Sophie’s Revenge: Dünyanın en şeker intikam hikâyesi

Çoğu insanın aksine, ben aslında dizi izlemeyi film izlemeye tercih ederim. Evet filmler çok daha derli topludur; çok daha kalitelidir; insanı yormaz, 2 saatte anlatacakları ne varsa anlatır ve size keyifli vakit geçirttikten sonra hayatınızdan çıkıp giderler. Ama işte dizilerin de güzel yanı, ekrandaki kahramanlarla daha derin bağlar kurmamıza izin vermesidir: Six Feet Under‘ın beş sezonunun ardından final bölümünde yaşadığım duyguları, bana en ağır, en duygusal filmler bile hissettirememiştir mesela… O yüzden ben pek fazla film insanı sayılmam… Ama biraz da sabırsız bir yapım var… Belki de 16-20 bölümlük Kore dramalarına sarma sebebim budur: Çünkü bu dramalar insanı fazla baymadan iki saatlik bir filmden çok çok daha fazla karakter gelişimi vaad ediyor; yani tam kıvamında, böyle %50 kakaolu bitter çikolata gibi, tam ağzıma lâyık :)

Bu uzuuuuun girizgâhtan sonra gelelim asıl anlatacağım şeye: İlk defa bir Uzak Doğu romantik komedi filmi (hem de Çin filmi!) izledim de, ondandı bu laf kalabalığı! Sevgili Kaktüsçiçeği‘nin tavsiyesiyle “Sophie’s Revenge“i diğer tüm filmlerin önüne aldım (Cyrano Agency… 2046… Hatta Finding My Destiny… Hepsi kuzu kuzu sıralarını bekliyor…) ve izledim. Aslında “aaa So Ji Sub varmış, gözüm gönlüm şenlensin” diye başladım izlemeye, ama sonra fark ettim ki bayağı bayağı zevk almışım: Bazı sahnelerde resmen ekran başında gürültülü kahkahalarla gülüyorum, yandan komşular duvarlara vuruyo falan (yok şaka, o kadar da gürültü yapmadım canım!) Hiçbir şey bilmeden izlemeye başladığım film beni acayip eğlendirdi, özellikle bir intikam hikâyesi üzerinde uğraştığım şu günlerde ufkumu açtı; o yüzden size de tanıtmadan edemedim.

Filmimizin konusu aslında biraz klişe: Evlilik arifesinde sevgilisi Jeff tarafından, kendisinden daha güzel, daha genç olan Anna (hatta hatun film yıldızı lan, oha! sevgilinizin sizi Tuba Büyüküstün veya Beren Saat için terk ettiğini düşünün, kabus gibi!) uğruna terk edilen zavallı Sophie, kendini intikam almaya adıyor ve bu iş için Anna’nın eski sevgilisi zannettiği Gordon’la işbirliği yapıyor. Sonra gelsin komedi, gelsin kahkaha! Tam da bu konuya sahip bir Meg Ryan filmi vardı, bilmem hatırlar mısınız: Addicted to Love. Hatta IMDB sayfası tam da burda. Ama Addicted to Love ve Sophie’s Revenge’in benzerliği bu noktada bitiyor, olay örgüleri tamamen farklı gelişiyor. Meg Ryan filmini yarım yamalak hatırlıyorum, çok da sevmemiştim. Fakat Sophie’ciğin çoğu ters tepen planlarına bayıldım! Hepsi birbirinden eğlenceli, ama azıcık da acıklı yahu… Zavallının yerinde olmak istemezdim… Mesela süslenip püslenip doktor sevgilisini ayartmaya gittiği bir günün sonunda başına gelenlerden sonra şu hale gelmişti yavrucak:

Filmde sevdiğim/sevmediğim kısımlara geçmeden önce belirtmeden edemiyciim, bu film iki adet önyargımı daha da sağlamlaştırmama neden oldu:

1) Çince felaket bir dil!

2) Çinli erkekler hakkaten çirkin. Koreli’lerin yanına bile yaklaşamazlar… (Yani bir Peter Ho’ya bakın, bir de So Ji Sub’a bakın rica ediciğim…)

Yalnız Çinli hatunlar hiç de fena olmayabiliyor: Sophie, Anna ve Sophie’nin iki kankası Lily’yle Lucy hepsi birbirinden hoş kızlardı. Hatta Sophie, Ziyi Zhang’dı lan, daha n’olsun?? Kendisi en hasta olduğum Uzak Doğulu aktrislerin başında gelir. Hatta… hımm, galiba düşündüm de, adamakıllı tanıdığım tek Çinli aktristir kendisi! Crouching Tiger Hidden Dragon, Memoirs of a Geisha, House of Flying Daggers… Her izlediğim Hollywood/Çin filminde o oynuyordu. Hatun başrolü kimselere bırakmamış ki, ben n’apiyim…

Neleri sevdim:

-Sophie’nin Çılgın Bediş misali gün ortasında hayaller kurup sonra kendini kaybetmesine bayıldım: İlk seferinde, hastanenin koridorlarında sevgilisinin kendisinden af dileyip onu kollarına aldığını hayal ettiği sahnede nerdeyse yaşlı bir amcayla öpüşüyordu! Bir diğerinde, spor salonunda sevgilisini elinden alan kadının saçını başını yolduğunu hayal ederken kendini pilates toplarının olduğu yüksek bir rafta, bir topun üzerinde bulmuş, pilates öğrencilerinin sabırsız ve öfkeli suratlarla “hanfendi, lütfen ordan iner misiniz??” demesiyle kendine gelmişti! Japon animeleri absürtlüğünde, ama çok tatlı ve eğlenceli sahnelerdi her biri :D

-Sophie ve Gordon’ın birlikte “kafasında anıları biriktirmek için bir kutu taşıyan çocuğun hikâyesi”ni yazmalarına bayıldım! Animasyonlarla renklenen çok tatlı bir sahneydi (bakınız aşağıda) Ayrıca filmdeki sahne geçişlerine de bayıldım: Film inanılmaz derecede dinamikti, sahneler insanın bir an bile sıkılmasına izin vermeden birbiri ardına tatlı tatlı akıyordu.

-Sophie’nin hayatındaki anne figürünün ne denli baskın olduğunu film boyunca kızcağızın “annem şöyle der… annem böyle der…” muhabbetinden anladık. Hatta ben finale doğru anneyle arasında sağlam bir çıngar çıkacağını zannetmiştim. Ama öyle olmadı. Hatta anne azıcık göründü. Ama yine de çok duygusal bir anne-kız ilişkisini şöyle bir diyalogla hissettirdiler bize:

-Korktum… İncinmekten korktum… Tıpkı babam seni terk ettiğinde senin incindiğin gibi.

-Birini sevdiğinde incinmekten kaçamazsın. Umarım sen de cesaretini yeniden toplar, yeniden âşık olursun. Tıpkı benim gibi… Ben yaşadığım hiçbir şeyden pişman olmadım kızım: Çünkü bu sayede senin gibi bir kız evlada sahip oldum!

(Snıf snıf! Annelerin mutsuz evliliklerine rağmen “iyi ki evlenip seni doğurmuşum!” dediği anlardan birine daha tanıklık ettik; şimdi dağılabiliriz…)

Yalnız filmin tek sorunu, sonunun biraz zayıf kalmasıydı bence. Daha çarpıcı bir finalle bitebilirdi. Ama olsun, canımız sağolsun… Bir buçuk saat boyunca beni güldürdü ya, arada bir So Ji Sub’ın kaslarını görmemi sağlayıp gözlerimi bayram ettirdi ya, daha da bir şey beklemem bir romantik komedi filminden…

sinema, Uzakdoğulu aktörler/aktrisler içinde yayınlandı | Tagged , , , | 11 Yorum

Dizi… Müzik… Video… Hikaru’dan seçmeler

DİZİ…

İngiliz dizilerini seviyorum: Kısa ve kaliteli oluyorlar. Komedilerden The It Crowd ve Coupling bayıla bayıla izlediğim dizilerdendi. Geçen sene Sherlock Holmes’un modern zaman uyarlaması olarak karşımıza çıkan Sherlock ise resmen muhteşemdi: Sadece 3 bölümcük, ama çekimleri ve kurgusu ile zekâ oyunlarını seven bendeniz gibilerin ağzının suyunu akıtan türden bir diziydi. Son olarak bir de eski zaman İngiltere’sini konu alan bazı diziler vardır ki, Pride and Prejudice bunların başını çeker. İşte henüz geçenlerde, aynı janra ait bir başka dizi keşfettim: Adı, Downton Abbey.

