The Water Diviner / Son Umut: A Turkish Movie from An Australian Director

thewaterdiviner

**FOR ENGLISH, PLEASE PRESS 9. JUST KIDDING, PLEASE SCROLL DOWN**

Yeni yılın ilk yazısı Russell Crowe’un The Water Diviner’ı olsun. Yeni yıl şerefine blogumda bir ilke imza atıp İngilizce olarak da düşüncelerimi paylaşacağım.

The Water Diviner, yani su bulucusu, öhm yok bizdeki vizyon ismiyle Son Umut, Avustralyalı bir babanın Çanakkale Savaşı’ndan dört sene sonra savaşta ölen oğullarının mezarını bulmak için tee dünyanın öbür ucundan kalkıp buraya gelmesinin hikâyesini anlatıyor. İlerlemiş yaşına rağmen mihrabı yerinde olan Anzak babamız Joshua Connor (bizim Russell) İstanbul senin Çanakkale benim gezerken, sadece oğullarının mezarı ile değil başka sürprizlerle -ve elbette aşk ile- de karşılaşıyor…

Öncelikle, filmi beğendim. Çok beğendim hem de. Ama bu konuda objektif olamıyorum. Çünkü bir Atatürk milliyetçisi olarak aynı filmi ben çeksem tam da böyle çekerdim! 😀 Filmdeki Türk subaylarının, Türk kadınlarının nerdeyse tek bir falsosu bile yok. Bir İngiliz kumandan karakter var, hıyarın önde gideni; Yunanlılar zaten pislik çeteciler olarak gösterilmiş; ulan Avustralyalılar bile Türkler kadar yüce gönüllü değil, Rasılcım sen ne Türksever bi arkadaşmışsın öyle, ver elini öpeyim 🙂 Ayrıca Olga’nın başını çektiği Türk kadınları da ne güzeldi öyle, ay biz böyle miyiz, ihihih! (Not: Değiliz :P) Gerçi Yılmaz Erdoğan’ın “Bizim buralarda mavi göz ender bulunur” demesinin ardından filmdeki bütün Türk kadınlarının renkli gözlü olması da ayrı bir enteresanlık olmuş 🙂

Onun dışında film çok akıcı, kendini çok güzel izletiyor. Dönemin ruhunu güzel veriyor; birkaç ufak hataya karşın beni işgal yıllarının İstanbul’unda olduğuma inandırdı. Ve Çanakkale sahneleri gerçekten çok dokunaklıydı; hem savaş, hem de savaş sonrası. İzlerken gözlerim doldu. Allah hiçkimseye savaşı yaşatmasın, çok çok acı bir şey…

Şimdi biraz da filmin zayıf yönlerinden bahsedeceğim, aman dikkat çok spoiler var bundan sonraki paragrafta. İzlemeyenler okumasın!

Filmin son yirmi dakikası çok çabuk bağlanmış, kurguda bariz bir aksama var; filmdeki en büyük sorun buydu. Arthur’un bulunmasıyla İstanbul’a dönülmesi bir oldu; yaw arkadaş bu oğlan neler yaşadı da kendini Afyonlarda bir yandan Mevlevilerle semâh eder diğer yandan kilise boyarken buldu, (ayrıca neden sakalları uzayınca cillop gibi sarışın oğlan gitmiş, yerine Kahpe Bizans’tan Theodora’nın oğlu Simitis gelmişti), Allahaşkına anlatsana onun başından geçenleri!

