları havai ruhlu, uçarı insanlar olarak algılamaya meyilli olma ihtimaliniz yüksektir. İnsanlar ya bir tarzda ya da diğerinde düşünmeye, ve karşı gruptakileri yanlış anlamaya ya da küçümsemeye eğilimlidirler. Oysa aslında iki anlayışı birleştirmek son derece elzemdir: Mesela teknolojinin artık kaba, kör, estetikten yoksun şeyler yapma lüksü yok! Çünkü insanlar artık teknolojinin onlara giyecek, yiyecek ve barınak sağlıyor olması ile yetinmiyorlar: Onun “insancıl”, “romantik” olmasını da istiyorlar: Çevreye, doğaya saygılı, yeşil enerji istemi gibi. Ve bu değişim, aslında yeni bir düşünme biçimine işaret ediyor: Şimdi, değişen anlayış kalıpları ile birlikte yeni ve daha öncekine benzemeyen bir düşünme çağına geçiyoruz (hatta geçtik bile). Pirsig’in bunu yıllar öncesinden tespit edip yazmış olması hayranlık uyandırıcı…

İşte böyle… Söylediklerim sıkıcı gelmiş olabilir; çünkü kitabı anlatmaya kelimeler yetmiyor gerçekten… O yüzden sadece bazı alıntılarla sizi neler bekleyeceğinden bahsedeyim ve bir defa daha tekrar edeyim: Bu kitabı okuyun. Bazı şeyleri daha iyi anladığınızı, daha iyi düşünebildiğinizi göreceksiniz!

Okul size taklit etmeyi öğretir. Öğretmenin istediği şeyi taklit etmezseniz kötü not alırsınız. Üniversitede ise bu biraz daha incelikle yapılır: Öğretmeni öyle bir şekilde taklit edeceksiniz ki, öğretmen sizin onu taklit etmediğinize, öğütlenenlerdeki özü kavrayıp kendi yolunuza gittiğinize inanmalıdır! Bu size A notu getirir. Öte yandan özgünlük, A ile F arasında herhangi bir not getirebilir. Ve bütün not sistemi, özgünlüğe karşı tetiktedir!” (hikaru’nun notu: doğru! hem de nasıl doğru!)

“Bilimsel araştırmalar sırasında aklınıza bile gelmeyen ufacık bir sorun çıkar ve bu sorun sizi birdenbire durdurur: Buna “takılma” denir. Artık sizin için kitaplar işe yaramaz. Bilimsel yöntem size “hangi” hipotezi kuracağınızı söylemez, sadece hipotezleri “nasıl” test edeceğinizi söyler; doğru hipotezi bulmaksa sizin yaratıcılığınıza kalmıştır.” (sayın master ve doktora öğrencileri, tanıdık geliyor mu? 😉 )

“Eğer takılmadan bir fabrika kurmak, bir motosikleti tamir etmek, hatta bir ulusu düzeltmek istiyorsanız, klasik özne-nesne bilgisi, gerekli olmasına karşın yeterli değildir. Neyin iyi olduğuna dair bir duygunuz da olmalıdır. Sizi ileri götüren budur. Bu duyu, salt sezgi değildir, yetenek de değildir: onunla birlikte doğmuş olmanıza karşın geliştirebileceğiniz bir şeydir de.”

“Mantık özne ile nesne arasında bir ayrım olduğunu varsayar, o yüzden mantık asıl bilgelik değildir. Özne ile nesne arasında ayrım olduğu yanılsamasını ortadan kaldırmanın en iyi yolu, fiziksel etkinliği, zihinsel etkinliği ve duygusal etkinliği ortadan kaldırmaktır (not: yazar burda bildiğin “trans”a girmekten bahsediyor). Bunun için pek çok disiplin vardır ve bunların en önemlisi Japonca söylenişi ile “Zen”dir.”

“Zen budistler “yalnızca oturma”dan, yani benlik ile nesne arasındaki ikiliğin bilince hâkim olmayacağı bir düşünsel pratikten söz ederler.  Üzerinde uğraştığı şeyden ayrı olduğu duygusuna yenik düşmeyen kişi için yaptığı işe “özen” gösterdiği söylenebilir. Aslında özen göstermek tam da budur: yaptığı işle özdeşleşme duygusudur.

Eğer dünyayı düzeltmek istiyorsak, yapmamız gereken şey politikalar ya da programlar üzerine konuşmak değildir. Toplumsal değerlerin doğru olması için bireysel değerlerin doğru olması gerekir. Dünyayı düzeltmenin yeri ilk olarak kendi yüreğimizi, kafamızı ve ellerimizden çıkan işi düzeltmekten geçer.”

“Tüm çözümler basittir – ama ancak siz onları bulduktan sonra…”

“Dertler asla bitmez elbette… İnsanlar yaşadıkça mutsuzluk ve talihsizlikler de olacaktır; ama artık daha önce var olmayan bir duygu var; üstelik yüzeysel değil, taa içerilere nüfuz ediyor: “Biz onu yendik! Artık daha iyi olacak!” Böyle şeyleri anlayabiliyor insan…”

baba ve oğul Pirsig'ler... kitabı okuduysanız bu resmi görünce içiniz cız edecek...

kitap içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 18 Yorum

Tayland’dan üç romantik komedi

Kore’den, Japonya’dan çok bahsettik; biraz da Tayland semalarına uzanalım: Bu Tayland var ya, çok acayip bir ülke sevgili arkadaşlar. Şimdi aslında bunu diyorum ama hakkında çok da bir şey bildiğimi zannetmeyin. Bildiklerim şunlardan ibaret: Bir defa, kulağa çok garip gelen bir dilleri var (hatta ses tonları bile bi garip oluyo bu adamların… Bakın dikkat edin; Çince, hatta Korece falan da insana başta bir tuhaf gelir, ama ben bu Taylandlılar kadar iğrenç ses tonu olan erkekleri başka hiçbir ülkede görmedim! Adamlar konuşmuyor, resmen miyavlıyor yahu! Artık özellikle seslerini bozarak konuştuklarını falan düşünüyorum, bir ırkın bütün erkeklerinin ses tonu iğrenç olamaz, olmamalı!…) Sonra, çok tatlı, resim gibi bir alfabeleri vardır, şu güzelliğe bakar mısınız: “มีใครรับสอนฟิสิกส์ ม.ปลายมั้ยค้าบ มีคนอยากเรียนน” (bu arada bu yazıyı arkadaşımın facebook status’undan çarptım, google translate’e göre fizik öğretmek istiyomuş galiba 😛 :P) Hintlilerin de buna benzer bir alfabeleri vardır, pek severim… Neyse, Tayland diyorduk: Bir de acayip tuhaf isimleri vardır: Benim Taylandlı bir arkadaşımın tam adı “Prempreedee Kitirattrakarn” mesela. Nasıl telafuz edildiği hakkında hiçbir fikrim yok! :S Zaten çocuk kendine “Guide” (rehber) dedirtiyor. Niye diğer Uzak Doğulular gibi normal bir Amerikan ismi seçmemiş, bunu da bilemiyorum… Gerçi bunu tüm Taylandlılar yapıyor; bir başka Tay arkadaşımın adı ise “Joke” (şaka) idi. Şaka mısınız olum siz?? Neyse… Bunun dışında Thai food’un ABD’de çok popüler olduğunu söyleyeyim: Ayrıca bence de, Tay mutfağı (bol miktarda bambu ve hindistan cevizi içeriyor olup et yemeklerinin bile hafif tatlımsı bir sosta geldiğini hesaba katmazsak) Uzak Doğu mutfakları arasında en güzellerinden biridir… Ve nihayet, dünyanın en güzel travestilerinin Tayland’dan çıktığını da hepimiz biliyoruz 🙂 🙂

İşte Tayland, hakkında bildiklerim bu kadarcıktan ibaret olan bir ülkeydi. Biraz da fakir, geri kalmış, küçük kızların fuhşa zorlandığı bir ülke olduğuna dair bir imaj vardı kafamda… Ama Tayland sinemasından ard arda üç film seyrettim ve üçünü de çok sevdim. Sinema endüstrisi hiç de fena değilmiş, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Benim gibi bu ülkeye karşı önyargılı olanlarınız varsa diye de böyle topluca bir yazı yazıp hepsinden azıcık bahsedeyim, sizi de izlemek üzere heveslendireyim diye düşündüm. İşte size, bu üç şirin filmin kısa kısa tanıtımları:

