Nostalji Köşesi: İlk gençliğimizin Gençlik Dizileri…

90’larda ergen olanlar hatırlarlar: İlk Öpücük ve Gençlik Rüzgarlarıyla başlayan, Evimiz Hollywood’da, Melrose Place ve La Nena’yla devam eden, nihayet Dawson’s Creek’le tepe noktasına ulaşan altın bir dönem yaşadık biz o yıllarda… Bizden önceki kuşakların tek kanallı TRT devrinde izlemeyi hayal bile edemeyeceği çeşit çeşit gençlik dizisi, özel televizyonlar sayesinde evlerimize konuk olmuştu. Eh, biz de sonuçta ergeniz; aşk-meşk muhabbetlerine, hele de bizim yaşımıza yakın ecnebi gençlerin yaşadıklarına feci halde meraklıyız… Hal böyle olunca tüm Türkiye çapında bu dizileri sevmeyen, deli gibi takip etmeyen 12-18 yaş arası genç sayısı eminim yok denecek kadar azdı…

İşte bu yazıyla o günlere dönmek istedim biraz: Okuldan apar topar gelip heyecanla TV’nin başına çöküp Beverly Hills’in başlamasını beklediğim yıllara… Bakalım siz de bu dizileri hatırlayan ve deli gibi izleyen kuşaktan mısınız?

Helene et les Garçons: Hatırladığım ilk dizilerden birisi “Helene ve çocuklar”dır. Bizde Gençlik Rüzgarları ismiyle gösterilmişti. Bu ve ekürisi İlk Öpücük yayınlanırken sanırım daha ilkokula gidiyordum, ama yaşımın küçük olması, her gün merakla bu dizinin başına geçmeme engel değildi! İlk Öpücük’le bağlantılı (burdaki karakterlerden Helene, öbür dizideki Justine’in ablasıydı) ve tıpkı onun gibi Fransız menşeili bir diziydi. Sarışın kızımız Helene, onun büyük aşkı Nicola, arkadaşları Joanna, Christian, Cathy ve Etienne’in başından geçenleri anlatırdı. Oğlanların bir müzik grubu vardı yamulmuyorsam, ama yaptıkları müzik hakkında hiçbir fikrim yok, aklımda tek bir nota bile kalmamış… Dizideki kızlar arasında sürekli spor kıyafetlerle gezinen, neşeli ve azıcık çatlak Joanna favorimdi. Bu ablamız Amerika’nın bağrından kopup gelmiş, pek şeker bir kızdı; hatta bir de kendisinden kısa boylu, Christian isminde bir sevgilisi vardı ki, Joanna Hobbit kılıklı bu elemanı “kri-kri” diye çağırırdı… Asıl başrol olan sarışın Helene dizinin ağır ablasıydı, onu da severdim. Cathy’yi ise hoş bulurdum (güzel, esmer bir kızdı) ama biraz soğuk muydu ne? Biraz da kevaşeydi; erkek arkadaşı Etienne’i aldatıp üstüne bir de hamile kalmıştı!

Erkeklerdense Helene’in sevgilisi sarışın Nicola favorimdi. Çok hoş çocuktu yav… Etienne de esmer yakışıklısıydı… Fakat grubun şebeği Christian tipsiz herifin tekiydi; bence Joanna’yı hiç hak etmiyordu. Hem zaten kıza bok çuvalı gibi davranırdı, uyuz şey! Hatta bir bölümde de onu aldatmıştı (zaten dizi sürekli bir aldatma muhabbeti üzerine kuruluymuş yav… Amerikan dizilerinde hiç değilse bir olay, bir şey olur. Ama bu sitcom tadındaki Fransız dizilerinde varsa yoksa öpüşme, seks, kim kimi aldatmış, vs. vs. Şimdi olsa muhtemelen tahammül edemezdim, ama ergenken çekici geliyordu :D ) Joanna ise aldatılınca ilk defa ağlamıştı. Onun üzüldüğünü görünce Christian da köpekler gibi pişman olmuştu: Meğer seviyormuş da gösteremiyormuş hıyarto. (Yersen…) Kendini affettirebilmek için kıza şarkılar yaktı, ama Joanna çekip gitti, Amerika’ya döndü. Sonra ne oldu hatırlamıyorum… Neyse, sonuç olarak hoş ama boş diziydi.

Jenerik şarkısı ise “Helene… Je m’apelle Helene… Je suis une fille comme les autres” yani “Helene… Benim adım Helene… Ben de diğerleri gibi bir kızım” diye başlardı. Bakınız burda:

(Bu arada fotoğraflardaki dördüncü çiftin kim olduğu hakkında hiçbir fikrim yok… Hatırlayan varsa yorum yazsın lütfen :D )

Beverly Hills 90210: Bizim Evimiz Hollywood’da olarak bildiğimiz (yalnız bu noktada çevirmenlere bir çift lafım var: Evimiz Hollywood’da ne lan?? :P Biraz “Gençlik Rüzgarları”nın çevirmenlerinden örnek alın; bak adamlar “Helen ve garsonları” gibi koca bir epic fail potansiyeli taşıyan ismi ne güzel çevirmişler!) Beverly Hills Lisesi öğrencileri Brenda, Brandon, Kelly, Dylan, Donna ve David’in maceralarını anlatan bir diziydi bu. İlk bölüm, ikiz kardeşler Brenda ve Brandon’ın ailecek California’ya taşınması ile başlıyordu. Amerika’nın Yozgat’ı Kentucky’den taşınıyorlardı galiba; eh, Los Angeles’ın da bir tür İzmir olduğunu düşünürsek, ikizlerin yaşadığı kültür şokunu açıklayabiliriz sanırım. Brandon Los Angeles’ta da eski okulundaki gibi çalışkan ve başarılı örnek öğrenci olarak kalmayı başarıyordu ama Brenda özgür memlekete gelir gelmez kabak çiçeği gibi açılıyor, derhal asi çocuk Dylan’la aşna fişneye başlıyordu! Ben bütün arkadaşlarımın aksine mavi gözlü güzel yüzlü efendi çocuk Brandon’ı (kısa boyuna rağmen) Luke Perry’nin canlandırdığı karizmatik ve asi serseri Dylan’dan yakışıklı bulurdum ki, bu zevkim (baby-face ve efendi erkek tercihi) o günden bu yana değişmemiştir… Dediğim gibi, önceleri Brenda Dylan’la sevgiliydi. Hatta Brenda bekaretini Dylan’a vermişti. Sonra bunlar ayrıldılar, Kelly Dylan’la çıkmaya başladı. Ama durun, Kelly önce Brandon’la çıkıyordu galiba… Her neyse, orda bir aşk üçgeni oluşmuştu ve her akşam gelişmeleri (acaba bugün kim kime verecek…) heyecanla takip ederdik. Bu arada Donna ise grubun cici kızıydı; David’le (ki kendisi şimdi Megan Fox’un sevgilisi olan Brian Austin Green’dir) sevgiliydi ama bakireydi. O zamanlar “bu çirkin kız bu hoş çocuğu nasıl tavlamış?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ne bileyim kızın Tori Spelling, yani dizinin yapımcısı Aaron Spelling’in torpilli kızı olduğunu? :P Bir de Steve ile Andrea vardı ama bunlar ezik karakterlerdi; Steve’in “kıroyum ama para bende” tadında bir abimiz, Andrea’nınsa şişe dibi gözlükleriyle bir inek olduğu (ve diğer oyunculardan bariz bir 10 yaş büyük gösterdiği) kalmış hatırımda… Ayrıca sonradan Brenda diziden ayrılmış, yerine Amber diye bir hatun girmişti ve dizinin erkeklerini bir bir elden geçirmişti… Neyse, sonuç olarak Beverly Hills, annemin “amanıııın, bizim kız elden gidiyorr!” korkularına ve engelleme çabalarına rağmen beni izlemekten vazgeçiremediği dizilerden birisi olarak hatıralarımda yerini aldı… Zaten bir süre sonra Kanal D pat diye ortasında kesiverdi diziyi; biz de öölece mal mal kalakaldık (sonu nasıl bitiyor, hâlâ bilmem…) Gerçi annemin o dizileri izlersem ahlâkımın bozulacağından korkmasına da hâlâ anlam verebilmiş değilim: Sevgili anneciğim, bizim o yıllarda güzide ülkemizin küçük bir şehrinde yaşadığımızın farkında değildin galiba… Öyle kimin eli kimin cebinde ortamları, içkinin su gibi aktığı, uyuşturucunun kol gezdiği liseli gruplarını 90lı yıllarda İstanbul’da bile bulmak zorken, güççücük bit kadar Isparta’da ben nasıl dejenere bir genç haline dönüşebilirdim ki Allahaşkına?! Neyse… Dizi ise tam 10 (evet, ON!) sezon devam etmesine rağmen oyuncularına kariyer bakımından hiç faydası dokunmamış, dizi bitince her biri kaybolup gitmiştir. Hatta bir-iki sene önce Amerika’da bu diziyi yeniden canlandırmaya çalıştılar; yine aynı okulda geçen, bu sefer Kelly ve Brenda’nın öğretmen olup geri döndükleri bir versiyonu başladı; ama tutmadı galiba…

