Kadıköy’de tiyatro keyfi bir başkadır…

oyun-atolyesi

Bu kış Oyun Atölyesi’ne fena dadandım. Pandaların Hikâyesi ile açılışı yaptık, ardından Testosteron geldi. Bu akşam ise Nergis Öztürk ve Engin Hepileri’den Oda ve Adam’ı izleme şansım oldu. Ah bir de Antonius ile Kleopatra’ya bilet bulsam var ya, benden mutlusu olmayacak… Ama Haluk Bilginer ve Zerrin Tekindor’un başrollerinde olduğu bu oyun sürekli kapalı gişe oynuyor; Ankaralıların “Bir Delinin Hatıra Defteri”ne bilet bulamadıkları için yaşadıkları kızgınlığı ziyadesiyle anlayıp empati kurabiliyorum 🙂 😛

panda

Benim için adeta birer Godot’ya dönüşmüş Antonius ve Kleopatra’yı beklerken ben iyisi mi size izlediklerimden bahsedeyim: Önce Pandaların Hikâyesi ile başlayalım. Oyunumuz, iki kişilik bir oyun. Başrolleri Ebru Özkan ve Caner Cindoruk paylaşıyor. Oyunun kısa özeti: “Frankfurt’ta kız arkadaşı olan bir saksafoncu tarafından anlatılan pandaların hikâyesi” diye geçiyorsa da siz ne Frankfurt, ne saksafon ne de (bir cümle dışında) panda bekleyin arkadaşım… Hiç alâkası yok. Oyun, bir sabah uyandığında yatağında tanımadığı bir kadın bulan genç bir adam, ve onunla 9 gece geçirmeye razı olan sempatik ve gizemli bir genç kadının hikâyesini anlatıyor. panda2Sonra işin içine epey fantastik şeyler giriyor; ışıkta üreyen görünmez hayvanlar, sürekli değişen telesekreter mesajları, çatıya uçan esas oğlanla esas kız… Ama çok tatlı, masal gibi bir aşk hikâyesi de sürüp gidiyor aynı esnada: Birbirine bir “a” diyerek anlaşan şirin bir çift, açılan pek değerli şaraplar, ortaya dökülen anılar, paylaşılanlar… Yani izlerken sıkılmıyorsunuz. Ancak oyunda çok fazla metaforik anlatımın olduğunu ve şifrelerin çoğunu çözemediğimizi belirtmem lâzım. Yazar Matéi Visniec kuantum fiziği ve felsefe eğitimi almış bir insanmış; o yüzden kendisinin kıyak bir kafayla yazmış olduğu metaforlar beni aştı. Oyunun sonu da somut bir yere bağlanmadı, biraz izleyicinin yorumuna ve hayalgücüne bırakıldı. Oyundan sonra neler olup bittiğini öğrenebilmek, en azından değişik yorumlar okumak istedim, ama internette doğru düzgün bir yoruma da rastlayamadım iyi mi…panda3 Demek ki kimi seyirci de tiyatro oyununda bu tamamlanmamışlık hissini seviyor… Ben yalnızca izlerken sıkılmayacağınızı, renk ve ışık oyunları ile (hele hele o tatlı animasyon sahnesi ile) büyüleneceğinizi garanti ediyorum. Ebru Özkan’ın sempatikliği ve her iki oyuncunun başarılı performansı da cabası.

