Barış Bıçakçı: Küçük anların keskin gözlü yazarı…

Çıtır çerez kitapları severim: Kafa dağıtmak için polisiyeler, hayalgücünü geliştirip derin dünyalara dalmak için serüven dolu “young adult” edebiyatı (ki Harry Potter serisi favorimdir; Açlık Oyunları’nı da fena bulmadım), ya da LOTR, Yerdeniz Üçlemesi, Anne Rice kitapları gibi fantastik romanlar okumak hoşuma gider. Ama sanırım gerçek bir edebiyat yapıtının verdiği keyfi bana başka hiçbir kitap veremiyor… Hatta daha da ileri gidip “insanın ana dilinde okuduğu güzel bir romanın tadı, başka pek az şeyde bulunur” diyebilirim. Reşat Nuri, Yakup Kadri, Hüseyin Rahmi, Halide Edip, Sabahattin Ali… ve daha sayamadığım bir sürü muhteşem yazar iyi ki Türk olarak doğmuş, bize güzelim satırlarını bırakmışlar…

İşte bu benim canımın içi Türk yazarlarımın arasına en son Barış Bıçakçı da katıldı. Son birkaç ayda onun üç kitabını birden okudum; şimdi annemlere diğer kitaplarını sipariş etme peşindeyim 😛 Barış Bıçakçı’nın öyle hoş tespitleri, öyle güzel bir anlatımı var ki, ağzından bal damlayan bilge bir insanı dinler gibiyim. Oysa romanları son derece basit, sıradan yaşamları anlatıyor. Ama bunu harika bir dil kıvraklığı, muhteşem bir gözlem yeteneği ile yapıyor… Ankara’yı anlatıyor bir de; onun satırları arasında dolaşırken özlediğim başkent sokaklarında geziyorum sanki… Özellikle “Herkes Herkesle Dostmuş Gibi” tam anlamıyla bir Ankara güzellemesi: Bu romanda Ankara’nın sokaklarında birbirlerinin yanından geçip gidiveren onlarca insanın iç dünyasına tanık oluyoruz. Size de olmuştur muhakkak, yolda yanınızdan geçen, metroda karşınızdaki koltukta oturan insanların nasıl kişiler olduklarını, üzüntülerini, sevinçlerini, hayatlarını merak etmişsinizdir. İşte “Herkes Herkesle Dostmuş Gibi” tam da bu fikir üzerine kurulmuş bir roman; bir insanın iç dünyasından bir başkasına atlıyor, bu arada Ulus’tan Dikimevi’ne, Kızılay’dan Beşevler’e, Seğmenler Parkı’na kadar tüm semtlerine uğruyorsunuz Ankara’nın. Değişikti, daha önce benzer bir şeyi okumamıştım…

Sinek Isırıklarının Müellifi ise, ilk romanını yayınevine göndermiş, oradan cevap bekleyen Cemil’in hikâyesini anlatıyor. Beklemek üzerine kurulu olduğu için (ve elbette, amatör bir yazarı anlattığı için) en beğendiğim değilse de kendimi en çok özdeşleştirdiğim romanı bu oldu. Altını çizdiğim şu satırlardaki hisleri ben de yaşadım, ya da yapılan tespitleri çok büyüleyici buldum:

Hayat dediğimiz sadece kimyadan ibaret. Periyodik tabloyu ezberlesek yeter. Evrendeki en bol iki elementin, hidrojen ve helyumun, aynı zamanda en hafif iki element olması her şeyi açıklıyor zaten. Böyle hafif bir evrende anlam ne arasın? Anlam ağırdır… Dibe çöker. Falcılar bu nedenle kahvenin telvesine bakarlar.

Siz de bilirsiniz: Anlatmaya değer şeyleriniz olduğunu, bir gün bunları anlatacağınızı, yazacağınızı düşünmek ne güzeldir ve bu düşünce bir kez yer etti mi nasıl da perişan eder insanı! Şu dünyadaki en yüksek mertebe olan okurluk mertebesi size yetmemeye başlar. İnsan olmak size yetmemeye başlar. Dünya olmak istersiniz.

Yaşamak ilerlemek olamaz, diye düşünüyor Cemil, ama geride bırakmak olabilir.

Kahramanları bu nedenle severiz; “haince karıştırılmış” sonra da kaba sınıflandırmalarla açıklanmış bir dünyada bize göremediğimiz ayrımları gösterirler, ince çizgilerle çizilmiş safları belirginleştirirler. Safların belli olması iyidir. Kürk Mantolu Madonna’daki Raif efendi gibi olanlar ve olmayanlar, Şafak’taki Oya gibi olanlar ve olmayanlar, Stephen Dedalus gibi olanlar ve olmayanlar.