Arthur-temsili (Türk olmadan önce/Türk olduktan sonra)

Arthur-temsili (Türk olmadan önce/Türk olduktan sonra)

Koskoca Anadolu’da Art’ı şıp diye eliyle koymuş gibi bulan Rasıl babaya da bir alkış istiyorum; adamda ne biçim sezgi, ne pis altıncı his, ne açık kalp gözü varmış yahu! Arthur’un yaşadığı köydeki mizansen de gerçekçi olmaktan uzaktı; birkaç dakika önce oturmuş çay içen Mevlevi takımı biraz sonra Yunan çetecilerden baskın yiyince silah kuşanıp savaşmaya başladılar; sonra Arthur ve babası yukarıdaki kilise(kale?)ye doğru kaçarlarken yerde yatan onbeş-yirmi tane ölü kadın/çocuk gördük; hangi ara öldüler onlar, yok daha önce öldülerse neden Mevleviler bi zahmet edip gömmediler masumları, oralar biraz acayipti. Biraz kafayı kırmış gibi görünen Arthur’un önce “gelmiyom ben” dedikten sonra iki dakikada fikir değiştirmesi de ayrı ilginçti. Bir de Ayşe’nin hikâyesi var: Bu kız sapık kayınbiraderinden nasıl kurtuldu ayol? Rasıl’la birbirlerini sevdiler tamam ama şimdi bu gâvur coni’yle evlenirse İstanbul’da kalamaz kızcağız, yaşatmazlar, n’olacak bunların hali?? Aklımda deli sorular… Ayrıca Ayşe’nin bunak babasını da bırakamazlar geride, onu da götürecekler mecburen. Bak şimdi, basur muhabbetinden komedi yapacaksın diye bunak amcayı filme eklemişsin Rasıl, ama başına dert oldu, iyi mi? Aynı şekilde Cem Yılmaz da biraz gereksiz bir karakterdi. Sanırım Russell Crowe’un aklında Avustralyalı çiftçiye yardım eden tek bir Türk komutan vardı, ama adama bir de yaver yazıp sonra bu yaver karakterini ünlü bir oyuncuya oynatmak durumunda kalınca onun sahnelerini de artırmak zorunda kaldı. O olsa-da-olur-olmasa-da şarkılı-türkülü sahnelerin (ve ayrıca Cem Yılmaz öldükten sonra Yılmaz Erdoğan’ın “çok bile yaşadı” demesinin 😀 😀 :)) bana verdiği izlenim bu. Ha bir de Mert Fırat olacaktı bu filmde di mi, Rasıl abi onu da gereksiz bulup kesmiş galiba.

Kısacası kurgusal anlamda biraz sorunlu bir film The Water Diviner. Ama yaşattığı hisler çok gerçek. Ayrıca bir dram filmi olmasına rağmen ajitasyona hiç kaçılmamış ve çok tatlı komik enstantaneler de eklenmiş; Cem Yılmaz’ın karakteri ile Yılmaz Erdoğan ve Russell Crowe’unkilerin atışmaları gibi (Avustralyalıların tam ticaret yapılacak millet olduğuna dair diyalog beni epey güldürdü :)). O yüzden ben filmi çok sevdim, izlemeyen herkese tavsiye ederim.

Evet yolun bundan sonrasına katırlarla devam ediyoruz:

NOW, IN ENGLISH:

Hello! Welcome to my blog for a brief review of the movie “The Water Diviner”.

First, the reason for the title above: I called the movie “a Turkish movie from an Australian director”, because it tells the story entirely from the Turkish perspective! Am I complaining? Hell no; to a Turkish woman like me, this movie is like a fresh breath among many others (including The Midnight Express) where the Turks are just a bunch of barbarians. It is a nice change once in a while to hear the words “why did you come to our land? you were the intruders, and you cannot blame us for killing your sons, because we were just defending ourselves” (Well, this is not the mot à mot dialogue in the film, because I cannot remember the lines, but you got the idea) in a movie directed by a non-Turkish director. And I truly believe in these words, which quite applies to many conflicts in today’s world, too (yes, I am referring to Iraq in particular…).

