Once upon a time, in America…

Geçenlerde evisırtında Amerika hayatımı anlattığım bir blogum olup olmadığını sordu. Ona da söylediğim gibi, hayır, maalesef yok… Ama başka bir ülkede yaşıyor olma duygusu nasıl bir şey diye merak edenler vardır diye ara ara bu konuda da bir şeyler yazmaya karar verdim. Merak etmeyin, niyetim ukalalık etmek değil 😀 Zaten ukalalık edecek bir hayatım da yok, mütevazı bir öğrenci hayatı sürdürüyorum 🙂 Evdeki yaşam tarzımın Türkiye’dekinden hiçbir farkı yok: Buzdolabında Türk marketlerinden (ve internetten!) aldığım Türk peynir/zeytin/reçelleri, mutfak raflarında hazır yiyecekler değil, pirinç/bulgur ve bilumum bakliyat, hatta duvarda asılı kurutulmuş biberlerim bile var 😀 TV’yi de bilgisayara bağladım, akşam yemeği eşliğinde Türk dizileri izliyoruz (bu da sanırım nasıl olup da her diziden haberdar olduğumu açıklıyor :D); Amerikan kanallarını ise ayda yılda bir açarım (biraz da bilerek; çünkü burdaki kanallarda atıyorum Seinfeld’in, Friends’in bölümleri üst üste verildiği için bir defa takıldınız mı saatler boyunca TV’nin başından kalkamayabiliyorsunuz! :P) Neyse, kısacası demem o ki, ben size taşı toprağı altın Amerika’dan değil, asimile olmaktan epeyce uzak bir Türk’ün Amerika izlenimlerinden bahsedeceğim 🙂

Öncelikle belki çoğunuzu şaşırtacağım ama ben genelde Amerikalıları severim. Kötü insanlar değillerdir, sıcakkanlıdırlar. Çok aptalı da vardır belki; ama benim tanıdıklarım genelde üniversite çevresinden, kültürlü ve zeki insanlar oldukları için “Amerikan halkı aptaldır” genellemesini doğrulayamayacağım. Amerikalıları severim dedim; çünkü Allah için bir kötülüklerini, bir dışlamalarını görmedim. Ama örneğin Avrupa’da bu böyle değildir: Avrupa ülkelerinde yaşamadım; sadece kısa süreli ziyaretlerim oldu; ama onlarda bile Türk olduğum için burun kıvırarak bakan tiplerle karşılaştım: özellikle İngiliz, Danimarkalı, Belçikalı ve Fransızları pek sevmem bu yüzden… Ama Amerika’da, hele hele New York, Chicago gibi büyük şehirlerde zaten çok yüksek oranda yabancı yaşıyor olduğu için (Meksikalı, Hintli ve Çinliler bu yabancı nüfusunun çoğunluğunu oluşturmakta) bir Türk kendisini hiç de dışlanmış hissetmeyecektir (ama “bible belt” yani “İncil kuşağı” denilen iç kesimlerde bu durum farklı olabilir; o konuda bir şey diyemeyeceğim…) İlginç bir şey daha söyleyeyim: Amerikalılar aslında muhafazakardır. Bakmayın siz Sex and the City türü dizilere: Amerikalılar, Avrupalıları ahlâksız bulur! 😀 😀 Sokaklarda öpüşen sevişen insanlara rastlayamazsınız (oysa mesela Fransa’da yollar böyle çiftlerden geçilmez 😀 :D) Ayrıca çok katı Hristiyan mezhepleri vardır burda; metroda durup dururken amcanın teki ayağa kalkıp size Jesus’ın yolunun hak yolu olduğuna dair vaazlar vermeye başlayabilir! Bu katı mezheplerin en ünlüsü olan Mormon’ları muhtemelen hepiniz duymuşsunuzdur…

Times Square - Free Hugs gönüllüleri :)

Times Square - Free Hugs gönüllüleri 🙂

Tabii her kültürün olduğu gibi Amerikan kültürünün de bize çok değişik gelecek olan yönleri var. Gerçi hepimiz zaten Hollywood filmleri sağolsun, bu kültürü kendimizinkinden bile iyi tanır olduk! Ama bazı ilginç ayrıntılar var ki, burada yaşamaya başlamadan önce ben bilmiyordum; belki size de ilgi çekici gelir diye onlardan bahsedeyim biraz. İleride buraya gelmeyi düşünenler varsa onlara da erken uyarı olmuş olur, haha 😀

Önce, Amerikan kültüründe olup bizde olmayan ve benim sevdiğim şeyler:

1. Trafikte saygı: Trafik lambasında beklerken ışık yeşile döndüğü saniye gaza basmazsan seni kornalamaya başlayan tabakhane yolcusu şoförler ABD’de (en azından Philadelphia dışındaki şehirlerde!) yoktur. Yani ABD’de araba kullanmak (özellikle kadınsanız) çok rahat ve keyiflidir. Buna geniş şeritli yolları ve genelde otomatik vitesli olan arabaları da ekleyin, ohhh, araba sürmek ne güzel şeymiş meğer! 😀 Bir tek taksicileri bu genellemelerin dışında tutuyor ve onlara dikkat etmeniz gerektiği konusunda sizi uyarıyorum: Çünkü taksici, dünyanın her yerinde taksicidir! 😀