… çünkü roman yazarken size ait olmayan şeyleri de sizinmiş gibi kullanırsınız, hatta daha çok böyle şeyleri kullanırsınız. Bilmediğiniz şeyleri biliyormuş gibi yaparsınız. Çin tarihini, kuantum fiziğini, Bahtin’in edebiya teorisini ve elbette Heiddegger’i sular seller gibi biliyorsunuzdur. Gerçek hayatta olmadığınız kadar adil ve anlayışlısınızdır. Zeki ve cesursunuzdur. Saymakla bitmez.

Editör hanım, elime kalem aldığımda sahip olduğum meziyetlere romanım basılırsa belki günlük hayatta da sahip olabilirim! Bütün umudum bu!

Son olarak, Bizim Büyük Çaresizliğimiz… Beni en çok çarpan, okurken hiç bitmesin istediğim, en sevdiğim romanı bu oldu. Sonra filmini de izledim; roman kadar olmasa da onu da çok sevdim. Bizim Büyük Çaresizliğimiz, iki eski dostun, Çetin ve Ender’in hikâyesini anlatıyor: Liseden beri dost olan otuzlarının sonundaki bu iki adamın birlikte kurduğu bekar hayatı, birdenbire gencecik bir kız, Nihal’in hayatlarına girmesiyle tamamen değişiyor. “Loser” diye tabir edebileceğimiz iki adam da bu genç kızın çekiciliğine yavaş yavaş kapılmaya başlarken, Ender’in ağzından hayatlarını, dostluklarını sorgulayan upuzun bir mektup havasında yazıyor yazar bu romanı. Öyle çok tuhaf aksiyonlar, çok çarpıcı olayların olduğu romanlardan biri değil bu. Gerçek hayat gibi. Ben biraz da Susanna Tamaro romanlarının tadını aldım bu romanda: duru, yalın, hafiften hüzünlü. Ama Tamaro kitapları gibi didaktik değil; daha içten, mutsuzluğu kabullenmekte (ya da mutsuzluk içinde mutluluk bulmakta) daha kalender belki:

Yaşanan şeyler ne olur Çetin, nerede durur?

Ömür denen şeyin tedricen yaşanmadığını söylerdi… Gerçekten de öyle, her şey birdenbire olup bitiyor. Küçük bir çocukken birdenbire ilaçlarını margarin kabında saklayan bir ihtiyar oluveriyorsun. Kendin için, çocukların için, ülken için güzel şeyler ümit ederken, birdenbire kaderinin güne ayak uyduramamak, gençliğini, geçmişini özlemek, ve hızla dönen dünya tarafından hep kenara savrulmak olduğunu görüyorsun…

Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal’e âşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu…

Reklamlar

About hikaruivy

a big fan of shoujo animes/jdramas/kdramas loves to eat, write, read and watch!
Bu yazı kitap içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

9 Responses to Barış Bıçakçı: Küçük anların keskin gözlü yazarı…

  1. nicomedianiac dedi ki:

    ilk fırsatta alıcam bu kitapları, özellikle ilk kitap çok ilgimi çekti, bu üç kitaptan birini seç deseler hangisini seçerdin ? ( bu arada yurtdışında bulunuyorsun sürekli sanırım ya da işin gereği gidip geliyorsun, Ankaralı mısın? )

    • hikaruivy dedi ki:

      @nicomedianiac: ben en çok bizim büyük çaresizliğimiz’i sevdim ama ilki daha çok ilgini çektiyse ondan başla tabii… aslen ankaralı’yım ama yurt dışında bulunuyorum, evet.

      • nicomedianiac dedi ki:

        tamam ben de ondan başlarım, zaten üçünü birden alıcam, annem de ankaralı benim, çok sevdiğim bir şehir ama sık sık gidemiyorum, Kocaelinde büyüdüğümden denizsiz yapamıyorum 🙂 epey bi zaman farkı var sanırım aramızda, iletin bugün yerel saat ile sabah 4:56 da gelmiş bana..

  2. selocann dedi ki:

    Yazından sonra yazarın kitabını görüp de almamak mümkün değil 🙂 2. kitap çok ilgimi çekti benim de, D&R’a gittiğim gibi ilk işim bu kitabı aramak olacak^^

  3. Deniz dedi ki:

    Canım beniim, burnuma hafiften bir memleket özlemi geliyor sanki, kıyamam…

    Her zaman ki gibi öyle güzel anlatmışsın ki okumamak ayıp olur.Bir alayım ifadeleri bakayım şunların. 🙂

    • hikaruivy dedi ki:

      @deniz: nasıl da yakalamışsın! özledim valla canım; ama bu yaz 3 sene aradan sonra ankara’ya geleceğim gibi görünüyor…

      sen oku, yeniden görüşelim 😉

  4. Sessizgemi dedi ki:

    Kitap zevklerimiz benzeşiyor seninle 🙂 ilk fırsatta bu kitapları almak istiyorum yazarın adını ilk defa duydum ama söylediklerinden yola çıkarak beğeneceğimi düşünüyorum 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s