Aynı isimli kocaman bir malikânede yaşayan bir Lord ve ailesini anlatan, 20. yy’ın başlarındaki bir tarihte geçen bir dizi. Hatta tam olarak 1912′de, Titanic’in batması ile başlıyor dizimiz: Gemide bulunan Lord’un kuzeni ve kuzeninin oğlu mefta olunca Lord’un ünvanının kime geçeceği sorunu ortaya çıkıyor. En sonunda, Lord’un uzak bir kuzeninin orta sınıf bir aileye mensup oğlu geliyor şehre. Lord’un karısı ve annesi, ailenin en büyük kızını bu kuzenle evlenmeye razı etmeye çalışırken çok miktarda İngiliz siyaseti, asaleti, şatafatlı zengin sofralar, av partileri ve pek tabii ki bol bol entrika bizleri bekliyor.

Aslında bu tür diziler herkese hitap etmez: Herkesin kasıla kasıla gezdiği, adab-ı muaşeret ve yüksek sosyete kurallarına göre hareket edilen fazlasıyla kasıntı ve şaşaalı ortamlar herkese cazip gelmeyebilir. Ben severim mesela; Jane Austin romanlarını, hele hele 18-19. yy romantizmini sevdiğim için olacak… İngiliz soğukluğu ve kuralcılığı bile beni bozmaz, kostümlere ve mekânlara odaklanıp keyifle seyrederim. İşte siz de benim gibiyseniz, bu diziye bir fırsat verin derim: Çünkü yalnızca tipik bir dönem dizisi olmakla kalmıyor, bir de yabancı dizilerde az gördüğümüz üzre yakışıklı, iyi eğitimli, bütün kadınların kendisine hayran olduğu bir Türk karakter barındırıyor içinde: Türk büyükelçisi Kemal Pamuk!

Gerçi rolü kısa sürüyor beyzademizin, ama hikâyenin tüm gidişatını etkileyecek kadar iz bırakıyor! Ayrıca kendisi için çizilen portre fena halde hoşuma gitti: Ladykiller, ortamdaki yakşıklı İngiliz asilzadelerinin arasından sıyrılıp tek bir hareketiyle kızı elde eden, uçarı ve çapkın bir adam! Elbette süper İngilizce konuşan, son derece eğitimli, görgülü… Ayrıca asilzade kızımız “ailem böyle bir birlikteliğe asla izin vermez” dediği zaman bizim oğlan gayet cool bir şekilde “benimkiler de öyle” demez mi?! Bir kahkaha attım! İşte budur, Avrupalı asilzadeler karşısında ezik olmayan bir Türk karakter yarattıkları için senaristleri kutluyor ve gözlerinden öpüyorum (hehe). Gerçi olay 1912′de geçtiği için o zamanlar bizde soyadı olmadığı ve Kemal Pamuk’un olsa olsa Pamukzade Kemal olması gerektiği gözümden kaçmadı; ama o kadar kusur kadı kızında da olur. (Ayrıca ismi de Orhan Pamuk ve Masumiyet Müzesi’nin Kemal’inden çarpmışlar, sizi gidi çakallar sizi :D )

Sonuçta güzel dizi. Uzak Doğu veya Türk dizilerinden sıkılıp farklı bir tat arayanlara tavsiyemdir. (İlk sezonu sadece 7 bölüm, şimdi ikinci sezonu yeni başladı, muhtemelen o da 7-8 bölümden fazla olmayacaktır…)

MÜZİK

Jehan Barbur‘u doğrusu nasıl keşfettim hatırlamıyorum… Sanırım ekşi sözlük ya da facebook sayesinde olacak… (Zaten son günlerde Facebook’ta bir de Zaz çılgınlığı var ki, artık haberdar olmayanı dövüyorlarmış! Meraklıları, diabolo’nun blogu ndan görebilir…)

Ve muhtemelen onu en son keşfedenlerden biriyim! Ama dinlemeye başladım başlayalı her gün birkaç doz almadan edemiyorum. Kadife gibi, insanın içini okşayan bir sesi var kendisinin. Şarkıları da ayrı güzel. Madem öyle, buraya da en sevdiğimiz şarkısını ekleyip bu güzelliği bir kez daha paylaşalım, değil mi?

Bu da Cesaretin Var mı Aşka adlı çok şeker (ve yine hikaru’nun laneti yüzünden erkenden yayından kalkan!) dizi ile hayatıma girmiş bir parçadır. Pek şahanedir doğrusu:

Güzel müzik gibisi var mı şu dünyada?? İnsanın ruh halini bir anda değiştiriveriyor…

KOMİK…

Hayvanlarla aranız nasıldır? Ben (kızların yüzde 63.9′u gibi :P) tam bir kedi delisiyim! Şimdiye kadar bir sürü kedi besledim, ama maalesef anne gümrüğünden geçemediğim için hepsini evin dışında beslemek zorunda kaldım… :P :D (Bizdeki bu anne gümrüğü de pek ilginçtir doğrusu: Aslında annem çok yufka yüreklidir; hatta bir seferinde soğuk bir kış gecesinde evin kapısının önüne UFO çıkarıp kedicikleri ısıtmayı ciddi ciddi düşünmüştü! Yine de inadı inattır, eve hayvan sokmaz! Aşıları yaptırılıp mamaları verilir, hatta kapının önünde içine girecekleri karton kutuları her daim hazırdır; ama eve adım atamazlar. Her seferinde annemle bu konuda tartışırız, sonra kardeşimle ben gizli gizli içeri sokarız hayvanları. Çaktırmadan :) Annem bulana kadar sıcak ev ortamı yaşar kedicikler, ama sonra tekrar kapı dışarı edilirler…)

Neyse işte, tam bir kedi delisi ve onların o nankör/bencil hallerinin bile hastası olduğum için şu videoyu da her izlediğimde çok gülüyorum. Hele de o “beni besle!” hareketine! Yirim ben seni, yirim!

kişisel, Müzik, Yabancı Dizi içinde yayınlandı | Tagged , , , | 10 Yorum

Japonya…

Aslında bugün (hatta dün) bloga eğlenceli bir yazı ekleyecektim. Çoktan hazırlamıştım bile, insanları biraz güldürüp neşelendirmeyi amaçlıyordum. Ama Japonya’da yaşanan deprem ve tsunami felaketi hiç tat-tuz bırakmadı bende… Böyle bir felaket nerde yaşanırsa yaşansın üzülürdüm ama fahri hemşerileri gibi sevdiğim Japonlar’ın başına gelince bana ayrı bir koydu, canımı yaktı. Görüntüleri izlerken dehşete düştüm: Dev dalgalar arabaları sürüklüyor, önüne çıkan evleri silip süpürüyor, yav bırakın hepsini, koskoca gemiyi almış denizden millerce öteye götürüyor yahu! Bu nasıl bir felaket, insanın doğa karşısında nasıl bir acziyetidir?! Japonlar’ın değil, daha az gelişmiş (ve dolayısıyla bu türden facialara karşı daha az donanımlı) bir milletin başına gelse büyük bir kitlesel felakete dönüşürdü bu olay; 2004 yılında Güney Asya, özellikle Endonezya’yı vuran ve 270 bin insanın ölümüyle sonuçlanan tsunami felaketi gibi mesela. O yüzden sevgili, canımın içi, akıllı ve pratik Japonlar’ım en azından önlemlerini aldıkları için olabilecek en az can kaybıyla atlatıldığını düşünüp teselli bulmaya çabalıyorum. Yine de bu, kıyıya vuran (muhtemelen pek çoğu balıkçı, fakir halka ait olan) cesetleri, tsunamiden kaçmaya çalışan arabaların görüntüsünü anımsayıp üzülmeme engel olamıyor… Allah yardımcıları olsun, ne diyeyim ki başka…

Japonlar’a oldum olası (Uzak Doğu sevgim başlamadan çoook öncesine dayanan) bir sempatim oldu. Sanırım Türk milletinin çoğunda da vardır bu sempati. Ayrıca duygularımız karşılıklıdır. Bunun kaynağı, taa Sultan Abdülhamit döneminde Japonya’ya gönderilen ve geri dönüş seferinde batıp iki ülke halkını da üzüntüye boğan Ertuğrul fırkateynine dek dayanır: Bakınız burda.

