Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı: Bir başyapıt

(Bu yazıyı okurken bir yandan da Zen Garden‘ı dinleyebilirsiniz.)

“Bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti” diye başlayan Yeni Hayat kitabını bilir misiniz? Ben -çok üzülerek söylüyorum ki- iyi bilirim: Kendisi, okuduğum en korkunç Orhan Pamuk kitabı olur! Bu arada Orhan Pamuk’un nerdeyse tüm külliyatını okuduğumu da belirtmek isterim; aslında diğer kitapları hiç de fena değildir ve zaten Nobel ödüllü bir yazara çemkirmek bana değil edebiyat eleştirmenlerine düşer… Ama Yeni Hayat hakkında tek bir şey söyleyeceğim: OKUMAYINNN!!!

Neyse, Yeni Hayat’tan bana kalan ve uzun süre üzerimden atamadığım depresif modu (ki 16 yaşında, hayatımın baharındaydım…) telafi etmek için yeterli olup olmadığı tartışmalı olsa da, bu güzel cümle kitabı okumaktan gelen en büyük kazancım oldu ve şu anki ruh halime cuk oturdu: “Bir kitap okudum, hayatım değişti…” Doğrusu hayatım boyu çok ama çok güzel kitaplar okudum; bazı kitap karakterlerini gerçekten dostlarımmış, yaşayan kanlı canlı insanlarmış gibi benimsedim; size daha sonra her birini uzun uzun anlatırım… Ama şimdiye kadar beni bu kitap kadar sarsan, hayatımla ve dünyaya bakış açımla derinden bir bağ kurduğum bir başka kitap daha olmamıştı…

“Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı” roman falan değil, felsefi bir kitap. Ama tuhaf şey, okurken hiç ama hiç sıkılmadım, bir an bile elimden bırakamadım; bir felsefe profesörünün (Robert Pirsig) fikirler ve kavramlar üzerine çıktığı yolculuğu nefesim kesilerek takip ettim. Ve bunca yıldır neden okumamışım bu kitabı diye hayıflandım durdum! Evet, eğer düşünmekle ilgili bir iş yapıyorsanız bu kitabı mutlaka ama mutlaka okumalısınız. Örneğin öğretmenseniz, akademisyenseniz, master ya da doktora yapıyorsanız, hatta üniversite öğrencisiyseniz bile okuyun. Branşınız ne olursa olsun. Çünkü felsefe üzerine görünen bu kitapta bir mühendis olarak acayip derecede kendime yakın şeyler buldum ben, ve okuyan herkesin -özellikle içinde bir parça da olsa araştırmacı ruh taşıyanların- benle benzer duyguları paylaşacağından da eminim.

Kitabın ismi biraz ürkütücü görünebilir: Hadi “Zen” neyse, Uzak Doğu ile ilgili olan her şey bir biçimde ilgi alanımıza girer; fakat “Motosiklet bakım sanatı” ne ayak dostum?? Ama durun, teknolojik bir kitap ya da bir tamircinin el kitabı falan değil bu. Yazarın zaman zaman motosiklette karşılaşacağı sorunlardan yola çıkarak felsefi tahliller yaptığı doğru; fakat “Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı” aslında bir yol kitabı: ABD’nin orta-batı eyaletlerinin muhteşem çöl ve dağ manzarası eşliğinde motosiklet üzerinde yapılan bir yolculuğu anlatıyor. Yazar, fiziksel olarak bu yolculuğu yaparken bir yandan da geçirdiği ruhsal yolculuğu anlatıyor bize: “Nitelik” kavramını sorgularken yaşadığı büyük macerayı.

