Güzel Dizi Müzikleri ^^

Herkesler yazdı çizdi… Mim değildi ama galiba bütün blogger arkadaşlar beğendikleri dizi OST’lerinden bahsettiler; yazmayan bir ben kaldım. Madem öyle, şimdi size en sevdiğim dizi müziklerini tanıtayım. Aslında severek dinlediğim çok parça var; ama aşağıda sıraladıklarım çok ama çokkkk sevdiğim; defalarca dinlediğim halde hâlâ bıkmadığım parçalar. İşte başlıyoruzzz:

Coffee House: SB Wannabe: Ahhh, bu şarkıyı üst üste defalarca dinledim, bıkmadım, bıkmıyorum… Hem umutlu, hem hüzünlü. Dinledikçe, sevgilisini son anda trene/uçağa binmeden yakalamak için koşan âşık bir adam canlanıyor gözümde. Tam da böylesi bir sahneye yakışan müzik, sizce de öyle değil mi? ;)

My Girlfriend is a Gumiho: Bu dizinin müzikleri efsanedir. Ama fazla abartmamak için iki tanesini seçtim: Fox rain ve I Can Give You All. Ama Two for One, Trap ve diğerlerini de youtube’dan bir dinleyin derim ;)

Fox Rain: Ben bu şarkıyı anime müziklerine benzetiyorum. (It’s Only the Fairy Tale’i bir dinleyin, ne demek istediğimi anlayacaksınız.) Ama süper şarkı!

I can give you all:

You’re Beautiful: Bu da müzikleriyle efsane olan bir başka dizi. Nasıl olmasın; yakışıklılıkları kadar birbirinden güzel sesleri de dillere destan olan üç tane başrol oyuncumuz var: Geun Suk, Yong Hwa ve Hong Ki. Yine abartmamak için iki şarkı seçiyorum ama grooveshark’ta A.N.Jell yazınca gelen bütün şarkıları severek dinliyorum.

Without Words:

Still:

(İki tane demiştim ama dayanamıycam: )

Promise:

Secret Garden: Bu yılın efsane dizilerinden biri olan bu dizide Hyun Bin’in “This Man” performansı çok konuşuldu. Appear, You Are My Everything, Here I Am de hoş parçalardan. Ama benim favorim Guardian Angel: İnsanı alıp götüren bir melodi…

Marry Me Mary: Bu dizi de klişe konusu ve sürüm sürüm sürünen aşk üçgenleriyle bende hayalkırıklığı yaratmış olsa da, müziklerinin hakkını vermek lâzım: Hello Hello, Tell Me Your Love, I Will Promise You, Because of Her: Her biri son derece hoş şarkılardır. Ama ben en çok My Precious‘ı seviyorum galiba…

Boys Over Flowers: Soundtrack’i süper olan dizilerden biri de budur. Paradise, Lucky, Because I am Stupid… Her biri çok hoş, keyifli şarkılar. Ama ben ikinci soundtrack’ten bir şeyler seçtim:

What do I do:

Starlight Tears:

Sungkyunkwan Scandal: İşte benim en sevdiğim, canımın içi dizim. Burdan da iki şarkıyı çok severim:

Too Love:

Trouble Maker: Bu şarkının keman girdikten sonraki kısımlarını başka bir parçaya benzetiyorum ama bulamadım nedir :/

The Greatest Love: Ve 2011’in efsanesi olmaya aday, şirin mi şirin, sımsıcacık bir Kore draması olan bu diziden şarkı paylaşmazsak olmaz! Elbette dizinin temel taşlarından “dugun-dugun” (thump thump, ya da Türkçe ismiyle “küt küt”) melodisi favorimiz. Şöyle diyor şarkı sözlerinde: “Ah kalbim ben senden çok çektim, valla sen delisin delisin!” Şaka şaka! :D :D

dugeun dugeun:

Ama bir de “Don’t forget me” var ki, dinlediğim en güzel romantik melodilerden biri

Evet, uzun mu uzun bir post’un daha sonuna geldik :) Hepinize bol müzikli günler dilerim. Esen kalın sevgili izleyiciler ^^

Kdrama, Müzik içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | 23 Yorum

City Hunter: İlk İzlenimler…

The Greatest Love’ın son bölümlerini heyecanla beklediğim şu günlerde boşluğu Lie To Me ile dolduruyordum. City Hunter’ı ise hem bölümler biriksin diye hem de gereken özeni göstererek (haha :D) izlemek üzere bekletiyordum ama merakım galip geldi; bugün ilk iki bölümü izleyiverdim. Hazır izlemişken de ilk izlenimlerimi aktarayım istedim. Öncelikle hemen belirteyim, Lee Min Ho bu dizide de her zamanki Lee Min Ho. Yani nedir, bildiğin “taş” :D Üstelik sadece hoş endamının ardına sığınıp ekranda salak salak salınmıyor; aynı zamanda yetenekli ve gayretli: Onun oyunculuğunu izlemek bana büyük keyif veriyor… Fakat Min Ho faktörü bir yana bırakılsa bile City Hunter oldukça iyi bir dizi. Tamam; birtakım klişeleri ve abartılı kısımları olabilir (ki zaten aşağıda da okuyacağınız gibi bunlara dikkat çekip biraz dalga geçmeden edemiyciğim :P) ama Kore dizisi namına sadece romantik komedilere aşina olduğum için (ki bu da benim ayıbım :P) ilk iki bölüm itibariyle ağzımda çok farklı bir tat bıraktı. Değişik, ilginç bir dizi bu: Aksiyondan drama, ordan romantik komediye geçiş yapan ilginç bir tarzı var.

Şimdi gelelim City Hunter’ın ilk 2 bölümünün yorumuna: Bundan sonra hafif spoiler’lar olacak, ama olayları genellikle üstü kapalı geçiştireceğim; o yüzden izlemediyseniz üstünkörü bir fikir edinmek için okuyabilirsiniz… Ama “yok hacı, ben en ufak bir spoiler bile istemiyorum” derseniz yazının devamını okumayınız, baştan uyaralım :)

İlk bölüm aksiyonu, temposu hiç düşmeyen bir bölümdü. Min Ho’nun canlandırdığı “Yoon Sung” karakterinin geçmişini ve neden “City Hunter” olacağının temellerini öğrenmiş olduk. Ayrıca sizi bilmem ama ben Min Ho’yu ekranda görmeyi feci halde özlemişim. Ve şahsen eli silah tutan şu hallerini feci halde karizmatik buldum (zaten bütün diziyi “yavrum beee!” nidaları atarak izledim, çaktırmayın :P) :

Evet, şu poza bakınca dayanamıyor ve yine söylüyorum: Yavrum benim beee, silah tutuşuna kurban! :D :D Bu halleriyle Min Ho oğlan en az romantik komediler kadar, hatta belki de daha çok, aksiyon ve dövüş ağırlıklı filmlere/dizilere de yakıştığını kanıtlıyor. Adamın tipi de müsait zaten; ne de olsa feminen görünümlü Koreliler arasında erkeksi yüz hatlarıyla ön plana çıkıyor… Ama umarım ciddiye alınma çabası içine girip romantik komedilerden elini ayağını tamamen çekmez: Çünkü ona BOF’taki gibi “aksi ama iyi kalpli kara prens” türü roller de çok yakışıyordu.