2. Herkes işinde gücündedir, kimse seni sallamaz: İster mini etek giy gez, ister türban tak; saçma sapan bakışların, “kız hepsi senin mi?” gibi beyinsizce lafların (yok, yarısını ödünç aldım… töbe töbeeee!),  hedefi olmazsın. Oohhh, yok böyle bir rahatlık… Güzel görünmeyi seven, ama taciz kurbanı olmayı da katiyyen istemeyen bir kadın için daha güzel bir ortam düşünemiyorum! Türkiye’ye dönünce en çok bunu özleyeceğim…

3. Elektronik eşya ve marka kıyafetler (tabii aşmış markalardan değil, ortalama markalardan söz ediyorum: GAP, H&M falan…) Türkiye şartlarına göre acayip ucuzdur. Bir de outlet bulursanız, rüyanızda bile görseniz inanmayacağınız fiyatlara süper şeyler alırsınız. Mesela ben geçenlerde Nine West’ten çok şık üç tane çantayı, çanta başı 15er dolardan aldım! GAP tişörtleri 10 dolara alıyorum, converse’leri 30 dolara, Nike 35-40 dolar cıvarı, H&M zaten buranın Collezione’u gibi olduğu için gayet ucuz… Öyle yani 🙂

4. Amerikalılar acayip rahat adamlardır; ütüsüz gömlekler, rengi atmış kotlar, uyumsuz renkteki kıyafetlerle sosyal ortamlara girer ve bundan hiiiç gocunmazlar. Ortalama bir Türk kızı giyim tarzı ile ortamın ikoncanı olabilir. Alanında dünyanın en ünlü profesörlerinden biri sunum yapmaya siyah takım elbisenin altında bembeyaz spor ayakkabılarla gelmişti, daha ben ne diyem? Tek sorun, bu rahatlığa kendinizi fazla kaptırmanız durumunda Türkiye’ye dönüşünüzde tuhaf karşılanmanız ihtimalidir… (Mesela bizim okuldaki hocalar genelde ABD doktoralı oldukları için son derece salaş bir biçimde okula gelirlerdi ve zaman zaman müstahdemle karıştırılma tehlikesi yaşarlardı! 😀 :D)

5. Görev adamı olmaları: Otobüs şoförü, yaşlı bir teyzenin otobüse bindikten sonra yerine oturmasını bekler, ondan sonra hareketlenir… Bir memura bir şey sorarsanız, en ince ayrıntısına kadar anlatır. Hem de bunu gayet güleryüzlü biçimde yapar.

6. Çocukları asla ağlamaz! Cidden, çok merak ediyorum, bu çocukları nasıl eğitiyorlar abi? Bizim veletler en ufak bir şeyde yaygarayı basarken, beyaz Amerikalı’ların sarı kafalı, aşırı derecede şeker veletleri önlerine konulmuş bir oyuncakla saatlerce oynayabilir ve gık’larını bile çıkarmazlar! Öyle çocuğum olacağını bilsem on tane doğururum valla! Ama yok, bizim genlerden mi, çokça şımartma alışkanlığından mı, her nedense çok nazlı ve şımarık çocuklarımız oluyor. O yüzden ben pek çocuk sevmiyorum (bu konuda da Gülse Birsel kafasındayım yani. Gülse’ciğim, adamımsın! 😀 :D)

Times Square - "Çıplak Kovboy" şarkı söyleyip fotoğraf çektirerek para topluyor!

Times Square - "Çıplak Kovboy" şarkı söyleyip fotoğraf çektirerek para topluyor!

Ama madalyonun bir de öteki yüzü var elbette: Hem de yukarıdaki maddelerle çok bağlantılı bir biçimde! İşte geliyor, Amerikalıların en sevmediğim özellikleri:

1. Taşrada arabanız yoksa bir hiçsiniz: Public transport iğrençtir; genellikle sadece zenciler ve “white trash” dediğimiz toplumun en alt tabakasından insanlar kullanır. Otobüste kendinizi çok tuhaf tiplerle bir arada bulup tırsabilirsiniz… Şehirler arası otobüsler daha da iğrençtir; bizim ilçelere çalışan otobüsler bile bunlardan kat kat iyidir, çok ciddi söylüyorum. Cidden abi, hiç anlamıyorum: Amerikalılar geri zannettikleri Türkiye’nin şehirlerarası otobüslerinin uçaklardan bile konforlu olduğunu görselerdi oturup hallerine ağlarlardı! Neden kendileri bu konuya hiç önem vermezler; üstelik de bu ülkede karayolu taşımacılığı en az trenler kadar önemliyken, gerçekten bilemiyorum…

2. Kimse seni sallamaz: Ölsen kalsan kimsenin haberi olmaz. Evet, komşuluk falan yalan burda. Ayrıca arkadaşlık da biraz yalan: Mesela bir Amerikalıyı arabanla evine bırakırsın, “gel içeri sana çay demleyeyim iki muhabbet edelim” demek geçmez aklından. Tamam, çay demlemeyi bilmiyor olabilir (haha :D) ama bir kahve ikram etsen ona da hayır demezdim be dostum 😛 Kahve ikram etmek sadece sevgili olma potansiyeli olanlara sakladıkları bir ayrıcalık galiba 😛 Bu konularda biraz tuhaftırlar yani…

3. Sebze-meyve çok pahalıdır. Bir kilo domates yerine bir cumhuriyet altını al, yatırım olsun, o derece! Ayrıca çok fecii katkı maddeleri vardır; içinde “high fructose corn syrup” olmayan bir tatlı bulmak hayal gibidir; o yüzden ABD’de kilonuzu korumak acayip zordur. Zaten restoran porsiyonları, hiç abartmıyorum, Fransa’dakilerin iki katıdır; sonra da neden Amerikalılar obez, Fransızlar ince diye merak ederler… Olum, adamların iki katı kadar yemek yiyorsun, ya ne olacağdı?! Sinemalarda “bucket size” yani bildiğin kova (gerçek kova!)yla patlamış mısır satılıyor; daha ben ne diyem? Azıcık insan olun lan!

