Gençlere dair filmlerin en hasını sizin için topladım…

Bu yazıyı ne zamandır taslaklarda unutmuştum, Oscar zamanı yayınlasam daha ilgi çekici olabilirdi oysa şimdi çoğunuz bu filmleri (özellikle ilkini) izlemişsinizdir bile… Yine de geleceğin izleyicileri için buraya ufak da olsa bir not düşelim. İşte son zamanlarda izlediğim en güzel gençlik filmleri (ya da “gençlere dair filmler”):

The_Perks_of_Being_a_Wallflower-afiş

The Perks of Being a Wallflower

(Okurken dinlenecek müzik işte burda)

Lise hayatınızı nasıl bilirsiniz? Ben iyi bilirim ve “Thank God, I am not American” diyerek anarım. Çünkü Amerika’da lise yılları zavallı ergenler için tam bir travma sebebidir! Hatta ortaokul yılları bile bu travmanın başlangıcı olabilir ki bu konuda çekilmiş en eğlenceli flmlerden the Wimpy Kid serisini özellikle öneririm. Ancak lise denilince (en sevdiklerimden Ten Things I hate About You) ile birlikte anılması gereken filmlerden biri, “The Perks of Being a Wallflower” olmalı…

The Perks of Being a Wallflower (Türkçe’ye “ezik çocuk olmanın iyi yönleri” diye çevrilebilir – wallflower, kimse tarafından dansa kaldırılmadığı için parti boyunca duvar kenarında bekleyen kızcağızların genel adı oluyor – ama sanırım kitap “Saksı olmanın faydaları” diye çıktı) güzel bir lise filmi. Sorunlu bir lise 1 çocuğunun hasbelkader lise 3’lerle takılmaya başlamasıyla gelişen dostlukları, aşkları anlatıyor. Film o kadar hoşuma gitti ki, gittim bir de kitabını okudum. Ama çoğu defa olanın aksine, kitabı filmi kadar sevmedim: Evet kitapta daha çok ayrıntı var, ama 15 yaşında bir çocuğun ağzından yazıldığı için cümleler kısa kısa, bir derinlik yok, çocuk kitabı gibi bir şey… Ha diyeceksiniz ki mesela Çavdar Tarlasındaki Çocuklar da öyleydi, her şey bir ergenin ağzından anlatılıyordu, ama o kitap (çok da favorim olmamasına rağmen) bundan daha güzeldi azizim: Holden Caulfield’in tam bir arıza, ama sevilesi bir çatlak olduğunu her satırda  hissediyordunuz. Burda ise… valla herkes Charlie’ye “sen şöyle özelsin, sen böyle özelsin” dediği halde ben bir özelliğini göremedim, bildiğin moron bir lise 1 çocuğuydu… Ayrıca Sam ve Patrick kitapta o kadar da etkileyici gelmedi bana. Ama filmde öyle miydi ya? Emma Watson’ın hayat verdiği Sam, tam da olması gerektiği gibiydi: Çok güzel, çok havalı, hakkında çok dedikodular dönse de aslında son derece anlayışlı ve iyi kalpli bir genç kız. Patrick’se… Oy oy oy, sevgili çekik görünümlü Amerikalı dostum Ezra Miller, adamımsın diyorum başka da bir şey demiyorum! Patrick’i ondan başkası canlandırsa bu film bu kadar güzel olabilir miydi acaba? Hiç zannetmiyorum! Teknik olarak başrol kendisi değilse de bu filmi bu kadar güzel yapan şeylerin başında Ezra Miller faktörü geliyor, bunu da not düşelim. (Hatta filmdeki performansı ile beni o kadar etkiledi ki, tuttum çocuğu twitter’da takibe aldım, ama nihayetinde 93’lü bir velet olduğunu hatırlamam gecikmedi.😛 Siz siz olun, rolle gerçeği karıştırmayın :D)

