Bir demet kitap…

books

Uzun zamandır kitap yazısı yazmamışım… Oysa vikitap istatistiklerine bakarsanız bu yıl okuduğum toplam kitap sayısı 100’e yakın! Bunca kitap okudun da aralarında çok beğendiğin, anlatmaya değer bir kitap bulamadın mı a Hikaru derseniz, aslında bulmuştum. Isabel Allende’nin “Ruhlar Evi” veya John Fowles’tan “Fransız Teğmenin Kadını” kalbimdeki ilk 20 (bilemedin 30) arasına rahatlıkla girebilir mesela. Ama onları okuduğum sıralarda tembelliğimden buraya gelip yazamamışım, şimdi de sayfalarını karıştırıp not aldığım satırları bulmaya acayip üşeniyorum 😛 😛 O yüzden sadece “çok iyi kitaplardı sizden iyi olmasın, bulun okuyun” demekle yetiniyorum. Ben size son bir ayın seçkisini sunacağım. Brian Crain’in sihirli parmakları eşliğinde buyrun:

toios

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü: Etgar Keret’in bu kitabı kısa kısa öyküler içeriyor. Öykülerin her biri çok basit bir dille yazılmış, ama çok vurucu, ve çoğunlukla mizahi olmalarına rağmen depresif öyküler (o da nasıl oluyor demeyin, valla durum bu :P). İsrailli olduğunu anladığım Keret’in Yahudiliğe ve İsrail’deki hayata vurgu yaptığı yerler çok. Bu bakımdan bir başka enteresan yazar olan Jonathan Safran Foer’e benzettim ve açıkçası tıpkı ırkdaşında olduğu gibi bu yönünü çok sevmedim: Artık Yahudi propagandasından o kadar gına geldi ki Naziler tarafından uğradıkları zulümden bahsettikleri zaman “ay yazııığğk” yerine “böğğk, gene mi ulan?!” şeklinde tepki veriyorum, evet. Madem öyle bu kitabı niye tanıtıyorsun Hikaru derseniz, o son öykü yüzünden derim: Kitabın son öyküsü diğerlerine göre biraz daha uzun (20 sayfa cıvarında). Ve sıkı durun, bu öykü, aslında Wristcutters: A Love Story‘nin orijinal hali! 😀 Bu filmi çok sevdiğimi daha önce bu blogda yazmıştım, bakınız burda. Ama bir hikâyeden uyarlandığını bilmiyordum. Etgar Keret “intihar edenlerin gittiği dünya” fikriyle güzel bir evren yaratmış. Ama orada kalmış. Yani aslında Wristcutters: A Love Story kitabından daha iyi olan filmler kategorisine giriyor. Bilirsiniz bu kategori oldukça az sayıda film içerir, çünkü genellikle tam tersi olur, kitap filmden hep daha iyidir. Ama sorarım size, araba koltuğunun altındaki karadelik olmazsa Wristcutters evreni o kadar güzel olabilir miydi dostlar? Film hikayedeki ayrıntılara sadık kalmış, ama bence bunların üzerine çok daha güzel şeyler eklemiş. Mesela film boyunca bizimkiler asla gülümsemediler, içinde bulundukları dünyanın bizim dünyamızdan farklı olduğunu bu ufak ayrıntıdan bile anlamak mümkündü; filmin renkleri sepyaydı ve iç sıkıcı bir atmosferi vardı; oysa hikâyedeki tasvirler bu kadar vurucu değildi, ve kitaptaki alt-sınıf dünya, bizim dünyamızdan çok da farklı aktarılmamıştı bence… Yine de Bilekkesenler evreninin ilham aldığı yazıyı merak ederseniz bir okuyun derim.

ts

Taşıdıkları Şeyler: Tom O’Brien’ın bu şahane kitabı da bir önceki kitap gibi bir Siren Yayınları çevirisi. (Bu yayınevi son zamanlardaki favorilerimden biri haline geldi; iğrenç Henry Miller kitaplarını saymazsak yabancı edebiyat adına çok başarılı seçimler yaptıklarını düşünüyorum) Daha önce “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok”, “Silahlara Veda” “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” vs. okumuş bir insan olarak insanda yaşama sevinci namına bir şey bırakmayan savaş romanlarına karşı bir miktar mesafeliyimdir. Ancak bu kadar iyisini okumamıştım. Evet, benim için bu kitap az önce ismini verdiğim ünlü klasikleri bile geçmiş durumda. Bir kere dili çok akıcı, çok hoş. Savaşın acı yüzünü burnunuzun dibine getiriyor, ama bunu yaparken bile zarafetinden bir şey kaybetmiyor. Ayrıca çok güzel saptamalarda bulunuyor, yer yer güldürüyor (savaşta da olsa genç gençtir ve gençler eğlenmek ister), ve tahmin edeceğiniz gibi sık sık da ağlatıyor. Ve şunu defalarca söyletiyor size: Savaş berbat bir şey…

“Ölü olmak kimsenin okumadığı bir kitabın içinde olmak gibi.”

