Waiting for Forever

14 temmuz 2011 – New York

Bugün olan her şey, bir Haruki Murakami romanından fırlamış gibiydi: Saçma sapan, kopuk kopuk… Ama bir yerlerdeki büyük bir resmin parçaları gibi… Yalnızca, ben o büyük resmi bilmiyorum.

Aslında her şey dün başladı: Tesadüfen, o haberi görmemle. Tam bir ay önce burda olduğunu öğrenmemle. Burada. New York’ta. Burnumun dibinde. Tam da benim onunla ilgili yazılar yazdığım, beni rüyasında görüp New York’a beni aramak üzere gelmesini düşleyip güldüğüm, ciddi ciddi onunla karşılaşma hayalleri kurduğum günlerde.

Büyük bir hayalkırıklığı. Evet. Hissettiğim buydu.

En büyük aşk acıları çektiğimde bile bu kadar elim kolum bağlı hissetmemiştim. Kötü bir kabusta gibiydim: Ellerimi uzatsam dokunacağım kadar yakınmış meğer… Bilememişim…

Medyumluk güçlerimin olmasını hiç bu kadar çok istememiştim!

Aslında istediğim fazla bir şey değildi: İsterseniz adına ego deyin, kendini beğenmişlik deyin. Benim onu tanıdığım gibi, onun da beni tanımasını istedim sadece. Ona senaryomdan bahsetmek istedim; ona kendisini izleyen Türk kızlarını anlatmak istedim. Onun da bana gören gözlerle bakmasını istedim. Haddimi aştım mı? Neden öyle olsun? Sonuçta onun Yiğit Özşener’den, Mert Fırat’tan bir üstünlüğü var mı ki? Bundan beş sene önce Alphabet District’te bir Mısır cafesinde Yiğit’i görünce burun kıvırmış, yanına bile gitmemiştik (o zamanlar bizim için yalnızca Özgür Çocuk’tu kendisi… Ne bileyim içinde muhteşem bir aktör gizlediğini?!) Geçen yıl Mert Fırat’la kanka muhabbeti çevirmiştik. Onun ne farkı olsun ki?

Ama kibir: Kibir yedi ölümcül günahtan biridir, öyle değil mi ivy? Onun seni tanımasını isterken aslında içten içe sana hayran olmasını istemedin mi? Bu kendini büyük görmek, hatta Tanrı’yla bir tutmak değil de nedir?! Kibir, bu yüzden Tanrı’nın gözünde en büyük günahtır; şehvetten de büyük!

Ve sonra aklıma takıldı. Aklıma takıldı ve hiç çıkmadı. Kendime kızdığım, kendime yakıştıramadığım halde aklımdan atamadım. Bu sabah doyumsuz Hudson manzarası eşliğinde kulağımda The Greatest Love müzikleri, ders çalışarak yolculuk ederken bile aklımın bir köşesinde bir kıymık gibi bu vardı. Bu hayalkırıklığı…

Sonra yüreğime ateş düştü: On üç şehit… Tam on üç şehit! Tanrım, gencecik çocuklar ölüyor, ve ben ne salak şeylerle uğraşıyordum!

Ve sonra, toplantı: Bir türlü ilerlemezmiş gibi görünen bir makale; bir yığın üstü kapalı laf-ı güzaf… I’m fed up with all of these stuff! Kendimi attım dışarı. I20’yi imzalatmak için ISSO’ya gittim ama orda oturmaya bile tahammülüm kalmamıştı. Dünyanın her yerinde olduğu gibi New York’ta da devlet memurları işlerini savsaklarken, ben küfrederek çıktım, temmuz güneşinin altında güzelim New York sokaklarında yürümeye başladım…

34’te indim metrodan. Hava çok güzel, tam yürümelik. Yollar insan kaynıyor; cıvıl cıvıl… Ama benim aklımın bir köşesinde, hep o kıymık…

Acaba Macy’s’te midir? Gelmişken alışveriş yapmak ister, öyle değil mi? Oraya girsem mi? Neyse, geçtik şimdi, bir daha dönemem… K-way’e gitmeli, kan çeker: Blood is thicker than water, after all… Ama yollardaki parklara, dışarı atılmış masalara şöyle iyice bir bakmalı…