“Nitelik”, yani quality, aslında hepimizin peşine düştüğü şey: Hangimiz güzel, kaliteli işler yapmayı istemeyiz, hangimiz nitelikli bir hayat sürme peşinde değiliz ki? Peki ama nitelik nedir gerçekten? Peki bu duygu içimizde nasıl var olmuştur? Bir şeyin kaliteli olup olmadığına nasıl karar veririz? İşte kitap bunları sorguluyor. Ve bence bu işi muhteşem yapıyor: Kitabın özellikle Phaedrus’un Aristo’nun ipliğini pazara çıkardığı bölümlerini nefesim kesilerek, çok heyecanlı bir polisiye roman okurmuş gibi yutarak okudum! Resmen aydınlanma yaşadım, şaka yapmıyorum! Yazar, Doğu Roma ve Osmanlı İmparatorluğu da dahil, eski, doğu kökenli imparatorluklar yıkılıp bilim ve teknolojiye dayanan Batılı imparatorluklar yükselirken, Batı kafasının özne ve nesneyi ayırarak insanlığa aslında nasıl bir kötülük yaptığını anlatıyordu: “Bir şey yitirmeden asla bir şey kazanamazsın.” İnsanoğlu, dünyayı diyalektik hakikatlere dayanarak kavrama ve yönetme yeteneği kazanmış, bilimsel yeterliliğe sahip imparatorluklar kurmuştu belki; ama aynı büyüklükte bir anlayış imparatorluğunu kaybetmişti: Dünyanın bir parçası olmanın ve onun düşmanı olmamanın ne olduğunu içeren anlayışın…

Ve elbette romantik ve klasik bakış açıları: Pek çok insanın teknolojiye neden düşman olduğunu bilir misiniz? Çünkü anlamazlar ve bir şeyi anlamamak ona karşı bir nefret uyandırır. Fakat sorun sadece bu da değildir; akıl ve yasaları izleyen “klasik” tarz, sezgi ve yaratıcılığa dayanan “romantik”lere çok sıkıcı görünür. Matematikten nefret ediyorsanız, muhtemelen siz romantik tarzda birisiniz. Öte yandan bilimsel yasaları her şeyin üstünde tutuyorsanız, ve analiz yönünüz gelişmişse, muhtemelen klasik kafaya sahipsiniz demektir ve sanatçıları havai ruhlu, uçarı insanlar olarak algılamaya meyilli olma ihtimaliniz yüksektir. İnsanlar ya bir tarzda ya da diğerinde düşünmeye, ve karşı gruptakileri yanlış anlamaya ya da küçümsemeye eğilimlidirler. Oysa aslında iki anlayışı birleştirmek son derece elzemdir: Mesela teknolojinin artık kaba, kör, estetikten yoksun şeyler yapma lüksü yok! Çünkü insanlar artık teknolojinin onlara giyecek, yiyecek ve barınak sağlıyor olması ile yetinmiyorlar: Onun “insancıl”, “romantik” olmasını da istiyorlar: Çevreye, doğaya saygılı, yeşil enerji istemi gibi. Ve bu değişim, aslında yeni bir düşünme biçimine işaret ediyor: Şimdi, değişen anlayış kalıpları ile birlikte yeni ve daha öncekine benzemeyen bir düşünme çağına geçiyoruz (hatta geçtik bile). Pirsig’in bunu yıllar öncesinden tespit edip yazmış olması hayranlık uyandırıcı…

İşte böyle… Söylediklerim sıkıcı gelmiş olabilir; çünkü kitabı anlatmaya kelimeler yetmiyor gerçekten… O yüzden sadece bazı alıntılarla sizi neler bekleyeceğinden bahsedeyim ve bir defa daha tekrar edeyim: Bu kitabı okuyun. Bazı şeyleri daha iyi anladığınızı, daha iyi düşünebildiğinizi göreceksiniz!

Okul size taklit etmeyi öğretir. Öğretmenin istediği şeyi taklit etmezseniz kötü not alırsınız. Üniversitede ise bu biraz daha incelikle yapılır: Öğretmeni öyle bir şekilde taklit edeceksiniz ki, öğretmen sizin onu taklit etmediğinize, öğütlenenlerdeki özü kavrayıp kendi yolunuza gittiğinize inanmalıdır! Bu size A notu getirir. Öte yandan özgünlük, A ile F arasında herhangi bir not getirebilir. Ve bütün not sistemi, özgünlüğe karşı tetiktedir!” (hikaru’nun notu: doğru! hem de nasıl doğru!)