“Kitap mı?”

“Eski bir kitap. Kütüphanenin raflarından birinde, bu yüzden güvende falan. Ama kitabı çok, çok uzun zamandır kimse o raftan çekmemiştir. Beklemekten başka bir şey gelmez elinden. Birinin o kitabı raftan çekip okumasını ummaktan başka…”

kr

Kadıköyü’nün Romanı: Safiye Erol çok değer verdiğim bir yazardır. Ergen günlerimde, babamın köydeki eski kitapları arasında bulup okuduğum, sonrasında ne yazık ki bir daha elime geçmeyen şahane kitabı Ciğerdelen ile beni derinden etkilemiştir. Yazılarında feminist izler görürsünüz; nazlı-nazenin değil, güçlü, ne istediğini bilen, ve son derece derinlikli kadın karakterleri vardır. 1964’te vefat eden bu hanımefendi, ilk cumhuriyet kadınlarından biridir ve Almanya’da doktora yapmış, son derece kültürlü bir insandır. Ancak aynı zamanda dindardır, Rıfai tarikatına mensuptur. Safiye Erol işte böyle ilginç bir şahsiyettir, en kısa zamanda tüm külliyatını okumak aklımda. (Özellikle, bunca yıldan sonra bir defa daha, Ciğerdelen’i.) Kadıköyü’nün Romanı ise 1930’ların başında, Kadıköy’de geçmesi itibariyle çok ilginç bulduğum bir roman oldu. Bir senelik çiçeği burnunda bir Kadıköylü olarak zamanın Kadıköy’ünün tasvirlerini nostaljik bir burun sızlaması eşliğinde okudum 🙂 Moda Koyu’ndan sandalını çözüp Kalamış’a yanaşmalar, Fikirtepesi’nde kestanelerin göğe doğru dik duran pembe beyaz kandil çiçekleri, Fenerbahçe’den Kuşdili’ne varınca su kenarında dizilen çardaklı kır kahveleri, Moda gazinoları, Moda’daki baygın kokulu ıhlamurlar, Acıbadem’in leylakları… Bütün bu geçmiş zaman tasvirleri insanı nostaljik yapıyor mirim… (Ah Safiye teyze, şimdi gelsen de görsen o sandal sefaları yapılan Kurbağalıdere’nin son hallerini…) Romanda biraz acıklı bir aşk hikayesi, ve o zamanların “cemiyet hayatı”na mensup bir grup gencin dostluğu konu ediliyor. Hikâye anlamında çok derinden vurulmadım; ancak karakterlerin hemen hemen hepsini sevdim diyebilirim. Zamanın gençleri ve eğlence anlayışı çok ilginç geldi 🙂 Bir de o eski zamanın dili, hele de o dilde yapılan ve şu an bile halimize cuk oturan hayat tespitleri beni benden aldı:

“Zavallı insanlar! Büyük saadeti ararlar. Büyük saadet onlara geldiği vakit, kuvvetleri yetmez, kaldıramazlar. (…) İnsan cenneti kısa zaman görmeye, sonra kaybetmeye, sonra da ebediyyen hasretini çekmeye mahkumdur. (…) Bize hazmedebileceğimiz gıdalar, küçük çapta bahtiyarlıklar lâzım. Onun için büyük saadete erdiğimiz gün onu teperiz. Onu suistimal eder, sulandırır, müptezelleştiririz. Ta ki o büyük saadet kendi gözümüzde bile çürüyünceye kadar…”

“Erkekler bizi, yani senin ve benim gibi kadınları, ölesiye sevseler bile icabında terk ederler. Biz efendi kadınlarız, bizim şahsiyetimiz vardır. Bizi yüzüstü mukadderatımıza bırakırlar. Bilirler ki biz yine kalkarız ve sendelesek dahi yolumuza devam ederiz.”

Şu pasaj da milletlerin karakterlerinin asırlar boyunca değişmediğinin bir göstergesi adeta 😀

“Garp memleketlerinde tanıdığım münevver insanlar arasında bir anket yaptım. Muhtelif milliyetlerden şahsiyetlere şu suali sordum: Hayatınızda şiddetli bir hicrana zebun olunca ne yaparsınız?

Alman teknik bir cevap verdi: Hicranı eskitirim, düşüne düşüne yıpratır öldürürüm.