Aslında bundan sonra tarihimizde bir de Japonya savaşı var: Hayır şaka etmiyorum; 2. dünya savaşı’nda Japonya, Hitler’in Almanya’sı ve Mussolini’nin İtalya’sı ile Mihver devletleri oluşturmuştu, biliyorsunuz. Hatta tarih dersinde bunu öğrendiğimde bayağı şaşırdığımı hatırlarım: Japonya, hani şu sevimli insanların ülkesi, Allah Allah, nasıl olur da faşist devletlerle işbirliği yapar?! Aslında -itiraf etmek gerekirse- Japonlar da zaman zaman gayet emperyalist olabilmişler: Mesela zavallı Koreliler kimseden çekmemiş Japonlar’dan çektikleri kadar! (Tarihlerinde defalarca Japon işgaline uğramışlar; hatta en son 1910-1945 arasında, tam 35 yıl boyunca Japonlar tarafından yönetilmişler; Capital Scandal sağolsun bu bilgiyi de o diziden edinmiştim. Tam 35 yıl yav! Üstelik Koreliler de tıpkı bizim düşman işgali altında kaldığımız yıllarda olduğu gibi gizli örgütler, “kuva-yı milliye”ler oluşturmuşlar, ama bir türlü Japonları ülkelerinden söküp atamamışlar, ta ki Japonya 2. dünya savaşı’ndan yenik ve bitik bir devlet olarak çıkana kadar…) Neyse işte, WW2 sırasında Almanya ve İtalya’ya uyup Mançurya ve Çin’in bazı bölgelerini işgal eden Japonya, bir de Pearl Harbor’da Amerikan donanmasına saldırınca, ABD de savaşa dahil oldu ve sonra hiçbir şekilde savunulamayacak korkunçlukta olaylar yaşandı: Tabii ki Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından söz ediyorum. Ortaokuldayken atom bombası dehşetini yaşamış olanların anılarından oluşan bir kitap okumuştum da, ağlamaktan içim dışıma çıkmıştı: Ne korkunç şeyler yaşamışlar zavallılar! Hadashi No Gen‘i de sırf bu yüzden, yüreğim dayanmaz diye izleyemedim. Atom bombasının ısısıyla insanlar sadece duvarda birer gölge bırakarak buharlaşıvermişler, inanabiliyor musunuz?! Ya sonra, radyasyon zehirlenmesi yaşayan insancıkların hali?? Bunu yapan insan olamaz, o kadar açık ve net! Neyse, sonuç olarak Japonya büyük bir yara alıp savaştan çekilmiş, bu arada İsmet Paşa da San Francisco konferansına katılıp yeni dünya düzeninde söz sahibi olabilmek için tam bu sıralarda Japonya ve Almanya’ya savaş ilan etmiş, ve tarihteki ilk ve tek Türk-Japon savaşı böylece birbirimize tek kurşun bile sıkılmadan başlayıp bitmiştir…

Sonrası başka bir öykü: O yıkıntı haline gelen ülkeyi yeniden adam edip dünyanın ikinci büyük gücü (gerçi şimdi Çin Japonya’yı geçti, Japoncuklarımız en iyi ihtimalle üçüncü güç oldu, ben Times dergisinin yalancısıyım…) haline getirebilmek sağlam güven, özveri ve tecrübe ister; ve bu, Japonlarda fazlasıyla vardı! (Aynı şey Koreliler için de geçerli: 1970lerde Kore’yle ekonomik refah seviyemiz hemen hemen aynıyken şimdi bize depar atıp basmış olmalarına tek kelimeyle şapka çıkartıyorum!) Sonradan maalesef kişisel birkaç çaba (Barış Manço’yu burda anmadan geçmek olmaz…) dışında Japonlarla bir türlü yeterince yakınlık kuramadık; çünkü tek derdimiz AB’ye girmekti. “Biz de üniversite mezunuyuz, biz de Nişantaşı (yani, Avrupa :D) çocuğuyuz, n’olur alsanıza aranıza…” diye sızlanıp Avrupa kapılarını eskitmekten bir hal olduk ve Doğu’yu tamamen salladık, aferin sevgili başarılı ve ileri görüşlü politikacılarımız, aferin! Halbuki Japon başbakanı zamanında Tansu Çiller’e sitemle karışık şöyle demişti: “Siz sürekli Batı’ya ulaşmaya çalışıyorsunuz ama bir şeyi unutuyorsunuz: Dünya yuvarlaktır ve Batı’ya, Doğu’dan da gidilir!”

İşte böyle… Şimdi dilerim biraz daha akıllanmışızdır. Sadece bir avuç uzak Doğu sever olarak değil de, ülkecek daha yakın ilişkiler kurmayı başarırız (Japonya ve Kore başta olmak üzere) bu çalışkan ve sempatik milletlerle… 2010′un Japon yılı olarak ilan edilmiş olması, ülkemize sadece üç-beş sakura ağacı miras bırakmamıştır umarım; dahası da vardır. Çünkü bu son felaketin de göstermiş olduğu gibi onlardan öğrenecek çok şeyimiz var…

(Ayrıca bu kadar ciddi ve ukala bir yazı yazdığım için bağışlayın; blogun ruhuna hiç uygun olmadığını biliyorum, ama kendimi tutamadım… Burda kesiyor ve Japonlara sesleniyorum: Sizi seviyoruz, bir an önce toparlanın, e mi? Gambarimasu, ne?)

Uzak Doğu içinde yayınlandı | 4 Yorum

Aklım takıldı, fikrim takıldı…

Hakkında yazmak istediğim pek çok Japon dizisi var. Ama izleme hızımla yazma hızım birbirini tutmuyor maalesef, bir de izlediğim zaman sıcağı sıcağına not almazsam güzel detayları unutup gidiveriyorum… Eh, hal böyle olunca, ben de kısa kısa geçmeye karar verdim. Yani dizilerin tanıtımını yapmak yerine kısaca konudan bahsedip izlerken aklıma takılan şeyleri yazayım dedim. Bakalım kafama takılan noktalarda bana hak verecek misiniz? O halde, buyrun dostlar doramalardan bir seçme size:

Hotaru no Hikari: Caponcuk’ların ofis ve okul komedilerini çok seviyorum. HNH de, ofis dizileri kategorisine giriyor. Bu arada ofis dizisi dedim diye “the office” gibi bir şey beklemeyin tabii; benim kast ettiğim, esas kızımız/oğlanımızın gününün ofiste geçtiği komediler; tam da Zettai Kareshi ya da Hotaru No Hikari gibi diziler yani… Hotaru’yla ilgili son derece detaylı ve açıklayıcı bir yazıyı bunu sevdim‘den okuyabilirsiniz. Bense dizinin henüz ilk sezonunu + ikinci sezonun ilk iki bölümünü bitirdim ve Zettai Kareshi’nin bahtsız ama sıkıcı Riiko’sunun aksine, çok daha manyak ve renkli bir karakter olan Hotaru’yu çok sevdim. Hotaru’muz bir “himono onna”, yani üstüne başına dikkat etmeyen, tek derdi verandasında oturup bira içerken manga okumak olan, kaygısız bir kızcağız. Günün birinde bazı elde olmayan sebeplerden dolayı iş yerindeki müdürüyle aynı evde yaşamaya başlıyor ve “titiz müdür vs himono onna” karşıtlığından doğan süper bir komedi bizi bekliyor! Yalnız izledikçe, aklıma “himono onna” olma şartları takıldı: Dizimizin daha ilk bölümünde, erkek avcısı Yamada-oneesan, himono onna’ların eve gelir gelmez eşofmanlarını çeken, saçlarını tepeden bağlayan, ortalığın dağınıklığına aldırmadan sıfır makyajla dolaşan kızlar olduğunu açıklıyor ve böylelerinin kadınlığı kurumuştur deyiveriyor! İşte o noktada ben kopuyorum: Aman Tanrım, ben bir himono-onna’yım! Ama ama ama ben daha gençliğimin baharındayım yahu? Daha çocuk yapcaktık, ne kuruması?? Sonra da beni bir düşüncedir alıyor: Yahu arkadaşlar, şöyle normal, orta sınıf bir aileye mensup bir insan olarak, hepimiz biraz himono onna/otoko değil miyiz zaten? Yani aramızda Aşk-ı Memnu’nun Bihter’i gibi kendi evinde bile gün boyu yirmi santim topuklular üzerinde, ful-makyaj, şıkır şıkır elbiselerle gezen birileri var mı cidden?! Eğer varsa olmayan çocuğumu keseceğim! Yok anacım yok; ben buna hayatta inanmam! Zaten öylesi varsa dört katlı evinin piyano salonundan çıkıp banyosuna, ordan da spor salonuna giderek gününü geçirdiği, boş vakitlerinde de entrika çevirip kocasını filan boynuzladığı için Uzak Doğu dizisi izlemeye vakti kalmıyordur diye tahmin ediyorum! Di mi kızlar? Yanlış düşünmüyorum di mi? Biri bana yalnız olmadığımı söylesin, yoksa şu anda üzerinde “hello kitty” pijamalar olan bir insan olarak kendimi bu halimle balkondan atacağım! (Ahaha, üzülmeyin, sadece 2. katta oturuyorum :D)

