2010 Yılı Hollywood Animasyonları

Hazır Oscar töreni de yaklaşmışken kısaca 2010 yılı Hollywood yapımı animasyonlara şöyle bir göz atalım dedim. Bu arada, Oscar adayları arasında benim favorim tartışmasız Toy Story 3’tür, ama diğer animasyonlar da (aday olmayanlar da dahil) birkaç övgü lafını hak ediyorlar. İşte size 2010 yılının en çok ilgi gören Hollywood çizgi filmleri için hikaruivy yorumları:

Toy Story 3: Dünyanın en şeker oyuncak hikâyesine tam gaz devam! Toy Story 3, devam filmlerinin genellikle ilk film kalitesine ulaşamadığı gerçeğini yerle bir ederek (ki bu kuralın sinema tarihinde en çarpıcı istisnası Godfather 2’dir) belki de serinin en eğlenceli ve en duygulandırıcı filmi olma özelliğini taşıyor. Senaryo yazarlarına kocaman bir alkış!

Filmimizin konusu şöyle: Andy artık büyümüş ve üniversiteye başlama vakti gelmiştir. Bu da ne yazık ki oyuncakları şerif Woody, Buzz Işıkyılı ve diğerleri için hiç de iyi bir haber değildir: Zavallıcıklar artık bir sandığa kapatılmış, bir zamanlar kendileriyle oynanan o güzel günlerin hayaliyle yaşamaktadırlar. Ama maalesef daha da kötü günler onları beklemektedir: Bir anaokuluna bağışlanacak, ve bu anaokulundaki oyuncakların zalim yöneticisi pembe ayı’nın hışmına uğrayacaklardır!

Filmde koptuğum bir sürü sahne oldu: Buzz’ın ayarlarıyla oynanıp İspanyolca konuşmaya başlayınca çapkın bir İspanyol erkeğine dönüşmesi acayip komikti! Sonra zalim ayı’nın koruması tek gözlü bebeğin bildiğin bebek sesi çıkararak gayet korkutucu olabilmesi şahane düşünülmüştü! (Chucky’ye filan bir gönderme olabilir mesela😀 ) Barbie ve Ken de ayrı âlemdi: Ken’in yüzyılın en büyük metroseksüeli olduğunu hep birlikte öğrenmiş olduk😀 Güvenlik kamerasının başındaki trampetçi maymunsa muhteşemdi! Kısacası esprileri çok orijinal, senaryosu pek hoş, çizimleri zaten harikulade olan süper bir animasyondu Toy Story 3.

Sadece bu da değil: Eğer siz de çocukluğunuzda oyuncaklarınızla derinden bağ kuran insanlardansanız (ki muhtemelen çoğumuz öyleyizdir… Ben hepsinin bir ruhu olduğuna, beni anladıklarına inanırdım… hımm, hatta galiba hâlâ inanıyorum; çaktırmayın!) üniversiteli Andy’nin hissettiklerini çok iyi anlayacak, oyuncaklarıyla son defa oynadığı sahnelerde çok içleneceksiniz demektir… Çizgi filmde (anime değil, bildiğin çizgi film…) ağlanır mı? Ben Toy Story 3’te ağladım. Küçükken ben her gece ayrı bir bebeğimi kucağıma alıp da yatardım; hatta hak geçmesin diye hepsini sıraya koymuştum, bazılarını diğerlerinden daha çok sevdiğim ve “yaşasın bu gece onunla yatıcam!” diye sevindiğim halde asla hiçbirine çaktırmazdım, hepsi kuzu kuzu sıralarını beklerlerdi😛 Filmi izlerken bunları hatırladım. Ve maalesef, üniversite için evden ayrılınca annemin benden habersiz bebeklerimin çoğunu dağıtması geldi aklıma. Of ulan off… Yapılır mı bu bana Toy Story, kazık kadar kızı ağlattın, aferin yani.