4. Klimalarrrrr! Yazın asfaltta yumurta haşlanacak kadar sıcak günlerinde ben hep elimde bir hırka ile gezmek zorunda kalıyorum: Çünkü kapalı mekânlarda hepimiz doğal habitatı Güney Kutbu olan penguenlerin soyundan geliyormuşuz da çaktırmıyormuşuz gibi bir anlayış hakim! Yahu, sizin o koca beyaz elinizin bi ayarı yok mu, o klimalar neden hep en son derecede çalıştırılmak zorunda???!!! Tamam, siz Amerikalılar kışın bile incecik şortlar ve parmak arası terliklerle gezen manyaklar olabilirsiniz; ama ben ve benim gibi normal insanlar, iki lafının biri “aman evladım hırkanı giy, üşütürsün…” “yavrum çıplak ayakla taşa basma, çocuğun olmaz” vs. olan anneler tarafından büyütüldük. Bu klimalar biz Türk kökenlilerin ABD topraklarından silinmesi için CIA tarafından özel olarak geliştirilmiş bir komplodur, dediydi dersiniz!

Benzer bir biçimde, restoranlarda getirilen suyun içinde yaz-kış buzlar yüzer, bunu da unutmayalım.

5. Görev adamı olmaları: Şimdi buna iyi bir şey dedik, ama kötü bir yanı da var. Şöyle ki, bir şey adamların görev tanımı kapsamına girmezse katiyyen insiyatif kullanıp sizin işinizi kolaylaştırmaya çalışmazlar! Bir yaşlının otobüse binmesini kırk saat bekleyen aynı otobüs şoförü, kalkış saatini bir dakika geçirdiğiniz anda sizin ilerden koşarak otobüse yetişmeye çabaladığınızı görse bile beklemez, pat diye basar gider. Saat 4’ü bir dakika geçirirseniz yan tarafta mektubun üzerine adres yazdığınızı gördüğü halde postane görevlisi yüzünüze baka baka gişesini kapar. Uyuz herifler, ne var lan on saniye daha bekleseniz?! Böyle şeyler yüzünden az küfretmedim bunlara…

6. Hitaplar: Yaşınıza başınıza, title’ınıza bakılmadan herkes birbirine ilk ismiyle hitap eder. Japonlardaki soyadıyla hitap etme olayını ne kadar abartılı buluyorsam, bu ilk isimle hitap etme olayını da o kadar abartılı buluyorum: Yahu, adam 60 yaşında, koskoca profesör. İsmi benim ders kitaplarımda geçiyor! Ben bu adama “hey, n’aber Bob?” diye nasıl sesleneyim?! “Professor Schwarz” diyeceğim elbette. Ama bu sefer de adam bunu çok tuhaf bulur ve “bana Bob de, böyle çok resmi oluyor…” deyiverir… En sonunda “Professor Bob”da anlaşma yoluna gitmek mümkün. Ama bu bile asistanlarına dahi “Hocam” diye seslenmeye alışmış bir milletin evladı için çok zor bir durum 🙂 Yine de Japon öğrenciler kadar zorlanmıyoruz; zavallıcıklar burada resmen kültür şoklaması yaşıyor (hocasına “çok saygıdeğer profesör Schwarz” diye hitap eden manyakları bile var 😀 :D)

7. Güvenlik olayını abartırlar: Her ay bizim eve yangın tüpü, yangın alarmı kontrolüne gelirler mesela. Hadi bunu geçtim, ayda bir yangın tatbikatı yaparlar, ya da buluttan nem kapan aşırı derecede hassas yangın alarmının ötmesiyle birlikte yanlış alarmlar yaşanır: Birdenbire evin ortasında korkunç derecede yüksek sesle alarmlar çalmaya başlar, itfaiye gelip o alarmı kapatana kadar dışarıda beklemek zorunda kalırsınız. Ben bir çıktım, iki çıktım, baktım her seferinde yanlış alarm; artık sese falan aldırmadan evde oturuyorum!!! Bir gün gerçekten yangın çıkacak ve evden çıkmayan Türk kızı yanarak öldü diye haber okuyacaksınız! 😀 😛 Şaka şaka, evden çıkmıyorum, çünkü ev zaten ikinci katta yahu: Yangın çıksa bile balkondan atlarım, bişiycik de olmaz. Ama dışarı çıkmadığım anlaşılırsa Amerikalı komşuların bana nasıl kınayan gözlerle bakacağını adım gibi biliyorum. 😀 İki sene önce çok şiddetli bir fırtınada elektrik direkleri hasar görüp evlere iki gün süreyle elektrik verilemediği zaman bize evde yatmayı yasaklamışlardı! Neden, çünkü elektrik yoksa yangın alarmı da çalışmazmış: Yüzbinde bir ihtimalle yangın çıkarsa diye bu riski göze alamazlarmış!! Neymiş, gidip otelde kalacakmışız… “Hass…” dedik ve tabii ki otelde kalmadık, parayı sokaktan mı topluyoz kardeşim?! Gören de ömrümüz boyunca alarmlı evlerde yaşadık sanacak… Biz Türk’üz olum, bize bişi olmaz, tieyyyt! 😀 (Gördüğünüz gibi bu konuda çok çabuk gaza geliyor ve aldığım tüm yüksek eğitimi bir kenara atıp milletimin genlerine kodlanmış olan “bize bişi olmaz abi” kafasına derhal giriveriyorum! 😀 😀 Ama onlar da bu kadar abartmasınlar canım, cık cık cık…)