Koizora: Bu ise benim izlemeye pek alışık olmadığım türden bir Japon dizisiydi: Köküne kadar dramdı! Normalde kaçınırım hüzünlü şeyler izlemekten; çünkü dizi, özellikle de Uzak Doğu dizisi izlemek eğlenceli vakit geçirmek için yaptığım bir aktivite sonuçta… Ama bir şekilde Koizora’yı izlemeye başladım ve beni bir hayli duygulandırdı. Hatta dördüncü bölümden itibaren hüngür şakırt gidiyordum, evdeki kağıt havlular bitti, en son tuvalet kağıtlarına saldırmıştım… Neyse… Bu sefer de kahramanlarımız Hiro ve Mika isimli iki liseli (liseli vardı yaa, ah o liseliiii!) ve birbirlerine inanılmaz bir aşkla bağlılar. Olayları anlatmayayım, sadece acıklı Türk filmi klişelerini bol bol izleyeceğimizi, yine de anlatımı başarılı bir dizi olduğunu söyleyeyim yeter.

Yalnız burda da aklıma şu takıldı: Bu Japon liselileri, seks konusunda bir orta nokta tutturamaz mı kardeşim?? Ya Kimi Ni Todoke’deki gibi el el tutuşmaya bile utanacak kadar utangaç, ya da burdaki veya School days’deki gibi çıkmaya başladıktan birkaç gün sonra yatağa girecek kadar abartılı mı davranmak zorundadırlar? Liseli dediğin öpüşür aga, el ele tutuşmak ortaokullu işidir. Ama öyle Allah ne verdiyse girişmek zorunda da değilsiniz, bırakın diğer işler biraz daha ileri yaşlara kalsın! Siz daha küçüksünüz, önünüzde bir sürü zaman var, hött! (Tam öğretmen oldum, di mi? :D Ama öyle kardeşim, on sekiz yaşından küçüklerin cinsel ilişkisine fena halde karşıyım, ama bu başka bir yazının konusu…) Ve teşhisi koyuyorum: Günümüzün Japon gençliğinin tek bir eksiği var sevgili dostlar. O da şu teyze:

Hatırlamayanlara hemen hatırlatalım: Kendisi “Neşeli Günler” filminde Ayşen Gruda’nın “annem göster ama elletme dedi” repliğinde de bahsettiği akıllı ve ileri görüşlü annesidir!  Ki aslında bu anne, “azıcık ellet ama ileri gitme” demektedir ama bizim salak kız yanlış anlar, neyse… İnanmayan filmi açsın baksın. :)

İşte böyle… Her liseliye böyle bir anne lâzım. Fakat Ayşen Gruda örneğinde de görüldüğü gibi ileri yaşlarda evde kalmanıza sebebiyet verebilir, o kısma karışmıyorum…

 

Yankee-kun to Megane-chan: Auwww, bu şirin dizi de bölümlerini yutarcasına izlediğim Jdrama’lardan biri olmuştu. Aslında başı sonundan tahmin edilebilen bir dramaydı ama çok eğlenceliydi be yav. Konusu ise kısaca şöyle: Ortaokul yıllarından beri “yankee” yani serseri imajı üzerine yapışıp kalmış olan, fakat aslında özünde çok iyi bir çocuk olan Atpazarlı Kütük… ee pardon, Yankee Daichi diyecektim, lise 2′nin ilk gününde sınıfına yeni transfer olan Adachi Hana ile tanışır. Bu, saçları ineğe yalatılıp iki yandan sıkıca bağlanmış gözlüklü kızımız, örnek öğrenci olma hevesiyle dopdoludur ve sınıf başkanı olur olmaz Yankee’mizi gözüne kestirir: Onu adam edip topluma kazandıracaktır! Fakat çok geçmeden öğreniriz ki, Megane-chan’ın da meğerse büyük bir sırrı vardır: Ortaokul yıllarında o da bir yankee’dir, hatta sıradan bir yankee olmakla kalmayıp herkesi çatır çutur döven efsanevi “Hurricane Ada”dır! Sonra olaya dev cüssesine rağmen kavga etmekten korktuğu için hikikomori olmuş Chiba, gene eski bir Yankee olan fakat şimdi kendini derslere adamış, sınıf birincisi Izumi ve son olarak Ada’nın eski hayranlarından serseri kız Himeji de katılır, ve ekran başındakilere de eğlenceli bir okul draması izlemek düşer.

Megane-chan’ın gerek görünüşü, gerekse geçmişi ile fena halde Gokusen‘in Yankumi‘sine benzediği gerçeğini bir tarafa bırakırsak Yankee-kun da Megane-chan da birbirinden renkli ve şirin karakterlerdi. Özellikle Yankee-kun’un kızdığı veya sevinip duygularını belli etmek istemediği zamanlarda ağzından düşürmediği replik olan “urusai!” (“kes sesini” gibi, ama aynı zamanda “can sıkıcı/annoying” gibi bir laf bu galiba…) kelimesi, bir ara benim de ağzıma dolanmıştı, evin içinde “urusai! urusai!” diye geziyordum.

Yalnız işte, gene aklım takıldı: Dramadaki bütün saçmalıkları ve absürtlükleri Jdrama olması yönüyle bir yere koyuyorum… da, şu “saçını açıp gözlükleri çıkarınca birdenbire güzelleşiveren inek kız” klişesini bir türlü bir yere yerleştiremiyorum aga! Taaa Süpermen’den kalmadır bu “bir-gözlükle-görünüşünü-değiştiriverme-ve-seni-kimsenin-tanımaması” klişesi. Kaptan Mağara Adamı bu olayla iyi dalga geçmiştir, ehe :D Ayrıca benzer bir klişe de “sadece-gözlerini-kapayan-bir-maske-takma-ve-seni-kimsenin-tanımaması” klişesidir ki, “Zorro” deyince hepiniz hatırladınız, di mi? Lan oğlum, hem Zorro hem de Don Diego aynı kişi; köfte dudaklı Antonio Banderas işte! Ortamda onun gibi dudakları olan başkası var mı sanki, nasıl tanımazsın?! İşte filmlerde/dizilerde bir klişedir gidiyor, kimse de bunu sorgulamıyor… Neyse…

(Gerçi bir de bunun tersi olan durum var ki, onu da “herkese-benzeyen-biri-olmasına-rağmen-kılık-değiştireni-hemen-bulma” diye tanımlayabiliriz: Şizo-Mizo‘nun da çok güzel yakaladığı gibi, Sungkyunkwan Scandal dizisinde de bu durumun örneği mevcuttu. Red Messenger’ı bulmak için aşağıdaki resmi ahaliye gösteriyorlardı:

Ahaha, hâlâ gülüyorum lan: Bu robot resimle kimi bulmayı planlıyorlardı acaba?? Eh yani, biz sizi anamıza-babamıza “Ama dikkatli bakınca hepsi birbirinden farklı. Lütfen sevgili çekiklerimize hepsi birbirine benziyor muamelesi yapmayın!” diye cengaverce savunurken siz böyle robot resimler çizerseniz, insanlar da zaytung‘un yaptığı gibi dalga geçerler ama: “Japon emniyet müdürlüğü tüm Japon halkını zan altında bırakması nedeniyle robot resim uygulamasına son verdi“)