Kısacası Perks of Being a Wallflower, tam da gençken izlenesi, fazlasıyla empati kurulası bir film. Belki de tünelde arabanın tepesine tırmanıp kolları açarak hissedilen o sonsuz olma halini en iyi anlayabilecek olanlar, yine gençler olacaktır…

moonrisekingdom

Moonrise Kingdom

(soundtrack’teki bu şarkı, Moonrise Kingdom’ın kısa bir özeti gibi😉 )

Gelelim Moonrise Kingdom’a. Bu benim izlediğim ilk Wes Anderson filmiydi. Ve sinemasını masalsı ve pastel tonlarda bir dünyaya çeviren bu yönetmeni şimdiye dek nasıl pas geçtiğime hayret ettiğim bir film oldu. (Gerçi bir kez Steve Zissou’lu filmini izlemeye başlamış, fazla absürt bulup ilk on dakikada kapatmıştım… Neyse, Rushmore ve the Royal Tenenbaums izleyerek bu hatamı telafi edeceğim.) Filmimiz, iki küçük âşığın birlikte kaçma hikâyesi. Yetim bir çocuk (ve bir izci) olan Sam ile tuhaf bir ana-babanın kızı, sorunlu çocuk Suzy’nin birlikte evden kaçmaya karar vermeleri ve tüm kasabanın onların peşine düşmesi ile gelişen olaylar anlatılıyor. Bruce Willis’inden Tilda Swinton’ına kadar manyak bir kadrosu olan filmde (anladığım kadarıyla bir Wes Anderson klasiği olarak) bütün karakterler ayrı çatlaklar. Ama benim favorim izci lideri Edward Norton oldu. Ondan bir oynakbaşı Şener Şen tadı aldım😀😀 Küçük âşıkların büyümüş de küçülmüş tavırları ise (yine çoğu kez olanın aksine) hiç itici değil, aksine bence çok sevimliydi. Aşkları mutlu sonla bitsin diye içim titredi. Kısacası güzel filmdi, izlemeyenlere tavsiyemdir😉

moonrisekingdom2

reprise2

Reprise

(Bu da Reprise original soundtrack)

Ve son filmimiz: Reprise. Norveç’in bağrından süzülüp gelen bu yapım şahane bir bromance örneği. Film, yazar olma hevesindeki iki genci anlatıyor: Erik ve Phillip. Bu iki yakın dostun yazdıkları ilk romanları aynı anda yayıncılara postalaması sahnesi ile açılan film, ardından gelen başarı/başarısızlıkları öyle güzel anlatıyor ki, kuzeyin soğuk ülkelerinin birinde para kaygısı içinde olmadan hayatlarını edebiyata adamayı başarabilen bu tuzu kuru genç adamlara karşı büyük bir yakınlık uyanıyor içinizde. Onlarla birlikte arkadaş çevrelerinin, sevgililerinin ve ailelerinin de yaşamına kısaca göz atıyor, “fingerfucked by the prime minister” isimli rock şarkıda coşuyor, Sten Egil Dahl ismindeki inzivaya çekilmiş eski yazarın (Sallinger göndermesi mi?) peşine düşüyorsunuz. Ve Phillip her seferinde ondan geriye doğru sayarken sıfır’da bir şey olacak diye içiniz titriyor…