Bu ikinci resimde arkadaki amca pek boş beleş bi figürandı yalnız: Tayland’da bir uyuşturucu kampında yaşayan Amerikan ordusundan emekli dövüş sporları ustası. Sadece o da değil, kampta bir tane de Amerikalı doktor, bir de Min Ho’nun sandal sefası yaptığı arkadaşları arasında sarışın bir eleman da vardı… Hee, oldu canım… Yani kusura bakmayın ama sevgili Koreliler, nedir sizdeki bu “diziye İngilizce konuşan figüran dahil edelim” takıntısı anlamadım gitti… Her dizide birkaç Batılı mutlaka görünüyor anacım… Hayır yani, ne gerek var? Özentiler sizi! :P :P

Gelelim ilk iki bölüm itibariyle gözüme çarpanlara:

-Bir kere, olayın arka planı oldukça hoştu: Düşman kardeş Kuzey Kore’yi senaryoya dahil etmek; ama sonra olayı derin devlet işine dönüştürmek güzeldi bence. Ama dizinin tek olayı intikam hikayesi olsaydı beni pek çekmeyecekti… Yani Min Ho hatrına yine izlerdim izlemesine; ama ne yalan söyleyeyim, çok da sevmezdim… Cain and Able, Bad Guy, Iris… bu tarz diziler ne kadar iyi olursa olsun beni çekmedi, çekmiyor…

- Denizaltının 20 adamı öldürmesi sahnesini çok beğendim: Çok etkileyiciydi. Şu sahne ise bariz Titanic çakmasıydı; hatta babanın kankası olan amca bir an “Jack, geri gel Jaaack!” diye ağlayacak diye bekledim :P Ama güzel çekim, güzel sahne; o konuda laf yok.

– İntikamcı amcanın el kadar bebeyi annesinin koynundan kaçırması olayına çok afedersiniz kocaman bir “has…r” dedim. Lan, ajusshi dedik bağrımıza bastık, ama sen ne pis bir adammışsın be kanka amca?! Seni kınıyorum ve sana laflar hazırladım: O kadıncağıza yazık değil mi, hem kocadan oldu, hem de daha öpüp koklayamadığı bebeciğini kaybetti… Anayla oğulu ayırdın, pü sana! Hayır bi de arkadaşın ölürken karısı ve bebeğini sana emanet etmişti, bu mudur senin emanete sahip çıkma anlayışın?! O kadıncağızın haline üzülmekten dizinin sonraki yarım saatini cık cık’lar içinde izledim. Pis adam!

– İlk bölümdeki Tayland (Aslında burası “altın üçgen” imiş ki, Burma, Vietnam, Tayland ve Laos arasında kalan dağlık bölgeye bu isim veriliyormuş… Ve dünyanın Afganistan’dan sonra en büyük eroin üretme merkeziymiş!) manzaraları pek hoştu…

-İkinci bölüm ilk bölümden bariz bir biçimde farklıydı: Aksiyon-dram tadında ilerleyen dizi, birdenbire romantik komediye döndü! Tabii yine ciddileşip aksiyon-dram çizgisine geri döneceği âşikar; ama ben bu hallerinin tadını çıkarma hevesindeyim.

– Yoon Sung’un MIT doktoralı olduğunu öğrenince bir an “puhaaaaa!” diye kopmadan edemedim :D Tamam şimdi doğruya doğru; hukuk denince Harvard, mühendislik denince MIT… de, bir şeyin de bokunu çıkarmasanız be sevgili Koreliler… Neden Kore dizilerindeki şirketler hep Kore’nin en büyük üç şirketinden biri, Amerika’ya okumaya gidenler ya Harvard ya Yale ya MIT’li, eski sevgililer hem güzel hem zengin hem çok başarılı bir iş kadını… olmak zorundadır ki? Alo, burası Houston, sesim gelür mü? Biraz dünyaya inseniz diyorum, alo?? Neyse ki Min Ho dizide 28 yaşında bir doktoru canlandırıyor; eğer 23’ünde MIT’den doktorasını alıp gelmiş falan olsaydı ardımda “sizin yüzünüzden komplekse girdim hain Koreliler!” diye bir intihar notu bırakarak şuracıkta kendimi intihar ederdim :P Adam hem ultra yakışıklı, hem ultra zeki, hem ultra eğitimli, hem dövüş sanatlarında bir efsane… E biz ölelim…

-Bu arada minnacık boyu ve cılız vücuduyla süper bir koruma olduğu varsayılan Park Min Young’dan hiç bahsetmiyorum dikkat ettiyseniz… (Bu arada minnacık diyorum ama kız benle aynı boydaymış yav… Ama Min Ho’nun yanında minnacık kalıyor, yalan değil :P) Yine de Min Ho’yu yerden yere vurduğu sahneler pek şekerdi haa :D :D (Gerçi o sahnelerin anlamını da çözemedim: Şimdi, bir tarafta korumalarımız var, ki her biri dövüş sporlarında usta… Diğer tarafta ise… geek beyin takımı?? Sizce inek mühendislerin kazanma şansı nedir? Hayır, bu mühendislerin dövüş sporu eğitimi alması gerekiyor, o yüzden bunları dövüştürüyorlar desem, onun da mantığını çözemedim… Mühendis bunlar olum, mühendis adam karate bilse ne bilmese ne?!)

-Bir de farkında mısınız, Kore dizilerinde esas oğlanımız kızı öperse ve kız çok tepki gösterirse şu senaryo aynen yaşanıyor: Esas oğlan şakayla karışık: “Aaa, hadi amaa, bu kadar büyütecek ne var? İlk öpücüğün mü sanki?” diyor; bunun üzerine esas kızımız kızarıp bozarıyor; esas oğlanda jeton düşerken hayretle: “Ohaaa! Sen kaç yaşına gelmişsin, daha hiç öpüşmedin mi?!” diye gülmeye başlıyor. Esas kız ister erkek fatma ve somurtuk, ister çok oyuncu ve komik bir tip olsun; her halükarda son derece masum olması kuralı hiç değişmiyor! Bir tek Kim Sam Soon bu klişeyi feci halde yıkan bir diziydi; o yüzden de gönlümde yeri ayrıdır… Neyse, epeyce spoiler vermiş oldum; bu dizide de aynı senaryoya rastladık deyip geçelim :)

-Son olarak, ben şimdi bişeyi anlamadım: Min Ho, kızın kampta resmini gördüğü kız olduğunu anladı, de mi? Duşa girip diri fücudunu göstermeden önce kısa bir sahnede kızın fotosunu gördüğü günlere flashback yaptık… Ama hacı, insan bir heyecanlanır, bir “vuhaaa, tesadüfe bak!” falan der… Tamam anladık, kapıların aşka kapalı, sen bir hedefin peşindesin… de; gene de hiç mi heyecanlanmaz, şaşırmazsın? Ben mi yanlış anladım acaba? Yoksa bunun altından başka bir şey mi çıkacak?