8. Hiç dışarı çıkmazlar: En büyük eğlenceleri ailecek mall’a gidip alışveriş yapmaktır! Güzelim havalarda güzelim parklar bomboş olur (aslında bu bir bakıma iyi: canımız ne zaman isterse göl kenarında süper manzaralı piknik alanlarını bomboş bulup tadını biz çıkarıyoruz, ehe :D) Küçük şehirlerde dışarıda gezen tek bir insan bile bulamazsınız: dışarıdaki tek tük sayıda insan da ya köpeğini gezdirmeye ya da jogging yapmaya çıkmıştır; onun dışında bizler gibi sırf hava almak ya da insan yüzü görmek için dışarı çıkan vatandaş bulunmaz buralarda. Bu da insanı biraz fena yapıyor: Küçük şehirlerde resmen hayat yok kardeşim yaa… Bizde olsa ne güzel; çekirdek çitletip birbirlerinin dedikodusunu yapan teyzeler, dört-beş oğlan bir arada takılan yeniyetmeler, çoluk-çocuk sesleri olur… küçük şehirlerde bile şöyle bir şehir merkezine inince insan yaşadığını hisseder yahu. Burda tıss…

İşte böyle… Şimdilik aklıma gelenler bunlar, başka şeyler hatırlarsam yine benzer bir yazı yazarım 🙂 Sormak istedikleriniz varsa yorum bırakabilirsiniz 😉

Reklamlar

About hikaruivy

a big fan of shoujo animes/jdramas/kdramas loves to eat, write, read and watch!
Bu yazı ABD içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

29 Responses to Once upon a time, in America…

  1. diaboloviolette dedi ki:

    hikaru ile eğitim saati.. uu beybi! 🙂 güzel yazı olmuş.. benim bu konuda sorularım olacak da bilahare sorarım cınımm..

  2. makinosev dedi ki:

    😀 eline sağlık çingum, çok keyifli bir yazı olmuş, Bob Hoca’ya da çok üzüldüm prof olmuş amma hala Bob aşağı Bob yukarı, ne kaçırdığını bilmiyor bence 😛 bir gün Sponge Bob diyeceksin kalacak öyle, işte o zaman ünvanının değerini anlar, senin doktora yarım kalır atıldığın için ama neyse 😛 😀 😀
    o çocuklar neden öyle cidden 😀 Metallica’nın some kind of monster belgeselinde james’in oğlu castor stüdyoya ziyarete gelmişti misal, daha 2 yaşında ya var ya yok, jamesin kucağında oturmuş masada çikolatalı kurabiyesini yedi uslu uslu ama elindeki bitince 2. için bile izin istedi ufacık çocuk şok oldum 😀 belki biz çok şımartıyoruz ondandır, malum kucaktan indirmiyoruz çocukları 🙂 kaak bir arkadaşım siz erkek çocuklarını çok şımarık yetiştiriyorsunuz, kendi yemeklerini bile hazırlamıyorlar, bir bardak suyu bile annesinden istiyor demişti… belki aşırı ilgiden bu halde bizimkiler 🙂 iyi mi kötü mü bilemem tabi bu! çocuk dediğin hareketli olacak diyenlerdenim bende 😀

    • hikaruivy dedi ki:

      @makino: haha, di mi yav, ne kaçırdığını bilmiyo 😛 TRde olacak, hocam hocam diye peşinde koşarlardı negzel 😛 😀 sponge bob iyiymiş ama evet, akademik kariyerimi bu espriyi yapıcam diye riske edemem! 😀 😀

      ya bilmiyorum ki, disiplinden hiç taviz vermiyolar, o yüzden galiba… biz daha yumuşağız; mesela bebek ağladı mı hemen kucağımıza alıyor, ne istiyorsa yapıyoruz falan… öyle yapmamak mı lazım, bilemedim ki…. çocuk hareketli olacak; ama senin sözünü de dinleyecek bence. çocuklarının şımarıklığını “ayy çok hareketli bizimki, demek ki çok zeki” diye yorumlayan ebeveynlere uyuz oluyorum, ne yalan söyliyim 😛

  3. bunusevdim dedi ki:

    Bu yazı pek şugar olmuş hikaru’cum 😀 Çok eğlendim okurken.
    Koreye gitmiş yabancıların bloglarını okuya okuya sanki oraya gitmiş gibi bir aşinalık oluyordu, yeni bir yazı okuyunca da aaa ben bunları biliyorum moduna geçiyordum hemen. Bu yazıyı okurken de o modda fark ettim kendimi 😀 Hayır nereden bilecem yoksa, sizin yazılarınız sağolsun 🙂
    Yalnız bu dışarı çıkmama olayını herkesten duyuyorum. Hatta daha önce söyledim mi bahsettik mi hatırlamıyorum ama alışverişe bile çıkmayıp online alışverişe takılmak Amerika’ya gitmenin yan etkilerinden derdi bir arkadaşım. Sokakta kimse olmuyor mu gerçekten? Aman boş ver, mis gibi her yer size kalmış işte 😀

    • hikaruivy dedi ki:

      @bunusevdim: sağol bu’cum, eğlendirdiğime sevindim 🙂 ayrıca evet, muhtemelen ABD’ye gelen her türk aynı şeylerden şikayet ediyordur; otobüsler, pahalı meyve-sebze, klimalar 😀 o yüzden bilmen normal 😀

      dışarı çıkma olayı buraya gelen herkesin çok yadırgadığı bir şey. insan yüzü görmek için alışveriş merkezine gitmek zorundasınız! 😀 benim de çok tuhafıma gidiyor, bunca yıl oldu hâlâ alışamadım… bazen new york city’ye sırf canlı olduğumuzu hissedelim diye gidiyoruz (bi de türk lokantalarından dolayı) haha 😀 😀

  4. hayalmiyim :) dedi ki:

    süpersin yaa 😀 “Biz Türk’üz olum, bize bişi olmaz, tieyyyt!” sana katılıyorum çingu, genlerde var bi Battal Gazi’lik 😀

    “neden Amerikalılar obez, Fransızlar ince diye merak ederler… Olum, adamların iki katı kadar yemek yiyorsun, ya ne olacağdı?!” buna çok güldüm yaa 😀 hem yiyolar hayvan gibi (töbe töbe) sonra niye ben 200 kiloyum?? amcamın oğlu yaşamıştı Amerika’da uzuuun yıllar, amcam da giderdi yanına 120 kilo adam tığ gibi kalırmış onların yanında yengem diyodu 😀

    klimalar konusunda ben Türkiye’de de dertliyim çingu, var burda da öyle manyaklar “klimamız var soğutsun anasını satiiim” mantığı sanırım bu 😀 ben bi kere dersanedeki klima yüzünden ölüyodum yaa, soğuk çarptı kapatın dedikçe açtı dengesizler, nefes alamadım 2 gün 😦

    bu arada benim gibi bi converse delisi için 30 dolara converse, çölde vaha bulan avare gibi sevinmeme neden olacak birşey 😀 yangından ilk kurtaracağım şey olarak yazmıştım, gerisini var sen düşün 😀

    • hikaruivy dedi ki:

      @hayal: ahah, her türk’ün içinde gizli bir battal gazi vardır! 😀 😀 boşuna mı izledik o filmleri? 😛

      öyle yaa, buranın obezi tam obez oluyor; öyle bizdeki gibi biraz fazla kilolu değil yani… klimalar konusunda bizimkiler de bu amerikalıların abartma huyuna özendi son zamanlarda galiba. tamam kliman var anladık, ortalığı kutba çevirmek zorunda değilsin, allaalla…

      converse konusunda ben de manyamıştım bir ara: resmen gözüm dönmüştü, kırmızı, pembe, yeşil, lacivert, her rengini aldım 😀 😀 bir kısmını kardeşime götürdüm neyse ki, şimdi makul sayıda converse’im var 🙂 sana da o zaman bir converse sözüm olsun; bir sonraki TRye gelişimde getiririm (ama ne zaman gelebilicem bilmiyorum :P)

      • hayalmiyim :) dedi ki:

        omoo 😀 ağzım kulaklarıma vardı birden 🙂 yani insan olur da bu kadar mı manyak olur converse konusunda 😀 geçenlerde bi de pembesine aşık oldum ama para harcamamam gereken bi dönemde olduğum için, ağzımın suyunu silmek zorunda kalmıştım 😀

  5. Hilal dedi ki:

    Yazını okumak benim için nostalji gibi oldu Hikaru ^__^ Biz Türkiye’ye döneli yaklaşık 10 yıl oldu. Yazını okurken o zamanlar çocuk olduğum için farkına varamadığım bir şeyin farkına vardım; yiyeceklerdeki yüksek şeker oranı. Çünkü hep düşünürdüm “Amerika’da bolluk, Türkiye’de kıtlık yok. Peki neden epey kilo alarak döndüm?”. Sorumun cevabını almış oldum 🙂 Bu arada kardeşim yaz için Amerika’da ve “Ne getireyim?” diye sorduğunda orada olup da Türkiye’de bulamayacağım bir şey aklıma gelmedi. Ben de Ritz istedim 😀

    Meyvelerin pahalı olmasından bahsetmişsin. En ucuz meyvenin muz (ALDI’dekiler hep yeşil ve olgunlaşmamış oluyordu nedense) en pahalısının parlak kırmızı elmalar olduğunu hatırlıyorum. Türkiye’dekinin tersi gibi.