First Love (A Little Thing Called Love): Çok ama çok nahif bir filmdi bu: Ortaokul öğrencisi, sıradan bir kızcağızın okulun taş oğlanına olan aşkını anlatıyordu. Öyle şeker sahneleri vardı ki, Kimi ni Todoke izler gibi yüzümde bir sırıtmayla ve “awwww!” diye sesler çıkararak izlemiştim. Mesela mı: Mesela, çocuk ismini biliyor diye kızın o kadar mutlu olması ki zıp zıp zıplaması… Yıldızları parmağıyla birleştirip isminin baş harflerini yazarsa onun kendisine âşık olacağına inanması… Güzelleşme çabaları içerisine girip bütün cildini mango gibi bir şeyle kaplaması ve yüzünün sarı renk alması (Esas oğlancağız “n’oldu, sarılık mı oldun?” diye endişelenmişti :D) Bu ve bunun gibi pek şeker enstantaneler vardı film boyunca. Ergen bir kızcağızın âşık olunca yaptığı şeyler şeker değil de nedir zaten? Ehu 😀

Sonra müthiş bir sürpriz vardı filmde. Doğrusu bunu ummamıştım. Elbette ne olduğunu söyleyip seyir zevkinizin içine etmeyeceğim ama bana şu lafı anımsattığını söylemeden geçemem: “Aşk, zamanlama sanatıdır…” Doğru insanı bulsan bile, doğru zamanı yakalayamamak güzelim bir aşkı elinden kaçırmana neden olabiliyor maalesef…

Filmde benim aklıma yatmayan bir tek şey oldu, o da şu: Kız bildiğin Hintli’yken bir senede beyaz, Çinli bir hatuna dönüştü ayol!… N’aptılar, nasıl yaptılar, kızı akşamdan çamaşır suyuna mı bastılar, vallahi çözemedim… Aranızda var mı öyle ergenlik bitiminde rengi açılan biri?? Ben hiç böyle bir şeye rastlamamıştım 😛

Neyse efenim, sözü daha fazla uzatmıyorum. Ben bu filmin tanıtımını Koredelisi çingumdan okumuştum zamanında, ama o linki veremiyorum maalesef (böhü 😦 ) Sizi mydestiny, lee ve winpohu‘ya yönlendiriyorum, güle güle okuyun ^^

Bangkok Traffic Love Story: Bu film için aklımdaki tek tanım “çok sıradan, ama çok tatlı bir aşk hikâyesi” olduğudur sanırım: Esas kızımız bir kaza sonucu karşılaştığı (hatta nerdeyse kafasına araba aynası uçurduğu!) esas oğlanımızın yakışıklılığına vurulur, onu görmek için türlü dolaplar çevirir, oğlan da kıza karşı boş değildir, birlikte zaman geçirirler ve birbirlerine karşı duyguları gelişir… Bu arada kızın acayip çatlak ailesi, erkek delisi yakın kız arkadaşı, ve elbette Bangkok’un metrosundan tutun da motosikletli kuryelerine kadar tüm ulaşım hattı da hikâyemize arka fon oluşturur… (Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, bu motosikletli insan taşımacılarına bittim! Trafikten kurtulmak için süper bir çözüm! Ama arkalarına binerken muhakkak dizlik takmak lâzım! 😀 :D)

Filmin en çarpıcı yanı araya serpiştirilmiş ince esprilerdi heralde: Zaten daha ilk sahneden en yakın arkadaşının düğününde gelinliğe kusan, sonra da gidip balayı yatağına yatan esas kız beni benden aldı! 😀 😀 (Başroldeki aktisimiz çok şirin bişeydi zaten, “kawaiiii! kyeopta!” demek istiyorum kendisine 😛 :D) Sonracığıma skinny jeans giyen çocuk ve onun motosiklet + kavga maceraları beni ekran başında kıkır kıkır güldürdü 😀 Olum, o daracık kotla bacağını bile kaldıramıyorsun, yazık değil mi zavallı vücuduna? Bak ileride çocuğun olmaz yav, cık cık… Aile bireylerinin izlediği inanılmaz derecede dandik TV dizisinden de bahsetmeden geçmeyeyim; bizim Flash TV dizileri bile bundan bir gömlek yukarıdadır, o kadar diyorum! 😀 Nihayet, McBright kuyruklu yıldızı ile romantik komedimizin romantizm ayağı tamamlanmış oldu 😉

Benden filme dair söylenecekler bu kadar; ama daha ayrıntılı okumak isteyenleri Tayland sinemasının iki üstadı Sermin‘e ve Lee‘ye davet ediyorum.

Hello Stranger: Bir filme ismi ancak bu kadar cuk oturabilir! Filmimiz, Kore’de tanışan iki Taylandlı hemşeriyi anlatıyor. Hemşeri hemşeriyi gurbette… ehem, severmiş derler. Burda da iki Taylandlı anadillerinde konuşan yol arkadaşı bulmanın sevinciyle birlikte takılmaya başlıyorlar ve zamanla yol arkadaşlığı aşka dönüşüyor… Ama birbirlerine en baştan bir söz vermişler bile: İkisi de birbiri için yalnızca “stranger” olarak kalacaklar. Birbirlerine isim söylemek bile yasak! Hatta o yüzden biz seyirciler de ikilinin ismini film boyunca öğrenemiyoruz…

İki yerde kahkaha attım: Çocuğun köpek etini afiyetle mideye indirme sahnesi, ve motosiklette kızın uyuyup kalma ve çocuğun şeyini avuçlama sahnesi! Ayrıca başroldeki elemanın mimiklerine bittim. Hiç yakışıklı değildi ama acayip komik ve şirin bir tipti. Filmin ik başlarında bu şebek oğlanın, Kdrama hastası olan ve bu tutkusu sebebiyle Coffee Prince’in cafesinden tut Winter Sonata’nın heykellerine kadar her yeri ziyaret eden esas kızımızla dalga geçme sahnelerine kıkır kıkır güldüm 🙂 Zaten tüm film Kdrama tadındaydı. Kore’de geçiyor olmasının da etkisi olabilir tabii, bilemiyorum. Bu filme dair detaylı anlatımları ise Akira‘dan ve Sermin‘den okuyabilirsiniz.

Tayland semalarında şimdiden iyi eğlenceler dilerim! 😉 ^^

sinema, Uzak Doğu içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 32 Yorum

Saeng Il Chukha Hamnida Blogcan!

Eveeet sevgili çingular ve çingu olacaklar… (Bir gün herkes çingu olacak! 😀 😀 ) Caanım blogum “hikaruivy’nin renkli dünyası” bugün itibariyle 1. senesini doldurmuş bulunuyor! (Bu arada ne mal bi isim seçmişim ya ben… Hayır yani blogu on üç yaşımdayken almış olsam neyse de, koskoca kadınken “ay ihihi, çok renklidir benim iç dünyam, öyle böyle diil!” demek de neyin nesi hikaru?? O sırada içime Nil Karaibrahimgil kaçmış olmalı; ilk defa blog yazarı olmanın bünyemde yarattığı heyecana verip mazur görün lütfen 🙂 ) Aslına bakarsanız ilk yazımı 1 eylülde yayınlamıştım; kendimden bahseden bir yazıydı. Ama sonra bi daha okuyunca gereksiz bulup çöpe yolladım 😛 O yüzden şu anda blogumdaki ilk resmi yazımın yayınlanma tarihi 4 eylül görünüyor, ben de blogumun doğumgününü 4 eylül ilan ediyorum 🙂 İyi ki doğdun blogcum! 😀 😀 Sayende neler mi yaşadım? İşte son bir senemin özeti:

Şimdiii, eskiden de Uzak Doğu’ya bir aşinalığım vardı, doğruya doğru. Japonları oldum olası çok severim, üniversite yıllarımdan beri (hatta Lady Oscar’ları falan sayarsak daha da önceden beri) anime takip ederim; ayrıca New York sağolsun sayesinde ömrümde göremeyeceğim kadar Çinli’yi bir arada görüp Uzak Doğu’ya gitmiş kadar oldum, haha 😀 Ama itiraf ediyorum ki, bir sene öncesine kadar tüm Uzak Doğuluları (Japonlar hariç) bir tutardım ben: Koreli ve Çinli’nin gözümde bir farkı yoktu. Hepsi çekikti işte… Ama Hana Yori Dango’nun korkunç animesine tahammül edemeyip “dur bi de şu live action’larını deneyeyim… Gerçi çekik çekik tipler oynuyo, hiç de sevmem ama neyse…” deyip de Hana Yori Dango’nun Japon versiyonunu izlemeye başladığım zaman resmen şok geçirdim! Aman Allah’ım bu ne komik, bu ne eğlenceli, bu ne Türk filmi bir diziydi böyle! 😀 😀 Sonra dayanamadım, Kore versiyonunu açtım ve bir şok daha: Ömrümde görmediğim kadar yakışıklı çekikler ekranda inci gibi dişleriyle gülümsüyorlardı! Lan hain Koreliler, madem böyle adamlarınız vardı, neden New York’a şöylelerinden üç-beş tane yollamadınız?! Ben de bunca yıldır bütün çekik erkekleri çirkin zannederek yaşar dururdum… Flower four beni resmen çarptı, şaka değil, ahah 😀 😀 Ama şimdi bakıyorum da, Lee Min Ho hariç diğerleri Koreli oppalarımın listesinde ilk on’a giremiyorlar, düşünün yani onların üstüne daha kimleri kimleri keşfettim, ohoooo 😀 😀 Evet, Boys Over Flowers sayesinde Kore dramaları dünyasına bir daldım, pir daldım! Hâlâ çıkamıyorum! Ve Koreliler, gözümde acayip bir saygınlık kazandılar: Kore dizilerinin prodüksiyon kalitesi ve oyunculuklarındaki doğallıkla diğer Uzak Doğulular kolay kolay yarışamazlar. Hatta Korelilerin bizle benzerliklerini gördükçe Uzak Doğu’da en sevdiğim millet sıralamasında sevimli ama çatlak Japonlar’ı birincilikten indirip onları birinci ilan etmeye son derece yakınım…