Fransız, zehre karşı panzehir, dedi. Hicranım nisbetinde zevk ve saadet ararım. Her saniyeden lezzet ve tatlılık toplarım.

İngiliz dedi ki, seyahate çıkarım, bir fen heyetine katılırım, mesela Tibet’e giderim.

Kabarık saçlı ateşli bir Mısırlı, o hicrana sebep olanı gebertirim, dedi.

Hintli tasavvufa saptı: Büyük ızdırab büyük insanların nasibidir. Beşeri elemlerle ruh, tekrar tekrar dağlandıktan sonra Allah’ı özler, arar ve bulur.

Japon: İnsanın ruhu azgın ihtiraslara tepişme meydanı değildir. Ruh temiz ve serin kalmalıdır. Yüksek bir insan fazla ızdırab duyamaz. Müzmin hicranlar gayri ahlakidir, iptidâi, barbar ruhların nişanesidir.”

Nostaljik bir yönünüz ve Kadıköy’e dair bir sevdanız varsa bu kitabı okuyunuz efenim 😉

Reklamlar

About hikaruivy

a big fan of shoujo animes/jdramas/kdramas loves to eat, write, read and watch!
Bu yazı kitap içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

6 Responses to Bir demet kitap…

  1. Irmak dedi ki:

    Kitap yazıların çok güzel oluyor hele yanında böyle harika bir müzikle okutuyorsan daha hoşuma gidiyor 🙂
    John Fowles’ın Büyücü’sünü okumuştum da dürüst olmak gerekirse pek sevmemiştim; ama Fransız Teğmenin Kadını iyi diyorsan okuyayım 🙂

    • hikaruivy dedi ki:

      teşekkür ederim tatlım ^^ bense büyücü’yü okumadım henüz. şöyle tadına vara vara okuyacağım bir tatil zamanına saklıyorum. valla fransız teğmenin kadını’nı ben beğendim; ancak konudan ziyade yazarın anlatımı çok hoşuma gittiği için beğendim. bilmem sen ne düşünürsün?

  2. Etgar Keret’i daha önce şuradaki röportajında okuyup kitaplarını merak etmiştim. http://egoistokur.com/etgar-keret-pesine-takildigim-o-unlu-yazar-benmisim/ Okumak istersen diye şuraya koyuyorum. Filistin’de yayınlanan ilk İsrailli imiş kendisi. Bilekkesenler’in esin kaynağı olduysa randımanlı bi amca demek ki kendisi. Gerçi filmi yer yer bayık bulmakla beraber intihar edenlerin gittiği evren fikrini sevmiştim ben. Paylaştığın müzik pek hoşmuş ha bu arada. Diğer iki kitabı da pek güzel anlattığından okumaya heveslendim. Bu kitap yazıları çok iyi oluyor ha. Bir sürü yeni şey öğreniyorum teşekkürler efendimis :DD:d:dD:

    • hikaruivy dedi ki:

      ovvv benim bu röportajdan (ya da başkalarından) haberim yoktu, sağol bacım :”) okudum şimdi, demek TRye gelmiş amca, bilsem kitabını daha erken alıp okur, belki imza gününe giderdim… siz isteyiniz yeter ki, kitap yazısı yazmayı seviyorum ben. diğer yazılardaki kadar geyik yapamıyorum ama çok-satanlar dışında değişik kitapları tanıtmak hoşuma gidiyor.. bu arada eminönü’ne yolun düşerse önceden haber ver, bi kitap değiş-tokuşu daha yapalım 😉

  3. Aslı dedi ki:

    “Tanri Olmak Isteyen Otobus Soforu” kitabını adini cok begenip almistim 🙂 hatta bi oyku kitabi oldugunu bile okumaya baslayinca anlamistim… kitapcida ustunkoru bakarken aradaki basliklari da bolum isimleri sanmistim 🙂 cok degisik tarzda guzel bi kitapti… ozellikle kitaba adini veren hikaye cok cok guzeldi… israil’li otobus yolcularinin hal ve hareketleri ne kadar da bize benziyormus degil mi 🙂 sondaki uzun oyku de guzeldi dedigin gibi… oykunun bi filme konu oldugunu bilmiyordum… hemen izleyecegim filmi de… tesekkurler hikaru’cugum 😉

    • hikaruivy dedi ki:

      vaay, sen de okuyanlardansın.. evet galiba ben de en çok kitaba ismini veren hikayeyi beğendim. sanırım dünyanın her yerindeki otobüs yolcuları birbirine benziyor :))) filmi şiddetle tavsiye ediyorum canım; kitaptan çok daha güzel. öperim ^^

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s