    Türkiye’dekinden farklı olarak benim fark ettiğim bir şey de yolların temizliğiydi. Belki de nüfusu fazla olmayan üniversite şehrinde yaşadığımız için öyleydi. Sigara kullanımının bizdeki kadar yaygın olmadığını hatırlıyorum. Şu an diş hekimliği okuyan arkadaşımın sınıfında bile içen sayısı çok fazlaymış. Dişleri kararmış bir doktora kim muayene olmak isteyecekse artık O.o Neyse orada Türk bir hocamız vardı, “Türkiye’ye sivrisinekler ve sigaradan dolayı dönmek istemiyorum” demişti. Sivrisinekler artık o kadar sorun değil. Nesilleri mi tükendi acaba 😛

    Çocuklarının ağlamamasının nedeni ise bence biraz iç burkucu. Bebekken ağlasa da bakmıyorlar, böylece çocuk ümidini kesip ağlamayı bırakıyor. Çocuk psikolojisi için berbat bir şey. İçine kapanık, kendini düzgün ifade edemeyen, içinde seri katil olma potansiyeli taşıyan tonlarca insan olmasına şaşmamalı. Tabii bizdeki gibi “Ayy çocuğuma bir şey olacak” tipi pimpirikli anneleri de tasvip etmiyorum. Uzman Psikolog konuştu 😛

    Salaş ve rahat giyim tarzından bahsetmişsin. 5. sınıf öğretmenim mezuniyet törenine açık terlik içine kalın koyu renk çorap giyerek gelmişti, unutamam :/ Ama orada yaşayınca insan alışıyor ve Türkiye’ye gelince afallıyor. Tekstil burada çok gelişmiş durumda. İlk geldiğimizde arabada giderken yolun sağında solunda mağaza vitrinlerini hayretle okurdum. Hatırlıyorum da o şaşkınlıkla “Aaa 10 milyon!”, “Aaa çok güzel!” diye sürekli bağırdığım için babam kızmıştı.

    Aynı şekilde evler de öyle. Orada çok sade. Süs eşyası diye bir kavram yok. Bizde ise su damacanasının bile kılıfı var O.o (Bizim evde yok gerçi ama gördüm başkalarında). Salon/misafir odası kavramını bir kenara bıraktık dönünce. Ayda yılda bir gelen misafir için özel oda hazırlamak saçmaydı zaten. Çok misafiri olanlar için hazırda temiz bir oda bulundurmak mantıklı olabilir, yargılamıyorum.

    Güvenlik olayında seninle pek aynı fikirde değilim maalesef. Keşke Türkiye’de de o kadar dikkat edilse. Her gün tedbirsizlikten kaç kişi ölüyor. Ama yangın alarmının her bir halta ötmesi konusunda haklısın. Fırında Türk yemeği yapınca bile dumanından dolayı ötüyordu. Sonra hava çıksın diye kışın aç kapıyı bacayı işin yoksa.

    Toplu taşıma araçlarının gittiğimiz ilk bir kaç ay kullandık sadece ama Türkiye’ye dönünce izlediğim Crash filmindeki bir repliği unutamam; “You have no idea why they put those big windows on the sides of busses, do you? To humiliate the people of color who are reduced to riding on them!”. (Unutamam dediysem de ezberden yazmadım tabii, bakmam gerekti tam cümleye :D)

    Aaa bak bir farklılık da bizde konut alımında merkezi yerlerin değeri daha yüksektir ama orada downtown dedikleri yerlerde genelde alt sınıf, şehir sınırlarındaki sakin yerlerde ise zenginler yaşar. Büyük şehirlerde durum farklı olabilir ama en azından bizim yaşadığımız yerde öyleydi.

    Off çok uzun yazdım ya, gıcık oldun mu? :/ Aslında amacım kendi deneyimlerimden bahsetmek değil sadece yazıya yorum yapmaktı ama yazmaya başlayınca dökülüverdi birden. Neyse ellerine sağlık ve bana yaşattığın nostalji için teşekkürler ^^

    • hikaruivy dedi ki:

      ,@hilal: vay canına, ne kadar güzel bir yorum bu böyle! hiç gıcık olur muyum, bayıldım, çok teşekkür ederim! hatta “ya ben bişey daha yazacaktım ama neydi…” dediğim şeyleri hatırladım sayende: evet, şehirlerin temizliği benim de çok dikkatimi çekmişti. adamlar dikkat ediyorlar kardeşim… en ucuz meyve kesinlikle muz! 😀 hatta benim çocukluğumda muzun lüks bir meyve olduğu günleri hatırlıyorum da, ucuz muzları görünce burukça gülümsüyorum 🙂

      sigara konusunda çok haklısın hilal’ciğim. daha burdaki ilk senemin yaz tatilinde bile TRye dönünce kapalı mekanda fosur fosur sigara içenlerden dolayı o kadar rahatsız olmuştum ki anlatamam. neyse ki bizde de artık bu yasaklar geldi; şimdi o hocan gönül rahatlığıyla TRye dönebilir 🙂