Neyse nerden nereye atladım… Diyeceğim o ki, yıl olmuş 2011; siz hâlâ aynı yerdesiniz sevgili Uzak Doğulu dostlar: Güzel bir kız saçlarını iki yandan topladı ve gözlük taktı diye güzelim yüz hatlarını görmezden gelip, saçlarını açmasıyla birlikte kıza birdenbire güzelleşiveren Ugly Betty muamelesi yaparsanız ben de kızarım haaa…

Şaka bir yana, evet, bu Japonları n’apıcaz böyle? Aklım takıldı, fikrim takıldı, güzel gözlerineeee aklım takıldı (laylaylom…)

Jdrama içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | 8 Yorum

Aramaya inanmak…

Blog aramaları, her blog yazarının arada bir baktığı istatistiklerdendir. Ve gayet eğlenceli bir istatistiktir; insanların google’da neler neler aradığına inanamazsınız… (Hatta yukarıda Bart Simpson’ın da dediği gibi, insanlar “lan nasolsa google bana salaksın diycek diil ya… kafama göre takılayım…” deyip inanılmaz acayiplikte sorularla gelebiliyorlar google’ın karşısına…. Ama bizim gibi onları ifşa edecek blog yazarlarını hesaba katmıyorlar, nıhahaa, yaşasın kötülük! :D) Hâlâ kayıp çorabının tekini ya da hayatın anlamını google’da arayacak kadar teknoloji düşmanı arkadaşlar kaldı mı bilmiyorum, ama Uzak Doğu bloglarına Türk internet kullanıcılarından gelen aramalar hâlâ oldukça eğlenceli olabiliyor! :D

Bununla ilgili, ilk önce Mydestiny çok tatlı bir yazı yazmıştı, bakınız şurda. Sonra bu yazıdan hareketle Koredelisi süper bir mim başlattı: Buna göre, insanların blogumuza ulaşmak üzere google’da yaptıkları aramaları ve bloga en çok ziyaretçi gönderen diğer sitelerin isimlerini yazmamız gerekiyor. Bana bu mim’i pasladığı için sevgili deli çinguma teşekkür ederek söze başlıyorum efenim: İşte size ilginç arama terimlerden bir demet:

Kocamın arkadaşlarını kendimi sevmiyorum“: Hö? Pardon bacım, ama kafam karıştı: Kocanın arkadaşlarını mı sevmiyorsun, yoksa kendini mi? Yoksa ikisi birden mi? Ve bu sözcükleri yazarak benim bloguma nasıl ulaştın acaba?? Ay yoksa bu aralar çok sevgi kelebeği falan mı oldum ben yav; baksanıza, insanlar sevgi eksikliklerini benim blogumda kapatmaya çalışıyorlar! Biraz underground takılalım bari; “Hey dostum, lanet olsun, senin derdin ne?!” “Charles Bukowski” “crack” “Kinyas ve Kayra” “ohmaygatfakingşit!” Ehemm, sanırım bu kadarı yeterli, abartmayayım… Ehu ehu :D

kız cocugu dörtyaş kardeleri var sürekli bararak tiraz edyor psikolojisi nasıl olur” Valla bacım, senin bu yazını çözmek için üç tane kriptoloji uzmanı tuttum, en son dört yaşında bir kızın olduğunu, bu kızının birden fazla kardeşi olduğunu ve ufaklığın her şeye bağıra çağıra itiraz ettiğini çıkardım (Aile hayatınızla ilgili bu kadar bilgi topladıktan sonra bir de ev adresinizi bulsam bi’ kahveni içmeye gelecektim, o derece…) Şimdiiii, ben psikolog değilim, ama çocuk muhtemelen kardeşlerini kıskanıyordur, haberin olsun. Çocuğa da en az bebeklere gösterdiğin kadar ilgi göster ki, sevilmediğini sanıp hırçınlaşmasın garibim… (Ayaküstü psikolog da olduk, iyi mi… Burası Uzak Doğu blogu değil miydi, n’oluyoruz??)

evde kalmış kore dizisi“: İşte insanı düşüncelere sürükleyen bir arama terimi daha… Vay canına, evde kalmış kızları bilirdim ama evde kalmış Kore dizisini de ilk defa duyuyorum! Fakat aramak istediğiniz evde kalmış kız kurusu kızları konu alan Kore dizileriyse, valla Kim Sam Soon‘u tek geçerim diyorum. Tabii Dal Ja’s Spring ve Still Marry Me de diğer güzel alternatifler. Ama hiçbiri klasik anlamda evde kalmış kızları konu almıyor, üzgünüm. Bunun için Sıdıka‘ya bakıcaksınız…

“8.sınıf ses dalgası ve sesin özellikleri“: Vuuuu, bunu yazıp da benim bloguma ulaşan arkadaşı tebrik ediyorum! Bravo, bravo, işte azim, işte çalışkanlık! Yalnız sevgili yavrucum, benim bloga gelene kadar arayacağına, açaydın bir fizik kitabı, bakıvereydin, de mi… Hakikaten, bu kadar alakasız bir terimden bana kadar geldin ya, bak bu da sana kıyağım olsun, hemen ses dalgalarını açıklayayım: Şimdi bunlar birbirlerinin üstüne binerse dalga frekansı iki katına çıkar, ama birbirlerini söndürüp sıfırlayabilirler de. Yaaa yaaa… (Evet, çok mu belli oluyor, benim fizikle bütün alakam lisede kaldı. Ama matematik sorarsan anlatabilirim :D )

hastane önünde incir ağacı hakkında senaryo yazımı“: Yalnız bu arama terimlerindeki bağlantıları kurabilene de aşk olsun! “hastane önünde incir ağacı” türkü değil miydi yau?? Hayır, filmi filan da mı var ki senaryosu olsun?? Evde kalmış kore dizisi gibi sürrealist bir bileşim daha.

babası ve annesi ayrı yaşayan kız amerika da çeteyle takılmaya başlıyor başına gelmeyen iş kalmıyor” Kardeş, az daha yazsan bir hikayeyi tamamlayacakmışsın. Bak şimdi ben de merak ettim, ee, sonunda n’oluyo? Çok heyecanlı!

matsumoto jun ve inoue mao sevgili mi?” Eee, bilmiyorum ama sanmıyorum. Öyle olsa bizim haberimiz olurdu. Yine de magazinsel arkadaşlara bir soralım; siz biliyor musunuz Kendisi, Lee, Kimbap, Astrea?

çılgın rahibeler pornosu“: İşte bu arkadaşı huzurunuzda tebrik ediyor ve önünde saygıyla eğiliyorum: İşte aramaya inanmak budur! Adam azmetmiş, bu aramayı yapıp benim bloga kadar gelmiş. Artık kaç sayfa aradı, vallaha bilemiyorum… Ama burda da bulamayınca epey hayalkırıklığına uğramış olmalı. Vah yazık. Ehuuuu :D

youtube imkansız aşk evli birine kalbini kaptıran bir şarkı istiyorum“: O zaman sıradaki şarkı senin için gelsin sevgili ziyaretçim: Ümit Besen’den “Nikah masası”! Olmadı mı? O zaman “ama evlisin / benim değilsiiiin!” diyen Yıldız Tilbe şarkısını armağan edeyim sana. (Höh yalnız, arabesk dinlemeyip bu kadar arabesk şarkı bilmek de ancak bizim gibi orta halli ailelerin çocuğu olan Türk gençlerine mahsustur: Sevgili yurdum dolmuş şoförleri, arabesk kültürümü sayenizde oluşturduğum için hepinize teşekkürü bir borç bilirim…)

korelİ erkek tÜrk kizinin nesİne aŞik olur“: Evet dostum, güzel soru. Hımm, bir düşünelim. Valla işte beyaz ten, koyu renk saç, iri gözler; bunların hepsini bir bünyede buluşturmasına âşık olabilir bence… Sonra belki biraz kıvrımlı, dolgun hatun seviyordur; eee, bizim de Latin güzellerinden neyimiz eksik? Sonracığıma belki anaç ve evcimen tavırlarımıza, aynı bünyede hem Doğulu hem Batılı olabilmemize, sıcakkanlılığımıza da âşık olabilir. Üff, âşık olacağı o kadar çok şey var ki, bizi sevmeyen ölsün ayol! :D :D

seviyorsan haber ver bileyim“: Peki… (valla buna başka bişey diyesim gelmedi… Peki canım, seversem haber veririm :D )

Ve işte son olarak favorim geliyor:

Kızla nasıl öpüşülür sexs“: Evet, bu aramaya da epeyce güldükten sonra tek bir yorum yapabildim: “Liseli detected!!!”