“Bilimsel araştırmalar sırasında aklınıza bile gelmeyen ufacık bir sorun çıkar ve bu sorun sizi birdenbire durdurur: Buna “takılma” denir. Artık sizin için kitaplar işe yaramaz. Bilimsel yöntem size “hangi” hipotezi kuracağınızı söylemez, sadece hipotezleri “nasıl” test edeceğinizi söyler; doğru hipotezi bulmaksa sizin yaratıcılığınıza kalmıştır.” (sayın master ve doktora öğrencileri, tanıdık geliyor mu? 😉 )

“Eğer takılmadan bir fabrika kurmak, bir motosikleti tamir etmek, hatta bir ulusu düzeltmek istiyorsanız, klasik özne-nesne bilgisi, gerekli olmasına karşın yeterli değildir. Neyin iyi olduğuna dair bir duygunuz da olmalıdır. Sizi ileri götüren budur. Bu duyu, salt sezgi değildir, yetenek de değildir: onunla birlikte doğmuş olmanıza karşın geliştirebileceğiniz bir şeydir de.”

“Mantık özne ile nesne arasında bir ayrım olduğunu varsayar, o yüzden mantık asıl bilgelik değildir. Özne ile nesne arasında ayrım olduğu yanılsamasını ortadan kaldırmanın en iyi yolu, fiziksel etkinliği, zihinsel etkinliği ve duygusal etkinliği ortadan kaldırmaktır (not: yazar burda bildiğin “trans”a girmekten bahsediyor). Bunun için pek çok disiplin vardır ve bunların en önemlisi Japonca söylenişi ile “Zen”dir.”

“Zen budistler “yalnızca oturma”dan, yani benlik ile nesne arasındaki ikiliğin bilince hâkim olmayacağı bir düşünsel pratikten söz ederler.  Üzerinde uğraştığı şeyden ayrı olduğu duygusuna yenik düşmeyen kişi için yaptığı işe “özen” gösterdiği söylenebilir. Aslında özen göstermek tam da budur: yaptığı işle özdeşleşme duygusudur.

Eğer dünyayı düzeltmek istiyorsak, yapmamız gereken şey politikalar ya da programlar üzerine konuşmak değildir. Toplumsal değerlerin doğru olması için bireysel değerlerin doğru olması gerekir. Dünyayı düzeltmenin yeri ilk olarak kendi yüreğimizi, kafamızı ve ellerimizden çıkan işi düzeltmekten geçer.”

“Tüm çözümler basittir – ama ancak siz onları bulduktan sonra…”

“Dertler asla bitmez elbette… İnsanlar yaşadıkça mutsuzluk ve talihsizlikler de olacaktır; ama artık daha önce var olmayan bir duygu var; üstelik yüzeysel değil, taa içerilere nüfuz ediyor: “Biz onu yendik! Artık daha iyi olacak!” Böyle şeyleri anlayabiliyor insan…”

baba ve oğul Pirsig'ler... kitabı okuduysanız bu resmi görünce içiniz cız edecek...

Reklamlar

About hikaruivy

a big fan of shoujo animes/jdramas/kdramas loves to eat, write, read and watch!
Bu yazı kitap içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

18 Responses to Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı: Bir başyapıt

  1. NazIm dedi ki:

    Bu kitabi universite birinci sinifta okudugumda, insaat muhendisligini birakip felsefe okumaya karar vermistim, bolumu birakabilmem bir kac yilimi daha aldiysada gercekten biraktim ve felsefe’ye basladim hala da gidiyoruz bakalim. Yine bu kitap yuzunden yillarca bir motorsiklet alip amerikayi bastan basa gecmeyi hayal ettim, sonunda gecen yil bir motor alip, gecen yazda amerikanin bir miktarini motor uzerinde kat ettim aklimda pirsigden satirlarla. Dusunsel olarak bana yaptigi etkileri ise anlatmak zor ama tekrar tekrar donup okudugum tekrar tekrar uzerine dusundugum senin dedigin gibi “bir kitap okudum hayatim degisti” sifatini sonuna kadar hak eden muthis bir kitap. (Bu arada Orhan Pamuk hakkinda ki goruslerine de aynen katiliyorum, ben de ne yazik ki bir cok kitabini okudum bir sey sanarak, Umberto Eco’nun Foucault Sarkaci’ni okuyuncaya kadar, Kara Kitap dupeduz arakmis da haberimiz yokmus)