The movie tells the story of an Australian father who travels to Turkey (Ottoman Empire in those years, to be exact) to find the graves of their sons (who fought in Gallipoli) and bring them back home. But of course things take an interesting turn, and some surprises, as well as a new love, are waiting for the Australian middle-aged (but still hot) father in the exotic lands of Turkey…

The movie has a lot of upsides: The 1920s atmosphere in Istanbul is very nicely pictured (despite the not-so-wide shooting angles). The pace of the story is very good to keep the audience attached. The war scenes are good enough, quite touching in fact, they made me cry for both the Turkish and the Australian men who died there. And the Turkish women are very beautiful – well, thank you very much Russell, we are flattered 🙂 Of course the acting deserves an applause, too. I expect nothing less than an Oscar-winning actor like Russell Crowe, but Yilmaz Erdogan, Cem Yilmaz, Olga Kurylenko and even the child actor were brilliant.

SPOILERS FROM NOW ON: But then, the story starts to crumble a bit in the last 20 minutes. We never get to learn the entire story of Arthur. What happened, how did he end up in a small town in the middle of Anatolia after he is taken prisoner? How did he cope with the sorrow of losing two brothers? And the Mevlevi dervishes, what is their story? What is Arthur doing with them – and at the same time painting the frescos in an old church (I must admit, I found the combination bit funny :)) Also, the whole story of Joshua finding his son, trying to convince him to go back with him, getting a “no”, but then with the Greek raid the answer turning to “yes!”, well, all of it was kind of too fast. I could not quite believe Ayşe’s story either: The brother-in-law is first portrayed as a very resourceful man, difficult to run away from; but when Joshua comes back from Anatolia, we see Ayşe in the hotel, free as a bird, as if nothing had happened. And what was the point of adding an old father with Alzheimer’s? Was that character a comedic spice, or added as a means to further show the hassles of Ayşe’s life? The same question applies to Cemal, too: He was sort of an unnecessary character, and I believe what Crowe had in mind originally was a character that would accompany Major Hasan and polish Hasan’s own actions and words; but then the part went to Cem Yilmaz, a very famous comedian in Turkey, and Crowe had to write a few extra scenes and add him to the story further. Anyways, no problem for me, since we got to hear the nice Turkish folk song “Hey Onbesli” from Hasan thanks to these extra scenes.

NO MORE SPOILERS FROM NOW ON

Overall, I really liked The Water Diviner, which had a beautiful and touching story and this story is told smoothly and almost amusingly without exaggerating the pain and the sorrow. I can forgive all the flaws in the editing because of some very nice elements added, like the small but to-the-point jokes (e.g. the joke about Australians being the perfect nation to do trade with :)) and the emphasis on the idea that Canakkale was a truly legitimate war of the Turks, since they were defending their own land. The Turkish coffee and reading one’s fortune in it was a nice detail, too (though, of course, in reality nobody justs acts on a fortune read from the coffee, it is just a fun way of passing time :P) So was the Arabian Fairy Tales, the back-and-forth referral to the magic carpet, etc. Still, perhaps an IMDB rating of 8.4 is too high for this movie; I think a fair rating should be around 7, which is still a good rating for the first movie of a director. Thanks a lot Russell for this very touching story, and hope to see you working with the Turks again 😉

Reklamlar

About hikaruivy

a big fan of shoujo animes/jdramas/kdramas loves to eat, write, read and watch!
Bu yazı sinema içinde yayınlandı ve , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

6 Responses to The Water Diviner / Son Umut: A Turkish Movie from An Australian Director

  1. ozgun dedi ki:

    Tam da Çanakkale Savaşı ve İrlanda üzerine bir yazı yazıyordum bloga. Bu yazın iyi denk geldi, güzel oldu, spoiler yazan yerde kaçarak uzaklaştım yazıdan 🙂 Biz nasıl izleyecez bunu ya :-/

    • hikaruivy dedi ki:

      hakkaten siz nasıl izliyosunuz bu filmleri oralarda? dvd’si çıkınca yollayayım ben size 🙂 çanakkale savaşı post’unu şimdi gördüm, merakla okuyiciğim 😉

  2. oburiko dedi ki:

    çok güzel anlatmışsın filmi,içeriğini 🙂 gerçekten çok güzel bir filmdi.

  3. eda dedi ki:

    Merhaba, uzun zamandır yazmıyorsunuz. 😦 Çok özledik yazılarınızı. Sevgiler 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s