Neyse, izleyip görelim diyorum. Bakalım ilerleyen bölümler bize neler gösterecek? ;)

Kdrama içinde yayınlandı | Tagged , , | 26 Yorum

Bir Mim daha: Nuguseyo??

Sevgili hayalmiyim bir önceki 13 soruluk mim’i yeterli bulmayıp kendi mim sorularını yazmış, şanslı talihli olarak da bana paslamış. Ona teşekkür edip hikaruivy denen bu kızın ne menem bişi’ olduğunu biraz daha gözler önüne sermek istiyorum. Bakınız hayal’in aklına neler takılmış: ;)

Takıntınız var mı? Varsa anlatıverin lütfen :)

Var tabii, olmaz mı? Ben saçımla oynarım. Ama öyle böyle değil, çok fecii oynarım! :P Ders çalışırken, bir şey düşünürken, hatta birisiyle konuşurken, sürekli bir elim buklelerimdedir. Ne yaptıysam bu huyumdan vazgeçemedim. Bir psikologa gitsem bana obsesif kompulsif tanısı falan koyucak, durum o derece ciddi yani :P En sonunda saçları sıfıra vurdurup öyle bırakıcam heralde, başka yolu yok! :P

Evde yangın çıksa kurtarılacaklar listenizin ilk 3 sırasında hangi eşyalarınız var?

Laptop, laptop, laptop! Günümün yaklaşık 15 saati laptop karşısında geçiyor. Hem eğlence, hem çalışma aletim o benim. Allah muhafaza laptopumun başına bir şey gelse oturur hüngür hüngür ağlarım! O yüzden her türlü tehlikede ilk kurtarılacakların başında gelir… Sonra da cüzdanımı ve pasaportumu alayım mümkünse… (Öfff, çok sıkıcıyım lan…)

Pizzanızı neli seversiniz?

Mantar, sucuk, kaşar ve siyah zeytinli. Ama ABD’ye geldiğimden beri bu zevki tadamadığım için pizzadan soğumuştum resmen. Sebep elbette sucuk ve türevlerinin hep domuz eti olması… Neyse ki yakın zamanda bir Türk pizzacısı keşfettim; orada kullanılan sucuk ve sosislerin dana eti olduğuna dair güvence verdiler de yıllardan sonra adam gibi bir pizza yemiş oldum…

En çok hangi tür filmleri seversiniz?

İşte bu soruyu tipik bir kız gibi cevaplayacağım: Romantik komedi! Ama korku filmlerinin de tadı ayrıdır; hem tırsar hem izlerim :) Ve ne yazık ki her iki janrda da şöyle ağzıma layık, gerçekten kaliteli filmler bulmakta zorlanıyorum… Çok güzel romantik komedi veya korku filmi senede bir veya iki tane ancak çıkıyor :(

En sevdiğiniz çizgifilm kahramanı hangisi?

Bu çok zor bir soru :) Anime karakterlerinden favorim Oscar ve André’dir. Onlardan sonra Avatar’ın yakışıklı ve asi prens Zuko’su ve Ouran Host Club’ın yakışıklı ve saf prens Tamaki’si geliyor. Ama bahsettiğimiz anime değil bildiğin düz çizgi film diyorsanız “naber cnmm?” diyen şirin yaratık Bugs Bunny, yine Türkçe seslendirmesiyle ağzından salyalar akıtarak peltek peltek konuşan hain kedi Sylvester, ve de Yekta Kopan’ın muhteşem seslendirmesiyle Buz Devri’nin Tembel Hayvanı Sid derim. Yirim! :)

Lakabınız var mı? Varsa bunu da söyleyiverin lütfen :P

Evet, lise yıllarımdan beri lakabım ivy. Lise arkadaşlarım bana hâlâ öyle hitap eder. (Bunu daha önce bi daha yazdım ben, acaba nerdeydi? :P)

Yapmayı çok istediğiniz, hep hayal ettiğiniz bir şey var mı?

Ohoooo… O kadar çok hayalim, yapmak istediğim şey var ki, hangi birini sayayım? Hatta bana bu hayat yetmeyecek, mümkünse reenkarnasyona talibim :) Ama bir gün mutlaka yapacağım dediklerimden ilginç olabilecekleri şöyle bir sıralayalım: Balonla dünyayı dolaşmak (tamam, sadece güzel bir şehri tepeden izlesem de olur…), güzelliğim solmadan bir moda fotoğrafçısına fotoğraf çektirmek (inanılmaz derecede anti-fotojeniğimdir; bunu sadece benim de güzel fotoğraflarım olabilsin diye istiyorum), aikido öğrenmek, piyanoda en azından bir parçayı kusursuz çalmak, bir filmde ya da dizide oynamak (joong ki’nin ya da min ho’nun kötü kalpli eski sevgilisi rolüyle figüranlık yapmak öncelikli tercihimdir, ama onlarla aynı filmde olacaksam ajumma’ları bile olurum :P :P), TV’den halka hitaben bir konuşma yapmak (siyasete mi atılsam? :P bu hayali gerçekleştirmenin başka yolu var mıdır?) ve bu konuşma esnasında “şu anda 75 milyon bizi izliyor” lafını kullanmak (bunu dedikten sonra dayanamaz bir kahkaha atarım yalnız :D :D) Oldu mu? ;)

Bir de hayal en sona bir soru daha ekleyip öyle paslamamızı istemiş; o zaman ben de şu soruyu ekliyorum:

Zaman makinanız olsa ve tek bir zamana/mekâna gidip gelme seçeneği verilse hangi zamanı seçerdiniz?

Hımm, zor soru (hahaha :D ) Geleceğe gitmek de cazip olabilir ama ben sanırım büyük bir tarihi olaya tanıklık etmek isterdim: O yüzden ya Fatih Sultan Mehmet döneminin İstanbul’unu seçerdim, ya da Atatürk dönemi Türkiye’sini…

Evet şimdi geldi bu mim’i paslamaya: Masal‘cığım ve Deli‘ciğim: sizi seçtim Pikaçular! Acelesi yok tabii, sınavlarınız bittikten sonra yazın :) En sona kendi sorularınızı da eklemeyi unutmayın, tımam mı? ;)

Genel içinde yayınlandı | 14 Yorum

Dinledim… Okudum… İzledim…

Şöyle ortaya karışık, kısacık kısacık yazasım var… Uzun uzun dizi yorumu yapmayı özledim aslında. Ama bu isteğimi daha ileriki vakitlere saklıyor ve şimdilik şu eteğimdekileri bir dökülmek istiyorum:

Dinledim: Teee Uzak Doğu’ya uzanıyoruz da, daha yakın doğuya neden gelmeyelim? Şöyle soydaşlarımıza doğru? Hem onlar da çekikler; di mi ama? Eheh :) Sizi bilmem, ama benim Kırgız, Kazak, Özbek ve bilumum Türkî halklarına özel bir sevgim vardır. Henüz çocukken Antalya’da bir yaz kampında tanıştığım sevgili Kırgız arkadaşlarım Kültigin ve Gülina’yı hâlâ sevgiyle anarım: Ne şirin çocuklardınız siz öyle! Kültigin’in oradaki Türk okullarından birinde okuduğu için Türkçe’si vardı; ama sevgili Gülina’cıkla büyük ölçüde beden diliyle anlaşıyorduk. Gerçi o bana biraz Kırgızca öğretmişti, ben de ona Türkçe. Yüzmek kelimesinin Kırgızca’sının “süzgen” olduğunu hâlâ anımsıyorum mesela…