      çocuklar bakılmadığı için ağlamıyor demek… hımmm… ben de yapabilir miyim acaba? 😛 zannetmiyorum; biz kıyamayız, genlerde var 😀 başka yolla eğitmeye çalışayım bari, napalım 😛

      süs eşyaları!! evet kesinlikle doğru: biz danteller manteller evimizi doldurmaya bayılıyoruz. burdakilerin öyle taraklarda bezi yok 🙂 damacanaya kılıf da iyiymiş, yuh artık türk teyzeleri aştılar kendilerini 😀 😀

      güvenlik olayının azı da çoğu da zarar bence. bir ortayı tutturmak lazım 🙂 insan hayatına çok değer veriyorlar burada, orası kesin. ama bir de madalyonun öteki yüzü var ki, burda hastaneye gitmeye korkuyorum: inanılmaz uçuk masraflar çıkarıyorlar, sigortan olsa bile bir göz muayenesi için 100 doları kendi cebinden ödüyorsun mesela. o yüzden dişçiye ve gözcüye ben hep TRde giderim. memleketimin gözünü seveyim; yeşil kart sayesinde fakir de olsan hasta olunca bakılırsın. burda fakirsen öl yani, kimsenin umrunda değil…

      ve downtown’lar: evet, genelde iş merkezleri ve varoşlar olur, o yüzden asıl lüks evler şehrin dış mahallelerindedir, bizdekinin tam tersi 🙂 bunu da zenginlerin nasıl olsa arabam var, kendi muhitimizde, rahat rahat konforlu evlerde yaşayalım mantığına bağlıyorum 🙂 bizde mesela çok lüks apartman daireleri vardır; ama buranın zenginleri apartmanda yaşamayı pek tercih etmiyorlar…

      bu arada sayende aklıma o kadar çok şey geldi ki, bir yazılık daha malzeme çıktı 🙂 bir ara yine yazarım 🙂 teşekkür ederim yorumun için, sevgilerimle ^^

  6. Secret dedi ki:

    ayy canım benim ne güzel ve ilgi çekici bir yazı tam benlik..sen yazmaya devam et lütfen çünkü ben severim bu tarz yazıları 😀 ben şeyi merak ettim sen ne okuyorsun canım? birde ilk gidişin,ailen nasıl izin verdi tarzıda bi yazı yazarsan sevinirim lakin ihtiyacım olabilir ilerde 🙂

  7. korehayrani dedi ki:

    Amerika’nın bilinmeyen bütün yönlerini tanıdım. Ayrıca Amerika’da yaşadığınızı da öğrendim. İlk baktığımda uzun bir yazı gibi geldi bana.. Aslında yorgun anıma geldiğinden suç bende. -Arkadaş madem yorgunsun azıcık dinlen sonra oku demi!- Ama şimdi sizin o muhteşem üslupunuzu ertelemek de içimden gelmedi, meraktan da çatlamaya yüz tutunca “amaaan ne yorgunluğu peh!” dedim ve başladım okumaya. Ama itiraf etmeliyim uzun gelen yazıyı 5 dakikada okuduktan ve “Devamı yok mu bunun? Ama ama.. T.T ” diyerek bitirdikten sonra yazıyı ertelemediğim için çoook memnun oldum. Bi de bi de şu obez olayına koptuğumu belirtmeliyim. Özellikle de şu 4 katı yemek yeme ve klimaların komplo teorisi olması yerlerini kocaman bir gülümseyle okudum. 😀 Çok keyifli bir yazı olmuş. Ellerinize, emeğinize, klavyenize sağlık. ^^ (Bu arada benden büyüksünüz ve senli mi sizli mi konuşmalıyım bilmiyorum.. =/ )

    • hikaruivy dedi ki:

      hahah, güldürdünüz beni sevgili korehayranı 🙂 ama bu yazı nedir ki, güneş ve ay’ın bölümleri bunun üç katı uzunlukta oluyor, siz onları okuduktan sonra 🙂 🙂 buna benzer yazıları ara ara yazmaya devam edeceğim, maksat genel kültür olsun 🙂 bu arada siz’leri hep birlikte düşürelim en iyisi; çünkü karşımdaki siz diye yazınca ben de sen diyemiyorum bir türlü 😛 ama istersen unni diyebilirsin tabii, sana kalmış 😉

      • Kore.Hayranı dedi ki:

        Evet yani bu nasıl uzun geldi gözüme anlayamadım, tekrar baktım da pek de uzun değilmiş ya. 😀 Güneş ve Ay efsane zaten, okurken ekrana yapışıyorum, ama yapma böyle ekran çatlayacak yakında dayanamayıp, ve uzunluğu hiç ama hiç problem değil, heyecan-romantizm-komedi tavan yapınca istersen 100 sayfa yaz Unnicim ben okurum. 😉
        Tamam Hikaruivy Unni. ^^ Bakınız senli benli yazdım. 😀 Blogun sıkı takipçisiyim artık, Güneş ve Ay’dan çıkabilirsem buradayım, söz. 😀

  8. acaip durum dedi ki:

    vayy.. süper bi yazı olmuş, ellerine sağlık:)

    okurken müthiş keyif aldım, film dizi izlerken kafamda ara sıra beliren aa,babasına ismiyle hitap ediyor? ,bu ne paspallıktır?, cidden bu kadar özgür mü? tarzı soru işaretlerine ve nicelerine bi cevap buldum:)

    özellikle de japon öğrencilerin kültür şoku kısmı! hahaha.. çok güldüm 😀 kültür ögeleri insanı ne hale sokuyor di mi? 🙂

    bence bu konuda yazman cidden iyi olmuş.. devamını da bekleriz^^

    ve gitmeden son bir şey..”Bu amerikalılarda kültür, gelenek, görenek namına bişey yok!! ” mu cidden?