    ….spoiler…..

    bu kitabi ilk okudugumda zen den yeterince bahsetmemis olmasina biraz kafam bozulmustu, adini zen hede hodo koymussun, zenden iki gram bahsediyorsun, ulen hadi kabul et cok satsin diye boyle bi trik yaptin di mi pirsig ehehe diyordum ki yillar sonra jeton oyle bir dustu ki, yillarca bunu nasil anlayamadigima inanamadim: kitabin tamami modern bir dille zen hakkinda. dogulularin zen hakkinda konustugu gibi konusmuyor kitap, ama batinin kavramlari ve kelimeleri ile tamamen zenden bahsediyor. zaten kitabin baska bolumlerinde pirsig batida quality dedigimiz, antik yunanda arete, doguda dharma denen seyin ayni sey oldugunu soyluyor. daha da otesi, phaedrusun quality pesindeki yolculugu, buda nin nirvana pesinde aydinlanma yolculuguna paralel. en son baticil bir perspektifte kafayi yedigi bolum, buda nin bodh gaya da bir agacin altin 49 gun meditasyon yapip aydinlanmasi gibi, phaedrus da 3 gun yerinden kipirdamiyor ve en sonunda aydinlaniyor aslinda. bilincinin cozulmesi, ben kavraminin ortadan silinmesi, kendisi , cevresindekiler ve dunya icin sevgiyle dolup aglamasi, direk aydinlanmanin tasviri. tabi buddha dan farkli olarak, bizim phaedrus 20yy in modern hastenelerinde apar topar elektrikli sok tedavisi ile kimligini kaybediyor, aydinlamasi da cope gidiyor.

    • hikaruivy dedi ki:

      @NazIm: Yorumun için çok teşekkür ederim sevgili Nazım, seni blogumda görmek büyük şeref! Prensese Mektuplar’daki yazılarını hayranlıkla takip ediyorum, ” ay sizi ailecek severek izliyoruz” yani 🙂 Demek senin de hayatını kökünden sarsan bir kitap olmuş bu; aslında şaşırmadım; gerçekten anlayış kalıplarımızı ve hayata bakış açımızı tümüyle değiştirecek kadar güçlü bir eserdi bu; ben bu kadar etkilendiysem dünyanın bir yerlerinde en az benim kadar, hatta kat be kat etkilenmiş başkaları da olmalıydı! 🙂 Tekrar tekrar okuma olayına ben de gireceğime eminim.

      Eco’nun Foucault sarkacı’nı okumadım; ama Kara Kitap Orhan Pamuk’un en sevdiğim romanlarındandı(r). Fekat şimdi: Nayırrr, nolamazzzz!… Hayalkırıklığı…

      Zen’den açık açık bahsetmemesi ilk başta benim de aklıma takılmıştı; ama neyse ki ben olaya çabuk uyandım: Dediğin gibi, Arete’nin Aristo tarafından “erdem” diye çevrilip iyilik ve doğruluk’un bir tutulmasını anlatırken aydım olaya. Evet, işte Zen tam da burdaydı; Batı Zen’i böyle öldürmüştü! Ama Phaedrus’un modern hastanelerde elektrik şokuyla “tedavi” edilmesi olayına hiç bu perspektiften bakmamıştım: Çok haklısın! Uçmuş (!) bir modern çağ dervişi neyse ki (!) çabucak tedavi edilmiş, Batı dünyasının bireyci ve maddiyatçı gerçekliğine geri döndürülmüştü! Bu arada Buda’nın 49 günlük meditasyonları gibi İslam’da da 40 günlük çile doldurmalar vardır; kırk gün boyunca güneş yüzü görmeyen karanlık bir hücrede azıcık ekmek ve suyla sadece tefekkür ederek geçirilen 40 gün… Doğu kültüründe durmak ve düşünmek hep önemliymiş meğer…

      Güzel ve aydınlatıcı yorumun için teşekkür ederim. ^^

      • NazIm dedi ki:

        Yah harbiden milyonlari etkilemis bir kitap, bir de okumadiysan beni en az bunun kadar etkileyen bir baska saheser de Hofstadter’in Godel-Escher-Bach’i, siddetle tavsiye ederim.(Ama sakin turkce cevirisinden okumayi deneme, ben yillarca okumaya calisip yaw ben salagim her halde bir sey anlamiyorum demistim, meger ceviri cok sacmaymis)

        Pamuk hayal kirikligi harbiden, kara kitap benim de favorimde yazdiklari icinde, Eco’yu okuyunca arak olmasinin disinda (ki pamuk’u pamuk yapan post-modernis stil tamamen eco’dan devsirme, post-modern bir havada tarihsel romancilik eco’nun yarattigi bir sey ve adam uyduruk bir romanci degil gercekden bir orta cag tarihi uzmani), Eco’da ve Pamuk’da olmayan evrensel ve anlamli bir mesaj. Kara Kitap ne anlatiyor? Bir adamin arkadasi kayboluyor onun pesinde istanbulun sokaklarinda ilginc bir dedektiflik hikayesi, baska da bir sey aklimda kalmamis. Eco’da ise ayni senaryo kaybolan bir arkadasin pesindeki dedektiflik hikayesi ile hermetik dinler ansiklopedisi ve gizemin ne oldugu uzerine evrensel bir mesaj, hala hatirlarim, gizem ona ulasildiginda anlamini yiteren, ulasilamaz ve bilenemez olmasindan beslenen bir duygu. Bilindigi zaman en gizemli sey bile gizemini buyusunu aninda yitirir, hizbir sey ozunde gizemli degildir, onu gizemli yapan bizim onu bilmeyimizdir. Boyle pat diye soyleyince belki cok anlamli gelmemistir ama kitabi okuyup o kadar hermetik atraksiyonlar ayinlerin gizemle dolu ortamlarin icinden gecip bu finale geldiginde cok feci carpiyor, yillarca unutamiyorsun.

      • hikaruivy dedi ki:

        @Nazım: Tamamdır, iki kitabı da aldım listeye 🙂 Öneriler için teşekkür ederim. Ayrıca çeviri konusunda benim de çok ağzım yandı zamanında; beceriksiz çevirmenler yüzünden ortaokul yıllarımda okuduğum Budala, Karamazov Kardeşler, vs. hiç sarmamış, Rus edebiyatından ve Dostoyevski’den uzun zaman nefret etmiştim! Sonra güzel çevirileri ile bunları ve Suç ve Ceza’yı, bir de Yeraltından Notlar’ını okudum da öyle barıştık 🙂

  2. makinosev dedi ki:

    Ağzımın suyu aktı resmen ki ayıptır söylemesi kaç zamandır kağıt üzerinde bir şey okumuşluğum yoktu, hep görsel şeyleri takip etmekten geri planda kalmıştı kitapçıklar 🙂 ama 2-3 defa okudum hatta yazını, konusu çok hoşuma gitti 🙂
    tam da bir gün önce hayat değiştiren! kitaplardan bahsediyorduk arkadaşımla üzerine bu yazıyı görünce dedim benim kütüphaneye dönme zamanım gelmişde geçiyor… sağolan güzel tavsiyen için 🙂
    not: Zen Garden’ı da çok severim 😉

    • hikaruivy dedi ki:

      @makino: ben de ara ara öyle hissediyorum makino’cum, izemekten okumaya zaman kalmıyor :/ hayır bir de kindle ve benzeri naneler çıktı; kâğıt kokusunu, kitap sayfaları çevirmeyi bile unutturdular bize! 😛 Neyse, okumanı şiddetle tavsiye ederim geleceğin akademisyeni sevgili çingum. Okuyunca yorumlarını beklerim 😉

  3. 희망 dedi ki:

    Aslında Batı kaynaklı düşüncenin doğayla arasına mesafe koymasının kökeni ortaçağdaki sonu gelmez veba salgınlarına dayanıyor. O zamandan itibaren doğaya olan inancını yitirdi insanlar ve onu alt edilmesi gereken bir düşman olarak gördüler, bilim de bu temeller üzerinde gelişti. Şimdi eski doğu düşüncesini yeniden keşfetmeye çalışıyorlar. Tabii ki insan doğanın bir parçası olarak kendini görüp ona göre düşünmeli. Ama akademik dünyada böyle özgün fikirlerle ortaya çıkarsan pek sevilmezsin, onlara mekanik robotlar lazım, düşünen insanlar değil, haberin olsun dedim 🙂

    • hikaruivy dedi ki:

      @Ucu iyagi: Doğrudur, doğaya düşmanlık meselesinin başka kültürel ve tarihi boyutları da var elbet… Ama Aristo mantığıyla şekillenen modern bilimin Batı aydınlanmasının temel taşlarını oluşturması da tesadüfi değil… Akademik dünya konusunda ise maalesef haklısın; 11 eylül sonrası grant alabilmek için her proposal’da “national security”ye atıf yapıldığını ve gelen paraları o günün trendlerinin belirlediğini gördükten sonra özgürce bilim yapmak diye bir şey olmadığını çoktan kabullendim bile 😛 Eminim Türkiye’de de durum çok farklı değil, hatta belki daha vahimdir… Geçenlerde Ph.D comics’te bir karikatür görmüştüm, ilk karede grad school’a yeni giren bir öğrenci “yaşasınn! sonunda istediğim research’ü yapabilicem!” diye sevinirken ikinci karede “hocamın istediği konuyu çalışıp doktorayı bitirince istediğim konuyu çalışabilicem”, üçüncü karede “tenure komitesini memnun edip tenure’ü alabilirsem istediğim konuyu çalışabilicem” dördüncüde “şu grant’i de alayım, ondan sonra istediğim konuyu çalışabilicem” dediğini izliyorduk ve nihayet emeritus profesör olunca “yaşasın, artık istediğim kon-” derken bir sonraki sahnede mezarı görüyorduk 😀 😀 o karikatürü bulamadım ama şöyle bir benzerini buldum: http://www.phdcomics.com/comics/archive.php?comicid=1431. Demek ki neymiş, asla istediğini yapamazmışsın; özgür olduğu varsayılan akademik dünyada bile! 😀

  4. Lee dedi ki:

    Ben en sevdiğim felsefe kitabının Sophie’nin Dünyası olarak kalmasını istiyorum. Bunu okursam fikrim değişecek gibi, çünkü harika anlatmışsın çingu^^ Çocukluk anılarımla oynama Hikaru haha 😀

    • hikaruivy dedi ki:

      Hahah, sen bunu oku Lee’ciğim, Sophie’nin dünyasının yanında oldukça sıkıcı bir ders kitabı gibi kaldığını göreceksin 🙂 Sophie’nin dünyasında en sevdiğim kısım kitabın sonuydu; yoksa felsefe tarihini ve her filozofun düşünce biçimini anlatırken pek de eğlenememiştim açıkçası 🙂 Hatta aynı yazarın İskambil kağıtları’nın Esrarı kitabını çok çok daha fazla sevdim ben, onu da oku derim.

  5. makinosev dedi ki:

    hiiiç öyle esti bana birden 😀

  6. Orkun Tüzel dedi ki:

    Merhaba,
    ya Lila?…
    Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı kadar güçlü olmayabilir belki ama Nitelik Metafiziğini hayatımızda konumlandırmak adına anlaşılır ve uygulanabilir bir metod veriyor sanki…
    Niteliğin düzeylerinden bahsediyorum, ve tabi ki Dinamik Nitelikten…
    Tembelliğim yüzünden kitapla yaklaşık altı ay geçirince, İster istemez artık her olayı bu pencereden yorumlama eğilimindeyim ve çoğu durumda işe yarıyor.
    Okumayanlara Lila’yı öneriririm.

    • hikaruivy dedi ki:

      @orkun tüzel: Lila’yı okumadım, fakat yorumunuzdan sonra okunacaklar listesine -hem de ön sıralara- almış bulunuyorum: Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı’ndaki prensipleri uygulamaya geçirebilmek adına bir başka kılavuza kimse hayır diyemez! 😉 Öneriniz için çok teşekkür ediyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s