Son olarak, bana en çok ziyaretçi gönderen bloglar kupasını şu isimler kapıyor efendim:

5 numara: CHIBI! (Bravoooo, alkışlar, alkışlar!!!)

4 numara: ASTREA! (Alkışlar, ıslıklar, konfetilerr!!!)

3 numara: SERMIN!! (Fiyuuuuuu!!! Şak şak şak şak!!!)

2 numara: KENDISI!!! (Yaşaaaaa! Varoooooooll!!)

Ve işte huzurlarınızda şampiyooooon:

1 numara: KIMBAPSUSHIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIII!!!!

Son olarak, bu mim de benden sevgili Mavi‘ye ve Evisırtında‘ya gitsin, olmaz mı?;)

Komik, mim içinde yayınlandı | 27 Yorum

2010 Yılı Hollywood Animasyonları

Hazır Oscar töreni de yaklaşmışken kısaca 2010 yılı Hollywood yapımı animasyonlara şöyle bir göz atalım dedim. Bu arada, Oscar adayları arasında benim favorim tartışmasız Toy Story 3′tür, ama diğer animasyonlar da (aday olmayanlar da dahil) birkaç övgü lafını hak ediyorlar. İşte size 2010 yılının en çok ilgi gören Hollywood çizgi filmleri için hikaruivy yorumları:

Toy Story 3: Dünyanın en şeker oyuncak hikâyesine tam gaz devam! Toy Story 3, devam filmlerinin genellikle ilk film kalitesine ulaşamadığı gerçeğini yerle bir ederek (ki bu kuralın sinema tarihinde en çarpıcı istisnası Godfather 2′dir) belki de serinin en eğlenceli ve en duygulandırıcı filmi olma özelliğini taşıyor. Senaryo yazarlarına kocaman bir alkış!

Filmimizin konusu şöyle: Andy artık büyümüş ve üniversiteye başlama vakti gelmiştir. Bu da ne yazık ki oyuncakları şerif Woody, Buzz Işıkyılı ve diğerleri için hiç de iyi bir haber değildir: Zavallıcıklar artık bir sandığa kapatılmış, bir zamanlar kendileriyle oynanan o güzel günlerin hayaliyle yaşamaktadırlar. Ama maalesef daha da kötü günler onları beklemektedir: Bir anaokuluna bağışlanacak, ve bu anaokulundaki oyuncakların zalim yöneticisi pembe ayı’nın hışmına uğrayacaklardır!

Filmde koptuğum bir sürü sahne oldu: Buzz’ın ayarlarıyla oynanıp İspanyolca konuşmaya başlayınca çapkın bir İspanyol erkeğine dönüşmesi acayip komikti! Sonra zalim ayı’nın koruması tek gözlü bebeğin bildiğin bebek sesi çıkararak gayet korkutucu olabilmesi şahane düşünülmüştü! (Chucky’ye filan bir gönderme olabilir mesela :D ) Barbie ve Ken de ayrı âlemdi: Ken’in yüzyılın en büyük metroseksüeli olduğunu hep birlikte öğrenmiş olduk :D Güvenlik kamerasının başındaki trampetçi maymunsa muhteşemdi! Kısacası esprileri çok orijinal, senaryosu pek hoş, çizimleri zaten harikulade olan süper bir animasyondu Toy Story 3.

Sadece bu da değil: Eğer siz de çocukluğunuzda oyuncaklarınızla derinden bağ kuran insanlardansanız (ki muhtemelen çoğumuz öyleyizdir… Ben hepsinin bir ruhu olduğuna, beni anladıklarına inanırdım… hımm, hatta galiba hâlâ inanıyorum; çaktırmayın!) üniversiteli Andy’nin hissettiklerini çok iyi anlayacak, oyuncaklarıyla son defa oynadığı sahnelerde çok içleneceksiniz demektir… Çizgi filmde (anime değil, bildiğin çizgi film…) ağlanır mı? Ben Toy Story 3′te ağladım. Küçükken ben her gece ayrı bir bebeğimi kucağıma alıp da yatardım; hatta hak geçmesin diye hepsini sıraya koymuştum, bazılarını diğerlerinden daha çok sevdiğim ve “yaşasın bu gece onunla yatıcam!” diye sevindiğim halde asla hiçbirine çaktırmazdım, hepsi kuzu kuzu sıralarını beklerlerdi :P Filmi izlerken bunları hatırladım. Ve maalesef, üniversite için evden ayrılınca annemin benden habersiz bebeklerimin çoğunu dağıtması geldi aklıma. Of ulan off… Yapılır mı bu bana Toy Story, kazık kadar kızı ağlattın, aferin yani.

Ama işte çok güzel filmdi, çok… Oscar’ım sanadır Toy Story. Pixar bu işi biliyor adamım…

Tangled: “Klasik Rapunzel masalı işte, ne beklenebilir ki?…” önyargısıyla burun kıvırıp âşık olduğum animasyonlardan biri oldu Tangled. Disney yapımı, pek hoş, pek komik, pek romantik bir hikâyeydi. Hâlâ izlemeyen varsa şiddetle tavsiyemdir!

Bu arada klasik Rapunzel dedim, ama fark ettim ki ben aslında Rapunzel’i de bilmiyormuşum. Yani “uzun saçlı, bir kulede hapis yaşayan kız” olmaktan başka ne olayı vardır, hakikaten bilmiyordum. Ya da zaman içinde unutmuşum. O yüzden hikâyenin gidişatını tahmin edemedim. Hatta sonunda bir twist vardı ki ciddi ciddi şaşırdım yani. O açıdan da başarılı bir hikâyeydi bence.

Ama çizgi filmin asıl olayı süperkulâde detaylarında ve esprilerinde yatıyordu: Rapunzel’in ilk karşılaşmalarında Flynn’i tavayla bayıltma sahnesi acayip komikti. Aklıma istemsizce BKM Mutfak’ın “davaynan… davaynan vurdu Ayşegül hanım, davaynan…” diyen dayak yemiş kadın karakteri geldi, ehe :D Sonra o tavanın ne kadar süper bir silah olduğunu bütün ordu keşfetti ayrıca, ehehe :D Rapunzel ve Flynn’in bir bar dolusu haydutun ortasına girdiği sahne de pek hoştu: Aklıma Arabesk filminde İstanbul’u soran Müjde Ar’a “gösterelim anam” diyen tecavüzcü Coşkun ve çetesi gelmedi değil; ama neyse ki bu haydutlar hayal kurmayı pek seven haydutlardı :D Ayrıca Flynn’in peşine düşen, görev bilinci ve sorumluluk sahibi Maximus karakteri vardı ki (kendisi bir “at”tı!), filmde en sevdiğim yaratık bu oldu galiba. Ne şeker attın sen öyle :D Ve son olarak, Rapunzel’in denizin ortasından göğe yükselen fenerleri izlediği sahnede “ben de istiyoruuuuum!” diye sayıklarken buldum kendimi; o kadar etkileyici ve hoş bir görüntüydü…

Yalnız en çok neye takıldım biliyor musunuz gençler: Zavallı Rapunzel’in kafasında o kadar saçı nasıl taşıdığına takıldım ben yaa! Ben yazın denize girdiğimde tuzlu suyla iyice ağırlaşan saçları bile taşıyamıyorum; o kızcağız n’aapıyo diye düşünmedim değil! Yani cidden, kızcağız baş ağrısından duramıyordur, hatta boyun fıtığı olmuştur; yani nerden baksan kafada bir 20-30 kilo saç var anacım… Yazık, vallahi yazık!  :P