Şimdi bunları neden anlattın derseniz, Ulytau‘dan (Türkiye Türkçe’siyle Uludağ) bahsedeceğim de konuya girmeye çalışıyorum :). Bilenler vardır; hatta ben de epeydir (bir seneyi aşkın) haberdarım kendilerinden. Kazak-Rus müzisyenlerden oluşan bu grup çok başarılı müzikler yapıyorlar. Ayrıca her biri çok yakışıklı/güzel. Üstelik çekik, üstelik Türk! (Tamam, Türkî, ama Türkî kardeşlerimizin bence Türk’ten farkı yoktur, tek farkımız bizim atalarımızın ailenin yerinde duramayan yaramaz küçük veletleri olup onlarınkilerin “otur oturduğun yerde!” denilince söz dinleyen büyük kardeşler olması: Haliyle, bizimkiler taa Anadolu’ya göç ederken onlar oldukları yerde kalmışlar… Ayrıca dil yapıları dolayısıyla Koreli ve Japonlar’ın da uzaktan akrabamız olduğuna dair teorilerim var ki, onları duyarsanız beni Atsızcılar forumundaki gök yeleli bozkurtlara havale edersiniz diye burada dillendirmiyorum! :D) İşte bu sevgili Kazak müzisyenlerin şarkılarını dinlemeye doyum olmuyor: Keman, elektogitar ve benzeri modern rock enstrümanlarını yerel bir Kazak çalgısı olan “dombra” ile birlikte kullanıyor ve öyle hoş müzikler yapıyorlar ki, aylardır dinlediğim halde bıkmadım. İşte size bu güzel müziklerden birkaç örnek:

İlk şarkımız benim en sevdiğim şarkıları olan “Jumyr Kylysh“: Yani “Yağmur Kılıcı”. Klibi size de eski Türk destanlarını, Dede Korkut hikâyelerini filan anımsatmadı mı? :)

(Aynı klibi HD izlemek isteyenleri “Two Warriors” isimli videoya alalım: )

Bir başka eski Kazak türküsü Ata Tolgau:

Ve tarihi film tadında bir kliple (aslında bu official klip mi, yoksa birisi mi bu görüntüleri şarkıya uydurmuş, bilemedim…) güzeller güzeli Adai:

Bu da modern bir Türk marşı uyarlaması:

Kısacası Ulytau, Kazakistan’ın gururu olmuş durumda: Dünya çapında 2 milyondan fazla albüm satmışlar. Merak edenler için grubun resmi websitesi şu adreste:

http://www.ulytau.kz/en/home

Okudum: “Prenses’e Mektuplar” isimli websitesini bilir misiniz? (Senin bildiğini biliyorum Mavi, yorumlarına sık sık rastgeliyorum! :)) Çok bilgilendirici, çok akıcı, okunası yazıların olduğu bir sitedir; tüm prenseslere burdan önereyim hemen :) İşte orada rastladığım şu yazıyı diğer Uzak Doğu- (daha spesifik olarak Japon-) severler de mutlaka görmeli diye düşündüm:

http://www.prensesemektuplar.com/2011/04/modern-tokyonun-moda-savascilari.html

Muhteşem bir yazı! Deli Capon’ların pek çok deliliğini artık kanıksamış olsam da, cosplay olayını bu derece ciddiye aldıklarından haberdar değildim. Şu anda suratına kocaman bir yaş pasta yemiş bir insan evladı kadar şaşkınım! o_O Her millet hakkında kafamda az-çok bir stereotip vardır (yani nedir; Almanlar çalışkan ve displinli olur… Fransızlar çapkın olur… Yahudiler kurnaz olur…) ama bu Japon milletini bir türlü çözemedim arkadaş! Bir bakıyorsun deprem sonrası sükunetleri ve ülkeden en ufacık yağma görüntüsü bile gelmemesi ile “vay be, ne olgun millet…” dedirtiyor sana; bir bakıyorsun en çılgın Rio karnavalında bile göremeyeceğin çılgınlıkları yapıyorlar. Hem akıllı hem deli; dünyanın en ilginç milleti! Beni şaşırtmaktan asla vazgeçmiyorsunuz sevgili Japonlar, iyi ki varsınız :D

İzledim: Evet, en sonunda Lee, Kimbap ve Mydestiny başta olmak üzere ağzımın suyunu akıtan çinguların yoğun övgülerine dayanamadım; Lie to Me’yi, City Hunter’ı bir kenara attım; ve The Greatest Love‘ı ben de izlemeye başladım! Hemen belirteyim, kesinlikle çinguların dedikleri kadar var: Şu anda ilk 4 bölümü izledim ve tek kelimeyle “müthiş!” diyorum. Çok komik, çok sıradışı, çok tatlı. Aslında konusu itibariyle Secret Garden’ı anımsatıyor: Huysuz ve kendini beğenmiş esas oğlan sokakta görse dönüp yüzüne bile bakmayacağı kendinden aşağı seviyedeki esas kıza tutulur ve bu gerçeği önce inkâr etmeye çabalasa da kalbine söz geçiremez… Fakat hikâyenin gidişatını tahmin ettiğimiz halde dizi bizi eğlendirmekten bir an bile geri kalmıyor: Daha ilk dört bölümde güldüğüm o kadar çok yer oldu ki, sırıtmaktan yanaklarım ağrıdı :D Hemen kısa kısa özet geçeyim; izleyenler de hatırlasın ve benimle birlikte gülümsesinler: Quiz show’daki üzüm sorusu… Elinde boxer’la yakalanan kız… “Çakma Hyun Bin” büyükbabanın parlak eşofmanları… Ve Dok Go Jin’in bütün mimikleri (menajer ve temsilci Moon Gu Ae Jung’dan konuşurken onları dinlemeye çabalarken girdiği haller; minibüste Ae Jung’a doktordan hoşlanıp hoşlanmadığı sorulunca kızın cevabını beklerken surat ifadesinin şekli; hepsi, hepsi! :D )