Dawson’s Creek: İşte dizi budur! Üniversteyi bitirdiğim yıl bile kendini bana izletmeyi başaran The O.C. ile birlikte en sevdiğim gençlik dizisi DC’tir… Ayrıca o güne dek izlediğim diğer diziler hep benden birkaç yaş büyük insanları anlatırken ilk defa izlerken karakteriyle yaşıt olduğum, belki de o yüzden kendimi fecii halde özdeşleştirdiğim diziydi DC… (Gerçi bir miktar komplekse girdiğimi de belirtmek isterim: Adamlar 15 yaşında öyle felsefeler yaparlardı ki, “lan, ben niye böyle şeyler düşünemiyorum? yoksa ben aptal mıyım??” diye eziklendiğim çok olmuştur…) Hikâyeyi hepiniz biliyorsunuz: Küçük bir Amerikan kasabasında yaşayan çocukluk arkadaşları Dawson ve Joey’nin, New York’tan gelen sarışın “kötü kız” Jen ve gruba dahil olan tembel çocuk Pacey ile birlikte değişen hayatlarını anlatır. Dört çocuk birlikte büyürken yaşadıkları aşklar, dostluklar, hayatlarına giren ve çıkan yeni insanlar ve dünyaya açıldıkları üniversite yılları gelir sonra. Dizi karakterleriyle birlikte siz de büyürsünüz… Gerçi ikinci sezonda diziye giren uyuz sarışın Andie ve gay kardeşi Jack ile birlikte asıl karakterlerimizin sayısı 6’dır; ama bizim gönlümüzde çekirdek dörtlü ayrı bir yere sahiptir… Gerçi böyle dediğime bakmayın, Joey’i ve Dawson’ı pek sevmezdim ben. Hatta sevmemeyi bırak, resmen kıl olurdum :P Esas kız Joey’nin hanım hanımcık başladığı diziyi tam bir kevaşe olarak tamamlamasına ve o yamuk gülüşüyle en sevmediğim dizi karaterlerinde üst sıralara oynamasına rağmen bu diziyi bu kadar sevmemi tek bir şeyle açıklayabiliyorum: Pacey Witter!!!

Joshua Jackson’ın henüz on dokuzundayken büyük bir başarıyla canlandırmaya başladığı Pacey karakteri, asıl başrol olması gereken Dawson’ı çoktan gölgede bırakmış, hayallerimin yıldızı olmuştur. Onun âşık halleri, Joey’e uzaktan baktığı zamanlarda gözlerinde beliren acı, öte yandan özünde çok şakacı bir çocuk oluşu ve elbette karizmatik kişiliği ve hoş ses tonu bugün bile aklımdan çıkmıyor. Joshua Jackson biraderim, sen harbiden çok iyi oyuncuydun be… (Hatta hâlâ iyi oyuncusun, ama üzgünüm, Fringe beni hiç sarmadı be abicim…) Dawson’ı canlandıran tuhaf Hollandalı isimli çocuk (James Van der Beek’ti galiba.. Yuh, nasıl silmişim adamı hafızadan!) ise dizinin yayınlandığı yıllarda People dergisi tarafından defalarca dünyanın en güzel 100 insanı listesine seçilmiş, beni dumurlardan dumurlara sürüklemiştir: Yani yuh, göz var izan var, bu kepçe kulaklı, koca burunlu ve çıkık çeneli oğlanın neresi dünyanın en güzeli?? Harbiden yuh… Dawson da gıcık bir karakterdi zaten; “I am a dreamer” falan diye diye  gezerdi ortalarda, kıçımın kenarı! Halbuki aslında dünyanın kendi etrafında döndüğünü sanan kibirli oğlanın tekiydi! Aslında bence uyuz Joey Potter’la güzel bir ikili oluşturuyorlardı; hatta bana kalsa bu ikisini birbirine yapar, Pacey’e de Hikaru gibi tatlı, cici bir kız ayarlardım (öhömmm….) Ama işte garibim Pacey her şeye rağmen Joey’e yanık olduğu için ben de mecburen bağrıma taş basıp ikisinin kavuşmasını dileyen gruptandım… Bu arada 5. ve 6. sezonu hiç tam anlamıyla izleyemedim; çünkü o zamanlarda üniversiteye başlamıştım, yurtta kalıyordum ve üstüne üstlük dizi de eski tadını kaybetmişti… Ama sonunu biliyorum ve Jen’ciğe çok üzülmüştüm. Dizideki en iyi kız oydu bence. Yazık oldu…

Son olarak, DC’in güzelim jenerik müziklerinden biri ile kapatalım:

Yabancı Dizi içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | 14 Yorum

Love Shuffle: Muhteşem bir dorama

Bu aralar Jdrama’lara sardım. Özellikle realist dramalara ağırlık vermeye karar verdikten sonra internetteki forumlarda bol bol araştırma yaptım. En çok önerilen Jdrama listelerinde Love Shuffle hep başı çekiyordu. Böylece bu diziye başladım ve… bırakamadım! Tek bir günde, on bölümünü birden izledim! Muhteşem bir hikâye, sürükleyici bir senaryo, her bölümde yepyeni bir twist… Evet, Love Shuffle kesinlikle muhteşem bir romantik komedi – gerilim dizisi. Yanlış okumadınız; aynı anda ikisi birden!