Sonuç olarak çok tatlı bir filmdi bu da. Yalnız anneler küçük çocuklarına izletmekten çekinebilirler; çünkü bu filmden sonra çocuğunuz uzun bir süre “anneler en iyisini bilir” cümlesini pek kaale almayacaktır, bilginize :D

How to Train Your Dragon: Bu ise bir Dreamworks animasyonu ve Oscar adaylarından biri. Görselliği tartışılamaz, yalnız Dreamworks’ün ne yazık ki şöyle bir sorunu var: Hiçbir zaman Pixar kalitesine ulaşamıyorlar. Çünkü çok garantici oynuyorlar; (aynen Hollywood yapımlarının yüzde doksan beşinde olduğu gibi) bütün senaryolar aynı kalıptan çıkmış gibi oluyor. Yani bir şablon var, tutmuş bir formül; ve adamlar senaryoyu buna göre yazıyor. Başından sonunu tahmin edebiliyorsunuz. İşte o yüzden bu animasyonlar beni heyecanlandırmıyor. Ha bu demek değildir ki kötü bir filmdi, hayır, izlemesi son derece keyifli ve güzel bir animasyondu. Ama işte bütün hikâyeyi daha filmin ortasına gelmeden çözünce o kadar da keyfi kalmıyor maalesef… Yine de son anda ufak bir twist eklemişler; bak onu beğendim. Spoiler olmasın diye burda söylemiyorum; fakat bazı “özel” çocukların izlerken çok ama çok mutlu olacakları bir twist olduğunu söyleyeyim yeter… Bir de çocuklara hayvan sevgisi aşılaması açısından güzel bir çizgi film olduğu söylenebilir. Mesela ben de şöyle bir ejderha beslemek isterdim :)

Ayrıca uçma sahnelerinin hastası oldum; 3 boyutlu izlenince insana bir Avatar tadı verecektir diye tahmin ediyorum (ben evde DVD’den izledim). Yani şuna bakar mısınız; erkek arkadaşınız sizi böyle uçmaya götürse manyak karizma yapmaz mı? Yani şimdinin spor arabası neyse, Vikingler’in ejderhası da o :D

Bir de, “kaslı Viking kralının zayıf, çelimsiz oğlu” hikâyesini çoook eski bir çizgi filmden hatırlayanınız var mı? Şu tanıdık gelecek mi mesela:

Sonuç olarak, HTTYD bir Alex… öhömmm, bir Toy Story değil belki, ama yine de çok başarılı bir animasyon.

Despicable Me: Universal Pictures yapımı bu filmi izlediklerim arasında son sıraya koyuyorum fakat şunu da eklemeden edemiyorum: Ben bunu uçakta küçücük bir ekranda ve elbette altyazısız izledim. Görüntü kalitesini zaten geçtim, bir de o gürültü içinde bazı hoş esprileri de kaçırmışımdır muhtemelen. O yüzden belki de haksızlık ediyorum kendisine. Ama işte yukarıdaki üç animasyon kadar keyif vermedi.

Yine de konusunu kısaca özetleyelim: Şimdi elimizde kötü bir adam var. O kadar kötü ki, kötüler klasmanında bir numaraya oynuyor. Ve kendisinin rakibi Mısır piramitlerini çaldığı için (çalıp da neresine soktu, orası da ayrı mesele!) hedefini daha büyük tutuyor ve bilin bakalım neyi çalmaya karar veriyor: Ay’ı! Yalnız takdir edersiniz ki Ay’ı koyacak yer bulamayacağına göre, yine baş düşmanının elindeki “küçültme makinasını” kaçırmaya karar veriyor. Ama baş düşmanı Vektör son derece korunaklı bir kale yaptığı için içeri bir türlü giremiyor. Ama bir gün, kendisinin giremediği kaleye kurabiye satan üç yetim kızın girdiğini görünce aklına süper bir plan geliyor ve bu üç kızı evlat edinmeye karar veriyor. Sonra da tabii kötü adam ve üç küçük kız birbirine alışmaya çalışırken komik olaylar bizi bekliyor.

Ama işte pek umduğum keyfi bulamadım. Küçük kızları pek o kadar sevimli bulmadım nedense; HTTYD’daki evcil ejderha bence daha sevimliydi :D Ama hikâye absürt olduğu kadar şekerdi de, onun hakkını vereyim. Kötü adamın çocuk sevgisiyle giderek iyiye dönüşmesi klişe, fakat insanın içini ısıtan cinsten bir klişeydi. Yine de Ay muhabbeti biraz bayıktı; o kadar da etkileyici gelmedi bana. Bir de herkes minion’lara bayılmış; bana Willie Wonka’nın oompa-loompa’ları kadar komik ve şirin gelmediler; ama arada bir yaptıkları saflıklar sevimliydi.

Yine de izlenesi mi, evet, izlenesi. Sondaki dans sahnesi için bile izlenir :D (Ve evet, o sarı yaratıklar minion’lar oluyür efenim…)

anime, sinema içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , , , , , , , | 10 Yorum

Ortaya Karışık – Fena halde kişisel bir yazı…

Koreli aktör ve aktrislerin en çok kıskandığım fiziksel özelliği nedir sizce? Pürüzsüz tenleri? Hayır, çünkü çok başarılı kapatıcılar kullanıyorlar. Gözleri? Saçmalama dostum; onların on tanesinin gözündeki toplam kirpik sayısı + uzunluğu, benim tek gözümdeki kirpik etmez… Acayip derecede ince oluşları mı? Hımm, bak bunda biraz haklı olabilirsin, ama açıkçası onların beslenme alışkanlıklarıyla ben hayatta kalamazdım. Yani yaşardım yaşamasına ama buna yaşamak denirse! Muhtemelen depresyona girip intihar falan ederdim; çünkü ben yediği yemekle akıl sağlığı arasında çok güçlü bağlar olan insanlardanım: Güne kahvaltıyla başlamazsam acayip sinirli oluyorum; bir gün bile çikolata tüketmezsem fena halde moralim bozuluyor; oruç tutarken küfürbazın, uyuz karının teki haline geliyorum (heralde kazandığım bütün sevaplar da böylece uçup gidiveriyordur. pöff…) O yüzden ben ayva göbeğim ve 1.63 boyuma yakışan 55 kiloluk vücudumla mutluyum hacı… Eee, peki geriye ne kaldı? Sıkı durun, açıklıyorum:

Dişleri!!!

Evet, bildiğin dişler… Yani açıkçası ben bir zencileri kıskanırdım bu konuda (doğal, bembeyaz, sağlıklı dişler), bir de bu Koreliler’in dişlerine hastayım. Yani olur da bu kadar mı olur?? Bir tanesininki bari inci gibi olmasın be kardeşim?? Bak bizim aktrislere (bkz. Sinem Kobal) hiç umurlarında mı çarpık dişler?? E size n’oluyor, nedir bu estetik düşkünlüğünüz kuzum?? Biliyorum, hepsi doğal olamaz, ama kahretsin ki yapay-mapay bile olsalar acayip hoş gözüküyorlar! Bizse, yani gayet çarpık çurpuk olan alt dişlerim ve bense, ekran karşısında büyük bir kıskançlıkla onları izliyoruz.

Galiba bir tek, yani yaptırılmamış ve büyüklükleri birbirinden farklı olan dişlere sahip bir aktör olarak bir tek Lee Min Ho çarptı gözüme şu ana kadar… Ki onun da dişleri fecii halde sevimliydiler, yani hepsi bir boyda olsaydı gülünce bu kadar şirin olmayacaktı, o yüzden bu haliyle bırakması doğru seçim diyor ve tebrik ediyorum kendisini. Aferin evladım.

Invisalign diye bişiy varmış, duydunuz mu? Galiba ondan yaptıracağım… Diş telsiz, acısız, kesin çözüm! Kıskanmıycam sizi artık hain Koreliler!