Ama işte çok güzel filmdi, çok… Oscar’ım sanadır Toy Story. Pixar bu işi biliyor adamım…

Tangled: “Klasik Rapunzel masalı işte, ne beklenebilir ki?…” önyargısıyla burun kıvırıp âşık olduğum animasyonlardan biri oldu Tangled. Disney yapımı, pek hoş, pek komik, pek romantik bir hikâyeydi. Hâlâ izlemeyen varsa şiddetle tavsiyemdir!

Bu arada klasik Rapunzel dedim, ama fark ettim ki ben aslında Rapunzel’i de bilmiyormuşum. Yani “uzun saçlı, bir kulede hapis yaşayan kız” olmaktan başka ne olayı vardır, hakikaten bilmiyordum. Ya da zaman içinde unutmuşum. O yüzden hikâyenin gidişatını tahmin edemedim. Hatta sonunda bir twist vardı ki ciddi ciddi şaşırdım yani. O açıdan da başarılı bir hikâyeydi bence.

Ama çizgi filmin asıl olayı süperkulâde detaylarında ve esprilerinde yatıyordu: Rapunzel’in ilk karşılaşmalarında Flynn’i tavayla bayıltma sahnesi acayip komikti. Aklıma istemsizce BKM Mutfak’ın “davaynan… davaynan vurdu Ayşegül hanım, davaynan…” diyen dayak yemiş kadın karakteri geldi, ehe😀 Sonra o tavanın ne kadar süper bir silah olduğunu bütün ordu keşfetti ayrıca, ehehe😀 Rapunzel ve Flynn’in bir bar dolusu haydutun ortasına girdiği sahne de pek hoştu: Aklıma Arabesk filminde İstanbul’u soran Müjde Ar’a “gösterelim anam” diyen tecavüzcü Coşkun ve çetesi gelmedi değil; ama neyse ki bu haydutlar hayal kurmayı pek seven haydutlardı😀 Ayrıca Flynn’in peşine düşen, görev bilinci ve sorumluluk sahibi Maximus karakteri vardı ki (kendisi bir “at”tı!), filmde en sevdiğim yaratık bu oldu galiba. Ne şeker attın sen öyle😀 Ve son olarak, Rapunzel’in denizin ortasından göğe yükselen fenerleri izlediği sahnede “ben de istiyoruuuuum!” diye sayıklarken buldum kendimi; o kadar etkileyici ve hoş bir görüntüydü…

Yalnız en çok neye takıldım biliyor musunuz gençler: Zavallı Rapunzel’in kafasında o kadar saçı nasıl taşıdığına takıldım ben yaa! Ben yazın denize girdiğimde tuzlu suyla iyice ağırlaşan saçları bile taşıyamıyorum; o kızcağız n’aapıyo diye düşünmedim değil! Yani cidden, kızcağız baş ağrısından duramıyordur, hatta boyun fıtığı olmuştur; yani nerden baksan kafada bir 20-30 kilo saç var anacım… Yazık, vallahi yazık! 😛

Sonuç olarak çok tatlı bir filmdi bu da. Yalnız anneler küçük çocuklarına izletmekten çekinebilirler; çünkü bu filmden sonra çocuğunuz uzun bir süre “anneler en iyisini bilir” cümlesini pek kaale almayacaktır, bilginize😀