Sadece diziler mi? Hayır, Hallyu etkisi bununla kalmadı elbette: Diğer blogger arkadaşlar sağolsun, Uzak Doğu müziklerine de bulaştım. Bir sene önceki bana Kore pop’u dinleyeceğimi söyleseler hayatta inanmazdım! Ayrıca teee 90larda kalıp tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş olduğunu zannettiğim boyband-girlband kavramının Kore’de hâlâ olanca canlılığıyla yaşamakta olduğunu öğrenince ilk başlarda epey gülüp dalga geçmiştim. Ama n’ooldu, her zamanki gibi tükürdüğümü yaladım: Bakıyorum da son zamanlarda baya bayaa Kpop dinler olmuşum! Bigbang, CNBlue ve FT Island favorim; T-Ara’nın, JYJ’nin, Shinee’nin ve SuJu’nun da sevdiğim şarkıları var. Ayrıca harika Jrock grupları keşfettim, Malice Mizer, Luna Sea, L’Arc En Ciel, X-Japan gibi. Visual Kei kavramıyla tanıştım. Sonra Jpop da hiç fena değil, Orange Range, Kat-Tun, Yamapi ve Arashi hakikaten çok iyi şarkılara sahipler. Bunları bunca zaman keşfedememiş olduğuma inanamıyorum. Galiba sorun şu ki, dikkatinizi özellikle o yöne çevirmezseniz, Uzak Doğu’nun, Latin Amerika’nın, ya da Hindistan’ın güzelliklerini keşfedemiyorsunuz: Çünkü maalesef Batı dünyası kendi kültürünü olabilecek her kanaldan feci halde empoze ediyor.  Neyse, geç olsun güç olmasın diyelim. 🙂

Bitti mi? Biter mi hiç? Kore dalgası, dilime dolanan bir sürü Korece kelimeye de mal oldu: Mesela şu “çingu” (arkadaş) lafı yok mu, acayip seviyorum. Ve farkında olduğunuz gibi son derece sık kullanıyorum. Hatta kendimi frenlemesem Kore çılgınlığıyla hiç ilgisi olmayan arkadaşlarıma da “çingu n’aber yaa?” diye hitap edeceğim! Zaten arada bir ağzımdan kaçar gibi oluyor da, son anda toparlıyorum! 😀 😀 Sonracığıma kızınca “ayşşşş!” ya da “aigoooo!” diye tepki vermek; çabuk olması istenen birine “palli palli!” diye el sallamak, üzüntü ve sızlanma belirtmek için “ottukeeee??” diye mızıldanmak, ve huysuzluğum tuttuğumda “şirooo! çölte anduee!” diye tepinmek benim başlıca hobilerim arasına girdiler, giderek Koreli bir kıza dönüşüyorum, imdat!

Kısacası Hallyu dalgası beni fena çarptı, etkisinden kolay kolay kurtulacağa da benzemiyorum. 🙂 Ama öte yandan da harika dostlar kazandırdı: Şu sağ taraftaki listede gördüğünüz bütün blogger’lar ve daha da fazlası (twitter’da tanışıp muhabbet ettiklerimiz) hayatıma dahil oldular ve ne iyi oldu! Sayelerinde gülüp eğleneceğim, aynı zevkleri paylaştığım insanları bulmuş oldum. Geçtiğimiz birkaç ay içinde tamamen sanal ortamda yaptığımız muhabbetler, uzun zamandır pijama partilerinden, kız muhabbetlerinden uzak olan bünyeme ilaç gibi geldi. Ayrıca içimi “yalnız değilim!” hissi kapladı ki, bir insanın kendisini weirdo olarak görmemesi için deliliğini paylaşan birileri olması elzemdir! Bana bu tutkuda eşlik eden herkese, tüm çekikseverlere, sinema, dizi ve anime tutkunlarına burdan teşekkür ediyorum! İyi ki varsınız, sayenizde bir sene, 61 (bununla birlikte 62) yazı, 900 küsür yorum ve daha ne güzellikler paylaştık ve umuyorum ki daha uzun bir süre de paylaşmaya devam edeceğiz! Saranghae çingular, kamsahamnidaaaaa! Aşağıdaki şarkı sizin için gelsin:

“Oh my friend
Oh my friend
My friend
Saranghae chinguyeo” 😉 😀


Genel, kişisel içinde yayınlandı | 35 Yorum

Memories of Murder: Kore’nin Behzat Ç.’si

Uzun zamandır şöyle iyi bir film izlemiyordum. Hurricane Irene sağolsun; kendimizi dört duvar arasında kapalı bulduğumuz bu cumartesi-pazar mecburen filmlere sardık. Ve böylece, pek çok yerde methini işittiğim Memories of Murder (Salinui Chueok) pazar akşamımızı şenlendirdi.

Memories of Murder, yönetmen Bong Joon Ho‘nun ikinci uzun metraj filmiymiş. Fakat sinematografisiyle olsun, kurgusuyla, müzikleriyle olsun, son derece başarılı bir film. Bana hangi iki filmi çağrıştırdı biliyor musunuz: İki yıl önce Oscar ödülü alan Arjantin filmi El Secreto de Sus Ojos, ve ünlü Amerikan seri katili Zodiac’tan esinlenilerek çekilen, David Fincher’ın Zodiac filmlerini. El Secreto de Sus Ojos’la en büyük benzer yanı, iki filme de hâkim olan yarı melankolik, yarı heyecanlı havaydı: Bir seri katil filminin dramatik yanının ağır basmasını pek ummazsınız; ama bu iki film de epeyce drama kaçıyor… Bunun dışında, ikisinde de derin bir sistem eleştirisi var: Arjantin filminde bir katilin ceza almadan elini kolunu sallayarak serbest kalmasını sağlayan çarpık bürokrasi eleştirilirken burda G. Kore’nin 1986 yılındaki feci hallerini görüyoruz: Her yanından öğrenci ayaklanmaları fışkıran, solcuların kahvelerde dövüldüğü, polislerin işkenceci manyaklar olduğu, bir yandan da K. Kore’nin saldırması paranoyasıyla yaşayan, şimdiye kıyasla epey fakir bir ülke… Dizilerde Kore’nin şıkır şıkır şehirlerini, en güzel insanlarını görmeye alışık olunca bu film insanda bir şok etkisi yaratabilir, uyarmadı demeyin! 😛