Kendimi kandırıyordum elbet… Burası 10 milyonluk koca bir şehirdi ve biz dizi kahramanları değildik. Hem o fotoğraf bir aydan fazla olmuştu çekileli… Buraya gelmiş, bir hafta kalmış, sonra geri dönmüştür. Bu arada üç-beş tane de Amerikalı (ya da at least Korean-American) hatun götürmüştür…

Yine de kendimi alamadım: Yanımdan geçen tüm yüzlere tek tek baktım; dikkatle baktım. Gözlerimi aça aça baktım. Gözlerim çok güzeldi bugün; mor tişörtüm yüzünden menekşe rengine dönmüşlerdi. Ya da ben öyle zannediyordum. Aynaya baktığımda çok güzel bir kız görüyordum. Oysa kameralar öyle söylemiyordu, çektiğim fotoğraflarda hep yorgun görünüyordum. Yalancı kimdi, ayna mı, kamera mı? Ama bu kadar yalan nasıl mümkün olabilirdi?!

Korean way’de değildi. Paris Baguette’e girdim, sonra geri çıktım. Oturacak yer yoktu – aslında vardı ama en köşede, kıytırık bir yerdeydi, oysa ben oturmak yerine kendimi sokaklara atmalıydım! 5. caddeden yukarı yürümeye başladım. Bryant park’a gitmeli: S’le orda buluşacağız. Zaten bu güzelim yaz öğleden sonrasında New York’taki bir turistin yapacağı en iyi şey, Bryant park’taki gölgelerin tadını çıkarmaktır. Public library’nin önünden geçip güzel günün keyfine vara vara yürüdüm yukarı… Hâlâ sezgilerime güveniyor, bazen yolu bilerek uzatıyorum. Ama bazen de saçma sapan fikirler düşüyor içime: Belki de tam şu anda, şu yolu seçtiğim için, o geride kaldı! Şu köşeyi dönseydim, şu ışıktan karşıya geçseydim, pinkberry’ye girip meyveli yoğurt alsaydım, onunla karşılaşabilecektim! Paranoyanın yorgunluğunu omuzlarımda ağırlaşan çantanın yükü gibi taşıyordum. Sevdiği biri kaybolan insanların dramını ilk defa yürekten hissediyordum: Samanlıkta iğne aramaktı bu! Hem de o iğnenin o samanlıkta olup olmadığını bile bilmeden. Çocuğu kaçırılan bir anne olsam, işi gücü bırakır, şehrin en işlek yerinde bütün gün oturup gelip geçenlerin yüzlerine bakardım. Başka da bir çare düşünemiyorum o kaybı bulmak için… Zaman az, dünya kocamansa, elden gelen sadece kadere sığınmaktır…

Yine de Bryant Park’ı baştan başa geçtim. Yoktu. Bir masaya oturdum, kindle’ı açtım. Haruki Murakami okunmalı bugün. Zemberekkuşu’nun güncesi. İkinci kez. Çünkü bu karmaşaya ancak o yakışır… Sonra S geldi. Yoga alanına geçtik. Yanımıza Norveçli bir kız damladı. Evet, turistler için Bryant park güzel seçimdi. Yoga başladı. Planking dog olduk, güneşi selamladık. Kollarım ağrıdı. Yine de mutluydum. Gökyüzüne baktığımda gökdelenleri görüyordum. Zamanının gelmediğini düşünüyordum: Bir söz vermiştim ve önce bu sözü tutmalıydım. Zamanı gelince, o beni bulacaktı…

Yogayı yarıda bırakıp pantolonumu ve çorabımı onca insanın içinde giymeye uğraşırken kıkırdıyordum. Çimenlik alandan birkaç metre ötedeki reading room’a geçtik. Ne güzeldi; New York’ta yaz ne güzeldi! Keşke bütün yaz bomboş vakitler uzansaydı önümde; keşke uzun yaz öğleden sonralarını tembellikle geçirme lüksüm olsaydı… Belki bu yıl bu şansım yoktu; ama bugünlük vardı: Bugün, Oscar ve André’nin günüydü; Bastille’i anımsarken onları da anmadan olur muydu? Vive la France yazdım kağıdımın köşesine, kibirli ve soğuk Fransızlara uyuz olduğum halde! Oscar ve André, en azından bu kadarını hak ediyorlardı…

Ve memoir yazmak… Evet, ben de isterdim; büyük annemin, büyük babamın memoir’larını okumak… Torunlarım da ister mi acaba? Kendini kandırma ivy, bunca zamandır günlükten tut romanlarına kadar, her birini bir gün kızının, kızının kızının okuması hayaliyle yazmadın mı sanki? “Bilinmek istiyorum!”