*************************************************************************

Beni Uzak Doğululara ilk benzeten kimdi acaba?? Sanırım bunun tarihi çok eski değil… Küçükken Uzak Doğulu’lara değil, anime karakterlerine benzetirlerdi beni: Özellikle Candy’nin yayınlandığı dönemlerde kabarık saçlı kafam ve sürekli sırıtan bir suratla gezinmem yüzünden adım şeker kıza çıkmıştı. Sonra, galiba ilk kez bir Amerikalı bana “Koreli misin?” dediğinde resmen dumur olmuştum!!! “Lan, benim gözlerim iridir, üstelik de yeşildir; sen böyle Koreli mi gördün salak herif??” tonlamasıyla, “No, I am from Turkey” demiştim. (Evet, çok pis tonlama yaparım.) Sonra bir başkası (yine bir ecnebiydi ama nereliydi hatırlamıyorum…) Koreli zannetti beni. Bir İtalyan’sa yanıma gelip “Japon musun?” diye sormuştu; sonra güneş gözlüğünü çıkarınca: “Oh, çok pardon, değilmişsin” diye özür dilemişti. Bu arada o günlerde henüz Uzak Doğu sevgim başlamadığı için içten içe bozuluyordum bu duruma: Çünkü açıkçası muhatap olduğum en kalabalık Uzak Doğulu grup, Çinli’lerdi; ve -üzgünüm ama- kendilerini pek de güzel bulmuyordum. Hatta hâlâ güzel bulmuyorum. Evet, belki bana ırkçı diyeceksiniz, ama Uzak Doğu ırkları arasında bariz bir güzellik farkı var bence: Koreli ve Japonlar, kesinlikle ama kesinlikle Çinli, Vietnamlı ve Tayvanlı’lardan daha güzel. Ve ben de eskiden her çekiği capon sanan güzide milletimin güzide bir ferdi olarak Uzak Doğulu deyince aklıma Çinliler geliyor; beni Koreli veya Japon zannedenlere de bu yüzden bozuluyordum işte… Neyse, ne diyordum? Fakat bu Uzak Doğulu’lara benzetilme olayının en komiği, 2008 yazında İstanbul’da başıma geldi: O gün Kadıköy’de bir arkadaşımla buluşacaktım. “Ah ne güzel bir gün, sevin neşelen, laylaylom” diye kocaman bir sevgi kelebeği modunda Kadıköy sokaklarında yürürken BDP (o zamanlar adı DTP’ydi) mitinginin tam ortasına düştüm! Arkamı döndüm bir de ne göreyim? Kocaman bir kalabalık, ellerinde “biji apo” pankartları, dillerinde sloganlar, kafalarında kırmızı-sarı-yeşil bandanalarla “röarrrhhh!” diye arkamdan geliyor! Ben tabii hemen topuklayıp açık alana çıktım, bir kenarda soluklanırken Kadıköy meydanı mitingcilerle kaplanmıştı bile. Bense kalabalıkta umutsuzca arkadaşımı aramaya başladım. O sırada yanıma Doğulu çocuklardan biri yaklaştı. Benden rahat bir üç-dört yaş küçüktü galiba, yirmiden fazla göstermiyordu. Belli ki İstanbul’a gelmişken kız bulmadan gitmeyeyim demiş, beni gözüne kestirmiş. Yanıma geldi ve aynen şu cümleyi kurdu:

“Pardon hanfendi, siz Japon musunuz?”

Buyurrr?? Bir an resmen gülsem mi kızsam mı bilemedim! Aslında düşününce çocuk iyi taktik yapmıştı haa, şimdi olsa başarıya ulaşması bile mümkündü (haha, yok artık, o kadar da diil… ama sanırım söylediği laf hoşuma giderdi…) Şu açıdan diyorum; o sırada öyle bir dumur oldum ki, kızmaya fırsat bulamadım. “Ha? Ne? Japon mu? Ben mi?” diye ağzımda gevelerken kızma fırsatını da elden kaçırmış oldum. Tabii çocuk o sırada “tanışalım mı” falan diye ikinci aşamaya geçmişti ama o sırada ben de kendimi toparlamıştım: “lan yürü git, benim sevgilim var,” diye ortamdan uzaklaştım. Yalnız hâlâ düşünür düşünür gülerim. Evlâdım, nerden çıkardın Japon’u?? “En ilginç asılma yöntemleri” diye bir kitap çıkarılsa kesinlikle bu laf da eklenmelidir bence! Ayrıca o anda yaşadığım şaşkınlık yüzünden düşünemedim ama “hai! watashi wa nihon no shussin desu! yoroshiku onegaishimasu!” falan diye ortamdan uzaklaşsam çocukcağız nasıl dumur olurdu! Keşke yapsaydım bee, ah beee…

Bu arada Japon-Koreli zannedilmemin hikmetini çok sonraları çözdüm: Benim burun-dudak-çene üçlemem, fena halde Uzak Doğulu’ları andırıyor. (Bu da iyi bir şey tabii, eheh :) ) Ayrıca üstüne bir de geniş ve yuvarlak bir yüz, beyaz ten ve çıkık elmacık kemiklerini eklersek, Uzak Doğulu’lardan beni ayıran tek bir şey kalıyor: Gözler… Eh, güneş gözlüğü, ya da kemik gözlük takınca Koreli zannedilmem işten bile değil kısacası… Kore’ye gidip gözüme güneş gözlüklerini geçirdikten sonra sokaklarda salına salına yürüyerek bu teorimi test etmek istiyorum; en kısa zamanda yapıciim inşallah. Sonuçlardan sizi haberdar ederim.

(Hımm, düşündüm de, Kore’deki şu sıfır beden modası bir gün geçerse o zaman gideyim ben… Yoksa bana da Kim Sam Soon’a olduğu gibi obez muamelesi yaparlar; durduk yerde sinirim bozulur! Evet evet, daha sonra gideyim ben :P)

*************************************************************************

Başınıza hiç “oha! bu ancak filmlerde olur!” dedirtecek türden bir şeyler geldi mi? İlginç tesadüfler? Tuhaf kazalar? Komik olaylar?? Benim pek olmadı. Bunda sanırım sakin ve huzurlu hayatı sevmemin etkisi olabilir (tamam tamam, itiraf ediyorum, ben bir himono-onna’yım!) Ama bazen, “dünya küçük” dedirtecek türden olaylar olabiliyor: Mesela ortaokulda âşık olduğum çocuk liseye başladığımıza zaman İzmir’e taşınmıştı. Bizim eski komşularımız ise çok daha önceden İzmir’e yerleşmişlerdi. Bir gün yolumuz İzmir’e düştüğünde bu eski komşuları ziyaret etmiştik ve komşu teyze, beni dumur eden şu cümleyi kurmuştu: “Aa Hikaru, biliyor musun, bizim üst katta da senin bir arkadaşın oturuyor: Adı (benimeskiaşkım!). O da senin okulundanmış, seni sordum, şıp diye bildi!” Ben tabii dumur… Hatta o sırada gaza gelip “aha, bu kader!” filan demiştim ama tabii sonra hiçbişey olmadı. Eheh…

Başka bir ilginç olay, bir defasında Central park’ta gezinirken başıma geldi: Dört-beş arkadaş güle oynaya yürüyorduk. Hava aslında güzeldi, sıcaktı yani; ama nasıl bir rüzgar var, resmen uçmamak için birbirimize tutunuyoruz. O sırada arkadaşın biri (ki kendisi feci halde meraklı, her şeyi araştıran, öğrenen bir tiptir… süper profesör olacak ondan…) parktaki tabelalardan birine takıldı; biz de onu beklerken durakladık. İşte tam o anda hemen önümüzdeki kocaman, on metrelik ağaçlardan birinin devasa dallarından biri, büyük bir gürültüyle parçalanıp yere düştü! Üstelik, eğer duraklamayıp yürüseydik tam da bizim olacağımız yere! Erkeklerden birisi sevgilisinin üzerine kapandı; benimse o zaman yanımda sevgilim yoktu (snıf snıf! romantik anı fırsatını kaçırmış olduk…) o yüzden kendi kendime tırsarak idare ettim n’apiyim… Ama bizi resmen Allah korudu: O dal üzerimize düşseydi, ya ölürdük ya da hastanelik olurduk, çok ciddi diyorum. İşte o günden sonra dramalardaki araba kazası sahnelerine ve erkeklerin kızları kurtarmasına biraz daha iyi gözle bakmaya karar verdim: Hakkaten olabiliyor böyle şeyler…

Bu da böyle daldan dala, tuhaf bir yazı oldu işte…

kişisel içinde yayınlandı | Tagged , , , , , | 12 Yorum