Zodiac’a benzerliği ise, iki filmin de açık uçlu final yapıyor olması… Spoiler vermemek için ayrıntıya girmiyorum; ama film bittiğinde uzun bir süre “ee??” diye ekrana bakıp kendimce bir anlam çıkarmaya çalıştım. Fakat sonradan öğrendim ki, tıpkı ünlü Zodiac olayı gibi, Kore’nin Seul’e çok yakın bir eyaleti olan Gyunggi’de bu seri katil olayı gerçekten de yaşanmış, ve detayları hiçbir zaman tam olarak aydınlatılamamış… Taşralı, her şeyi kendi kafasına göre yapan polis dedektifi (Song Kang Ho) ile Seul’den gelen akıllı ve işlerin kitabına uygun yürümesini isteyen yakışıklı dedektifimiz (Kim Sang Kyung) kurmaca karakterler olmakla beraber, filmin senaryosu gerçek olaylara dayanıyormuş yani…

iki dedektifimiz: soldaki taşralı sağdaki böyük şeherli

Fakat filmin benim için asıl çarpıcı yanına gelirsek: Ben bu filmde feci bir Behzat Ç. tadı aldım arkadaşlar! Tıpkı Behzat Ç.’nin kaba saba polisleri gibi, ilk önce tüm polis karakterlere fecii gıcık kaptım. Ama sonra sevdim! İşkenceci, yalancı kanıt üreten pis herifler olmalarına rağmen sevdim hem de! Önlerine gelene Allah ne verdiyse kafa göz dalmaları nasıl da bizimkileri çağrıştırıyordu! 😀 😀 Hatta bu Koreli polisler olayı iyice abartmışlardı; kurbanlarına çift ayak uçan tekmeyle dalıyorlardı!!! 😀 😛 Ahah, çok komikti, selam sabah bile vermeden pat diye uçan tekmeyle dalıyorlardı yahu, hiç böyle bişey görmemiştim 😀 😀 (Hatta feci canım çekti, ben de birine öyle uçmak istiyorum, sadist damarımı uyandırdınız lan Koreliler… :P) Filmin ilk başlarında özürlü bir çocukcağıza yapmadıklarını bırakmadılar, yazık yavrum neler çekti adamlardan 😛 Ama sonra Seul’den gelen düzgün polisimizle birlikte yavaş yavaş değiştiler. Daha doğrusu, Seullü polis taşralılara benzemeye başlarken taşralı ablak suratlı esas oğlanımız Seullü’ye dönüşmeye başladı; bu dönüşümü izlemesi son derece keyifliydi. Ayrıca oyunculuklar bir harikaydı; özellikle iki dedektif tek kelimeyle döktürüyorlardı. Ve kartpostal gibi sahneler vardı. Her yönüyle çok kaliteli bir filmdi kısacası.

Filmi fazla anlatmıyorum. Sadece izleyin ve görün diyorum. Hatta izleyin ve gülün: Korelilerle aramızdaki benzerlikleri fark ettikçe acı acı gülün. 🙂 Bu arada filme dram artı macera dedik, ama kara bir mizah da var ve bence filme çok güzel oturmuş. Daha ilk sahneden bizim taşralı polisin traktörün arkasından koşan çocuklara cücük hareketi yapmasıyla hem büyük bir dumur yaşadım, hem de Türklere özgü olduğunu zannettiğim bu ayıp el hareketinin Korelilerde de olduğunu görüp tuhaf bir sevinç duydum: Böyle, yabancı arkadaşlarına Türkçe küfür öğretirsin de onlar tuhaf telaffuzlarıyla bu küfrü söyler ya, işte o zaman hissettiğin seviyesiz bir neşelenme hissi vardır, hah ben de işte aynen öyle sevindim. Ehehe 😀 😀 Sonracığıma şu alttaki sahneyi de gülsem mi ağlasam mı hissiyle izledim: Özürlü oğlanı zorla itirafçı yapıp, polis memurlarından birini kadın kılığına sokup cinayet tatbikatına getirdiklerinde oğlancığın babasını görüp kaçmaya çalışması üzerine bir sürü polisin onu kovalaması, bu arada muhabirlerin ve gazetecilerin olaya dalması, tam bir curcuna yaşanması sahnesidir bu. Zaten cinayet mahaline langır lungur giren adamlar, traktörle izlerin üzerinden geçen insanlar, işkence ile herkesin işlemediği suçlar üstlenmesi, polisin şamanlardan medet umması… Peheyyy, Kore polisi böyleyse siz yanmışsınız dostum 😛

Filmde pek çok etkileyici sahne vardı: Mesela yönetmenin hiçbir ekstra efekt, müzik kullanmadan yarattığı, gece yarısı yolda şarkı söyleyerek yürüyen bir kadının aynı melodiyi hemen arkasından bir başkasının ıslıkla çaldığını fark ettiği andaki dehşet duygusu… Aman Tanrım, yazarken bile tüylerim diken diken oldu! Ya da kırmızı donlu herifin fabrika işçileri arasında yakalanması sahnesi sırasındaki ağır çekimler… Ufak bir yara bandı… İki kadının ıssız bir sokakta yan yana geçmesi ânında, katilin seçimi… Ve nihayet, insanı bitiren şu tünel sahnesi…

Kısacası eğer bazı şeylerin seyirciye bırakıldığı filmlerden hoşlanıyorsanız, bu filmi es geçmeyin derim. Yalnız ben bazı şeylere gıcık kaptım, onu da belirtmeden edemeyeceğim:  Tamam pek çok şeyi özellikle açıklamadınız da; bari o şarkının olayı neydi onu deyivereydiniz yahu? Bizim suratsız yakışıklı neden yağmurlu günlerde o şarkıyı istiyormuş? Ulen ben bu merakla nasıl yaşarım şimdi?? Arrrghhh! 😛 😛

sinema, Uzak Doğu içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 13 Yorum

En Blogger’lar…

Lee‘den ve Mydestiny‘den pek hoş bir mim gelmiş: “Blogger’lar N’lerini seçiyor.” Lee bütün Uzak Doğu camiasına pasladığı için benim kimseye göndermeme gerek yok, o zaman kuralları istediğim gibi eğip bükebilirim, nıhaha 😀 😀 O yüzden ben sadece belirtilen kategorilerle yetinmiyor ve kafama göre başka kategoriler de ekliyorum. Bakalım benim listemi nasıl bulacaksınız? 😉

İşte size hikaru’nun ENleri:

En iyi tasarıma sahip blogger: bunusevdim, lee (metropolgünlüğü)

En güncel blogger: winpohu ve neo. Ayrıca lee ve mavi de bloglarını sık sık güncellerler; gerçi yaz tatili süresince bunu biraz ihmal ettiler, fakat bu kadarını görmezden gelebiliriz 😛

En meraklı blogger: “Meraklı”yı araştırmacı ruhlu olarak algılıyorum ve kaktüsçiçeği‘ni tek geçerim diyorum: Sayesinde So Ji Sub enişteyle kanka olduk, artık sokakta görsem ensesine bi şaplak atıp: “Ji Sub n’aber olum yaa? Cafe işleri nası gidiyo bakiym? Senin de işin zor, ne acılar çekmişsin gençliğinde… Bu arada reklam filmlerin arasında en çok Prag’da çekilen Sony reklamını seviyorum…” diye muhabbete gireceğim! 😀 😀

En çok gezen blogger: Humm, bunu pek bilemiyorum, çünkü bizim bloglar gezi üzerine değil, Uzak Doğu üzerine… Eskiden olsa kendimi aday gösterirdim, ama şimdi bilgisayar başından kalkamayan zavallı bir öğrenciyim 😛 Ben en iyisi İzmir çevresinde araştırmadık sualtı, izlenmedik gökyüzü bırakmayan diabolo‘yu seçeyim…

En çok bilgilendiren blogger: Ucu İyagi, Neo ve Diaboloviolette ipi göğüslüyorlar 🙂 Diabolo’nun “köken bilir misiniz?” serisi muhteşemdir.

En çok eğlendiren blogger: Komik kız Kaktüs sağolsun beni çok güldürüyor 🙂 Sermin ve Kimbapsushi de öyle.  Aferin kızlar, hep böyle devam 🙂

En çok yorum yapan: Hayalciğim hiçbir yazımı pas geçmez. Kaktüs ve Masal da öyle. Sağolun var olun canlar, sayenizde geyiğin dibine vuruyor, biraz olsun dertlerimi unutuyorum 🙂

En çok özlenen: Koredelisi 😦 Aptal wordpress’le sorununu çözüp bir an önce aramıza geri dönmesi en büyük dileğim.


Gelelim benim eklediklerime (kafiye olsun diye uğraştığımdan dolayı kategori isimleri son derece saçma olabilir, mazur görün :P):

En çatlak: Mavi (ne de olsa Karadenizli 😀 :D)

En kaçak:  Sheyma (uzun süre güncellemeyince öldü mü kaldı mı bu kız demiştim ama neyse ki shounen’ler üzerine bir yazıyla geri döndü…) Zebzeyra (teee marttan beri yazmıyor… bir ses ver zeb!)

En modacı: Secret tabii ki de…

En Oppa’cı: La Fea (yeminini bile bozdun ülennn! 😀 ) ve Aslı (Koreli prensler, Türk prensler yazıları ile bu sıfatı almaya hak kazanmıştır! :D) Kaktüs’ü araştırmacı gazeteci sınıfına soktuğum için buraya almadım. Hayal, seni de Min Ho köşeni doldurduktan sonra Oppa’cı seçmeyi planlıyorum 😛 😀

En akademik: Ucu İyagi (adam post-doc beyler…)

En egzantrik: Egosantrikrapsody (eheh, isim de yakınmış 😀 :D) Türk filmlerine müziklerle bakalım post’u ve Ewan McGregor yazısındaki Star Wars minyatürü ile beni benden aldı 🙂

En özetçi: Koreesintisi (Yazıları kısa kısa olur)

En filmci: Mavi, Winpohu ve Sermin‘in film yorumlarını pek severim… Masalevi‘nin Uzak Doğu korku filmleri tanıtımları da muhteşemdir.