How to Train Your Dragon: Bu ise bir Dreamworks animasyonu ve Oscar adaylarından biri. Görselliği tartışılamaz, yalnız Dreamworks’ün ne yazık ki şöyle bir sorunu var: Hiçbir zaman Pixar kalitesine ulaşamıyorlar. Çünkü çok garantici oynuyorlar; (aynen Hollywood yapımlarının yüzde doksan beşinde olduğu gibi) bütün senaryolar aynı kalıptan çıkmış gibi oluyor. Yani bir şablon var, tutmuş bir formül; ve adamlar senaryoyu buna göre yazıyor. Başından sonunu tahmin edebiliyorsunuz. İşte o yüzden bu animasyonlar beni heyecanlandırmıyor. Ha bu demek değildir ki kötü bir filmdi, hayır, izlemesi son derece keyifli ve güzel bir animasyondu. Ama işte bütün hikâyeyi daha filmin ortasına gelmeden çözünce o kadar da keyfi kalmıyor maalesef… Yine de son anda ufak bir twist eklemişler; bak onu beğendim. Spoiler olmasın diye burda söylemiyorum; fakat bazı “özel” çocukların izlerken çok ama çok mutlu olacakları bir twist olduğunu söyleyeyim yeter… Bir de çocuklara hayvan sevgisi aşılaması açısından güzel bir çizgi film olduğu söylenebilir. Mesela ben de şöyle bir ejderha beslemek isterdim🙂

Ayrıca uçma sahnelerinin hastası oldum; 3 boyutlu izlenince insana bir Avatar tadı verecektir diye tahmin ediyorum (ben evde DVD’den izledim). Yani şuna bakar mısınız; erkek arkadaşınız sizi böyle uçmaya götürse manyak karizma yapmaz mı? Yani şimdinin spor arabası neyse, Vikingler’in ejderhası da o😀

Bir de, “kaslı Viking kralının zayıf, çelimsiz oğlu” hikâyesini çoook eski bir çizgi filmden hatırlayanınız var mı? Şu tanıdık gelecek mi mesela:

Sonuç olarak, HTTYD bir Alex… öhömmm, bir Toy Story değil belki, ama yine de çok başarılı bir animasyon.

Despicable Me: Universal Pictures yapımı bu filmi izlediklerim arasında son sıraya koyuyorum fakat şunu da eklemeden edemiyorum: Ben bunu uçakta küçücük bir ekranda ve elbette altyazısız izledim. Görüntü kalitesini zaten geçtim, bir de o gürültü içinde bazı hoş esprileri de kaçırmışımdır muhtemelen. O yüzden belki de haksızlık ediyorum kendisine. Ama işte yukarıdaki üç animasyon kadar keyif vermedi.

Yine de konusunu kısaca özetleyelim: Şimdi elimizde kötü bir adam var. O kadar kötü ki, kötüler klasmanında bir numaraya oynuyor. Ve kendisinin rakibi Mısır piramitlerini çaldığı için (çalıp da neresine soktu, orası da ayrı mesele!) hedefini daha büyük tutuyor ve bilin bakalım neyi çalmaya karar veriyor: Ay’ı! Yalnız takdir edersiniz ki Ay’ı koyacak yer bulamayacağına göre, yine baş düşmanının elindeki “küçültme makinasını” kaçırmaya karar veriyor. Ama baş düşmanı Vektör son derece korunaklı bir kale yaptığı için içeri bir türlü giremiyor. Ama bir gün, kendisinin giremediği kaleye kurabiye satan üç yetim kızın girdiğini görünce aklına süper bir plan geliyor ve bu üç kızı evlat edinmeye karar veriyor. Sonra da tabii kötü adam ve üç küçük kız birbirine alışmaya çalışırken komik olaylar bizi bekliyor.

Ama işte pek umduğum keyfi bulamadım. Küçük kızları pek o kadar sevimli bulmadım nedense; HTTYD’daki evcil ejderha bence daha sevimliydi😀 Ama hikâye absürt olduğu kadar şekerdi de, onun hakkını vereyim. Kötü adamın çocuk sevgisiyle giderek iyiye dönüşmesi klişe, fakat insanın içini ısıtan cinsten bir klişeydi. Yine de Ay muhabbeti biraz bayıktı; o kadar da etkileyici gelmedi bana. Bir de herkes minion’lara bayılmış; bana Willie Wonka’nın oompa-loompa’ları kadar komik ve şirin gelmediler; ama arada bir yaptıkları saflıklar sevimliydi.