testos3İkinci oyunumuz bir Polonya oyunu, Testosteron. Üç oyun arasında en bel altı esprilere sahip olan, ama en çok güldüğüm oyun da bu oldu. Oyuncu kadrosu tek kelimeyle müthiş: Yeditepe İstanbul’dan beri canımız ciğerimiz olan Ruhi Sarı, deneyimli tiyatrocu üstadımız Orhan Aydın müthişlerdi; Bülent Şakrak beni gülmekten öldürdü; Gürkan Uygun (nam-ı diğer Memati) bir role bu kadar mı yakışırdı, Emre Altuğ’sa lan resmen daş gibi adammış (evet, ben kendisini yaşlı bulup burun kıvıranlardan(d)ım :P) Behzat Ç. ile yıldızı parlayan Gökhan Yıkılhan son derece sempatikti. Veee sevgili Gökçer Genç; teee yıllar önce minimini bir üniversite öğrencisi iken sizi Ankara’da, (yine Haluk Bilginer’in ekibi ile) Cimri uyarlamasında izlemiş, bayılmıştım. Yıllar sonra yine histerik bir rol, ve yine harika oynadınız, tebrik ediyorum. Ayrıca zaten oyundan sonra tiyatronun girişinde yanınızda Bülent Şakrak varken rastlaştığınız ve sizi utangaç bir biçimde tebrik eden kız da bendim 😛 (ayrıca rolden sıyrılınca gerçekte çok yakışıklıymışsınız, rolün içinde çok belli olmuyordu 😛 :D)

testos2Öhömm, oyuna dönelim: Oyun pek de çekici bir biçimde başlamıyor. Bir restoranda hazırlık yapan garson sahnesiyle (ve bence oldukça gereksiz küfür ve hareketlerle) açılıyor. Ardından (düğün sonrasında eğlenmek için bu restoran/tavernaya gelmesi beklenen, ama nedense erken gelen) bir grup erkek içeri dalıyor, ve biz de düğünün iptal olma sebebini, gruptaki her erkeğin hikâyesini, ve yavaş yavaş ortaya çıkan enteresan bağlantıları öğreniyor, bol bol da gülüyoruz. Evet, oyun sonradan Arap atı gibi açılıyor. Üstelik rollerde bir denge var, her oyuncu sahnede ışıldama şansını buluyor. Hatta sahne sırası hangisine geçse onu oyunun en iyisi olarak görme gibi bir durum da geldi başıma; burdan oyunculukların her birinin çok iyi olduğunu anlayınız 😉 Gene de Bülent Şakrak’ın “kıskıvrak yakalama” hareketi ile ve Gökçer Genç’in bir goril değil bir şempanze oluşu (!) ile kalbimi ayrı bir biçimde kazandıklarını da belirtmiş olayım 🙂

evet böyle bir sahne de var...

evet böyle bir sahne de var…

Başta Emre Karayel, Mert Fırat ve Onur Ünsal’lı kadroyu yakalayamadığıma üzülmüş olsam da çıkışta oyunu bu oyunculardan izlediğim için mutlu mutlu sırıtıyordum. Ayrıca oyunu önden üçüncü sıradan izledim, nerdeyse elini uzatırsa aktörlere dokunacak kadar sahnenin dibinde olmak, ah ne güzel bir duyguydu yarebbim! 🙂 Kısacası, yer yer çok argoya kaçsa da asla bir Recep İvedik seviyesi(zliği)nde olmayan güzel bir oyun bu. İzlenesi. Bi’ de müzikleri çok güzel. Sevgili Celal Kadri Kınoğlu’nu (yani Tatlı Hayat’ın en sevdiğim karakteri İrfan’ı) sondaki şarkının sözleri için (ve elbette müthiş yönetmenliği için) tebrik ediyorum 😉

odaveadam

Son olarak gelelim Oda ve Adam‘a. Şimdi Nergis Öztürk ve Engin Hepileri deyince benim tarafsız olmam imkânsız bir kere, onu bir kenara yazalım. İkisi de çok beğendiğim oyuncular, hatta acayip seviyorum kendilerini, Orçun’a bağlayıp “onlar benim bebeklerim” diyesim var… Yalnız Allahaşkına oyunun tanıtım yazısına bir bakın:

“Oda ve Adam ifadesini gündelik yaşamın içindeki kuytu ayrıntılarda bulan aşka ve ilişki olasılığına dair deneysel bir oyun. Temelde kadın ve erkeğin hem birbirini tamamlayıcı hem de yadsıyıcı bakış açılarından ayrı ayrı anlatan bir metne dayanıyor. Oda ve Adam, monolog ve diyaloğun, sokak dili ve entelektüel dilin, yalın ve karmaşığın, yalnız ve kalabalığın, mümkün ve imkansızın, imge ve gerçeğin, kadın ve erkeğin muğlak ve geçişken ama aynı zamanda gerilimlik sınırlarında dolaşıyor. Hem yalın bir öyküyü takip etmenin gayretiyle hem de bir dil, ses, beden ve imge harmanının çok katmanlı çağrışım alanlarıyla karşı karşıya bırakmaya çalışıyor seyirciyi. Bir ucunda gerçekle düş arasındaki ufuk çizgisi, diğerinde kadın, erkek ve imge arasındaki iç ilişki…”

Yani ben bu yazıyı okuyunca aklıma gelen ilk şey Leyla ile Mecnun’un Yavuz hırsızı gibi: “topuk topuk topuk!” diye koşarak uzaklaşmak olurdu… Zaten bir yazıda “yadsıyıcı” “imge” “muğlak” gibi laflar (hatta: “imge harmanının çok katmanlı çağrışım alanları” breh breh breh!) geçiyorsa oradan uzayacaksın arkadaşım, ben bunu bilir bunu söylerim. (Ha, kendin de “bu bağlamda, entelektüel bir platformda hissedilen böylesi bir yaşanmışlık duygusunu yadsımak bir insanlık suçudur!” diye konuşan bir adet Açılay’san orası ayrı tabii.. :P) Ama diyorum ya, Nergis Öztürk ve Engin Hepileri aynı oyunda olacak ve ben entelektüel (!) kaygılarla o oyuna gitmeyeceğim ha?? Daha neler! Nitekim iyi ki gitmiş ve bu şöleni izlemişim; iki oyuncu da birbirinden harikaydı, sahne ve dekorlarla etkileşim içindeki dinamik oyunları muhteşemdi (yalnız Nergiscim Öztürkcüm, affına sığınarak sormak istiyorum, salıncaktan düştüğün sahne gerçekten oyuna dahil miydi yoksa ufak bir sahne kazası mıydı? asdkasdlasdlk 😀 :D) ve bir an bile gözlerimi onlardan alamadım…

sanırım en sevdiğim sahne buydu... "şunu şunu yaptım" :D

sanırım en sevdiğim sahne buydu… “şunu şunu yaptım” 😀

Oyunun hissettirdiği duygu da pek şeker, pek nahifti: Birbirinin ruh eşi olan iki insanın utangaç aşkı diye yorumladım ben gördüklerimi. O kadar ki, aynı şeyleri hissedip dillendirmelerine rağmen, ilk görüştükleri ve âşık oldukları andan sonra yanlış anlamalar ve kırılganlıklar yüzünden bir daha bir araya gelmeleri uzun zaman alıyor… Ancak kuzu bey benimkinden tamamen farklı bir yorum getirdi ve ikisinin aynı insan olduğunu (aynı sözcükleri kullanmaktan mütevellit)/veya aynı insana âşık olduklarını (âşık oldukları kişinin kıyafetini aynı biçimde tanımlamışlardı) savundu. Öte yandan yaşananların hangisi gerçek hangisi hayal hangisi anı idi, sonunda ne oldu ne bitti, bunlar da üzerinde anlaşamadığımız noktalardan. Yani yine yoruma açık bir oyun izledik; soyut bir hikâyeydi. (Sevgili Nergis Öztürk ve/veya Engin Hepileri’yi oyunun asıl anlatmak istedikleri konusunda bizi aydınlatmak üzere bize bir çay içmeye ve muhabbet etmeye davet ediyorum. Evet son derece fırsatçıyım :P) Bu konuda eyyorlamam bu kadar. Zaten ben mühendis adamım oğlum, bu kadar yorum yapabilmem bile mucize. Ben size biraz da Engin’in üflesen uçacak oluşundan (yine de çok sevimli, orası ayrı), Nergis’in müthiş güzelliğinden, tiyatroda Cemal Toktaş ve Yeliz Kuvancı’yı gördüğümüzden, Onur Ünsal’ın da bir cee yaptığından (ama oyun kapalı gişe oynadığı için ayakta/en arkada yere oturup izlemek zorunda kaldıklarından) bahsedeyim en iyisi… Siz de oyunu kendiniz gidip izleyin ve mümkünse sanatsal boyutu benimkinden daha yüksek olan yorumlarla gelin. Oda ve Adam mart ayında da Oyun Atölyesi’nde olacak 😉