En öğretmen: Mydestiny (photoshop konusunda on çok şey borçluyuz ^^)

En müzisyen: Kpop dünyası konusunda bizi aydınlatan yazılarıyla Kendisi ve sadece Kore’yle yetinmeyip listeye Jrock’ı da ekleyen kimbap

En taze filiz: Korehayranı (Henüz girmiş on dört on beş yaşına 😀 :D)

En İngiliz: Chibi ve Winpohu‘nun 18-19. yy İngiliz edebiyatı hayranlığı bu kategoriyi üretmeme bahane oldu 😀

İşte benim kategorilerim de böyle 😉 Ödül alan-alamayan bütün arkadaşları tebrik eder gözlerinden öperim. İyi ki varsınız ^^

mim içinde yayınlandı | 39 Yorum

Küçüklüğümün Türk Dizileri

Çıtır blogger’larımızdan korehayranı çok tatlı bir mim başlattı: “Küçüklüğümüzün Türk dizileri” Ve öncelikle bana ve hayalmiyim’e paslamış. Ne iyi etmiş! Sayesinde ben de bir yandan ödevimi yaparken bir yandan TV karşısında dizi izlediğim, yan taraftan annemin zorla ağzıma portakal dilimleri tıkıştırmaya çalıştığı, babamın üçlü koltukta uzanıp uyukladığı ama kumandasından asla vazgeçmediği, kardeşimin muhtemelen beni gıcık ettiği o şeker mi şeker (evet, her şeye rağmen pek şeker) akşamlara geri dönmüş oldum 😀 😀 Bakalım siz bu dizileri anımsayınca hangi anılara doğru yollanacaksınız? İşte size 90ların Türk dizilerinden bir demet:

Süper Baba: Türk televizyonlarında çığır açan bir dizi varsa, o da budur arkadaşlar! Bundan önceki dizileri doğru dürüst hatırlamıyorum bile; zaten hatırlanmaya değer pek bir şey yoktu. TV izlemek -çizgi filmler dışında tabii- o günlerde benim için gereksiz bir eylemdi: Örneğin, bir zamanların fenomeni olan Bizimkiler’den ve içindeki tüm tiplemelerden nefret ederdim ben! Yine 90larda hangi cin fikirli televizyoncunun başının altından çıktığını bilemediğim ve mantar gibi yayılan “türkücü/şarkıcılara şarkı isimli dizi çekme” modası eseri ortaya çıkmış olan ucube dizilerden “ıyyykk!” efekti eşliğinde kaçardım! Hatta ıyykkk, şimdi o dizileri düşündüm de tüylerim diken diken oldu gene, o korkunç furya neydi öyle be? Türkiye’nin en esmer adamlarının en sarışın ve renkli gözlü dilberlerle oynamasının en birinci şart olduğu “Canısı”lar, “Alem Buysa”lar; yengesini başka bir adamla basan “Küçük İbo”lar, hatta karate kid bozması “Karate Can”lar… Yuhh ki ne yuhh! O günleri sağ salim atlatabilmişiz ya, gene Allah korumuş valla…

İşte televizyonculuğun yerlerde süründüğü böyle bir ortamda Süper Baba çölde açan ender bir çiçek gibiydi (benzetme de süper yalnız… edebiyat parçalıyorum, evet…). Çok güzel ve sıcacık bir mahalle hikâyesi anlatan; hem romantizm, hem komedi, hem de dram içeren dört dörtlük bir diziydi bu. Üç çocuğuna hem annelik hem babalık yapan Fiko’nun (Şevket Altuğ) zorluklarla geçen hayatını anlatıyordu. Fiko’nun çocukluk aşkı İpek (Jülide Kural), kankası kalıplı ama çok iyi bir adam olan Nihat (Sümer Tilmaç), çocukları Zeynep (Sevinç Erbulak), Alim (Eray Demirkol) ve Mine (Payende Çizmeci), ağabeyi Cevdet (Metin Çekmez), babası ve dedesi (Aytaç Yörükaslan, İhsan Devrim), ve mahalle esnafından oluşan geniş bir kadrosu vardı. Müzikleri Yeni Türkü tarafından yapılmıştı; “Bana Bir Masal Anlat Baba” hepimizin zihnine yer etmiş efsane müziklerdendir. Ayrıca dizi İstanbul’un en güzel mahallelerinden Çengelköy’de çekiliyordu. Dizi bittikten çok sonraları gidip Fiko’nun dükkanını, Nihat’ın kahvesini görmüş, kahvede bir çınar ağacının altında oturup denize nazır çay içmiş, ve TVde gösterilirken bize çok büyük görünen o yerlerin ne kadar ufacık, sokakların dar olduğunu görüp şaşırmıştım! Acaba çocukken mi gözüme büyük görünüyordu, yoksa televizyonun bir hilesi mi bu? 🙂 Neyse… Diziye sonradan dahil olan Deniz (ki kendisine Şevval Sam hayat vermekteydi) birçok ergenin ilk aşkı olmuştur, ehe 🙂 En son asi kız tiplemesiyle dahil olan Elif’se, Yaprak Dökümü’nün evde kalmış sessiz sakin ablası Fikret (Bennu Yıldırımlar)’ten başkası değildir! Zeynep’in gitar tutkusu, Alim’in GS lisesinde yaşadıkları (mesela kız meselesi yüzünden kavga ettiği çocukla baş edebilmek için aikido öğrenmişti, o sahneleri büyülenmiş gibi izlediğimi hatırlarım… Aikidoyu ilk defa bu dizide duymuştum… Sonradan kavga ettiği eleman onun en yakın arkadaşı olmuştu, adı da Emre’ydi. Çocuk yakışıklı bişey olunca adını sanını unutmamışım bak, eheh :D) Fiko’nun isyan ettiği sahneler, İpek’in hastalığı… her biri hâlâ dün gibi hatrımda. Halbuki bugün izlediğim dizileri hemencecik unutuveriyorum! 😛

Kısacası Süper Baba biz 90ların çocukları için öyle tatlı anılar bırakmış, içimizi öyle ısıtmıştır ki, şimdiki çocuklara görüp görebilecekleri kapıcı kızı Feriha’nın yalanları, zavallı Fatmagül’ün başına gelenler, ve bol bol ağalı-mafyalı dizi olduğu için resmen üzülüyorum… Zavallıcıklar, bir Süper Baba’ları bile olmayacak! 😦

Kara Melek: Bu dizimiz ancak “olaylar, olaylar!” diye özetleyebileceğimiz türden, zamanın pembe dizileri Yalan Rüzgarı ve Cesur ve Güzel’e taş çıkartacak kadar entrikayla dolu, çok acayip bir diziydi: Ece Uslu’nun canlandırdığı hanım hanımcık, uslu bir kızcağız vardı. Bu kızın babası yıllar önce kendilerini terk edip gitmişti. Kız arıyor tarıyor babasını buluyordu (bu baba Mustafa Alabora çıkıyordu) ve bu adamın şimdi zengin bir işadamı olmuş olduğunu öğreniyorduk. Bu arada bir de kızımızın ev arkadaşı vardı ki, kara melek işte buydu: Sanem Çelik’in büyük bir başarıyla hayat verdiği Kara Melek, iyi mi kötü mü bir türlü karar veremeyeceğiniz bir tipti: Ev arkadaşının bu yıllar sonra bulduğu babasını baştan çıkarıyordu (oha!), ve bir şekilde bu aileye kapağı atıyordu falan… Ha sonra ne oluyordu derseniz, valla onu hiç hatırlamıyorum. Bundan sonrasını tamamen hafızadan silmişim. Yalnız dizide Toprak Sergen oynuyordu; bir de Mehmet Ali Alabora memoli tiplemesinden önce ilk defa bu dizide görünmüştü; aklımda sadece bunlar kalmış… Bir de tabii o jenerik müziği: “sevdin dedin hiç sevmedin / sen kimleri mahvettin kara melek? sen bu hayat oyununda zalim bir yürek / sen mutluluk masalında kara bir melek!”

