Silmeden…

Sessiz Gemi bana ilginç konulu bir mim pasladı: “Silmeden“. Konusu şöyle: “Silmeden içimizden geldiği gibi bir yazı yazıyoruz. O anda aklımıza ne gelirse.. düzeltmeden, en dürüst halimizle. Silmeden, üzerinde oynama yapmadan işte.”

Madem öyle, işte başlıyorum. Yazarken JKS’nin güzel sesinden şunu dinledim, siz de eksik kalmayın. 😉

Silmeden… Bu mim’i yapmak zor olacak. Ben ki, blogumda yakın bir arkadaşımla konuşur gibi yazıyorum, yine de yazılarımda düzelttiğim çok yerler oluyor… Çünkü ne kadar dürüst ve yalansız olursak olalım, insanoğlu her zaman maskelere ihtiyaç duyuyor… Ve bu kötü bir şey değil bence; hatta “adam olma”nın tarifi de kendini kısıtlamak, efendi gibi davranmak, her içinden geleni yapmamak değil mi? Cici insan maskesini takıp cici insanlar olmaya çalışıyoruz; oysa içimizde birer bencil canavar yatıyor 🙂

Silmeden… Kendimi özgür bırakıyorum. Neydi bu tekniğin adı, bilinç akışı mı? Madem süssüz ve öylece geliverdiği gibi yazacağız, o halde google’a bakıp kontrol etmemem gerekiyor. Öylece, aklıma geldiği gibi akıverelim gitsin… Bir de “nehir söyleşi” vardır, bak şimdi akmaktan falan bahsedince o aklıma geldi. Bambaşka bir şey o tabii, o yazı türünde bir röportaj var, upuzun bir röportaj. Öyle ki nehir söyleşilerin kitaba dönüştürülenleri falan oluyor… Bak şimdi, nerden nereye atladık. Bu konuyu burada bırakıyorum, başka bir şey düşünelim.

Silmeden… “Hayat silgi kullanmadan resim çizme sanatıdır” diye bir laf var ya. Çok klişe, ama doğru. Ya da hayat önce sınava çeken, sonra öğreten bir öğretmen… Ya da tek bir yanlışın tüm doğruları götürebildiği bir sınav… Burdan da biraz daha kaptırırsam hayat hakkında bütün aforizmaları sıralayacağım, iyisi mi başınızı şişirmeden keseyim 🙂

Silmeden… Şu anda masanın üzerinde eflatunlu-beyazlı bir demet kır çiçeği bana bakıyor… Dün yürüyüşe çıktığımızda topladık bunları, görseniz öyle güzeller ki! Hatta bakın göstereyim:

Bu çiçeğin ismini bilmiyorum. Ama çok güzel bir kokusu var, fulya gibi, leylak gibi bir koku… Ve açıkçası kırlarında pek fazla kır çiçeği göremediğimiz Amerika’da yolda kendiliğinden bitivermiş bu güzellikleri görmek mutluluk vericiydi… Evet, burda papatya dışında kendiliğinden çıkan çiçek pek göremezsiniz. Nerde bizdeki gelincikler, ballıbabalar, çiğdemler? Otoban kenarları mesela, yemyeşildir ama yolda gitmek Türkiye’deki kadar keyif vermez. Çünkü çimler ve ağaçlar dışında pek manzara yoktur; oysa Türkiye’de bahar aylarında hele hele Ege’de araba kullanmak kadar güzel bir şey var mı? Mis gibidir şimdi oralar, mmmmm! Bir de ben Adana’ya, Mersin’e hiç gitmedim; ama bahar aylarında portakal çiçekleri açınca tüm şehrin harika kokularla donandığını duymuştum. Ah, görmek istiyorum! Akdeniz kadar güzel bir iklim var mı? Antalya, Alanya, çok severim. Ama Ayvalık, işte onun yeri ayrıdır… Yazlıkta olmak istiyorum şimdi; evimizin önünde hanımellerinin kokusunu duyayım, balkondan denizi göreyim, zeytin ağacımızın dalları yanıbaşımda sallansın hafifçe…