“Anekdotları dosyalara ayırın; mavi, kırmızı, pembe…” “Memoir yazmak, kendini affetmektir…” “Çok okuyun, hep okuyun, eleştirel gözle okuyun…” Ne çok şey uçuşuyor havada, ve ben bir anlığına onu unutuyorum. Hayalkırıklığı yavaş yavaş geçiyor… Son yirmi dakikada Miranda iki anekdot yazmamızı istiyor. İngilizce kelimeler ırmak gibi dökülüyor kalemimden… Hâlâ çok iyi değilim; ama istersem bunu da yapabilirim. İngilizce de yazabilirim; ve güzel de yazarım; biliyorum… Babamı anlatıyorum; ve ilk kez araba kullandığım o günü… Ama sonra, hemen anlıyorum ki memoir yazamam ben: Süslemeyi, kurgulamayı severim çünkü… Kendi hayatımı ancak günlüklerimde olduğu gibi yazabiliyordum; ve o günler çok geride kaldı…

Trene koşturuyorum. Macy’s’in önünden geçerken hâlâ insanların yüzüne bakıyorum… Tren çok pahalı, bir küfür sallıyorum! Salata almak isterdim, ama mozarella-domates sandviçine karşı koyamıyorum… Tren boş… 13 şehit yine canımı yakıyor; üstüne bir de demokratik özerklik ilan etmiş birileri; bu ne küstahlık! Dişlerimi sıkıyorum. Her şey öyle saçma, öyle iğrenç ki!… Kulaklık çalışmıyor; bir küfür daha. Mecburen, altyazı indirip filmi kısık ateşte -pardon, kısık sesle izliyorum. Waiting for forever…

Okay. Please listen to me now.

Because what I wanted to tell you before – this is it.

I am imagining a day where I get up and I know that I will not see you. Because you are far away. I will not see you. No chance. Will not.

And now- now I am imagining a day, when I get up, and I know that I might see you. Okay? Might. Could. Maybe.

Of those two days, that’s the day I want. That’s the day I choose.

Her şeyi anlar gibi oluyorum: Everything is illuminated.

Onu görme ihtimali güzeldi… Milyonda bir bile olsa, görme ihtimali…

Ve ben, aslında, istediğim şeyleri gerçekleştirme gücümün olduğunu biliyorum. Allah’ın şanslı kuluyum. Bana hep çok iyi davrandı. Her istediğimi verdi bana. Bunun için ona minnettarım.

Demek ki bunu yeterince istememişim…

Filmi durdurup ekrana bakıyorum: Saat 11.11.

Burukça gülümsüyorum: Beni düşünüyor… Biliyorum; o da bilmeden beni arıyor! Hatta New York’a o yüzden geldi: Rüyalarında gördüğü kızı arıyordu, ve burada olduğunu biliyordu. Hiçbir şey boşuna değildi: Tam bir gece önce o haberi görmem; blogumda bu hayalleri dillendirmem; bugün bu filmi izliyor olmam… Hiçbiri tesadüf değildi. Bu, gerçekti. Çünkü Will’in Emma’ya yazdığı mektupta dediği gibi: “truth is nothing… what you believe to be true is everything…”

Ama şimdilik bu hikâye burada bitmeli: Trenden iniyorum. Mavi bir araba beni almaya geliyor. Kapıyı açıyorum. Gülümsüyorum.

“Selam canım…” Sıkıca sarılıp öpüyorum. Canım…

Tuhaf bir gün bitiyor… Öylece…

Her şey geçiyor… Geriye yalnızca duygular kalıyor…

About hikaruivy

a big fan of shoujo animes/jdramas/kdramas loves to eat, write, read and watch!
Bu yazı kişisel, sinema içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.