Yalnız Sanem Çelik, sen nasıl bir güzelliktin yahu? Erkek olsam âşık olurdum yeminle…

Sıcak Saatler: Bu dizi ilk yayınlandığı sezonda her sahnesini ekrana yapışarak takip ettiğim, çok ama çok sevdiğim bir diziydi. Mehmet Aslantuğ ve Arzum Onan’ın başrollerini paylaştığı dizimiz TV’ye bir reality show programı hazırlayan gazeteci Sedat Yalçın’ın programının reytingleri artsın diye yanına katık edilen genç ve güzel Buket’le yaşadığı fırtınalı aşkı anlatırdı. İkilimiz önce her Türk ve Kore dizisinde olduğu gibi birbirinden nefret etmiş, ama sonra büyük bir aşka düşmüşlerdi. (Yazarın notu: Yalnız şu klişenin gerçek hayatta bir örneğini görsem çocuğumu kesicem ha! İlk görüşte aşkı anlarım; ama ilk görüşte nefret ettiysen vardır bi yamukluk, bir iticilik; aynı adama sonra nasıl âşık oluyorsun ki? Var mı aranızda böyle bir aşk yaşayan, beni bilgilendirsenize…) Dizimizin ilk sezonunda muhteşem bir kötü adam tiplemesi vardı: Ceyhun Emre. Bu kötü adam kafayı Buket kızcağıza takmış, hatta onunla nişanlanmayı bile başarmıştı! Tabii sonra bu adamın süper habercimiz Sedat tarafından ipliği pazara çıkarıldı, Ceyhun Emre kaçıp kendini dağlara filan vurdu, en sonunda da öldü galiba, pek hatırlamıyorum 😛 Ama onun gidişinden sonra dizi saçmaladı, tuhaf tuhaf bir sürü kötü adamlar çıktı; ben de izlemeyi bıraktım. Ama dizideki tiplemeleri hâlâ hatırlarım: Mesela bir Cehennem Cevdet vardı ki, rahmetli Nihat Nikerel tarafından canlandırılırdı; Sedat Yalçın’la ikisinin felsefi muhabbetleri olmadan bölüm geçmezdi… Bu felsefik muhabbetlerse “sen hiç ay ışığında şeytanla dans ettin mi cehennem? oysa o ay ışığının yansıdığı damlalarda günahın bile tadı bir başkadır…” şeklindeydi! Şimdi olsa “bögkk?? bu ne be? doğru dürüst konuşsanıza olum!” demem yüksek ihtimal, ama o zamanlar böyle edebiyat parçalama olayları güzel geliyordu ne biliym (gençliğime verin…) 😛 Sedat Yalçın’ın ailesi ise Süper Baba’nın tonton babası Aytaç Yürükaslan, yılların eskitemediği Sevda Ferdağ (ki kendisi benim dedemin büyük aşkı olur 😛 :D) ve genç kızımız Şükran’dan oluşmaktaydı. Aa bir de minik Süleyman vardı: Bu ufak oğlan çocuğu Sedat’ın Bosna muhabiriyken savaşın ortasında hayatını kurtardığı ve evlat (kardeş?) edindiği bir veletti. Ama nasıl şirin, nasıl şirin bir şeydi! Yıllar sonra onun büyümüş halini yine TV ekranında, Baba Ocağı dizisinde gördüm ve bu şirin veledin göbekli çirkin bir oğlana dönüşmüş olduğunu görünce şok geçirdim! Hayat bizi neden yoruyosun?? Böhü 😦 Haaa, bir de Buket Hazal’ın babası kimdi bilin bakalım: Bizim kim beş yüz milyar isterci Kenan Işık’tı yav! Ama daha da önemlisi, kardeşi Cem Kılıç’tı ki, Ekmek Teknesi’ndeki “lan Jale” fenomeninden önce bu adamı bu dizide görüp tanımış, hastası olmuştuk. Ya da en azından ben olmuştum, eheh 😀

Kısacası güzel, hoş bir diziydi Sıcak Saatler… Biraz Süper Baba’vâri, aile dizisi tadında, biraz da sonradan gelecek olan Deliyürek’lere, Kurtlar Vadilerine yolu açacak cinsten aksiyonlar içeren, ortaya karışık bir şeydi…

Bizim Aile: Ahh bu diziyi hatırlayan var mı ki? Ömrü pek kısa oldu, halbuki ben çok ama çok sevmiştim. Yedi çocuklu orta halli bir ailenin hikâyesini anlatırdı. Başrolünde Mine Çayıroğlu -ve cımbız değmemiş kaşları- vardı. Bu kızımız pek bir hanım hanımcıktı ve bir tiyatronun kostüm sorumlusu gibi bir şeydi yanılmıyorsam. Onun sevgilisi olarak havai bir tiyatrocu tiplemesiyle Toprak Sergen diziye dahil olmuş, ama sonra galiba ikilinin arası bozulmuştu. (Bu arada bu yazıda ne çok Toprak Sergen dedik, adamın kulakları çınlaya çınlaya bir hal olmuştur… Ama 90ların yakışıklı, serseri tipli jönü olarak akla ilk o gelirdi. Şimdinin Nejat İşler’i gibi düşünün… Bi de bu Toprak Sergen Issız Adam Cemal Hünal’a benzemiyor mu sizce de? Toprak Sergen’i anımsamaya çalışıyorum ama gözümün önünde ısrarla Cemal Hünal’ın suratı canlanıyor yav…) Neyse, Mine Çayıroğlu ailenin büyük kızıydı ama en büyük çocuk olarak bir adet daşşş gibi abisi vardı: Devrim Nas. Bu çocuğu oldum olası pek bi beğenmişimdir, ama maalesef beklenen patlamayı yapamadı gitti zavallım… Ayrıca kendisi 72 doğumlu olmasına rağmen hâlâ hikaru’nun “en yakışıklı Türk aktörler” listesinde kendine yer bulabildiği için tebrik edilesidir (bir diğer 70lerin çocuğu olup hâlâ daş gibi olan adam olarak Berke Hürcan’ı da saymadan geçmeyeyim… bu ikisi dışında 75 ve öncesinde doğan bütün aktörler kapsama alanımdan çıkmış bulunuyor, bilginize…) Bu abimiz de özünde çok iyi bir insandı ama şanssızdı garibim: Ailesine tıp okuduğu hakkında yalan söylemişti ama aslında üniversiteye girememiş, hademelik mi yapıyordu, öle bişeydi (yuh yalnız, bu detayları az öncesine kadar hatırlamıyordum yemin ederim! yazmaya başlayınca aklıma geldi…) Onun sevgilisi ise Oylum Öktem’di ki, bu manken kızımız bence mankenler arasında en iyi oyunculardan ve en değişik güzellerden biriydi; ben çok severdim. Sonra neden elini eteğini çekti bu piyasadan bilmiyorum ama ciddi ciddi üzülmüştüm… (İki dakika sonra gelen edit: Valla google’da on saniye arama yapıp buldum dostlar, şu yüzdenmiş: http://www.milliyet.com.tr/2006/04/30/pazar/paz01.html) Evet, ne diyorduk? Evin ortanca çocukları sarışın liseli kızımız (ki kendisi liseliydi ama 30 yaşında falan gösteriyordu… Ayrıca kendinden epey büyük bir adamla aşk yaşıyordu dizide, Civan Canova’yla) ve Sarp-Kaya Akkaya’nın can verdiği ikizlerdi: Sarp Akkaya’yı Ezel’in Tefo’su olarak bilirsiniz; yukarıdaki resimde gözlüklü kıvırcık saçlı olan ikiz kendisi oluyor… Kaya Akkaya ise Çağan Irmak’ın Ulak’ında, Özge Özberk’in dizisi Yol Arkadaşım’da ve daha pek çok yapımda rol almıştı, mutlaka tanırsınız kendisini (o pek değişmemiş zaten… ama Tefo öyle mi? Saç maç kalmamış çocukta, piiii…) Veletlerin bir ufak boyu olan gözlüklü kızımızın inek olması dışında hiçbir özelliği kalmamış aklımda… Ve nihayet, bu aile planlamasından haberi olmayan ailenin çocuk kadrosu, sevimlilik kontenjanından diziye dahil olan Can ile tamamlanıyordu: Can’ın yaşı küçük olduğu için aşkla meşkle işi yoktu, onun olayı yaşlı bir nineyle (Jeyan Tözüm) kanka olup sokakta bulduğu kocaman bir köpeği gizlice eve getirip beslemekten ibaretti… Anne ve baba rolündeki emektar tiyatrocularımızı ise yine başka dizilerden tanıyoruz (Serpil Tamur, Süper Baba’da da anneydi; Kurtlar Vadisi’nde de anne olmaya devam ediyor… mesleğini “anne” diye değiştirmeli bence) ama ilginç olan, baba karakterini canlandıran Mehmet Çerezcioğlu’nun bir zamanlar fırtınalar kopartan ve best-seller olan “Mavi saçlı kız” kitabının yazarı, genç yaşında lösemiden ölen Burçak Çerezcioğlu’nun babası olmasıdır… Bu da böyle bir bilgi…

Evet, dediğim gibi Bizim Aile’nin ekran serüveni ne yazık ki pek uzun ömürlü olmadı, ama ben bu diziyi hep özel bir sevgiyle anarım. Ondan sonra böyle bir sürü genç kahramanı olan ve aile sıcaklığını içeren güzel bir Türk dizisi pek gelmedi çünkü.