Bu arada, dizi şu anda çok eğlenceli ve neşeli gidiyor; ama alttan alta sağlam bir drama potansiyeli olduğunu da hissettiriyor: Esas kızımız Ae Jung’un skandallar kraliçesi olarak adlandırılması ve grubun dağılmasından sorumlu tutulmasının ardından hiç beklemediğimiz bir hikâye çıkacak, buna eminim. Muhtemelen Ae Jung; diğer kızlardan biri, yani Se Ri, Jenny veya Mi Na için kendini feda etti ve günah keçisi olmayı kabullendi… Sadece o da değil: Mühim bir kalp ameliyatı geçirmiş olan huysuz ve tatlı esas oğlanımız Dok Go Jin, hastalığının nüksetmesiyle bizi ağlatacak gibi bir his var içimde… Umarım yanılıyorumdur! (Secret Garden da az korkutmamıştı; ama neyse ki son bölümleriyle bir oh çektirdi!) Ayrıca burdaki esas kızı çok çok daha fazla sevdim ben: Soğuk nevale Ra Im’in aksine şirin mi şirin bir kızımız var burda. Gong Hyo Jin’in hayat verdiği Ae Jung, benim de gönlümü kazandı, Hyo Jin’in en sevilen aktrisler listesine girmesi gerektiği konusunda Lee’ye hak verdirtti. Ayrıca ikinci oğlan Soon Cheol de (dizideki ismini ezberleyemedim henüz… Ayrıca Kye Sang benim için hep sermin’in yavuklusu Soon Cheol olarak kalacak! :D ) şirin mi şirin bir yaratık: Eğer Dok Go Jin böyle huysuz ama sevimli bir adam olmasaydı, favorim kesinlikle bu nerd doktor olurdu! Kısacası The Greatest Love, karakterleriyle ve hikâyesiyle şimdiden gönlümü kazandı. Üstelik üçüncü bölümde Park Si Yeon’cuğumu bile gördüm (Coffee House’tan beri pek bi seviyorum bu kızı…), 9. bölümde mi ne, bi de Lee Seung Gi’yi görecekmişiz, daha ne olsun?! Bu yaz sağlam bir kahkaha arayanlara tavsiyemdir! ;)

Kdrama, Müzik, Uzak Doğu içinde yayınlandı | Tagged , , , | 26 Yorum

Tesadüfler üzerine kurulu bir aşk öyküsü…

Nerden başlasam bilmem ki… İzlediğim en iyi film değildi. En sevdiğim oyuncular oynamıyordu. Ama içimde, derinlerde bir yerlere dokundu bu film: Çünkü ilk aşk (hatsukoi) vardı içinde; Redd vardı; Kuğulu Park, Seymenler Parkı, Atakule vardı: Ankara vardı…

Eskiden beri hep düşünmüşümdür: Nasıl da tesadüflere bağlı hayatımız… Bir kırmızı ışıkta beklerken biraz ötede patlayan bir bombayla veda edebiliriz yaşama (rahmetli Kerem Yılmazer gelir hep aklıma…). Bir metroyu kaçırırsak hayatımız baştan aşağı değişebilir (Sliding Doors’u bilir misiniz?…) “Bedava yaşıyoruz, bedava” der ya Orhan Veli; belki de “tesadüfen yaşıyoruz, tesadüfen” diye değiştirsek bu mısrayı, yalan olmaz…

Ve aşk: “Ruh eşi” kavramına inanmam ben aslında. Bir insan için birden fazla, belki de binlerce doğru insan olabileceğini düşünürüm. Ama dünya öyle büyük, insanlar o kadar çok ki, milyarlarca kişi arasından senin için doğru olan bin taneden birine rastlamak bile büyük, çok büyük bir şans işi. Ve zamanımız öyle az ki!… Öyle az sayıda insanı tanımaya şansımız var ki… Halbuki bir bilsen, belki de metroda çaprazındaki koltukta oturan kızı bir tanısan öyle seveceksin ki; ömür boyu en yakın sırdaşın, dostun olacak… Belki de kantinde arka masada konuşup gülüşürken seni rahatsız ettiği için kızdığın o sarışın çocuğu bir tanısan var ya, ona deliler gibi âşık olacaksın! Şans, kader, ne dersen de: Ne çok şey var olabilecekken ol(a)mayan… Bazen iyi, bazen kötü…

İşte bunları düşündürttü bu film bana. Muhteşem görüntüler eşliğinde bir dakika bile sıkılmadan izlenen bir filmdi… Oyunculuklara denecek söz yok; Altan Erkekli, Şebnem Sönmez, Ayda Aksel, Hüseyin Avni Danyal harika oynadılar; çocuk oyuncular çok şirindi; Belçim Bilgin (ki kendisini pek sevmem açıkçası… İtici gelir bana biraz… “Yaşı 25 olduğu halde 35 gösteren kızlar” ekolünün ülkemizde Bergüzar Korel’den sonra en başarılı temsilcisidir!) rolüne çok yakışmıştı; hatta Mehmet Günsür’ü gölgede bıraktı bence: Mehmet Günsür zaman zaman kendi yakışıklı gülüşünün havasına fazla kapıldı gibi geldi bana. (Ayrıca o apaçi stayla saçlar neydi öyle?? Gençliğini canlandırdığı sahnelerdeki uzun saçlı hali bin kat daha iyiydi…) Söylemeye gerek var mı, en çok geçmişteki sahneleri sevdim ben: İflah olmaz bir nostalji-sever oluşumdan belki de. Ya da çocukluk aşklarının masumiyetine âşık olduğum için…

Şimdi biraz spoiler gelecek. İzlemeyenler (ayrıca Sınav ve Vizontele filmlerini de “yaa hacı, bi ara izlerim diye bırakmıştım ben…” diyenler) bir sonraki paragrafı atlayabilirler.

Yönetmen hakkında da birkaç kelam etmeden olmaz: Ömer Faruk Sorak bunu hep yapıyor azizim: Sınav filmi de onundu mesela; laylaylom bir gençlik filmi izleyeceğimi düşünerek neşeyle filmin karşısına geçmiş; sonra Sen Ağlama ile, Dursun Zaman ile ağzıma sıçılmış bir biçimde, gözler kocaman bir kurbağaninkiler kadar şiş, salya sümük sinemadan çıkmıştım! İlk Vizontele‘nin de yönetmenlerindendi; yine laylaylom giden bir filmken son sahnede dağıtmıştı bizi. Bu sefer hazırlıklı olduğumu düşünüyordum; ama anlaşılan o ki, ne kadar hazırlansam da Şebnem Ferah’tan Hoşçakal eşliğinde gelecek olanlara hazır olamazmışım meğer…

Kısacası, güzel film… Kimileri “tesadüflerin boku çıkarılmış, bu kadar da olmaz!” diye eleştirmişler filmi, ki bence beyhude bir eleştiri olmuş: Yahu, filmin adı bile bağıra bağıra: “bu filmde bir sürü tesadüf sayesinde gelişecek olan bir aşk hikâyesi izleyeceğiz” diyor; sen daha niye takılıyorsun kardeşim? Gavur Serendipity’yi yapınca oluyor da, bizimki neden olmuyor? Evet, belki dünyanın en özgün filmi değil; belki en güzel aşk hikâyesi değil; ama rahatlıkla dünya sineması standartlarında yarışabilecek, çok hoş bir film olmuş. Sadece aşk değil; babasını istemeden kıran bir evlâdın öyküsünü, kalbi kırık bir ikinci adamın dramını, dağılan bir ailenin trajedisini ve daha nicelerini tam da dozunda anlatmış. O yüzden ben; Türk sineması bir yandan Recep İvedik’ler tadında gişe filmleri, diğer yandan fazlasıyla soyut ve -bence- sıkıcı sanat filmleri kulvarlarında ilerlerken, böyle hem gişeye, hem de sanatsal kaygılara hitap eden filmlerin artmasını yürekten istiyorum. Yine o yüzden, tüm klişelere, tüm eksikliklere rağmen sevdim, ve emeği geçenleri ayakta alkışlıyorum: “Bir amaç için doğmuş olduğuna inanan” bir kızın var oluşunun anlamını en güzel biçimde tamamlama öyküsünü böyle hoş bir biçimde anlattığınız için tebrikler, tebrikler…

sinema içinde yayınlandı | Tagged , , , | 17 Yorum

Akira’dan Mim Gelmiş ;)

Sevgili çiçeği burnunda blogger arkadaşım Akira’dan bir mim pası geldi, kucağıma kondu. Ona teşekkür ederek hemencecik bu mim’i cevaplamaya karar verdim; geciktirince kalıyor çünkü… İşte size hikaru’nun iç dünyasına dair birkaç kelam:

Hayalindeki meslek nedir?