Kestik. Şimdi yaz tatilini özlemenin sırası değil. Başka şey düşünelim. Hımm, “kestik” lafı mesela. Kendimi yönetmen gibi hissettim 🙂 Eskiden var ya, yönetmenin gayet gereksiz bir insan olduğunu düşünürdüm: Yani bütün işi oyuncular ve senarist yapıyor, sen bir tek öyle oturup seyrediyorsun 🙂 Şimdi sahnelerin çekimi, açılar, ışık, hatta senaryoya ve oyunculuğa müdahale etme durumlarını düşündükçe bu fikrimi çoktan çöpe attım elbette; ama yine de yönetmenin bir yazarın romanı üzerinde etkili olduğu kadar filmi üzerinde %100lük bir kontrole sahip olduğunu düşünmüyorum. Oysa roman öyle midir, tüm karakterler senin istediğin gibi konuşur, senin istediğin gibi davranır, aklındaki sahnede aklındaki açıyla yer alırlar… Ama bu, okuyana tam olarak yansımaz, öyle değil mi; her okuyan kendi sahnesini hayal eder… Aslında bu yönüyle yazarın da romanı üzerinde pek de söz sahibi olmadığını iddia etmek yalan olmaz (Oha, ilk fikrimle çeliştim… Ama düzeltmek yok, devam 🙂 ): Bir roman okurlarına aittir. Her okuruna farklı bir biçimde aittir hem de. Her okuduğumuz kitap, tamamen bize özel çekilmiş bir filmdir o halde…

Bir de Orhan Pamuk’un bir yazısını okumuştum; yönetmenleri kıskandığından bahsediyordu. Sebebi de müziklerle izleyiciye istedikleri duyguyu geçirme şansına sahip olmalarıymış. Gerçekten müzik önemli. Çok önemli. Hikâyelerimize soundtrack koyma sebebimiz bu 🙂 Ama ben bunun basılı kitaplarda hâlâ yaygınlaşmamış olmasına şaşıyorum asıl; bence her yazar yarattığı sahneye uygun şarkıları seçip kitabının arka kapağında “şu soundtrack eşliğinde dinleyiniz” diye listesini belirtmeli. Kitabın içinde hangi şarkının hangi noktada dinleneceğine dair notlar da olmalı. Hatta bu şarkıların sahipleriyle anlaşılıp kitapla birlikte ufak bir CD de verilebilir. Pahalı mı olur? Hımm… Ama güzel olurdu be…

Kestik. Yeter bu kadar, çok konuştum 🙂 Mim’i egosantrik, deniz, ve masal‘a paslıyorum, şimdi siz düşünün kuzular 😉

Reklamlar

About hikaruivy

a big fan of shoujo animes/jdramas/kdramas loves to eat, write, read and watch!
Bu yazı Genel, mim içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Silmeden… için 21 cevap

  1. Dilara dedi ki:

    hikaruivy kitaplar konusunda seninle ayni fikirdeyim.yani kitaplarin bir filmden daha ote oldugunu dusuncesi.Kitap benim icin ap ayri bisey bir kitap herkese gore farkli bir hikayedir.Benim hayalimde hepsi olmasi gerekenin en iyisidir ama bana gore halbu ki senin hayalinde yada bir baskasinin hayalunde. Kendisine gore en iyi sekildedir.Halbu ki bir film aynimi.mesela ornek vermek istiyorum bur filmde ki oyubculari konusinu ben cok beyenmisimdir ve o filmisana tavsiye ediyorimdur.ama o benim kadat beyenmez.konusi hosuna gitmemistir oyincularini beyenmemistir cekim kalitesini ve daha bir cok bunun gibi seyler.Ama kitapta zaten iki kisinin karakterleri kesinlikle bir degildir.neyse cok uzattdim bu sadece yorumdu ama cok fazla oldu. 🙂 Bu arada hikaruivy bende bir blog yazariyim bloguma bakarsan sevinirim korecilgini.blogspot.com

    • hikaruivy dedi ki:

      @dilara: öyle canım, her kitap herkes için bambaşka bir hikâyedir gerçekten… her kitabın, hatta her filmin farklı insanlara ifade ettiği şeyler farklı olabiliyor. yazılarından anladığım kadarıyla çıtır blogger’lardansın, blog âlemine hoşgeldin 🙂 sevgilerimle ^^

  2. harmonyhalmeoni dedi ki:

    Çok eğlenceli bir yazı olmuş, silmeden. 😀 O çiçekler ne güzel öyle. ^__^ Bir gün mutlaka bekliyorum unni Mersin’e, hanımeli, yasemin, gelincik, her yer çiçek dolu burada. 🙂 Yalnız eskidenmiş o portakal hikayesi, şimdi her yer bina. 😦 Anneannelerimiz filan söyler şu lafı hep: “Zamanında buralar hep portakal bahçesiydi.” Cennet & Cehennem gezimizde de bununla ilgili bir espri vardı. 😀 Rehber obrukla alakalı “Buralar eskiden hep…” dedi ki bir arkadaş lafını kesip “portakal bahçesiydi” dedi, bir koptuk ki anlatamam. 😀 Bu arada kendinle çeliştiğin yer bence çok hoş olmuş (silmeden böyle de güzel yorumlama yapmak ustalık gerektirir), yorumlaya yorumlaya nerelere gelmişsin, hep beraber ne güzel geldik sonuna kadar. ^^ Ellerine sağlık. 🙂 🙂