Eveeet, yine uzun ve nostaljik bir yazının daha sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bu güzel mim’i birkaç arkadaşa daha paslamadan edemeyeceğim, ne de olsa 90ların TV’si bir deniz, daha anımsanacak ne diziler var! Sevgili Aslı ve Winpohu; size paslıyorum, olur mu? Arşivcilik dehanız ve kıyıda köşede kalmış yakışıklı aktörleri bulup çıkarma yeteneğinize güvenim tam! 😀 😀 Yazılarınızı merakla bekleyeceğim. ^^

Türk dizisi içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 39 Yorum

2011 Kore Yaz Dizileri – Part 2

Yazı dizimizin ilkini hatırlarsınız, işte burda. İlk yazıya sığdıramadığım birbirinden şahane dizilerin geri kalanını bu yazıda yorumlayacağım. Gerçi yorumlanmaya değer diziler yine bitmiyor, yine bitmiyor sevgili dostlar: Daha “Protect the Boss” var ki, ilk 4 bölüm itibariyle hakkındaki düşüncelerim gayet olumlu oldu. Karşımızda yine klişeleri yıkan, dört esas karakterinin dördü de birbirinden şeker olan bir dizi var (evet evet, ikinci kız bile gıcık değil bu dizide! İnanılır gibi değil, ama gerçekten de durum böyle! :D) Ama artık abartmayayım diyerekten ondan söz etmeyi diğer blogger arkadaşlara bıraktım, Protect the Boss ne menem bir diziymiş diye merak edenler kimbapsushi ve lee‘ye bakabilirler. Bense bu yazıda size 2011 yaz sezonu dizilerinden üç tanesini daha tanıtacağım: İşte üçü de birbirinden şeker olan Baby Faced Beauty, Myung Wol the Spy ve Scent of a Woman:

Baby-Faced Beauty: 34 yaşındaki So Young’un (Jang Na Ra) -şans mı lanet mi artık nasıl adlandırırsanız- bir özelliği vardır: Bu ufak tefek, bebek yüzlü genç kadın, 25ten bir gün bile yaşlı görünmemektedir! Ama kızcağız hayat boyu çile çekmiştir: Evi terk edip giden hayırsız bir babası, süslenip püslenip gezmek dışında bir işe yaramayan bir kardeşi ve sürekli küçük kızını kayıran bir annesi vardır; ve bu aileye bir tekstil atölyesinde çalışarak kazandığı para ile kendisi bakmaktadır. Ama günün birinde işe kendisinden daha genç bir kız alınacağı için işten atılır! Mahallelerindeki kuru temizlemecide işe başlar, bu sefer de kardeşinin düşüncesizliği yüzünden dükkandan bir elbise kaybolur, So Young elbisenin peşinde gezerken Jin Wook’la tanışır – hatta bu tanışma sonucunda kaza eseri o sırada oldukları mekânı dağıtırlar, birbirleriyle papaz olurlar, burası biraz uzun bir hikâye 🙂 Neyse, daha sonra So Young kardeşinin tembelliği yüzünden gitmediği işe onun yerine gidince Jin Wook’la bir defa daha karşılaşır. Bu şirket bir moda şirketidir ve So Young ilk defa hayallerindeki mesleği (moda tasarımı) yapma fırsatı bulmuştur! Yalnız bir sorun vardır: İşe alınabilmek için kardeşi gibi davranmış; 34 değil, 25 yaşında olduğu yalanını söylemiştir! Böylece genç kadın için yalanlarla örülü, ama gayet komik ve eğlenceli bir macera başlar…

Artılar: Eğlenceli bir hikâye. Çok tatlı, rengarenk ortamlar, güzel çekimler. İnsan izlerken içi açılıyor valla 🙂 Bir de moda tasarımına falan ilgi duyan bir tipseniz, bu diziye bayılacaksınız! Rengarenk kıyafetler, tasarımlar, biçki dikişler, bunları izlemek bile keyifliydi doğrusu 😉

Başrol oyuncuları oyunculukları ile gözüme girdiler. Ama tipleri konusunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim maalesef; erkek oyuncular pek gözüme hitap etmediler 😛 😛 Ama rollerine iyi gittiklerini belirteyim; Daniel Choi şebek ve iyi kalpli genç çocuğu, Ryu Jin ise cool ve hâlâ taş olan 30larının sonundaki patronu iyi canlandırmışlardı. Bebek yüzlü kızımız masum tipi ile, ikinci kız taş gibi oluşu ile, kardeş rolündeki diğer taş kızımız ise biraz şeytani bir havaya sahip olması ile gayet başarılı olan cast seçimini tamamlıyorlardı. Bir de Dream High’da da esas kızın kardeşi rolünde tanıdığımız ufaklık kız çocuğu var ki, küçük yaşına rağmen gene döktürüyordu kerata. 🙂

Ama dizi boyunca benim favori karakterim Jin Wook oldu. Bu kalıplı genç adam neler neler yapmadı ki So Yeung için: Dizayn ettiği ceketi diktirebilmek için eski bir fabrika şefini ikna etmesi gerektiğinden pazarcılık yapıp elbiseler mi satmadı? Dağcı kıyafetinin yağmura, güneşe, tere dayanıklılığını anlayabilmesi için gönüllü modellik yapıp buz gibi sulara, yakıcı güneşe, sivrisineklerin ısırmasına mı katlanmadı?! Kısacası Jin Wook her kadına lâzım, süper bir sevgili, süper bir arkadaştı! Bakın burda pazarcı kılığında “gel abla geeeel, batan geminin malları bunlaaaar, ikizlere takke de var!” diye çığırırken çekilmiş fotoları:

Ayrıca dizide çok tatlı, sıcacık romantizm dolu sahneler vardı. Mesela şu öpücük sahnesi:

Eksiler: Dizi bence 11de tavan yaptı: Dizi boyunca bu bölümdeki kadar güldüğümü, “eyvah, şimdi ne olacak?” diye heyecan yaptığımı ve duygulandığımı bilmiyorum. Ama sonra inişe geçti; son bölümlere doğru biraz gereksiz uzatılmış gibi geldi (bunda dizinin 2 bölüm uzatılmasının da etkisi olabilir) Bir başka negatif yön olarak, ikinci kız Kim Min Seo (ki kendisini SKKS’da çok beğenmiş, hastası olmuştum) aşırı kıskançlıklara kapılıp çok klasik entrikalara giriştikçe uyuz oldum: Artık şu evil karakterleri biraz daha gerçekçi yapınız sayın senaristler, kimse durup dururken iyi bir insandan nefret etmez. Sonra bazen senaristlerin kafası karışıp hikâyeyi gereksiz yerlere dağıttıkları oldu: Mesela bir amca karakteri vardı ki, diziye niye girdi niye çıktı hâlâ bir anlam verebilmiş değilim… Neyse… Bir de son olarak, noona-dongseng aşkı hikâyelerini çok sevsem de (evet, artık biliyorsunuz, çıtırcı kimlik…) bu dizide başrol oyuncuları arasındaki kimya bence biraz yetersizdi… Yine de izlemesi keyifli, çıtır çerez bir diziydi; romantik komedi seven gruptansanız gönül rahatlığı ile izleyebilirsiniz.

Puanım: 8/10

Myung Wol The Spy: Acayip derecede komik, eğlenceli ve romantik bir dizi bu: Dünyanın en şaşkın ajanı Myung Wol’la tanışın!

Ajanımız Myung Wol (Han Ye Seul), Kuzey Koreli genç bir askerdir. Hayattaki tek ideali Kuzey Kore İstihbarat’ına girmek olan genç kız, ardı ardına gelen tesadüfler sonucu kendini Güney Kore’de çok gizli bir görevin içinde bulur: Hallyu Star Kang woo’yu (Eric) tavlayacak, onunla evlenecek ve birlikte Kuzey Kore’ye iltica edeceklerdir! Böylece Kuzey Kore’nin Güney Kore’ye “Hahaha, en ünlü yıldızlarınızdan biri bize iltica etti! Nası koyduk ama?!” demesini sağlayacaktır. 😀 😀

Fakat şöyle bir sorun vardır: Myung Wol, bugüne kadar hiçbir erkekle ilişkisi olmamış, kendini tamamen görevine adamış, kadınsı çekicilik nasıl kullanılır bilmeyen bir kızcağızdır. Ona bu zorlu görevde Güney Kore’de gizli kimlikle yaşayan iki Kuzey Kore ajanı; bir zamanların Mata Hari’si olan Ri Ok Soon, ve bir dedektiflik bürosu işleten Han Hee Bok yardımcı olacaklardır. İşin içine Kang Woo’nun dizideki partneri ve kendisine aşık olan Joo In Ah (Jang Hee Jin) ve yine Kuzey Koreli bir ajan olan Choi Ryu (Lee Jin Wook) da girince işler iyice arap saçına döner!