    • hikaruivy dedi ki:

      @acaip durum: sağol canım ^^ dizilerde filmlerde görüp şaşırdığımız şeyleri biraz aydınlatabildiysem ne mutlu 😀

      bu arada amerikalılarda kültür biraz eksik olmakla beraber (adamların hepi topu 300 senelik kültürü var sonuçta… :P) gelenek-görenek bakımından avrupalılara göre daha tutucu olduklarını düşünüyorum. mesela şükran günü geleneği vardır ki, o gün herkesin ailesiyle bir araya gelip en azından bi akşam yemeği yemesi beklenir, yapmazlarsa ayıplanır… bizdeki ramazan/kurban bayramları gibi biraz… öyle yani 🙂

  9. Lee dedi ki:

    Ben bu yazıyı okuduğumda feci gülmüştüm çingu ama yorum yapmamışım nedense 🙂

    Böyle bir yazıyı ben de senden bekliyordum, öncelikle ellerine sağlık harika olmuş 🙂

    Okurken çok eğlendim, fikir edindim^^

    Bu arada Ekim’de New York’ta olacak konser bedavaymış, yeni öğrendim bunu haha. Artık gidip izlenim yazısı yazarsın, senin dilinden okumak isterim valla 🙂

    • hikaruivy dedi ki:

      @Lee: Sağol canım ^^ Evet ya, ekimdeki konser bedavaymış, ben de fark ettim. Kendime zavallı bir kurban seçip zorla çeke çeke bu konsere götürmeyi planlıyorum 🙂 🙂 İnşallah o gün işim olmaz, bakalım artık…

  10. mavi dedi ki:

    Yurt dışında okuma şansı bulanlara hep gıcık olmuşumdur öncelikle bunu belirteyim 😀
    Sonra da ellerine sağlık diyeyim. Arada dizilerden vakit bulup kendini anlatsa benim blog arkadaşlarım ne güzel oluyor işte. Çok güldüm. Bize Amerika da TRabzon olan! 😛

    • hikaruivy dedi ki:

      senin gıcık olmadığın adam mı var zaten mavi? 😀 hemşerim olmasan ben de çok pis gıcık olurdum sana ama dua et ordan kurtarıyosun 😀 😀

      beğendiğine sevindim canım, devam edicem bu yazılara. maksat hem geyik yapmak hem de merak eden gençlere bi faydamız dokunsun 🙂

  11. superunni dedi ki:

    Çok güzel açıklamışsın.. Ben bu kadar olduklarını bilmiyordum.:) Okurken güldürdü 😀 Hele bundan sonraki 2. yazını öncelikle okumuştum biraz tersten başladım yazına ama olsun 😀 sonra buna döndüm. 😀 sen ne zamandır oradasın bayağa oluyor anlaşılan 😀

    • hikaruivy dedi ki:

      @superunni: ben geleli 5 seneyi geçti. üniversiteyi bitirir bitirmez gelmiştim, master doktora devam ediyoruz işte… aslında bu yazıları ilk sene yazmalıydım; şimdi çoğu şeyi kanıksadığım için eklemeyi unutuyorum 🙂

      • superunni dedi ki:

        haha:D bu unutulmuş hali ise 😀 gerisini düşünemiyorum…5 sene az da değil … bunları paylaşman benimde tesadüfü okumam iyi oldu bazı şeyler düşündüğüm gibi değilmiş .:D dedirttirdi yani 😀

  12. Geri bildirim: Once Upon A Time, in America – Part 3 | Hikaruivy'nin renkli dünyası :)

  13. sizomizo dedi ki:

    ahahah ne güldüm yahu:D prof.a ayrı güldüm ama.. Japonlar’ın “çok saygıdeğer” falan demesi:D adam ne tepki veriyor acep bunlara?:D “töbe yarabbim” falan bakışları atıyor mu?:D

    şu elektrik kesintisinden bahsettin de aklıma geldi.. bir ara New York’taydı galiba 2 saat mi ne elektrikler gitmişti.. millet dükkanları yağmalamıştı.. hatta o zaman “Türkiye’de yaşasalar naparlardı acaba?” diye de konuştuğumuzu bilirim.. bu 2 günlük kesintide bir şey oldu mu? ne bileyim millet birbirini yedi mi mesela?:D malum bütün zombi, vampir hikayeleri bunlardan çıkıyor:D insan şüpheleniyor:D

    valla Amerika ortaokuldan beri gidip görmek istediğim bir ülkedir.. okudukça gitmiş kadar oldum sağol varol:D bir gün yolum düşerse oralara, yazdıkların aklımda olacak:D

    • hikaruivy dedi ki:

      @sizomizo: ahah, valla başlarda demişlerdir heralde ama artık japonların huylarına alışmış olmalılar… ben olsam derdim ama 😀

      valla şekerim nadir de olsa elektriklerin gittiği oluyor ama bir yağma olayına ben rastlamadım, o kadar gaza gelmeleri için ciddi çapta bi felaket durumu olması lazım. şimdilik kimse bizi yeme teşebbüsünde bulunmadı 😛 ben de en çok seri katillerden korkuyorum; malum onların anavatanı da buralar…

      ne dimek efenim, reca ederim 🙂 bi gün yolun düşerse beklerim 😉

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s