    • hikaruivy dedi ki:

      @harmony: zaten sen, nazlı, ışık, şermin, mersin’de daha hiç gitmeden bir sürü kapımız oldu 🙂 🙂 bir gün yolum düşerse, ki çok istiyorum, mutlaka haber vereceğim 😉

      portakal bahçeleri hikâyesi çok hoşmuş 🙂 biz de ileride ayvalık için “buralar hep zeytin tarlasıydı” demeyiz umarım; ama yazlıkların inşa edilme hızına bakılırsa maalesef mümkün görünüyor 😦

      hahah, hiç silmeden yazarsan olacağı bu; iki satır üstteki lafını afiyetle yutabiliyorsun 🙂 benimki tam bir akış oldu, daldan dala zıpladım resmen 🙂 sağol tatlım yorumun için ^^

  3. Sessizgemi dedi ki:

    Müzik de çiçekler de çok güzel 🙂 Kitaplara soundtrack koyma fikrini sevdim bir gün kitabımı çıkarırsam böyle bir şeyi denemek isterim 😉 Ellerine sağlık hikaruivy ^^

    • hikaruivy dedi ki:

      @sessizgemi: soundtrack olayını ben de ciddi ciddi düşünüyorum. e-kitaplarda özellikle daha kolay ve maliyetsiz olabilir. sağol canım, güzel mimmiş, kafa dağıttım bu sayede. pasladığın için teşekkür ederim.

  4. masalevi dedi ki:

    ahh Hikaru ne yaptın sen, tüm içimdekileri silmeden yazarsam ben hiç iyi olmaz yaa 🙂 en iyisi düşünüp ağır ağır yazmak 🙂

    adam olmak maske takmak gerçekten değil mi? şimdi bi emre aydın melankolisiyle ” onlar gibi değilim ben, adam olmadı hala benden, adam kölen olsun senin ben olmammm!!!” derdim de demeyeyim, demiş bulundum gerçi ama silmeden yazısının yorumunu da silmiyorum napalım 🙂 oha yazının havasına kaptırıp saçmalıyorum tutun beni 🙂

    benim de en büyük hayalim deniz güneş ve tatil bu aralar off hayal ediyorum sadece. yönetmenlikle ilgili yorumların da çok güzel, ben de bu sene anladım bi filmi film yapan yönetmenmiş gerçekten. son dönem Türk dizilerinin de çekiminin kurgusunun iyi olmasının tek nedeni kaliteli yönetmenler. yoksa düz bi anlatımla o şahane senaryolar heba da olabilirdi.. arkadaşım radyo sinemada master yapıyor ben de derslerine giriyorum bazen, inanılmaz büyülü bir dünya sinema. seninle oturup sohbet etmek isterim şimdi, mesela yarım ders boyunca god father’ın ilk sahnesinden bahsetti hoca, hani bi adamın başına silah dayanmıştı. filmin yönetmeninin dehasına hayran oldum, bi sahnede bile..

    kitap soundtrack’ı fikrine de bayıldım. gerçi metrobüs keşmekeşinde bi yandan müzik dinleyip bi yandan kitap okumak!! ovv wonder girl olmam lazım anca o zaman olur 🙂 detaylı bilgi için bakınız hayrettin metrobüs reklamı 🙂 🙂 🙂

    ayy ne çok konuştum 🙂 mimi havada kaptım canım, tez zamanda yazacağım. çok teşekkürler eline sağlık^^

    • hikaruivy dedi ki:

      @masal: evet çok tehlikeli bir mim bu 😀 😀 gerçi hiç silmeden yazıyormuşuz ama düşünmeden yazmak diye bir kural yok (gerçi benimki biraz öyle oldu itiraf edeyim 😛 ne yazsam diye hiç düşünmeden kalemimin götürdüğü yere gittim! :D)