Yazarlık. Evet, zaten sürekli hikaye blogu açmamdan da belli oluyordur! :D Eğer bunca senedir aldığım eğitime acımasam (ve de elbette beni parayla destekleyecek zengin bir sponsorum olsa, bu sponsor zengin koca da olabilir :D) hemen şu anda her şeyi bırakır, kendimi roman yazmaya adardım. Ama biliyorum ki bunu yapamam; ömrüm okumakla, matematikle, fonksiyonlarla, türevlerle geçti/geçiyor; artık bunları insanlara faydalı olacak biçimde kullanma zamanıdır… Ayrıca ben aynı anda bir sürü farklı işle uğraşmazsa mutsuz olanlardanım. Yazı yazarken bir yandan da research yapmazsam, ders vermezsem, kendimi işe yaramaz hissederim. O yüzden yazarlık (en azından emekli oluncaya kadar, yani yaklaşık önümüzdeki 30 sene boyunca!) sadece bir hobi olarak kalmaya mahkum…

Yazın sürmeyi en sevdiğin parfüm?

A mi Aire. Çok hoş, biraz mayhoş (limonlu) hafif bir kokudur. Bvlgari’nin Voile de Jasmin’ini de severim. Bir de Calvin Klein’in Summer’ı var ki o da pek hoş ve hafif bir kokudur; hatta daha geçen gün kardeşime hediye olarak aldım (burdan müjdesini vermiş olayım: yakında parfümün geliyor cücük!)

En önemli makyaj hileniz?

Ben pek makyaj yapmam. Şu yaşa geldim, becerip eyeliner bile süremiyorum, iyi mi… Ama meyveli dudak besleyiciler ve rimel sağolsun; suratımı bomboş kalmaktan kurtarıyorlar :)

Yine de size bir makyaj hilemi anlatayım, ki bu da tamamen eyeliner sürmedeki beceriksizliğimden dolayı icat ettiğim bir yöntemdir: Ertesi gün gözlerimin çevresinin kalemle çizilmiş olmasını istiyorsam, bir gün önceden gözüme sürme çekerim. Sürmeyi çekerken taşmış, bir taraf kalın diğeri ince olmuş falan hiç aldırmam… Sonra, o gece o sürmeyi temizlemeden, sadece gözlerimi suyla yıkayarak yatarım. Ertesi gün kalkınca sürme tam da kirpik diplerinde ince bir tabaka halinde kalmış olur (tabii biraz da göz altlarına taşmış biçimdedir; ama onu silmek kolay :P). Pamuklu çubukla göz etrafını temizleyince de size çerçeveye alınmış gözler kalır… Gerçi göz makyajını temizlemeden yatmaya giriyor bu iş; ama söz konusu olan sürme olduğu için gözlere zararlı değil, bilakis faydalıdır diye umut ediyorum.

Çay mı kahve mi? Şekerli/şekersiz,Sütlü/sütsüz?

Çay elbette… Tabii ki sütsüz (İngiliz asilzadesi miyiz kuzum?!) ve son yıllarda şekersiz. Her gün iki demlik içiyorum yav… Üstelik üniversite yıllarımda bile çay içmezdim ben. Sonra ne oldu da alıştım bilemiyorum; sanırım son sınıfta eve çıktıktan sonra her akşam koca bir demlik demleyen ev arkadaşım sayesinde oldu… Bu arada kahveyi de severim esasen; ama günde bir-iki kupadan fazla içemem. Nescafe üçü bir aradalar favorimdir.

Tam şu anda kucağınıza bir cin düşseydi ve 3 dilek hakkiniz olduğunu söyleseydi, ne olurdu?

Bir: Kucağımdan in! (Hahaha, şaka şaka, değerli dileklerimi böyle harcayacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz! :P)

Bir: Birdenbire öyle bir ilham gelsin ki, inanılmaz iyi bir makale yazayım ve bilim camiası “böylesini görmedik!” desin! Çığır açayım buluşumla :D :P

İki: Birdenbire öyle bir ilham gelsin ki, acayip deli bir roman yazayım. Konu ve janr fark etmez. Ama öyle acayip, öyle mükemmel bişey olsun ki herkes: “Bunu insan yazmış olamaz!” desin. (ehu :D)

Üç: Sondan bir önceki sorudaki şahsiyet bana âşık olsun. :P (Ara: Dünyanın en yüzeysel kadını…) Ya da biraz hayalgücümü kullanayım: Cinden bu adamın beni her gece rüyasında görmesini sağlamasını isterdim. Aman yanlış anlaşılmasın, gayet normal rüyalardan bahsediyorum, haha :D Hatta benim günlük hayatımdan kesitler görsün. Her günümün on-on beş dakikasını falan… Tabii şöyle etkileyici dakikalar olsun mümkünse; evde Kitty pijamalarla otururken, ya da tuvaletteyken değil! Başka da bir şey istemiyor ve gerisini ona bırakıyorum. Yani ben her gece rüyamda başka bir insanın hayatından kesitler görsem, bu adam hiç ilgimi çekmeyen biri bile olsa “kim lan bu? benim rüyamda ne arıyor?! gerçekten böyle biri var mı???” diye meraktan çıldırırdım. İşte bu kişi de rüyasında gördüğü kızı merak edecek ve rüyalardan toplayabildiği ipuçlarıyla peşime düşecektir! Nasıl fikir ama?  ;)

Kahvaltı, öğle yemeği, akşam yemeği ve tatli. Bu öğünlerden ömrünüz boyunca yalnızca bir tanesini seçmek zorunda kalsanız,hangisi olurdu?

Kahvaltııııııı! Şu anda bile bir ömür boyu kahvaltılık yiyeceksin deseler eyvallah derim, hiç de bıkmam… Ama şöyle anlı şanlı Türk kahvaltısı olacak; peynirler, zeytinler, reçeller, bal kaymak eksik olmayacak. Kıytırık Amerikan kahvaltıları gibi bir bagel arası krem peynir, bir fincan kahve, ya da cornflakes’i kahvaltıdan saymam ben kardeşim…

Eğer Hello Kitty olsaydınız, kurdelanız ne renk olurdu?

Ne bilem, pembe heralde… (Nası soru bu lan?) Ama en sevdiğim rengi merak ediyorsanız gök mavisi:

Eğer ömrünüz boyunca yalnızca bir tane takı takma seçeneğiniz olsaydi bu ne olurdu?

Minik, ışıltılı, top küpeler. İnsanın havasını bir anda değiştiriveriyor bence.