Bu kadar övgüden sonra gelelim konumuza: Usami Kei, büyük bir şirket sahibinin kızı Mei ile nişanlı olduğu için hak etmediği kadar yükselmiş genç bir çalışandır. Fakat Mei, durup dururken nişanı bozar. Aynı günün akşamı Kei, yaşadığı büyük rezidansın asansöründe kendisiyle aynı katta oturan 3 genç insanla mahsur kalır. Asansörde tanışan bu dört kişiden Airu çok dil bilen bir tercüman, Ojiro çapkın bir fotoğrafçı, Masato ise bir psikiyatrdır. Elektriklerin gelmesini beklerken tanışıp arkadaş olurlar. Kei’nin nişanlısının onu o gün terk ettiğini öğrendikleri zaman konu aşk hayatlarına ve her insan için sadece bir doğru kişi olup olmadığına gelir… Derken psikiyatr olan ortaya bir fikir atar ve partnerlerini de ikna ederek 8 kişilik bir “love shuffle”a, yani üç hafta boyunca herkesin birbirinin eşiyle date edeceği bir oyuna katılmaya karar verirler…

İşte hikâyemiz böyle başlar… Sonra olaya Airu’nun zengin, ama bir o kadar da çocuksu erkek arkadaşı Yukichi (ki, niyeti Airu’yu yeniden kazanmaktır…), Kei’nin nişanlısı Mei (ki, bu saf genç kızımız ilk aşkı Kei olduğu için başka erkekler de tanımak istemektedir…), Ojiri’nin fuckbuddy’si zengin evli hatun Reiko (ki, kendisi seks için oradadır) ve son olarak da doktor Masato’nun hastası Kairi (ki kendisi intihara meyillidir) dahil olur ve olaylar gelişir…

Oyuncu listesi şöyle:

Ve oyunculuklar birbirinden iyi. Hatta internette “güzel insanların da rol yapabildiği az sayıda diziden biri” diye bir yorum okudum ki, bence de doğru. Özellikle Tamaki Hiroshi, ki kendisini Nodame Cantabile’den de bilenler olacaktır, dizinin ilk bölümlerinde tam anlamıyla sinir bozucu bir karaktere dönüşmeyi başarmış. O sürekli “mei mei” diye keçi gibi meledikçe benim ekran karşısında sinirlerim zıpladı. Hoş, Mei de az değildi, o da en az Kei kadar uyuz bir karakterdi (ve Kei’nin sonradan düzelmesine inat, Mei’nin kafası karışık mızmız kız halleri hiç değişmedi… neyse…) İlk başta sevmeyeceğimi düşündüğüm seksi Reiko ve çapkın Ojiro benim en favorilerim olarak diziyi tamamladılar. (Ayrıca en çok sevdiğim ve ekran başında kahkaha attığım sahne, Ojiro’nun başta fazla aldırmadığı Kairi’nin fotoğraflarını çektikten sonra flu çıkmış olan fotoğraflara bakınca kızın harbiden hayalet görebildiğine inandığı ve depar atıp topukladığı sahneydi! Çok şirindi bu Ojiro yaa :)) Kısacası bu sekiz insan, birbirleriyle olan ilişkileri kadar, benim de kafamı alt üst etmeyi başardılar!

Love Shuffle, ilişkiler, kadınlar ve erkekler hakkında çok büyük iddialar ortaya atan, bize bilmediğimiz şeyler söyleyen bir dizi değil. Hatta tek iddiasının “bir kadın ve bir erkek bir araya gelince neler olacağını asla bilemezsin” cümlesi olduğu bile söylenebilir! Ama buna rağmen izleyicisine son derece keyifli bir serüven sunuyor: Birbirinden çok farklı karakterdeki çiftler bir araya gelip bir diğerini etkilemeye, farklı yönlerini ortaya çıkarmaya, birbirlerini değiştirmeye başladığı zaman gerçekten de neler olabileceğini tahmin bile edemiyorsunuz: Kimyaları kesinlikle tutmaz dediğiniz bir kadın ve bir erkek sürpriz bir aşka yelken açabiliyor; ya da en başta birbirine uygun gördükleriniz birbirinden nefret edebiliyor. Bu arada ortaya bambaşka, karanlık sırlar da dökülüyor: Örneğin gerçekten de Reiko’nun tek derdi seks mi acaba? Ya da Masato, sadece depresif hastasını aşkla iyileştirebilmek için mi bu işe girişti? Mei, en başta Kei’den neden ayrılmıştı peki? Hatta 3-4. bölümler civarında hikâye o kadar enteresanlaşmıştı ki, artık her türlü son’u bekler vaziyetteydim: Çok alâkasız çiftler, çok enteresan kimyalar yakalamışlardı çünkü… Ama daha ortaya dökülecek olan ne sırlar, biribirinden ilginç ne sürprizler varmış meğer… Nerdeyse son bölüme kadar tahmin edemediğim gelişmeler olmaya devam etti. Bu arada sadece aşklar değil, çok güzel dostluklar da gelişti bu sekiz insan arasında. (Mesela Tara-chan’lara bayıldım! Ehu ehu :D ) Belki de bu yüzden, Love Shuffle’ı çok sevdim ben. Klasik, bir adet esas kız-esas erkek çiftinin önlerine çıkan zibilyon tane saçma sapan engeli aşmaları hikâyesinden çok farklı, her an her şeyin olabildiği bir şovdu ve bu yönüyle çok başarılıydı. Tebrikler, tebrikler!

Ayrıca taa 70lerin şarkısı olan “Fantasy” de bu diziye inanılmaz yakışmıştı: Tıpkı onun gibi aynı anda dinamik, romantik ve mistik olmayı başarıyordu çünkü… Dizinin diğer theme song’ı “Eternal Flame”i de ben çok severim, o yüzden bazen alakasız sahnelerde kullanılmış olsa bile hiç kulağımı tırmalamadı.

Ya tavşan-kaplumbağa hikâyesine ne demeli? Ai-Ai, şu sözleriyle benim de duygularımı özetler gibiydi:

“Kaplumbağa ve tavşan öyküsünü bilir misin: Çok iyi gittiğini düşünüp yarışın ortasında uyuyakalan aptal bir tavşan… Ben, gidip onun kıçını tekmelemek ve uyandırıp yeniden koşmaya başlamasını sağlamak istiyorum!”

İşte böyle… Değişik tatta bir romantik komedi, biraz da gizem ve dedektifçilik oyunu tadında bir dizi istiyorsanız, Love Shuffle’ı kesinlikle es geçmeyin diyorum. Ve sizi, Kei’nin bilgelik kokan aşağıdaki replikleriyle baş başa bırakıyorum. Yeeee, pandaaaaa! ^^

“Biri beni öyle çok sevsin ki, bu dünyadan kaybolduğum zaman kalbinde kocaman bir boşluk oluşsun istiyorum…

Eğer bu, bir insanın yaşadığının tek kanıtıysa, o zaman şu anda kaç kişi gerçekten yaşıyor acaba?

Bu kişi ister benim sevgilim olsun, isterse arkadaşım… Fark etmez… Sadece tek bir kişi bile olsa, umrumda değil… Yalnızca… Ben kaybolursam, kalbinde kocaman bir delik olacak birisi olsun…”

Jdrama içinde yayınlandı | Tagged , , , , | 32 Yorum

Güzel anime müzikleri…

Anime sektörü başlı başına bir endüstri. Çizimler, seslendirme performansları, muhteşem senaryolar kadar anime soundtrack’leri de bazen öyle aşmış oluyor ki, böyle müzikleri Hans Zimmer ya da A. R. Rahman bile yapamazdı diyorum… Özellikle ünlü animelerin efsane soundtrack’leri hepimizin mâlumu: Naruto, Bleach, Full Metal Alchemist (FMA) ve benim özellikle favorim olan Death Note… Ayrıca Rose of Versailles, Nana ve Peach Girl’ün müziklerini de çok sevdiğimi daha önceki yazılarımın birinde yazmıştım. Bugünse pek bilinmeyen, kıyıda köşede kalmış bazı anime şarkılarından bahsetmek istiyorum. Hatta bu bahaneyle animelerden de biraz bahsedeyim… Listeyi hazırladıktan sonra baktım, genelde duygusal olan parçaları seçmişim; o yüzden bir ara da “gaz parçalar”ın olduğu bir liste yaparız, olmaz mı?