      “oha yazının havasına kaptırıp saçmalıyorum tutun beni” ahahah! 😀 😀 saçmala canım bol bol saçmala, bloglarımız canımız istediğinde saçmalayıp stres atmamız için var 😀 😀

      ya var ya, radyo sinemada master yapan şu arkadaşı kıskandım 🙂 ne güzel dersleriniz var sizin kardeşim; biz differansiyel denklemlere, termodinamik kanunlarına falan kafa patlatırken böyle yarım saat godfather’dan bahsetmek ne büyük saadet! 😀 😀 kıskanıyorum, kıskanıyorum işte 😀 😀 bi de nasıl bir dehaymış o, merak ettim şimdi (yalnız ilk sahneyi pek hatırlamıyorum, bi izleyip bakmam lâzım)

      ahahah, evet soundtrack’li kitaplar istanbul yollarında okunmalık değil 🙂 🙂 o metrobüs reklamına da bol bol gülmüştüm; vatan şaşmazlı reklamla çok güzel kafa bulmuşlar 🙂

      senin de eline sağlık, yazını merakla bekliyorum 😉

      • masalevi dedi ki:

        differansiyel denklemler mii oyşş:/ bana da sorarsan böyle güzel yazılar, film kritikleri, mizahi romantik öyküler yazman bana hep sözelci bi yanının olduğununu düşündürmüştü, seni bi edebiyat ya da dramaturji bölümünde hayal ettim mesela ayy ne güzel 🙂 bi de şöyle düşün mantıksal, sözel her türlü çoklu zeka alanını kullanabiliyorsun ama ne güzel 🙂

        gotfather’ı hoca çok uzun irdeledi ama kısaca ilk sahnede tarla gibi bi alanda bi arabada bi adam diğerinin başına silah dayamış, öldürecek belli ki. arka fonda da Özgürlük heykeli var. hoca özgürlük heykelinin burada olmasının amacı nedir dedi. biz de en yüzeysel şekilde e olay ABDde geçiyo işte dedik. o da güldü tabi 🙂 heykel uzaktan görünüyo ama tek belli olan şey sol kolunu kaldırıyor gibi görünmesi yani heykelin arkasında kalıyoruz. mesaj şu ki ABD özgürlükler ülkesi ama arka tarafta neler dönüyor neler!!! yönetmenin bi milyonda bi kişinin bunu fark edeceğini bilse de ilk sahneden filmin asıl mesajını izleyicilerine aktarması ne hoş değil mi 🙂

      • hikaruivy dedi ki:

        @masalevi: 🙂 🙂 eğitimini almasam da sözel bölümleri de ayrı severim. gerçi amatör olarak yapınca keyifli oluyor ama sürekli psikoloji makaleleri, ya da kocaman hukuk kitapları okusam pek sevmeyebilirdim, orası başka 😛

        vayy, godfather’ın ilk sahnesinde bile ne mesajlar gizliyken 3.5 saatlik filmde daha neler neler vardır tahmin bile edemiyorum! o_O bense öyle boş boş izleyip geçmişim, piii… yönetmene hakkını teslim ettim burda 😉

  5. mydestiny dedi ki:

    Çok hoş bir yazı olmuş, silmeden yazmak güzel oluyormuş. Yazıya uyarak ben de silmeden yorum yapacağım. Yönetmen-senarist hakkındaki görüşlerine katılıyorum. Aslında ben hala senaristin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Abimle evde arada bu konuda tartışırız o yönetmeni savunurken ben senaristi savunurum hep. İkisininde önemi farklı ama sükse yapmış bir filmin sadece yönetmenle anılması senaristin adının bile geçmemesine çokbozuluyorum, o kadar yazmış etmiş; bir şey çıkarmış ortaya adam en azından bir adı geçsin di’mi ama?

    Kitap-müzik olayı ise harika bir fikir masraflı olabilir evet ama güzel olurdu yahu! Son okuduğum ateşbçceği yolu romanında yazar seksenlerin müziklerine sıkça yer vermişti, kitabı okurken aynı zamanda fonda o müzikleri dinledim hep, inanılmaz güzel bir keyif oluyor.

    • hikaruivy dedi ki:

      @mydestiny: diil miiiğğğğ, ben de uyuz oluyorum filmlerin sadece yönetmenle anılmasına! tamam yönetmenin büyük emeği var ama bir roman yazarı da değil sonuçta; daha bunun senaristi var, oyuncusu var, görüntü yönetmeni var, var oğlu var… ben de bir filme daha büyük katkısı olması yönüyle senaristten yanayım, haha, biraz yanlıyım bu konuda 😛

      müzikli kitap olayı popülarite kazanıyor! yakın gelecekte göreceğiz bence, maliyeti düşürmenin bir yolunu bulurlar… hayır, müzikleri veremesen bile hiç değilse liste ver, biz okurken bir yandan da youtube’u açıp dinleyelim 🙂 burdan tüm yazarlara sesleniyorum, yapın abicim bunu 🙂

      ellerine sağlık tatlım ^^

  6. deniz dedi ki:

    Ne yaptın hikaru , intikamın acı oldu 🙂
    Ne zor mim pasladın bana ya, yok muydu şöyle börtü böcekli bir mim 🙂 Bir yazıyı yaklaşık 3-4 günde yazdığım ve her pc başına geçtiğimde 50 kere oturup kalktığım düşünülürse zor olacak!