Sahip olmak istediğiniz bir yetenek ?

Hitabet yeteneği. Güzel konuşan insanlara hep gıpta etmişimdir. İnsanları konuşmasıyla etkileyen, ikna edebilen, ağzı laf yapan, bıcır bıcır bir insan olmak isterdim… Ama ben biraz sessizimdir. Yazdıklarımdan hiç belli olmuyor (yazarken nedense çenem düşüyo :P) ama cidden öyle… Ben muhabbetlerde genelde dinleyici konumundayımdır; bir şey anlatacaksam da “işte şu şöyle oldu, bu böyle oldu, tamam bitti” deyip iki cümleyle özetlerim. Konuşmak beni yoruyor… Valla :P :D

Bitince almaya devam edeceğiniz bir kozmetik ürünü?

Şampuan, saç kremi, güneş kremi, yüz kremi, parfüm, anti-perspirant… Bir de şu:

Eğer geleceği görme şansınız olsaydı, görmek ister miydiniz? Evetse tam olarak neyi görmek isterdiniz?

Ben geleceği görmek istemezdim… Çünkü geleceği bilmemek insana mutluluk ve umut verir: Evet, insanlar kendi geleceklerini olması beklenenden daha iyimser bir biçimde hayal etmeye meyillidir (hemen size link de vereyim; kaynak belirtmeden çalışmıyoruz, akademik prensibimdir, haha :D) Mesela ben belki de hayatım boyunca SJK ile tanışamayacağım; ama bunu şimdi bilmek beni üzerdi… Oysa geleceği bilmediğim şu anda, onunla bir gün tanışma hayalleri kurmak bile çok zevkli ;)

Gizli ünlü aşkınız kim?

Eveeet, geldik Hikaru’nun büyük sırrına… Hoş, artık sır falan değil, bilumum bloglarda ilan ettim zaten. Efenim, öncelikle hepinizin bildiği gibi Lee Min Ho olsun, Jung Yong Hwa olsun; zaman içinde pek çok favori aktörüm bu satırlarda kendilerine yer buldular… Hatta Min Ho’nun 87li, Yong Hwa’nınsa 89lu olduğunu hesaba katarsak bir sonraki favorimin 90 ve üstü doğumlu olacağını düşünüyor, feci halde tırsıyordum: Tamam, çıtırcıyız, ama o kadar da deel: Eğer 90 ve üstü doğumlu birinden hoşlanırsam artık tutmayın beni; kayışı kopardım demektir! Artık beni çocuk bahçelerinden mi toplarsınız, yoksa yeni kankalarım Hüseyin Üzmez ve Halis Toprak’la kol kola girmiş halay çekerken (tey tey tey!) mi bulursunuz, onu bilemiyciim…

İşte ben böyle kritik bir durumdayken (ahaha :D) karşıma bu şirinlik abidesi çıktı. Üstelik de 85liydi! Tabii ki balıklama atladım; SKKS’deki sahnelerini defalarca izledim; yetmedi, onun rol aldığı tüm dizileri arşivime indirdim. Kimden mi bahsediyorum: Elbette Song Joong Ki ismindeki şekertodan!

Hani bazı insanlar vardır; hiç tanımasanız bile gözlerindeki ışıktan iyi bir insan olduğunu anlarsınız. Uzaktan görmek bile sizi gülümsetmeye yeter. Ya da aktördür, şarkıcıdır, yani ekran adamıdır, show business’tadır, rol yapması gerekir ve hareketlerinin samimi olmayabileceğini bilirsiniz. Ama yine de o sıcak hallerinin kendi içinden geldiğini, bu insanın normal hayatında da gerçekten böyle sıcakkanlı birisi olacağını hissedersiniz ya; işte Joong Ki benim için bu gruptaki insanlar arasına giriyor… Onu ekranda gördükçe yüzüme nedensiz bir gülümseme gelip oturuyor. Konuşmasını, gülümserken dudağının alaycı bir şekilde kıvrılmasını çok şeker buluyorum. Yanımda olsa tutup yanaklarını sıkacağım; yok böyle bir şirinlik! (Ayrıca nerdeyse yaşıtım olan bir erkeği “çok sevimliiiii!” diye köpek yavrusu sever gibi sevdiğime göre benim hormonlarımı bi kontrol ettirmem lâzım; galiba çocuk doğurma çağım gelmiş, haha :D )

Üstelik hakkında araştırma yapmaya başlayınca ona olan hayranlığım daha da arttı: Bir kere, çok yakışıklı ve bundan da öte, çok sevimli (aynı ben…) olduğunu biliyoruz. Ama aynı zamanda kendisinin çok zeki (aynı ben…) ve çok başarılı bir öğrenci (aa, tıpkı ben!) olduğunu da biliyor muydunuz? Adamın üniversitede notları full A’ymış yahu! (Hatta lakabı “Straight A”ymiş…) Bundan da başka, çok sportif bir insan kendisi: Hatta gençliğinde uzun bir süre profesyonel olarak paten kaymış (aa, aynı b- yok artık Lebron James, o kadar da atma Hikaru, senin paten kaymadaki en büyük başarın buz üstünde düşmeden durabilmekten ibaret… :P) ve sakatlanıp bırakmak zorunda kalmış (kıyamam…) Fakat sonuç olarak iyi bir patencilik geçmişi de var; Triple’daki rolü boşuna kapmamış kerata ;) Adamın on parmağında on marifet, gel de hastası olma… Joong Ki, sen dev bir kedisin! :D :D Burdan kendisine sesleniyor ve “Olum, bak birbirimize çok benziyoruz, ayrıca ben de özümde çok cici ve sevimli bi insanımdır, gel beni bul” diyorum. Hatta “Aşık gibi sevmezsen kardeş gibi sev beni” diye de ekliyorum. O da olur… (Hatta sanırım daha iyi olur; durduk yerde aile faciasına yol açmaya lüzum yok :P )

Neden blog tutmaya başladınız?

Uzak Doğu dizilerini izlemekle yetinemeyip onlarla ilgili bir şeyler karalamak için çıldırdığımdan dolayı! Hatta ilk önce darkangel ve kimbapsushi’nin bloglarını keşfetmiş, ve Hana Kimi olsun, Coffee Prince olsun, benim de izlediğim ve çok sevdiğim dizilerle ilgili yazılarını okudukça “aman Allah’ım, bu dünyada benim gibi hisseden başkaları da varmış! Hem de Türk kızları! Snıf snıf!” diye ağlamaklı olmuştum… Burdan ilham perilerim oldukları için kendilerine sevgilerimi gönderiyorum… Tabii sonra diğer çingularla da tanıştık ve sanal alemde de olsa süper dostluklar kurduk. Valla iyi ki varsınız; hepinizi çok seviyorum (iyice duygusala bağladım yalnız… Birazdan Nihat Doğan gibi “benim memleketimin koyunu bile başka bakıyor…” diye başlamadan burda keseyim! :P )