Reklamlar

About hikaruivy

a big fan of shoujo animes/jdramas/kdramas loves to eat, write, read and watch!
Bu yazı tiyatro içinde yayınlandı ve , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Kadıköy’de tiyatro keyfi bir başkadır… için 8 cevap

  1. ellerine sağlık bana da oturduğum yerden kalkıp iki oyunu da izleme gazı verdin 🙂 ben de Antonius ve Kleopatra mağduruyum 😦 onu cidden izlemek lazım Zerrin Tekindor’u daha önce sahnede izledim inanılmaz bir kadın o ama beni oralara çeken en büyük güç Onur Ünsal ne yalan söyliim sana da güzel bonus olmuş onu görmek 🙂 Ya Testosteron’u ben de izledim ama metni kesinlikle beğenmedim hatta bu kadar uzun süre bu kadar sağlam oyuncuların bunu oynadığına inanamadım ya da benim beklentilerim yüksek ne bileyim sevemedim gülemedim ben oyuna!!! İlk hedef Pandaların Hikayesi şimdi

    • hikaruivy dedi ki:

      ooovv çok sevindim 🙂 zerrin tekindor’u daha önce hiç izlemedim, ama the guardian’ın eleştirilerine bakılacak olursa antonius ve kleopatra’da devleşiyormuş, izlemeden ölürsem gözüm açık gideceğim 😛 onur ünsal da çok sevdiğim oyunculardan, umarım bir gün kendisiyle muhabbet etme şansım olur. testosteron’da metin zayıftı, sana katılıyorum. ama zaten olayı bitiren şey oyunculuklar oldu. her biri şahaneydi. pandaların hikâyesini izledikten sonra hikayede ne olduğuna dair yorumlarını benle paylaşırsan çok sevineceğim 🙂 🙂

  2. İste bunun icin İstanbul’a yerlesmek istiyorum 🙂 dadan dadanabildigin kadar tadini cikart 🙂

  3. Lee dedi ki:

    Uzun süredir tiyatroya gitmiyorduk ailece, bu yazı ilaç gibi geldi. Annemi de gaza getirdim bu Pazar soluğu tiyatroda alacağız. Eline sağlık Hikaru, her zamanki gibi keyifli okudum.

    Lütfen daha çok yaz, ben senin yazı dilini feci seviyorum. Son zamanlarda takip ettiğim bloglar sadece mim yazılarıyla dolmaya başladı, seninki gibi yazıları okumayı özledim 🙂

    • hikaruivy dedi ki:

      vayyy, kendimi gönüllü kültür elçisi gibi hissettim bir an: tiyatro seyircileri itinayla gaza getirilir! 😀 sen de gittiğin oyunlara dair yorumlarını paylaş, fikir alalım e mi? güzel sözlerin için teşekkür ediyorum canım.

  4. Dila dedi ki:

    Merhabalar, 3 Mart günü Trump Towers’da 21:00 seansında oynanacak Antonius ve Kleopatra’ya bir adet biletim var. Günler öncesinden sizdeki hevesle aldım ancak vardiya değişimimle gidemiyorum. Bir kar amacım yok sadece aldığım fiyata birine vermek isterim, he koltuk boşa gitmesin, hem de ben zarara girmeyeyim diye. İlgilenen varsa e-mail adresimden ulaşabilirler; dila_ua@hotmail.com

    • hikaruivy dedi ki:

      merhaba Dila. biz 23 mart için bilet aldık bile, ama belki ilgilenen olur diye mesajını yayınlıyorum, twitter’dan da takipçilerimi haberdar edeceğim. sevgiler ^^

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s