    • hikaruivy dedi ki:

      @deniz: muhahaha, sen bana “olsaydım” mimini paslar mısın, al bakalım ben de başına bu belayı sardım işte! 😀 😀 😀 şaka bi yana, otur klavyenin başına ve kendibi rüzgara bırak, aslında bayaa keyifli oluyor 😉 şimdiden kolay gelsin canım ^^

  7. Mrym dedi ki:

    Bir roman okurlarına aittir. Her okuruna farklı bir biçimde aittir hem de. Her okuduğumuz kitap, tamamen bize özel çekilmiş bir filmdir o halde…” Lafı gediğine oturtmak tabirine cuk oturdu şimdi bu yazdığın (: Yazını çok beğendim, silmeden post yazmak bir yana, silmeden mesaj bile atamıyor bazen insan arkadaşlarına. Destekledim bunu, tuttum ben bu akımı (:

  8. Aforizmalarına sağlık rakiş cınım.Kitapların arkasına cd koyma işi çok iyi fikirmiş yalnız.Bu işe girip köşeyi dönebiliriz:D Bu mim çok iyi düşünülmüş,parlak dimağ işi ama aynı zamanda çok zordur,yani zor olmalı.Bakalım ne kadarını becerebileceğim.Teşekkürlerimi sunarım^^

    • hikaruivy dedi ki:

      @egosantrik: haha, astarı yüzünden pahalıya gelip zarar etmeyelim de! 😀 😀 bu arada senin yazını da çoktan okuyup yorum yaptım bile; resmen döktürmüşsün azizim… ellerine sağlık ^^

  9. Geri bildirim: Silmeden-Mim « egosantrikrapsody

  10. makinosev dedi ki:

    işte ihtiyaç duyduğum yazı 🙂
    uzun zamandır twitter yada bloglardan sizi düzenli şekilde takip edemiyorum. lunaparkta bir oyuncağa bakarken arkadaşlarımı kaybetmiş gibiyim. aynı lunaparktayız ama aynı anda aynı şeyi yapmıyoruz :S yazılarınızdan anlıyorum ruhsal halinizi, son zamanlarda ne yaşadığınızı… bir de bu şarkı ne kadar güzel, o çiçeklerden güzel olmasın tabi, ben ucundan accık yasemin çiçeğine benzettim ama düşük bir ihtimal tabi 🙂 …. kitap konusunda da benim zihni sinir bir fikrim var, her kitabın birde görme engelliler için mp3 kaydı olsun, şöyle Attila İlhan kıvamında yazarımız okusun tüm romanını arka fondada senin istediğin o OST dönsün, nassıı !!! süper fikir di miiğ 😀 …
    bu şarkı çok güzelmiş demiş miydim, sanki MFÖ den Bodrum Bodrumu dinliyormuşum gibi kendimi yazlık bir mekanda hissediyorum şuan, senin Ayvalık da olmak vardı şimdi dyen nidalarında bunu düşündürmüş olabilir bana, bilinç akışı mıdır nedir bulaşıcı demek ki senden akıp benden geçiyor 😀
    ellerine sağlık, öperim ^__^ oxoxo
    not: silmeden cevapladım 😀

    • hikaruivy dedi ki:

      @makino: oyy, sen iste ben sana neler yaptığımızın update’lerini face’de veririm kuzum 🙂 korkma biz hâlâ burdayız, hiç bi yere kaybolmadık, seni de almadan gitmeyiz 😉

      çiçekler yasemin olsa kokusundan tanırdım; yasemin kokusunu biliyorum. hatta nergis ve hanımeliyle birlikte en sevdiğim üç çiçek kokusundan biridir.

      kitapların görme engelliler için kaydı yapılıyor, hatta kütüphanelere gidip sesini kaydetmek için gönüllü bile olabiliyorsun. ama arka fonda değişik müziklerin olduğu, radyo tiyatrosu havasında bir kitap kaydı muhteşem olurdu cidden! sadece görme engelliler değil biz de bayıla bayıla dinlerdik 🙂

      bilinç akışı bulaşıcı olabilir, ahah 😀 ama haklısın, şarkıda öyle dingin bir hava var ki, böyle yaz ikindileri tadında, insan ister istemez yazlık bir mekânda siesta yapmayı düşlüyor 🙂 🙂

      ben de seni öperim canım ^^ silmeden cevapladığın için de tebrik ederim 😀 😀

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s