İsveç-Norveç sinemalarıyla pek aram yoktur. Şahane bir korku filmi olan İsveç yapımı  orijinal Let the right one in’i saymazsak pek beğendiğim bir filmleri yoktur; kuzey filmleri çok kasvetli, karanlık görünür bana. Ve sıkıcı. Bilemiyorum, belki de fazla önyargılıyım; filmleri de ülkelerin karakteriyle yargılıyorum. Ama bu filmle birlikte önyargılarım biraz kırıldı sanki. Arada bir Norveç filmlerine şans vermeye karar verdim. İşin ilginci, bu belki de fazlasıyla gerçekçi filmin bana yer yer bir Amelie tadı da vermesi oldu! Ciddiyim. Dış sesin araya girip “şöyle şöyle oldu/olacak” diye özet geçtiği sahnelerden söz ediyorum. Sevimliydi bu sahneler. Ayrıca birazcık (ama yalnızca birazcık) Ruby Sparks tadı da aldım; sanırım sebebi iki filmin de genç yaşta başarıya kavuşup sonra bir türlü o “yazar tıkanması”nı kıramayan genç yazarları anlatmaları… (Aynı konulu bir roman içinse Bkz. Joanne Harris’ten Böğürtlen Şarabı.) Her halükarda, güzel film diyorum. İzleyin, başroldeki beylerin güzelliğiyle (özellikle Daniel Brühl’ün Norveç versiyonu, hatta daha güzeli olan Espen Kloiman-Hoiner sayesinde) gözünüz gönlünüz açılsın (aha, ne güzel entel entel anlatıyordum ama bitirirken gene Hikaru’luğumu yapmadan edemedim iyi mi…)

reprise

About hikaruivy

a big fan of shoujo animes/jdramas/kdramas loves to eat, write, read and watch!
Bu yazı sinema içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Gençlere dair filmlerin en hasını sizin için topladım… için 8 cevap

  1. Hatice Hayal dedi ki:

    Veee izleme listesine yeni filmler eklenir^^

  2. güzzi dedi ki:

    Emma Watson’ın filmini sırf o oynadığı için merak ediyordum. Zaten filmin adını 30 saniyede unutup “Emma Watson’ın filmi” diye tanımlamamdan da bellidir. Zevkine güveniyorum, izleyeyim vakit bulduğumda.

    Moonrise Kingdom aşırı derecede tatlı bir film. En yakın arkadaşım izledikten sonra heyecanla arayıp beni evine davet etmişti. Mutlaka izlemem gerekiyormuş, baş karakteri benim tıpkısımın aynısıymış. Evet Suzy kkk. En az onun kadar suratsızımdır, bir de her yere çok lazımmış gibi kitaplarımı taşımam var ortak noktamız. Gelmiş geçmiş en favori karakterlerimden birisidir kendisi. Wes Anderson da en favori yönetmenlerimden. Benim en sevdiğim Wes Anderson filmi Darjeeling Limited’dır. The Royal Tenenbaums’a da bayılırım. Yine kendime yakın bir karakter yakaladığım için yeri ayrı tabii😄 Senin favorin hangisi merak ettim?

    • hikaruivy dedi ki:

      vayy, hakkaten şimdi blogdaki fotolarını düşününce suzy’yi biraz andırıyon gibi. ya da suzy seni andırıyor, bilemedim, kkk🙂 ben henüz yeterince wes anderson filmi izleyemediğim için favorim moonrise kingdom şimdilik🙂 darjeeling limited’ı da listeye ekledim, komawo🙂

  3. mydestiny dedi ki:

    Çok sık film izlemeyen biri olarak ayda yılda izleme fırsatı bulduğumda böyle tavsiyeler üzerine izlemeye çalışıyorum.. Bu filmleri de not ettim ki zaten ilk film listemdeydi. Kitabın çıkmasını bekliyordum. Sanki kitabı saksı yerine ezik diye çevirseler daha güzel olurmuş bilemedim.. Sipariş ettim kitabı gelmesini bekliyorum önce film sonra kitap yapacağım.

  4. diabolo dedi ki:

    ezra miller konusunda sonuna dek katılıyorum sana hikaru🙂 valla bu filmden birkaç gün önce özgün’le we need to talk about Kevin’i seyretmiştik de tesadüfen. Çocuk kazındı aklımıza🙂

    ama moonrise kingdom’ı seyretmedim onu da seyredelim bakalım merak ettim..

    • hikaruivy dedi ki:

      benim de ne zamandır aklımda, ama çok depresif film diye kevin’i izleyemiyorum. bir ara mutlu bir günümde inşallah😀 irlanda’ya sevgilerimle canım ^^

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s