Ve geldik işin en zevkli kısmına: Sevgili hayalciğim ve kaktüscüğüm, sıradaki mim sizler için geliyor! Bakalım sizin gizli dünyalarınızdan neler neler çıkacak? ;)

kişisel, mim içinde yayınlandı | Tagged | 20 Yorum

Bir Asya süpermarketi gezisinin ardından…

Bildiğiniz (ya da bilmediğiniz, nerden bileceksiniz?) gibi ben yurt dışında yaşıyorum: ABD’de. Ve bu ülke tüm dünya kültürlerinin buluşma merkezi gibi bir yer olduğu için Uzak Doğulu’larla da sık sık muhatap oluyorum. (Ama siz heyecanla: “aaa ne güzeeel” demeden önce hemen belirteyim, maalesef karşılaştığım Uzak Doğulu’ların yüzde doksanı Çinli.. Sonra Koreliler geliyor; bunlar daha tatlı insanlar; ama hiçbiri, tekrar ediyorum hiçbiri, dizilerde gördüğümüz kadar yakışıklı/güzel değiller. Şu güne kadar çıplak gözle gördüğüm çekiklerden yakışıklı olanları parmakla sayılacak kadar azdı… Ortalama güzellikte bir Türk kızı / erkeği, ortalama güzellikte bir Koreli kız/erkekten on kat daha güzeldir; bunu yoğun gözlemlerle test edilip onaylanmış bir tespit olarak belirtelim :) ) Neyse, asıl anlatacağım şey başka: ABD’de yemek kültürü diye bir şey olmadığı için (Amerikan yemeği eşittir hot dog artı biftek) hemen hemen her ülkenin restoranı ve süpermarketi nerdeyse taşra sayılabilecek şehirlerde bile (ki bizimki böyle bir şehir…) bulunuyor. İşte aşağıdaki resimler de böyle bir Asya süpermarketi gezisinde çekildi. Ne zamandır bilgisayarda duruyorlardı; dizi yazısı yazmaya üşendiğim şu günlerde hadi bari bunu yayınlayayım dedim…

Noodle ve Udon: Taa BOF’ta Goo Jun Pyo’nun büyük bir iştahla ramen yemesini gördüğümden beridir ramen, noodle ve udon gibi makarna-erişte türevi Uzak Doğu yemeklerine özel bir düşkünlüğüm vardır. (Artık o sahneleri izlerken canım nasıl çektiyse, ondan sonra uzun bir süre kendimi ramene vurduğum halde hâlâ doyamadım!) Bu basit ama lezzetli (hem de ABD şartlarında son derece ucuz!) yemekleri haftada bir yiyorum desem yalan olmaz… Noodle’da şahsi favorim Vietnam lokantalarında satılan Bun Xao’dur: Bu yemekte minik minik et parçaları, bulgur gibi bir şey, çeşitli sebzeler ve omlet yapılmış yumurta, noodle’la karıştırılarak servis edilir. Çok lezzetlidir cidden… Aşağıda, markette rastladığım noodle-udon’lardan bir demet:

Meyve-sebze: Uzak Doğulu’ların çok tuhaf sebzeleri, meyveleri var… Mesela şu ilk resimdeki uzun, yeşil, kaktüs gibi olan şey, aloe vera: Ben bu bitkiyi bir tek kremlerden falan bilirim; ama acaba nasıl bir yemekte kullanıyorlar, doğrusu hiçbir fikrim yok! İkinci resimdeki papaya olmalı; o da Latin Amerikalılar arasında falan çok popüler. Bense sadece suyunu içmiştim; çok da hoşuma gitmemişti. Üçüncü resimdeki sperme benzer beyaz şeyler ise mantar! Ama neyin nesidir bilmediğim için zehirlenirim falan maazallah diye almadım tabii :P

Balık Reyonu: İşte size Uzak Doğulu’ların tam anlamıyla sayko olduğu bir alan daha! Aşağıda akvaryumda satılan istakozları (üst raf) ve dev yengeçleri görüyorsunuz. Bu daha hiçbir şey değil: Bir de boy boy kurbağaların içinde durduğu iğrenç mi iğrenç derin bir kap vardı ki, balık reyonu görevlisi bana dik dik baktığı için o kabın resmini çekemedim :P Ama hakikaten tüyler ürperticiydi! Uzak Doğulu’ların her şeyi tamam da, bu kurbağa yeme olaylarına bir türlü alışamadım sayın seyirciler…

Market raflarından birkaç enstantane daha: Pişirme şarabı – hindistancevizi jeli:

Miso ve Nori (bunun adı da Nuri kaldı bizde :P) Bu Nori sushi yapımında kullanılıyor. Hamarat arkadaşım Yasemin bunu alıp sushisini evde yapıyor mesela. Bense hiçbir zaman o kadar becerikli olamadım :P Restoran suşileriyle idare ediyorum. Ayrıca suşi burada çok ucuz bir yemek; dört-altı suşi içeren bir porsiyon, 3-4 dolar falan… İki porsiyon (biri yengeç eti içeren California roll, diğeri de Eel falan olacak) bana yetiyor.

Hint işi:

Pilav tenceresi – porselen: İlk resimdeki porselen çaydanlıklar yeşil çay için: Çin işi, Japon işi bişi’ler işte… İkinci resimde ise Uzak Doğulu’ların pek bir bayıldıkları pilav tencerelerini görüyoruz. Hepimiz dizilerden falan buna aşinayız aslında. Ve hakikaten kullanımı acayip yaygın: Yani nasıl ki biz Türk’ler çaydanlıksız yaşayamayız; kettle’lar falan o çaydanlığın, demliğin yerini bir türlü dolduramaz; işte Uzak Doğulular için de sıradan tencereler pilav tenceresinin boşluğunu asla dolduramıyor. Bir zamanlar Tayvanlı bir ev arkadaşım vardı; bana o söylemişti: Pilav tenceresi bir kızın çeyizinin en nadide parçası, yurt dışına okumaya gelen çekiğin valizinin vazgeçilmez öğesiymiş meğer!

Aburcubur: İşte benim en favori yiyeceklerime geldik! :D Şu aşağıdaki üçlüyü ilk defa denemek üzere aldım ve üçte iki tutturdum: İlki böyle krakerimsi bir şeydi, ama tatlıydı. Onu sevmedim. İkincisi, üzerindeki bir gıdımcık İngilizce etiketten anlayabildiğim kadarıyla yeşil çaylı, ilk anda sert ama sonra yumiyumlar gibi ağızda yumuşayıp macun kıvamı alan bir şekerdi ve… ilk denediğimde “öğk? bu ne yaa?” dediğim halde şöyle 4-5 tane yedikten sonra bir baktım, baya bayaa sevmişim yahu… Ama şu üçüncü resimdeki cookie’ler yok mu… Ahhh, onların âşığı oldum! Bunlar süt ve çay aromalı (o nasıl oluyorsa?…) kurabiyelerdi ve çok ama çok hoşuma gitti. Pakedi açtığım dakikada bir kurabiye canavarı edasıyla namnamnam yapıp boş paket elimde kalakaldım… Ama bir sonraki gidişimde aynısından bulamadım yav. Burdan bu güzelim kurabiyeleri özlemle anıyorum (böhü) ve umarım bir sonraki gezimde onlara kavuşurum diyorum…

Genel, Uzak Doğu içinde yayınlandı | 27 Yorum