İşte size yüzlerce kez de dinlesem bıkmayacağım muhteşem anime müzikleri:

KalafinaHikari No Senritsu: Bu melodi (ki kendisi Japonca’da “ışığın melodisi” anlamına geliyor) bu senenin animelerinden So-ra-no-wo-to (sora no oto)’nun açılış parçası. Sora no Oto, K-On’un askeriyede geçeni gibi değerlendirilse yanlış olmaz sanırım: İki animedeki çizimler, hikâye (hiç müzik tecrübesi olmayan bir kızın bir enstrüman çalmayı öğrenme öyküsü, bu arada başında geçenler…), komedi unsurları birbirine çok benziyor. Birini sevdiyseniz diğerini de sevmeniz yüksek ihtimal.

Ayrıca Kalafina, sen ne güzel bir grupsun öyle!

Alyssa SearrsIt’s only the fairy tale: İşte çok tatlı bir melodi daha… My Hime (Mai Hime) isimli animenin muhteşem soundtrack’ine ait. Mai Hime ise fantazi-romans-bol aksiyon hatta biraz da ecchi karışımı bir anime gibi görünse de, özellikle ikinci yarısından itibaren fena halde dark side’a geçiş yapan, depresif bir anime halini alıyor. Sihirli güçlere sahip olan bir grup kız öğrenciyle, ve bunların savaşmak zorunda olduğu canavarlar (ve arkalarında yatan büyük sırlar) ile ilgili bir öyküsü var… Defalarca gözlerimin dolmasına engel olamadığım, oldukça ağır bir animeydi… (Bu arada videoda animeye dair biraz spoiler var; animeyi izlemeyi düşünenleri baştan uyarmış olayım…)

Hiroko TakuchiI’m Here: Bu da başlayıp da tamamlayamadığım anime serilerinden Ef – A Tale of Memories’in bitiş müziklerinden biriydi. Çok tatlı bir armonika melodisiyle başlar.

Anime ise aslında romantik bir şeyler arayanları tatmin edebilecek bir anime: Çizimler de, öykü de oldukça hoş… Fakat işte mıymıy konuşan koca gözlü anime kızları bana fazlasıyla itici geldiği için ben izleyememiş, yarıda bırakmıştım… Tsundere’leri tercih ederim :)

Selena CroneSayonara Solitaire: Bu ise, yine çok bilinmeyen, oysa bence hiç de fena olmayan bir anime serisi olan Chrono Crusade‘in kapanış müziği.

CS, “nuns with guns” diye bilinen “savaşçı rahibeler” konulu, shounen bir anime. Biraz FMA tadı var; ama onun daha romantik olan versiyonu. Bizimkinden farklı bir evrende geçiyor ve bu evrende şeytanlar cirit atıyor. Kiliseye bağlı “magdalena order” isimli savaşçı rahip/rahibeler grubuna ise bu şeytanlarla savaşmak düşüyor… Ve evet, bunun da sonunda ağladım ben (ehe :P)

Moscow Choir - Bratja: İşte bu şarkıyı öyle seviyorum ki, dahil etmeden duramadım: Aslında oldukça bilinen ve takdir edilen bir parçadır; Full Metal Alchemist’in (FMA) soundtrack’inde bulunur ve en dramatik sahnelerin birinde çalmaya başlar. Sözleri Rusça’dır (fark edeceğiniz gibi…) ve Bratja “brothers” yani kardeşler demektir… Animeye bu kadar cuk oturan bir müzik olamaz… İnsanın erkek olup bir de erkek kardeş sahibi olası gelir :D :D

Kiyoura Natsumi -Tabi no Tochuu: Spice and Wolf’un açılış parçası olan bu şarkıyı da yeniden listeye dahil edeyim dedim, çünkü çok bilinmiyor… Spice and Wolf da tatlı bir anime; Orta çağda geçiyor ve ekonomik terimler biraz kafa karıştırıyor olabilir; ama romantik anime severlerdenseniz izlemeden geçmeyiniz…

anime, Müzik içinde yayınlandı | Tagged , , , , , , , | 16 Yorum

Sezon ortası Türk dizileri karnesi

Eveeet, bir Türk dizisi değerlendirme seansıyla daha karşınızdayız sevgili izleyiciler… Daha doğrusu “birinci geleneksel Hikaru’nun Türk kanallarına saydırması şenliği” mi demeliyim acaba?? Çünkü bu sezon büyük bir hevesle izlemeye başladığım Deli Saraylı’nın ve Çakıl Taşları’nın ardından Türkan’ın da 26. bölümüyle yayından kaldırılacağını öğrenmiş bulunuyorum! Sevgili Kanal D yöneticileri, hay ben sizin gibi… Üstelik bu kaliteli dizi, onca gün ve saat değişikliklerine rağmen hâlâ AB grubunda ilk 10’a girmeyi başarıyordu!!! Öff be, ben ne diyeyim ki artık, illallah ettim Türk kanallarının saçma sapan yayın politikalarından!

Neyse, bari kalan dizilerimden biraz bahsedeyim de keyfim yerine gelsin: Yine Hikaru’nun lanetine uğramak üzereyken reyting tanrısının gazabından son anda kurtulan ve şimdi efsane olmaya doğru giden bir Behzat Ç. ve elbette hem döver hem severiz dediğim Öyle bir Geçer Zaman ki (ÖBGZK): Bu sezon düzenli olarak takip ettiğim dizilerim bunlardan ibaret… Ayrıca arada bir Muhteşem Yüzyıl’a da göz atıyor, ve Hürrem’in: “Sülümaaaan! Sülümaaaan! Çocuğum nerdeee? Çocuğumu getirin banaaa!” diye deli danalar gibi bağırmalarına denk gelip içimden önlenemez bir “ortamdan ışık hızıyla uzaklaşma dürtüsü” yükselene kadar izliyorum :) Ha bu arada, Ezel’i de ben salladım; artık ittifakların kurulup kurulup bozulmasından, herkesin şiir gibi konuşmasından ve tüm düşmanlar birbirini tek kurşunla öldürebilecekken gereksiz oyunlara girişilmesinden fenalık gelmişti!

Gelelim yorumlara:

ÖBGZK: Ah ah, bu sevgili dizi, çok şey vaad edip de fecii halde klişeye ve ajitasyona bağlayan bir yapım olup çıktı sonunda… Hâlâ her hafta takip ediyor, Caroline’in çemçük suratının ortasına bir yumruk geçirmek ve Cemile’yi o hayattan çekip almak istiyorum (içime balıkçı kaçtı, evet…); ama artık ne Ahmet-Berrin aşkında, ne Osman’ın tatlılığında, ne de Mete’nin asiliğinde aynı tadı bulamıyorum maalesef… Sebepse çok açık: Dizi, fena halde gerçeklikten koptu. Artık bana bir tiyatro oyunu hissiyatı veriyor… Bir kere; ailenin başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmedi ayol: Cemile’nin Caroline’i bıçaklayıp hapse düşmesinden tutun, evin yanması, başka eve çıkma, bu eve ipotek gelmesi, Berrin’in solcularla takılması ve başına gelenler, Aylin’in yasak aşkı, Cemile’nin tacize uğraması, iş bulamaması… ayyyy üfff, yazarken bile içim kıyıldı! Tamam neyse, siz anladınız işte… Hadi bunları geçtim; ama karakterlerin çok karikatür tipler olması çok ama çok gözüme batıyor: Caroline mesela… O dudak büzme hareketleri, o Cemile’ye illa ki kötülük yapma heveslisi tavırları falan; niye yahu, niye?? Kadının kocasını elinden aldın zaten; artık güzel güzel yaşayıp keyfine baksana yahu… Ya da Nöriman yenge: Kadının işi gücü Cemile’nin dedikodusunu yapmak, başka da hiçbir olayı yok!… Hayır yani, Yaprak Dökümü’nde de vardı fesatlık kaynağı tipler (mesela Ferhunde); ama bu tipler tamamen siyah değildi: Kendi özlemleri, kendi hayatları, hatta iyi yanları da vardı. Ayrıca kötülük yapmalarının bir sebebi vardı. Gri’ydiler yani, simsiyah değil… İşte bu dizi, burdan kaybediyor. Karakterlerin motivasyonunu anlayamıyorum ben artık… Hele bir de sol-sağ çatışmalarına giriyorlar ki, bu dönem bir Tomris Giritlioğlu yapımında bile bu kadar sığ bir biçimde anlatılamazdı yani! Senarist bey kardeşim; hiçbir şey bilmiyorsan aç iki gram Çemberimde Gül Oya izle bari; izle de siyasi meseleler nasıl anlatılır bir gör… Böyle ne idüğü belirsiz sağcı tipler yaratıp (ülkücü mü? milli görüşçü mü? merkez sağcı mı? valla tipler hepsinden ortaya karışık…), bu tipleri önce kötü gösterip sonra muhtemelen tepkilerden korktuğun için daha ılımlı bir hale getirmekle dönem dizisi yazılamıyor maalesef… Zaten Ahmet karakteri de böyle garip bir şey oldu; ilk bölümlerde “davam benim için her şeyden önemlidir!” diyen adam gitti; yerine, Berrin “run Lola run” modunda koştukça sürekli onun peşinden koşturan tuhaf bir tipleme geldi… Soğuttunuz adamı gül gibi Ahmet’ten de, Berrin’den de! Pehh… Zaten Berrin’ciğimin her bölümde daha da bozulan cildi beni cidden üzüyor; kıza resmen benim nazarım değdi ayol…

Ayrıca küçük Osman’ın büyüyünce kime benzeyeceğini buldum: Fatmagül’ün Suçu Ne dizisindeki avukat karakterini canlandıran Murat Daltaban’a! Bakınız, yüz aynı yüz; alın aynı alın; şimdilik arada bir saç farkı var ama Osman’ın da geleceği parlak gibi…

Hele o balıkçı muhabbetine hiç girmiyorum: Adam döner koltukta Ali Kaptan’ı karşılayıp “hani bir zamanlar fakir ama gururlu bir adam vardı ya… işte o benim!” sahnesini oynadı yahu! Abovv… Olur da bu kadar mı klişe olur; valla ağlama dönemleri çoktan geçti; ben artık diziyi izlerken gülüyorum! Ayrıca izledikten sonra ekşi sözlüğü açıp isolde’nin yorumlarını okumak bana diziden daha çok keyif verir oldu; hadi hayırlısı…

Türkan: Ah benim güzel dizim… snıf snıf!… Böyle bir şeyi lisedeyken falan izlesem gider tıp okurdum, o derece âşığı olmuştum… Bu zavallı dizi de o günden bu güne aktarıldı, sürekli saati ve yeri değişti, ama yine de reytingleri bir türlü düşürülemedi! Ayrıca ne yazık ki ilk başlardaki o tatlı kadro son bölümlere doğru fena halde kırpıldı: Baba öldü, kardeşlerden biri askere diğeri gemici olmak üzere açık denizlere gitti; anne ve en ufak kardeş İngiltere’ye yollandı; romantik âşık Ali, kardelen Berfin’le birlikte artık hiç görünmez oldu, oof of… Allah’tan Doktor Yemni rolünde Uğur Polat diziye dahil oldu da, biraz da olsa yüreğime su serpti: Bu adamın yarı deli-yarı dahi doktoru büyük bir başarıyla canlandırmasını tek kelimeyle ağzım açık izliyorum! Ayrıca Türkan’ın her bölümünde elimde bir selpak mendil hazır bulunduruyorum: Ağlamadığım tek bölüm geçmiyor çünkü… Ve bunu, saçma sapan ajitasyonlar ya da aşkı kullanarak yapmıyor; gayet gerçekçi, toplumsal sorunlar yüzünden duygulandırıyor insanı: Cüzzamlı hastaların içler acısı halinden kötü yola düştükten sonra normal bir hayat kurmalarına izin verilmeyen zavallı kadınlara, okumak isteyip de okula gönderilmeyen kız çocuklarına kadar her bölüm ayrı birileri için ağlattılar beni… Ve tüm bu sorunların 2011 Türkiye’sinde bile hâlâ dağlar gibi durduğunu görmek öyle acı ki… Ama anlaşılan bunları anlatmak yerine suya sabuna dokunmayan, iki sevgilinin onbinyediyüzyetmişikinci kere ayrılıp barışmasını anlatarak seyirciyi ağlatmayı amaçlayan diziler ekranlarda hüküm sürmeye devam edecek… Ne yapalım, biz de Kore dizilerimizle teselli buluruz; sizin aptal şeylerinize kalmadık, hıh!

Behzat Ç.: Sezonun sürprizi benim için bu dizidir arkadaşlar. İşin ilginç tarafı, ben öyle vurdulu-kırdılı şeyler pek sevmem, maço erkeklerden nefret ederim, arada bir küfür ederim etmesine ama iki kelimesinden biri küfür olan insanlara tahammül edemem; yani bu diziyi sevmemek için bütün bahanelere sahibim. Ama Behzat Ç. deli gibi beklediğim, her hafta iple çektiğim bir dizi oldu ki, ben bile bu duruma hayret ediyorum. Bir kere, Ankara’da geçtiği için benden artı bir puanı kapıyor: Beş senedir ayrı olduğum güzel Ankara’mı özledikçe hasret gideriyorum bu sayede… Ayrıca oyunculuklar süper. Behzat ve Harun favorim; ama Hayalet’i de çok seviyorum; bende aileden biriymiş hissi uyandırıyor (bizim anne tarafı Ankaralı’dır, ondan olsa gerek :) ) Pilli Bebek’in sahnelere cuk oturan birbirinden güzel şarkıları da ayrı bir keyif kaynağı… Sonracıma süper hayat detayları yakalıyorlar; sadece en son bölümde bile bakınız şunları saydım: “Shot bardağı bulamayınca tekila’yı çay bardağında içmek”, “acemi şoförün arabayı kaldıramayınca suçu debriyaja atması” (haha :) ), “internetten tanıştığı adamla ilk buluşmaya kız arkadaşını götüren genç kız” (benim de bir arkadaşıma aynen böyle eşlik etmişliğim vardır), ve en bombası, “evlenebilmek için boy ve portre fotoğrafı çektiren ev kızı”! Sanırım Türk toplumunu bundan daha iyi anlatan bir dizi yok şu an piyasada :D Süpersiniz sevgili Behzat Ç. ekibi! Lütfen böyle devam :)

Ve şöyle bir tanıtım video’su mevcut ki, oy oy oy! Her karakter sadece birkaç replikle bundan daha hoş bir biçimde anlatılamazdı:

Yalnız oyunculuklara iyi dedik ama arada bir öyle figüranlar çıkıyor ki, insanı hayattan soğutuyor yemin ederim… Gerçi lafım şu aşağıdaki videodaki amca için diil: Kendisi kötü oyunculuğu sayesinde her izlediğimde beni ekran başında uzun bir süre güldürüyor sağolsun :)

Türk dizisi içinde yayınlandı | Tagged , , | 12 Yorum

Sophie’s Revenge: Dünyanın en şeker intikam hikâyesi

Çoğu insanın aksine, ben aslında dizi izlemeyi film izlemeye tercih ederim. Evet filmler çok daha derli topludur; çok daha kalitelidir; insanı yormaz, 2 saatte anlatacakları ne varsa anlatır ve size keyifli vakit geçirttikten sonra hayatınızdan çıkıp giderler. Ama işte dizilerin de güzel yanı, ekrandaki kahramanlarla daha derin bağlar kurmamıza izin vermesidir: Six Feet Under‘ın beş sezonunun ardından final bölümünde yaşadığım duyguları, bana en ağır, en duygusal filmler bile hissettirememiştir mesela… O yüzden ben pek fazla film insanı sayılmam… Ama biraz da sabırsız bir yapım var… Belki de 16-20 bölümlük Kore dramalarına sarma sebebim budur: Çünkü bu dramalar insanı fazla baymadan iki saatlik bir filmden çok çok daha fazla karakter gelişimi vaad ediyor; yani tam kıvamında, böyle %50 kakaolu bitter çikolata gibi, tam ağzıma lâyık :)

Bu uzuuuuun girizgâhtan sonra gelelim asıl anlatacağım şeye: İlk defa bir Uzak Doğu romantik komedi filmi (hem de Çin filmi!) izledim de, ondandı bu laf kalabalığı! Sevgili Kaktüsçiçeği‘nin tavsiyesiyle “Sophie’s Revenge“i diğer tüm filmlerin önüne aldım (Cyrano Agency… 2046… Hatta Finding My Destiny… Hepsi kuzu kuzu sıralarını bekliyor…) ve izledim. Aslında “aaa So Ji Sub varmış, gözüm gönlüm şenlensin” diye başladım izlemeye, ama sonra fark ettim ki bayağı bayağı zevk almışım: Bazı sahnelerde resmen ekran başında gürültülü kahkahalarla gülüyorum, yandan komşular duvarlara vuruyo falan (yok şaka, o kadar da gürültü yapmadım canım!) Hiçbir şey bilmeden izlemeye başladığım film beni acayip eğlendirdi, özellikle bir intikam hikâyesi üzerinde uğraştığım şu günlerde ufkumu açtı; o yüzden size de tanıtmadan edemedim.

Filmimizin konusu aslında biraz klişe: Evlilik arifesinde sevgilisi Jeff tarafından, kendisinden daha güzel, daha genç olan Anna (hatta hatun film yıldızı lan, oha! sevgilinizin sizi Tuba Büyüküstün veya Beren Saat için terk ettiğini düşünün, kabus gibi!) uğruna terk edilen zavallı Sophie, kendini intikam almaya adıyor ve bu iş için Anna’nın eski sevgilisi zannettiği Gordon’la işbirliği yapıyor. Sonra gelsin komedi, gelsin kahkaha! Tam da bu konuya sahip bir Meg Ryan filmi vardı, bilmem hatırlar mısınız: Addicted to Love. Hatta IMDB sayfası tam da burda. Ama Addicted to Love ve Sophie’s Revenge’in benzerliği bu noktada bitiyor, olay örgüleri tamamen farklı gelişiyor. Meg Ryan filmini yarım yamalak hatırlıyorum, çok da sevmemiştim. Fakat Sophie’ciğin çoğu ters tepen planlarına bayıldım! Hepsi birbirinden eğlenceli, ama azıcık da acıklı yahu… Zavallının yerinde olmak istemezdim… Mesela süslenip püslenip doktor sevgilisini ayartmaya gittiği bir günün sonunda başına gelenlerden sonra şu hale gelmişti yavrucak:

Filmde sevdiğim/sevmediğim kısımlara geçmeden önce belirtmeden edemiyciim, bu film iki adet önyargımı daha da sağlamlaştırmama neden oldu:

1) Çince felaket bir dil!

2) Çinli erkekler hakkaten çirkin. Koreli’lerin yanına bile yaklaşamazlar… (Yani bir Peter Ho’ya bakın, bir de So Ji Sub’a bakın rica ediciğim…)

Yalnız Çinli hatunlar hiç de fena olmayabiliyor: Sophie, Anna ve Sophie’nin iki kankası Lily’yle Lucy hepsi birbirinden hoş kızlardı. Hatta Sophie, Ziyi Zhang’dı lan, daha n’olsun?? Kendisi en hasta olduğum Uzak Doğulu aktrislerin başında gelir. Hatta… hımm, galiba düşündüm de, adamakıllı tanıdığım tek Çinli aktristir kendisi! Crouching Tiger Hidden Dragon, Memoirs of a Geisha, House of Flying Daggers… Her izlediğim Hollywood/Çin filminde o oynuyordu. Hatun başrolü kimselere bırakmamış ki, ben n’apiyim…

Neleri sevdim:

-Sophie’nin Çılgın Bediş misali gün ortasında hayaller kurup sonra kendini kaybetmesine bayıldım: İlk seferinde, hastanenin koridorlarında sevgilisinin kendisinden af dileyip onu kollarına aldığını hayal ettiği sahnede nerdeyse yaşlı bir amcayla öpüşüyordu! Bir diğerinde, spor salonunda sevgilisini elinden alan kadının saçını başını yolduğunu hayal ederken kendini pilates toplarının olduğu yüksek bir rafta, bir topun üzerinde bulmuş, pilates öğrencilerinin sabırsız ve öfkeli suratlarla “hanfendi, lütfen ordan iner misiniz??” demesiyle kendine gelmişti! Japon animeleri absürtlüğünde, ama çok tatlı ve eğlenceli sahnelerdi her biri :D

-Sophie ve Gordon’ın birlikte “kafasında anıları biriktirmek için bir kutu taşıyan çocuğun hikâyesi”ni yazmalarına bayıldım! Animasyonlarla renklenen çok tatlı bir sahneydi (bakınız aşağıda) Ayrıca filmdeki sahne geçişlerine de bayıldım: Film inanılmaz derecede dinamikti, sahneler insanın bir an bile sıkılmasına izin vermeden birbiri ardına tatlı tatlı akıyordu.

-Sophie’nin hayatındaki anne figürünün ne denli baskın olduğunu film boyunca kızcağızın “annem şöyle der… annem böyle der…” muhabbetinden anladık. Hatta ben finale doğru anneyle arasında sağlam bir çıngar çıkacağını zannetmiştim. Ama öyle olmadı. Hatta anne azıcık göründü. Ama yine de çok duygusal bir anne-kız ilişkisini şöyle bir diyalogla hissettirdiler bize:

-Korktum… İncinmekten korktum… Tıpkı babam seni terk ettiğinde senin incindiğin gibi.

-Birini sevdiğinde incinmekten kaçamazsın. Umarım sen de cesaretini yeniden toplar, yeniden âşık olursun. Tıpkı benim gibi… Ben yaşadığım hiçbir şeyden pişman olmadım kızım: Çünkü bu sayede senin gibi bir kız evlada sahip oldum!