Artılar: Acayip eğlenceli ve akıcı bir hikâye. Saf ajanımız Myung Wol’un oğlanı tavlayacağım diye yaptığı salaklıklar gülmekten gözlerimden yaş getiriyor! 😀 Hallyu Star Kang Woo’nun da ondan kalır yanı yok; yine “dışarıdan cool görünen, kendini beğenmiş, ama aslında şeker ve çocuksu” bir esas oğlan var karşımızda (artık bu formülün çok tuttuğunun senaristler de farkında olmalı ki, son dönem dizilerinde hep böyle esas oğlanlar izler olduk). Ayrıca yaşlı Kuzey Kore ajanları da bence çok komikler: Onların 1940lardan kalma tekniklerle ajanlık yapmaya çalışması beni çok güldürüyor. Hele de Kuzey Kore’yle radyo programı aracılığıyla anlaşmaları, bu arada ortaya çıkan talihsizlikler (şifreli mesajın radyo spikeri tarafından yanlış okunması sonucu karşı tarafa tamamen alakasız bir mesaj gitmesi gibi! 😀 :D) çok eğlenceli ve komik sahneler yaratıyor 🙂 Güney Koreliler, bu ufak tefek ayrıntılarla çaktırmadan Kuze Kore’deki rejimle de dalgalarını geçiyorlar. 😉

Eksiler: İlk bölümler biraz sıkabilir. Hatta Myung Wol’un Kang Woo’nun koruması olana kadar geçen süreç biraz fazla zorlama gelebilir, bana öyle geldi 😀 Ama gerçek dünyada değil dizi evrenindeyiz; o yüzden tesadüflerin tavana vurmasında yanlış bir şey yok 😀

15 ağustos sonrası zorunlu ekleme: Fakat bundan daha da önemlisi, şu anda bu güzelim dizi büyük bir skandal sonucu boka sarmış vaziyette: Çünkü başrol oyuncusu Han Ye Seul çekim ekibiyle kavga etmiş ve kimseye haber bile vermeden basıp ABD’ye gitmiş!!! Gerçi sonra geri döndü ve özür diledi; böylece dizinin çekimlerine yeniden başlandı ama eski tadı tuzu pek kalmadı sanırım… Bütün ekibin enerjisi düştü ve ilk bölümlerdeki güzel performans artık yakalanamayacak gibi bir his var içimde 😦 Umarım yanılıyorumdur… Şimdilik puanım 8.5/10, ama son bölümleri izledikten sonra gelip buraya eklemeler yapacak, son puanımı o zaman vereceğim.

Scent of a Woman: Ve ve ve merakla beklenen, altyazıları fellik fellik aranan, hepimizin daha ilk bölümden hastası olduğu süper dizi, Kim Sun Ah ve Lee Dong Wook’tan bir romantik komedi şaheseri geliyor: Scent of a Woman!

Dizi kanser olduğunu ve çok az ömrü kaldığını öğrenen 34 yaşındaki Lee Yeon Jae (Kim Sun Ah)’ın kendini ve hayatını sorgulaması ile başlıyor: Bir turizm acentesinde çalışan ve oldukça ezik bir kişiliğe sahip görünen esas kızımız, kanser olduğunu öğrenince birdenbire fark ediyor ki bugüne kadar aslında hiç yaşamamış… Almak istediği hiçbir kıyafeti almamış, yapmak istediklerini yapamamış, iş yerinde kendisine saygı gösterilmemesine katlanarak öyle mal mal işten eve evden işe giderek yaşamış durmuş… Ama kanseri öğrenmesiyle birlikte insanların kendisine davranışları ve bugüne dek yaşayamayıp içinde kalan ukdeler canına tak edince “eeeehh, yemişim ben böyle işi! yeter beeaahh!” diye haykırarak istifasını basıyor, gününü gün etmeye karar veriyor! Bu amaçla Okinawa’ya tatile gidiyor. Ama o da ne? Şirkette işe yeni başlayan yakışıklı genç patron Kang Ji Wook da bir iş için oraya gelmemiş mi? İkili orda tanışıp kaynaşıyorlar elbette, kih kih 🙂 Ancak Seul’e döndüklerinde Ji Wook’un uyuz nişanlısı Se Kyung “heytt, yedirir miyim ben gül gibi çocuğu sana??” deyip işin içine dalıveriyor. Bu arada bir de Yeon Jae’nin doktoru Eun Suk (Eom Ki Joon) var ki, hastaları tarafından açık sözlülüğü ve soğukluğu yüzünden sevilmeyen bu doktor abimiz aslında Yoon Jae’nin tee ilkokul arkadaşı (ve belki de daha fazlası :D) Kısacası aşk dörtgeni her zamanki gibi hazır ve nazır!

Artılar: Scent of a Woman’ı farklı kılan şey, sanırım hem güldürme hem ağlatma potansiyeline sahip bu konuyu çok güzel işlemesi: İlk iki bölümde esas kız için yüreğim harap oldu; ama 5 ve 6. bölümlerde o kadar güldüm ki bir bölümden diğerine tarzı bu kadar değişebilen, ve hem güldürme hem ağlatma işini bu denli iyi beceren başka bir dizi olduğunu sanmıyorum! 😀 Oyunculuklara zaten laf yok; Kim Sun Ah her zamanki gibi süper, ama beni asıl şaşırtan Dong Wook’un performansı oldu. Burdan ona şöyle seslenmek istiyorum: “Sesss… deneme sesss… se! se! Lee Dong Wook, beni duyabiliyor musun? Sevgili İspanyol/İtalyan görünümlü Kore erkeği, seni tebrik ediyorum evladım: Meğer sadece güzel bir fizikten ibaret değilmişsin, oyunculuğun da gayet iyiymiş (ki My Girl’de seni biraz kazma bulurdum, artık kusura bakmayacaksın…) Bu performansın sayesinde seni hikaru’nun oppa listesinin ilk 10una alıyorum ki bu büyük onura erişmek kolay şey değildir! Tebrik eder, başarılarının devamını dilerim! (Unutma, çok çalışırsan belki bir gün ilk 5e bile girebilirsin!)” 😛 😀 Hımm, bir de eklemeyi unutmayalım: Dramamızın en güzel yönlerinden biri de şu ki, dizi sarkmıyor, boş şeylerle vakit öldürmüyor, her sahnesi birbirinden heyecanlı, birbirinden komik ilerliyor; kısacası hikâye olarak da son derece başarılı. İzleyicisini sık sık gülümsetmeyi, heyecanlandırmayı ve duygulandırmayı başarıyor. Daha ilk 8 bölümde bir yığın favori sahnem oldu; ateşli tango sahnesi, Junsu’nun fan meeting sahnesi ve soğuk ama şirin doktorun şu sahnesi: Yeon Jae doktorumuzu arayıp evine geleceğini söylemiştir, bizim oğlan haliyle pek bi heyecanlıdır. Ona kapıyı açtığım anda ne söylesem acaba diye kendi kendine prova yaparken “gel içeri” ve “sağlığın (vücudun) nasıl?” cümlelerini tekrarlayıp durur. Sonra kapı çalar ve kız gelir. Bizimki ne dese beğenirsiniz: “vücudun gelsin içeri (your body come in)” 😀 😀 😀 Allah için o stresi ben de önemli bir telefon görüşmesinden önce, hatta dolmuştan inerken yaşadığım için doktoru çok iyi anlıyor ve “Allah bizi böyle dil sürçmelerinden korusun” diyorum! 😀

Eksiler: İlk 8 bölüm itibariyle ben bulamadım 😛 Dizi o derece iyi, düşünün yani… Yine de çekimser davranıyorum ve bu çizgisini bozmaması için (haha :D) şimdilik 10 puan vermiyorum: Puanım 9.5/10.

Eveeeeet, bir Kore dizisi seansının daha sonuna geldik… Bu arada bu yaz hayatımın rekorunu kırıp delilerrr gibi Kore dizisi izlediğim için artık kusma noktasına gelmiş vaziyetteyim! O yüzden benden epeyce uzun bir süre Kdrama yazısı beklemeyin, olur mu? Artık kendimi akademik kariyerime ve özel hayatıma adamak istiyorum 😛 (Hehe, desem de inanmayın, huylu huyundan vazgeçmez 😛 :P) Yeni yazılarda görüşmek üzere 😉

Kdrama içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | 20 Yorum