Yine de izlenesi mi, evet, izlenesi. Sondaki dans sahnesi için bile izlenir😀 (Ve evet, o sarı yaratıklar minion’lar oluyür efenim…)

About hikaruivy

a big fan of shoujo animes/jdramas/kdramas loves to eat, write, read and watch!
Bu yazı anime, sinema içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2010 Yılı Hollywood Animasyonları için 10 cevap

  1. kendisi dedi ki:

    Toy Story 3’te en çok güldüğüm yerlerden biri çöplükte Buzz’ın ayarları eski haline gelince etrafı koklayıp “Ben yapmadım” deyişiydi😀 Bir de Ken için “Kız oyuncağı işte ne olacak” demeleri çok komik gelmişti. İzlediklerimi kısa sürede unutmak gibi kötü bir özelliğim olduğu için fazla bir şey hatırlamıyorum, oysa ki 1 ay filan oldu izleyeli. Beni fazla etkilemedi çünkü öyle çok sevdiğim bir oyuncağım hiç olmadı. Pufuduk oyuncakları hiç sevmem zaten ama eline basınca “vak vak vak” diye ses çıkaran kocaman bir pufuduk ördeğim var. Bir sürü yer kapladığı için nereye koyacağımı şaşırıyorum ama hediye olduğundan atamıyorum. Şu an ben bu yazıyı yazarken dolabımın üstünden bana bakıyor😀 Neyse konudan epey saptım, bir u-dönüşü yapayım🙂 Film bittikten sonra oyuncaklarım bozuldukça sürekli yenilerini aldığı için anneme sitem ettim. Bu şekilde hiçbir oyuncağın kıymetini bilemedim. Nasıl olsa yenileri alınıyordu hep… Kendi kendime söz vermiştim, günün birinde anne olursam çocuğuma oyuncak sevgisi aşılayacağım diye😀 Şimdi düşününce, aslında etkilenmişim bayağı ha😀

    Film başlamadan önce de Tangled’ın reklamı vardı, merak etmiştim ama nedense izlemedim. Hatırlattığın iyi oldu, izleyeyim en kısa zamanda🙂 Esprileri izlerken ilk defa duymak için Tangled hakkında yazdıklarını okumadım.

    How to Train Your Dragon’ı kardeşlerimle izleyecektim ama başka işim çıktığı için izleyememiştim, sonra da izleyesim kaçtı. Belki uzak gelecekte izlerim.

    Despicable Me hakkında hiç fikrim. Beğenmediğini söylediğine göre izlemem herhalde.

    Bitiriyorum artık yorumumu, yine uzattım ^^ Tanıtım için teşekkürler çingu🙂

    • hikaruivy dedi ki:

      @kendisi: Hahah, ne güzel hatırlamışsın! Cidden yav, o sahneler de çok tatlıydı, zavallı Ken’le az dalga geçmediler😀

      Tangled’ı ve HTTYD’ı öncelikli olarak izle, ama Despicable Me’yi de izle bence canım. Çünkü kötü değil, sadece diğerleri kadar iyi değil gibi geldi bana. Ama aksini savunanlarla da karşılaştım. Belki sende farklı düşünür, çok seversin.

      Ayrıca aşkolsun, ne uzatması? Sen hep böyle yaz, uzun uzun yaz. Keyifle okudum yazdıklarını, çok teşekkür ediyorum🙂

  2. diaboloviolette dedi ki:

    her bir animasyon için gitsek gitsek deyip hiçbirine gidememenin acısıyla, her birini seyredip bir de kitap misali eleştirilerini görmek değişik bir duygu🙂
    neyse ben doğrudan ejderha alıp eğiteceğim işte filmle falan olmuyor azizim😛

    şu rapunzel’in poster çok hoşuma gitmişti ama…

    • hikaruivy dedi ki:

      @diabolo: ahaha, sen al ejderhanı, yavrulayınca bi yavrusunu da bana verirsin cnm😛 yalnız bizim ev biraz dar, benim evde ejderha beslemek için bi de küçültme makinası bulmam lazım…

      rapunzel’i sorma yaa, kıza çizgi film karakteri olduğu halde fecii haset duydum, o ne güzel saçlardı yareppim! ama işte öyle saçların varsa boyun fıtığı kaçınılmaz! ya da arkasında bi el arabasıyla filan gezecek, başka yolu yok…

      • diaboloviolette dedi ki:

        saçların uzun da akıl kısa🙂

        çeviri ideolojileriyle ilgili bir çalışmam vardı. özellikle bu eski masalların, öykülerin vs. karakter ve olay incelemelerine bakılıyor. göstergebilim eşliğinde işliyoruz.
        neyse incelemeler çok hoş. şimdi hepsi aklımda değil ama kadınların rolü ile ilgili şu vardı meselâ: rapunzel güzel, uzunca saçlı, kuleye kapatılmış ama aptal! saçlarıyla prensi yanına çekip kurtarmayı düşünüp bekliyor da o saça kendi tutunup aşağı inmeyi akıl edemiyor. pamuk prenses de prens olmasa öyle mal mal kurtarılmayı bekleyecek işte gibi devam ediyor.
        bu animasyon çok daha farklıdır, öyle zannediyorum🙂

      • hikaruivy dedi ki:

        Doğrudur, alttan alta mesajlar var masallarda. Ben de prenseslerin hep kurtarılan taraf olmasına uyuz olurum: Bir kere de prenses prensi kurtarsın yav! “Saçı uzun aklı kısa”yı bilinçaltımıza işlemeye çalışıyorlar! Biz çocuklarımıza masalları modifiye edip anlatalım, prensesler prensleri kurtarsın, Pamuk Prenses yerine Pamuk Prens olsun mesela (pamuk prens deyince de komik oldu yav😛 neyse…) üvey babası bunu öldürmeye çalışsın, sonra prenses öpünce uyansın falan😀 bak tuttum ben bu fikri, böyle yapıcam😀

  3. mavi dedi ki:

    ah toothless yerim onu bennn😀
    Ejdarhanı Nasıl Eğitirsin ilgisiz bir öneri üzerine izlediğim bir yapım oldu. Ama çok sevdim. Böyle sıcak öyküler hoş ya. Tamam belki sıradan ama güzel yani. Hele o ejderhayı gülümsemeye çalışırken görüp de sevmemek mümkün mü ?😀

    • hikaruivy dedi ki:

      @mavi: toothless yaa… tam yavru köpek modundaydı, şirin şey! aynen ben de animasyon filmleri çok seviyorum, böyle yürek ısıtan türden oluyorlar ya, süper bence! terapi niyetine izlemek lazım😀

  4. astrid dedi ki:

    bu filmlerin hepsini izledim ama httyd bnm için filmden öte filmi izlerken onun içine girip hayallere dalıyorsunuz bn daha çok kendimi astrid gibi hissediyorum özelliklerimle ve davranışlarımla tam olarak onun aynısıyım . :)) filmin konusuna gelecek olursak 13 yaşındayım ve 10 yaşından beri bu filmin hastasıyım .izlerken ilk başlarda ayy bn bu filmin sonuna kadar nasıl dayancam diyorsunuz ama filmin sonuna geldiğinizde keşke sonsuza kadar sürse diyosunuz şimdie kadar 50 seferizlemişimdir ama hala her izleyişimde ilk kez izler gibi heyecanla ve merakla izliyorum dramatik sahnelerde sonunu bildiim halde ağlıyorum ve sonuna geldiimde mutluluktan ağlıyorum (astridin geldii sahnede

    • hikaruivy dedi ki:

      ne güzel, keşke ben de 10 yaşındayken izlemiş olsaydım. httyd’yi o yaşta izlesem eminim etkisi çok farklı olurdu. astrid tüm asiliğine ve erkek fatmalığına karşın çok şekerdi, toothless’tan sonra en sevdiğim karakter😀

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s