(Snıf snıf! Annelerin mutsuz evliliklerine rağmen “iyi ki evlenip seni doğurmuşum!” dediği anlardan birine daha tanıklık ettik; şimdi dağılabiliriz…)

Yalnız filmin tek sorunu, sonunun biraz zayıf kalmasıydı bence. Daha çarpıcı bir finalle bitebilirdi. Ama olsun, canımız sağolsun… Bir buçuk saat boyunca beni güldürdü ya, arada bir So Ji Sub’ın kaslarını görmemi sağlayıp gözlerimi bayram ettirdi ya, daha da bir şey beklemem bir romantik komedi filminden…

sinema, Uzakdoğulu aktörler/aktrisler içinde yayınlandı | Tagged , , , | 11 Yorum

Dizi… Müzik… Video… Hikaru’dan seçmeler

DİZİ…

İngiliz dizilerini seviyorum: Kısa ve kaliteli oluyorlar. Komedilerden The It Crowd ve Coupling bayıla bayıla izlediğim dizilerdendi. Geçen sene Sherlock Holmes’un modern zaman uyarlaması olarak karşımıza çıkan Sherlock ise resmen muhteşemdi: Sadece 3 bölümcük, ama çekimleri ve kurgusu ile zekâ oyunlarını seven bendeniz gibilerin ağzının suyunu akıtan türden bir diziydi. Son olarak bir de eski zaman İngiltere’sini konu alan bazı diziler vardır ki, Pride and Prejudice bunların başını çeker. İşte henüz geçenlerde, aynı janra ait bir başka dizi keşfettim: Adı, Downton Abbey.

Aynı isimli kocaman bir malikânede yaşayan bir Lord ve ailesini anlatan, 20. yy’ın başlarındaki bir tarihte geçen bir dizi. Hatta tam olarak 1912’de, Titanic’in batması ile başlıyor dizimiz: Gemide bulunan Lord’un kuzeni ve kuzeninin oğlu mefta olunca Lord’un ünvanının kime geçeceği sorunu ortaya çıkıyor. En sonunda, Lord’un uzak bir kuzeninin orta sınıf bir aileye mensup oğlu geliyor şehre. Lord’un karısı ve annesi, ailenin en büyük kızını bu kuzenle evlenmeye razı etmeye çalışırken çok miktarda İngiliz siyaseti, asaleti, şatafatlı zengin sofralar, av partileri ve pek tabii ki bol bol entrika bizleri bekliyor.

Aslında bu tür diziler herkese hitap etmez: Herkesin kasıla kasıla gezdiği, adab-ı muaşeret ve yüksek sosyete kurallarına göre hareket edilen fazlasıyla kasıntı ve şaşaalı ortamlar herkese cazip gelmeyebilir. Ben severim mesela; Jane Austin romanlarını, hele hele 18-19. yy romantizmini sevdiğim için olacak… İngiliz soğukluğu ve kuralcılığı bile beni bozmaz, kostümlere ve mekânlara odaklanıp keyifle seyrederim. İşte siz de benim gibiyseniz, bu diziye bir fırsat verin derim: Çünkü yalnızca tipik bir dönem dizisi olmakla kalmıyor, bir de yabancı dizilerde az gördüğümüz üzre yakışıklı, iyi eğitimli, bütün kadınların kendisine hayran olduğu bir Türk karakter barındırıyor içinde: Türk büyükelçisi Kemal Pamuk!

Gerçi rolü kısa sürüyor beyzademizin, ama hikâyenin tüm gidişatını etkileyecek kadar iz bırakıyor! Ayrıca kendisi için çizilen portre fena halde hoşuma gitti: Ladykiller, ortamdaki yakşıklı İngiliz asilzadelerinin arasından sıyrılıp tek bir hareketiyle kızı elde eden, uçarı ve çapkın bir adam! Elbette süper İngilizce konuşan, son derece eğitimli, görgülü… Ayrıca asilzade kızımız “ailem böyle bir birlikteliğe asla izin vermez” dediği zaman bizim oğlan gayet cool bir şekilde “benimkiler de öyle” demez mi?! Bir kahkaha attım! İşte budur, Avrupalı asilzadeler karşısında ezik olmayan bir Türk karakter yarattıkları için senaristleri kutluyor ve gözlerinden öpüyorum (hehe). Gerçi olay 1912’de geçtiği için o zamanlar bizde soyadı olmadığı ve Kemal Pamuk’un olsa olsa Pamukzade Kemal olması gerektiği gözümden kaçmadı; ama o kadar kusur kadı kızında da olur. (Ayrıca ismi de Orhan Pamuk ve Masumiyet Müzesi’nin Kemal’inden çarpmışlar, sizi gidi çakallar sizi :D )

Sonuçta güzel dizi. Uzak Doğu veya Türk dizilerinden sıkılıp farklı bir tat arayanlara tavsiyemdir. (İlk sezonu sadece 7 bölüm, şimdi ikinci sezonu yeni başladı, muhtemelen o da 7-8 bölümden fazla olmayacaktır…)

MÜZİK

Jehan Barbur‘u doğrusu nasıl keşfettim hatırlamıyorum… Sanırım ekşi sözlük ya da facebook sayesinde olacak… (Zaten son günlerde Facebook’ta bir de Zaz çılgınlığı var ki, artık haberdar olmayanı dövüyorlarmış! Meraklıları, diabolo’nun blogu ndan görebilir…)

Ve muhtemelen onu en son keşfedenlerden biriyim! Ama dinlemeye başladım başlayalı her gün birkaç doz almadan edemiyorum. Kadife gibi, insanın içini okşayan bir sesi var kendisinin. Şarkıları da ayrı güzel. Madem öyle, buraya da en sevdiğimiz şarkısını ekleyip bu güzelliği bir kez daha paylaşalım, değil mi?

Bu da Cesaretin Var mı Aşka adlı çok şeker (ve yine hikaru’nun laneti yüzünden erkenden yayından kalkan!) dizi ile hayatıma girmiş bir parçadır. Pek şahanedir doğrusu:

Güzel müzik gibisi var mı şu dünyada?? İnsanın ruh halini bir anda değiştiriveriyor…

KOMİK…

Hayvanlarla aranız nasıldır? Ben (kızların yüzde 63.9’u gibi :P) tam bir kedi delisiyim! Şimdiye kadar bir sürü kedi besledim, ama maalesef anne gümrüğünden geçemediğim için hepsini evin dışında beslemek zorunda kaldım… :P :D (Bizdeki bu anne gümrüğü de pek ilginçtir doğrusu: Aslında annem çok yufka yüreklidir; hatta bir seferinde soğuk bir kış gecesinde evin kapısının önüne UFO çıkarıp kedicikleri ısıtmayı ciddi ciddi düşünmüştü! Yine de inadı inattır, eve hayvan sokmaz! Aşıları yaptırılıp mamaları verilir, hatta kapının önünde içine girecekleri karton kutuları her daim hazırdır; ama eve adım atamazlar. Her seferinde annemle bu konuda tartışırız, sonra kardeşimle ben gizli gizli içeri sokarız hayvanları. Çaktırmadan :) Annem bulana kadar sıcak ev ortamı yaşar kedicikler, ama sonra tekrar kapı dışarı edilirler…)

Neyse işte, tam bir kedi delisi ve onların o nankör/bencil hallerinin bile hastası olduğum için şu videoyu da her izlediğimde çok gülüyorum. Hele de o “beni besle!” hareketine! Yirim ben seni, yirim!

kişisel, Müzik, Yabancı Dizi içinde yayınlandı | Tagged , , , | 10 Yorum

Japonya…

Aslında bugün (hatta dün) bloga eğlenceli bir yazı ekleyecektim. Çoktan hazırlamıştım bile, insanları biraz güldürüp neşelendirmeyi amaçlıyordum. Ama Japonya’da yaşanan deprem ve tsunami felaketi hiç tat-tuz bırakmadı bende… Böyle bir felaket nerde yaşanırsa yaşansın üzülürdüm ama fahri hemşerileri gibi sevdiğim Japonlar’ın başına gelince bana ayrı bir koydu, canımı yaktı. Görüntüleri izlerken dehşete düştüm: Dev dalgalar arabaları sürüklüyor, önüne çıkan evleri silip süpürüyor, yav bırakın hepsini, koskoca gemiyi almış denizden millerce öteye götürüyor yahu! Bu nasıl bir felaket, insanın doğa karşısında nasıl bir acziyetidir?! Japonlar’ın değil, daha az gelişmiş (ve dolayısıyla bu türden facialara karşı daha az donanımlı) bir milletin başına gelse büyük bir kitlesel felakete dönüşürdü bu olay; 2004 yılında Güney Asya, özellikle Endonezya’yı vuran ve 270 bin insanın ölümüyle sonuçlanan tsunami felaketi gibi mesela. O yüzden sevgili, canımın içi, akıllı ve pratik Japonlar’ım en azından önlemlerini aldıkları için olabilecek en az can kaybıyla atlatıldığını düşünüp teselli bulmaya çabalıyorum. Yine de bu, kıyıya vuran (muhtemelen pek çoğu balıkçı, fakir halka ait olan) cesetleri, tsunamiden kaçmaya çalışan arabaların görüntüsünü anımsayıp üzülmeme engel olamıyor… Allah yardımcıları olsun, ne diyeyim ki başka…

Japonlar’a oldum olası (Uzak Doğu sevgim başlamadan çoook öncesine dayanan) bir sempatim oldu. Sanırım Türk milletinin çoğunda da vardır bu sempati. Ayrıca duygularımız karşılıklıdır. Bunun kaynağı, taa Sultan Abdülhamit döneminde Japonya’ya gönderilen ve geri dönüş seferinde batıp iki ülke halkını da üzüntüye boğan Ertuğrul fırkateynine dek dayanır: Bakınız burda.

Aslında bundan sonra tarihimizde bir de Japonya savaşı var: Hayır şaka etmiyorum; 2. dünya savaşı’nda Japonya, Hitler’in Almanya’sı ve Mussolini’nin İtalya’sı ile Mihver devletleri oluşturmuştu, biliyorsunuz. Hatta tarih dersinde bunu öğrendiğimde bayağı şaşırdığımı hatırlarım: Japonya, hani şu sevimli insanların ülkesi, Allah Allah, nasıl olur da faşist devletlerle işbirliği yapar?! Aslında -itiraf etmek gerekirse- Japonlar da zaman zaman gayet emperyalist olabilmişler: Mesela zavallı Koreliler kimseden çekmemiş Japonlar’dan çektikleri kadar! (Tarihlerinde defalarca Japon işgaline uğramışlar; hatta en son 1910-1945 arasında, tam 35 yıl boyunca Japonlar tarafından yönetilmişler; Capital Scandal sağolsun bu bilgiyi de o diziden edinmiştim. Tam 35 yıl yav! Üstelik Koreliler de tıpkı bizim düşman işgali altında kaldığımız yıllarda olduğu gibi gizli örgütler, “kuva-yı milliye”ler oluşturmuşlar, ama bir türlü Japonları ülkelerinden söküp atamamışlar, ta ki Japonya 2. dünya savaşı’ndan yenik ve bitik bir devlet olarak çıkana kadar…) Neyse işte, WW2 sırasında Almanya ve İtalya’ya uyup Mançurya ve Çin’in bazı bölgelerini işgal eden Japonya, bir de Pearl Harbor’da Amerikan donanmasına saldırınca, ABD de savaşa dahil oldu ve sonra hiçbir şekilde savunulamayacak korkunçlukta olaylar yaşandı: Tabii ki Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından söz ediyorum. Ortaokuldayken atom bombası dehşetini yaşamış olanların anılarından oluşan bir kitap okumuştum da, ağlamaktan içim dışıma çıkmıştı: Ne korkunç şeyler yaşamışlar zavallılar! Hadashi No Gen‘i de sırf bu yüzden, yüreğim dayanmaz diye izleyemedim. Atom bombasının ısısıyla insanlar sadece duvarda birer gölge bırakarak buharlaşıvermişler, inanabiliyor musunuz?! Ya sonra, radyasyon zehirlenmesi yaşayan insancıkların hali?? Bunu yapan insan olamaz, o kadar açık ve net! Neyse, sonuç olarak Japonya büyük bir yara alıp savaştan çekilmiş, bu arada İsmet Paşa da San Francisco konferansına katılıp yeni dünya düzeninde söz sahibi olabilmek için tam bu sıralarda Japonya ve Almanya’ya savaş ilan etmiş, ve tarihteki ilk ve tek Türk-Japon savaşı böylece birbirimize tek kurşun bile sıkılmadan başlayıp bitmiştir…

Sonrası başka bir öykü: O yıkıntı haline gelen ülkeyi yeniden adam edip dünyanın ikinci büyük gücü (gerçi şimdi Çin Japonya’yı geçti, Japoncuklarımız en iyi ihtimalle üçüncü güç oldu, ben Times dergisinin yalancısıyım…) haline getirebilmek sağlam güven, özveri ve tecrübe ister; ve bu, Japonlarda fazlasıyla vardı! (Aynı şey Koreliler için de geçerli: 1970lerde Kore’yle ekonomik refah seviyemiz hemen hemen aynıyken şimdi bize depar atıp basmış olmalarına tek kelimeyle şapka çıkartıyorum!) Sonradan maalesef kişisel birkaç çaba (Barış Manço’yu burda anmadan geçmek olmaz…) dışında Japonlarla bir türlü yeterince yakınlık kuramadık; çünkü tek derdimiz AB’ye girmekti. “Biz de üniversite mezunuyuz, biz de Nişantaşı (yani, Avrupa :D) çocuğuyuz, n’olur alsanıza aranıza…” diye sızlanıp Avrupa kapılarını eskitmekten bir hal olduk ve Doğu’yu tamamen salladık, aferin sevgili başarılı ve ileri görüşlü politikacılarımız, aferin! Halbuki Japon başbakanı zamanında Tansu Çiller’e sitemle karışık şöyle demişti: “Siz sürekli Batı’ya ulaşmaya çalışıyorsunuz ama bir şeyi unutuyorsunuz: Dünya yuvarlaktır ve Batı’ya, Doğu’dan da gidilir!”

İşte böyle… Şimdi dilerim biraz daha akıllanmışızdır. Sadece bir avuç uzak Doğu sever olarak değil de, ülkecek daha yakın ilişkiler kurmayı başarırız (Japonya ve Kore başta olmak üzere) bu çalışkan ve sempatik milletlerle… 2010’un Japon yılı olarak ilan edilmiş olması, ülkemize sadece üç-beş sakura ağacı miras bırakmamıştır umarım; dahası da vardır. Çünkü bu son felaketin de göstermiş olduğu gibi onlardan öğrenecek çok şeyimiz var…

(Ayrıca bu kadar ciddi ve ukala bir yazı yazdığım için bağışlayın; blogun ruhuna hiç uygun olmadığını biliyorum, ama kendimi tutamadım… Burda kesiyor ve Japonlara sesleniyorum: Sizi seviyoruz, bir an önce toparlanın, e mi? Gambarimasu, ne?)

Uzak Doğu içinde yayınlandı | 4 Yorum